hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
8:53
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 1536
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

Peygamber efendimizin amcası, hazret-i Abbâs’ın soyundan gelen halîfelerin hepsine birden verilen isim.

Abbasî Devleti’nin kuruluşu olan 749 (H.132) senesine kadar, Abbasî kelimesi hiç kullanılmamıştı. Zâten Abbasîler, hazret-i Ali soyundan gelenler ile birlikte, Hâşimoğulları ve Ehl-i Beyt gibi isimlerle anılmışlardır. O zamâna kadar bunların hiçbirinin Emevîlerle yakınlığı yok idi. Fakat Abbasîlerden, Abdullah bin Abbâs’ın (r.anhümâ) oğlu Ali bin Abdullah, Emevîler ile dostluk kurmuştu. Onlara yakınlık gösteriyor ve ibâdetle meşgul oluyordu. Emevî halîfelerinden Velîd bin Abdülmelik ona, Dımeşk yakınında bulunan Humeyme isimli beldeyi vermiş, o da âilesiyle birlikte oraya yerleşmişti.
Dımeşk’e bağlı çok sakin bir yer olan Humeyme, bulunduğu yer bakımından yeni bir hareketin başlıyacağı ve yeni kurulacak bir devlete merkez olacağı kanâatini vermiyordu. Ayrıca Ali bin Abdullah’ın sâkin bir tabîatı vardı. Bu yüzden Emevîler, burayı kontrol altında tutma lüzumunu hissetmemişlerdi.
Ali bin Abdullah’ın oğlu Muhammed, Humeyme’de, halîfeliğin kendi âilesine yâni Abbâsîlere geçmesi düşüncesi ile, yeni bir hareketin başlamasına sebeb oldu. Akıllı, zekî, gayretli, hâdiselerden istifâde etmeyi, fırsatları değerlendirmeyi çok iyi bilen Ali bin Abdullah’ın oğlu Muhammed, kendine göre bâzı prensipler dâhilinde çalışmalarına devâm etti. Tesbit ettiği prensiplere göre, bu hareket başarıya ulaştığında, Ehl-i beytten her kim halîfe seçilirse, ona razı olunacaktı. Böylece hazret-i Ali evlâdının gönülleri ve yardımları da alınmış olacaktı. Yine bu prensiplere göre, Humeyme, tâkib edilecek stratejinin idâre ve planlama merkezi oldu. Kûfe şehri buluşma noktası, Horasan ise hareketin başlama merkezi idi. Humeyme’nin sâkin ve küçük bir kasaba olmasının yanında, etrâfdaki beldelerle irtibatı az ve şüpheleri üstüne çekmekten oldukça uzaktı. Ayrıca, Kûfe ve Horasan’da vazife yapacaklar ile, haber götürüp getirerek irtibâtı sağlayacak olanlar çok iyi seçilmişti. Böylece hareket, hiç kimsenin dikkatini çekmeden büyüyerek, devâm ediyordu. Diğer taraftan Kûfe, Humeyme ile Horasan’ın ortasında olduğundan, irtibât ve haberleşme için daha elverişli idi. Horasan ise, hareketin ortaya çıkış merkezi olmaya çok müsâitti. Ayrıca Horasan, hilâfet merkezi olan Dımeşk’dan epey uzaktı.
Çok gizli bir şekilde sürdürülen bu dâvaya dâvet ve propaganda, 718 (H.100) senesinden başlayarak, 27 sene devâm etti. Gizli dâvet dönemi de denilen bu dönem, Ebû Müslim Horasânî’nin dâvete uyanları yönetmek üzere Humeyme’den Horasan’a gönderilmesiyle bitti ve böylece açıktan faaliyet dönemi başladı.
Muhammed bin Ali bin Abdullah, Humeyme’de bulunuyor, propaganda için dâvetçi ve nakîblerini göndererek, Kûfe’de vaziyetin nasıl olduğunu, Horasan’da ne gibi hâdiselerin cereyan ettiğini tâkib ediyordu. Fakat 742 (H.125) senesinde vefât etti. Yerine oğlu İbrâhim geçti ve hareket hiç aksamadan devâm etti.
Bu arada 744 (H.127)’de, Mervân bin Muhammed, Emevî halîfeliğine geçti. Mervân, memlekette kendine karşı bir hareketin varlığını, bunun kendi hilâfetine son verecek derecede olduğunu, özellikle Horasan’da görüldüğünü, orada bâzı kıpırdanmalar bulunduğunu seziyordu. Fakat hareket çok dikkatli ve pek gizli yapıldığından, mâhiyetini bir türlü anlıyamıyor, bu işleri kimin organize ettiğini, böyle tehlikeli bir hareketin kimin adına yapıldığını bir türlü tesbit edemiyordu. Tesbit ettiği zamân ise, iş işten çoktan geçmişti. Bir zamân Mervân’ın adamlarından bâzıları, Ebû Müslim’den, imâm İbrâhim’e mektup taşıyan birini yakalayıp, Mervân’a getirdiler. Mektupda Ebû Müslim, genel durumu bildiriyordu. Mervân elçiye, kendisinden korkmamasını söyledi. Sonra bu işi yapması karşılığında ne kadar ücret aldığını sordu. Mervân, durumunu bildiren elçiye o mikdardan daha fazlasını (10.000 dirhem) vererek mektubu İbrâhim’e götürmesini, olanlardan haber vermesini, normal bir şekilde Ebû Müslim’e yazılacak cevabî mektubu da aldıktan sonra kendisine gelmesini söyledi.
Elçi bildirileni yapıp, cevabî mektubu Mervân’a getirdi. Mervân, mektup üzerinde çok düşündü. İbrâhim’in Ebû Müslim’e verdiği talimatları inceledikten sonra, hemen Dımeşk vâlisi Velîd bin Abdülmelik vâsıtasıyla Belkâ’ vâlisine mektup gönderip; İbrâhim’i yakalayarak huzuruna getirmesini emretti.
İbrâhim mescidde otururken, bir anda, vâlinin geldiğini, etrâfının sarıldığını görünce, durumu ve başına gelecekleri anladı. Âilesine, yakınlarına, yerine kardeşi Ebü’l-Abbâs’ı imâm tâyin ettiğini, ona itâat etmelerini ve buradan ayrılarak Kûfe’ye gitmelerini sıkı sıkı tenbih ve vasiyet etti. Kendisi Mervân’a götürüldü ve habsedildi. Vefât edinceye kadar hapiste kaldı.
Diğer taraftan, İbrâhim’in yerine İmâm tâyin edilen Ebü’l-Abbâs Abdullah bin Muhammed es-Seffâh da yakınları ile birlikte Kûfe’ye gitti. 749 (H.132) senesinde olan bu hâdise ile Humeyme devri kapandı.
Bu arada Ebû Müslim Horasânî, Horasan’daki faaliyetlerini tamamlamış, askerî hazırlıklarını bitirmişti. Artık işe girişebileceğini anladıktan sonra, Emevîlerin Horasan’daki vâlisi olan Nasr bin Seyyâr’a tehdidkâr bir mektup yazdı. Buna pek içerleyen Nasr, hemen, cevap olarak Ebû Müslim üzerine, âzâdlı kölesi Yezîd komutasında büyük bir ordu gönderdi. Ebû Müslim de güvenilir adamlarının bulunduğu ve komutanlığına Mâlik bin Heysem el-Huzâî’yi tâyin ettiği büyük bir ordu hazırlamıştı. Kendisi de, lüzum olursa, takviye birlikleri göndermeye hazır bir vaziyette, çok yakın bir yerden savaşı tâkib etmeye başladı. Kısa zamânda Ebû Müslim’in ordusu gâlib geldi. Emevî ordusu kumandanı Yezîd de yaralı olarak esir edildi. Sonunda Ebû Müslim’in, Horasân’daki çalışmaları zaferle netîcelendi ve bölgenin hâkimiyetini eline geçirdi. Kendisi Horasân’da kalıp, Kahtâba bin Şebîb et-Taî’nin emrinde Irak’a doğru gönderdiği ordusu zaferler kazanarak 30 Ağustos 749 (H.11 Muharrem 132) târihinde Kûfe’ye ulaştı. Daha önce Humeyme ile Horasân arasında irtibât merkezi olarak kullanılan Kûfe’de mühim vazife yapan Ebû Seleme el-Hallâl’e destek olarak idâreyi ona teslim etti. Abbasî Devleti’nin kurulmasında mühim rolü olan Ebû Seleme’nin ismi Hafs bin Süleyman olup, mesleği kılıç kını yapmaktı. Bu sebeple kıncı mânâsına Hallâl denmiştir.
Böylece, Ebû Müslim Horasânî’nin gayretleriyle Abbasî Devleti kurulmuş oldu. İlk halîfe olan Ebü’l-Abbâs es-Seffâh’ın, Abdullah bin Ali komutasındaki ordusu, Dicle’nin kollarından olan yukarı Zap Irmağı kenarında Mervân ordusuyla karşılaşıp zafer kazandı. Böylece Suriye kapıları Abbâsîlere açıldı. O civarda Bulunan şehirler de birer birer teslim oldu. Vâsıt bölgesinde Benî Yûsuf vilâyetinin Busir köyünde yapılan başka bir harbde de zafer kazanıldı. Emevîlerin son temsilcileri olan Yezid bin Ömer bin Hubeyre ile sulh yapılıp, kendisine ve müttefiklerine emân verildi. Böylece Emevî Devleti sona ererken, Abbasî Devleti’nin kuruluşu da 750 (H.132) târihinde tamamlanmış oldu. İlk halîfe olan Ebü’l-Abbâs es-Seffâh’ın halîfeliği de Endülüs haricindeki bütün İslâm memleketlerinde tanındı. Emevîlerden Abdurrahmân bin Mu’âviye İspanya’ya geçerek, Endülüs Emevî devletini kurdu. Seffâh, eski Enbâr şehrini îmâr ederek, burasını, Hâşimiyye adıyla hilâfet merkezi yaptı.
Abbâsîlerin birinci halîfesi olan Ebü’l-Abbâs es-Seffâh, hazret-i Abbâs’ın torununun torunudur. Yumuşak huylu, ağır başlı, hayâ ve iyilik sâhibi bir insan idi. Verdiği sözü mutlaka ve zamânında yerine getirirdi. “İnsanların en aşağısı ve zayıfı; cimriliği ihtiyat ve yumuşaklığı zillet sayan kimsedir” derdi. Cömertliği dillere destân idi. Seffâh lakabı da bunun için verilmişti. Bir defâsında, Abdullah bin Hasen isminde bir zât, Seffâh’a; “Bir milyon dirhemin sâdece adını duydum. Hepsini bir arada olarak hiç görmedim” demişti. Seffâh hemen hizmetçilerine emretti. Bir milyon dirhemi hazırladılar.
Bu parayı ona hediye etti ve üstelik Abdullah’ın evine kadar, hizmetçilerinden birisi ile gönderdi. Dört sene dokuz ay halîfelik yaptıktan sonra, Haziran 754 (Zilhicce 136)’da vefât etti. Kısa süren halîfeliğinde Abbâsîlerin kuruluşu sağlanıp tamamlandığı gibi, iç emniyet de te’min edildi. Endülüs dışında Emevîlerin sâhib olduğu bütün bölgelerde sükûnet sağlandı. Halîfeliğe geldikten sonra ortaya çıkan isyânlarda bastırıldı. Zamânında memleket içi mes’elelerinin çokluğundan, aktif bir dış politika tâkib edilemedi.
Seffâh’ın sağlığında onun güçlü bir destekçisi ve yardımcısı olan kardeşi Mensur, vefâtından sonra halîfe oldu. Abdullah bin Ali’nin dışında, herkes ona bî’at etti. 754 (H.136)’da halîfe olduktan sonra, heybeti, cesâreti, ince düşüncesi ve ileri görüşlülüğü ile karşılaştığı büyük problemleri aşmasını bilen Mensur, Abbasî Devleti’nin temelini sağlamlaştırdığı için, devletin gerçek mânâda kurucusu kabûl edilmiştir. Mensur, Bağdad şehrini kurarak başkent yaptı. Bâzı halîfeler, Samarrâ ve başka merkezlerde ikâmet etmelerine rağmen, Bağdad, asıl merkez olarak nihâyete kadar devâm etti.
Bu arada yaptığı muharebeler ve kazandığı zaferlerle Ebû Müslim’in Horasan’da ve diğer İslâm memleketlerindeki nüfuz ve îtibârı artıyor, buna paralel olarak halîfeye olan itâat ve bağlılığı da azalıyordu. Sonunda, târihçilerin kaydettiklerine göre, “Bir kında iki kılıç bulunmaz” sözü gereğince Ebû Müslim öldürüldü.
Yine târihçiler Ebû Müslim’i; gâyet soğukkanlı, sır saklayan, insaf ve merhametten mahrum, Sebeiyye îtikâdında, “Birini suçladığın zamân onu öldür” prensibiyle hareket eden pek kindar biri olarak bildirmişlerdir.
Ebû Müslim’in öldürülmesi üzerine, bilhassa nüfûzunun kuvvetli olduğu Horasan ve başka yerlerde çeşitli isyânlar görüldü ise de kısa zamanda hepsi bastırıldı.
Tarihçi İbn-i Tiktaka’nın “Fahrî” isimli eserinde verdiği malûmata göre, halîfe Mensur, aklı ve bilgisi çok, görüşü isâbetli ve kuvvetli, vakar ve güzel ahlâk sâhibi idi. Âile içinde gâyet yumuşak, hoşgörülü idi. Ama bir halîfe olarak, halîfe hil’atını giydiği zamân vakar ve heybetli hâlini muhafaza ederdi. Halîfeye yakışmayan hâllerden uzak dururdu. 7 Ekim 775 (6 Zilhicce 158) târihinde hac yolunda vefât etti.
Bundan sonra Mensûr’un oğlu Mehdî halîfe oldu. O zamâna kadar kuruluş dönemini geçirmiş olan devlet, onun zamânında kuvvetlendi. Hazîne zenginleşti ve fevkalâde ıslâhatlara başlandı. Halkın hayat seviyesi yükseldi.
Mescid-i Harâm ve Mescid-i Nebî genişletildi. Ayrıca ilk defâ fevkalâde muhakeme işlerine bakmak üzere mahkemeler kuruldu. Mehdî, vâlilerine emirler göndererek, zulüm ve haksızlık yapılarak vergi alınmamasını emretti. Hz. Ali evlâdından olup da hapisde olanları serbest bıraktı. Merv şehrinde ortaya çıkan ve ilâhlık taslayan El-Mukannâ, onun zamânında ortadan kaldırıldı.
Mehdî çok cömerd idi. Bir defâsında, bir günde halka bir milyon dirhem dağıtmıştı. Îmâra çok ehemmiyet verdi ve zamânında Bağdad çok gelişti. Yollar ve su kanalları yaptırdı. Posta teşkilâtını geliştirdi. İlmi ve san’atı himâye etti. Merhametli, zekî ve insaflı idi. Zamânında tasavvuf ehli âlimler halkı irşâd ettiler. Mehdî 785 (H.169)’de vefât etti.
Yerine Hâdî halîfe oldu. Bir senelik halîfeliğinde; tedbirli, uyanık, zamânını ciddî işleri yapmakla geçiren Mûsâ Hâdî, gâyet müsâmahakâr, güzel yüzlü, güzel huylu, temiz kalbli kötü söz ve hareketten uzak bir şekilde yaşadı. 786 (H.170)’da vefât edince, yerine kardeşi Hârûn Reşîd halîfe oldu. Abbasî Devleti onun hilâfetinde altın devrini yaşadı. Devletin dışardaki îtibâr ve kudreti tam, içerdeki huzûru ise pek mükemmeldi.
Hârûn Reşîd zamânı, Abbasî topraklarının en geniş olduğu dönemdir. Onun devrinde, diğer halîfelerin devirlerinden farklı bir şekilde, memlekette huzur ve sükûnet vardı. Orduları Üsküdar’a kadar geldi, ilim ve san’at erbâbına her türlü imkân sağlandı. Düşünülmesi, hayâl edilmesi bile mümkün olmayan gelirler, onun zamânında elde edildi. Hazîne çok kuvvetlendi. Dünyânın en meşhûr en muhteşem şehirlerinden biri olan Bağdad; ilim, san’at ve ticâret merkezi hâline gelmiş, nüfûsu bir milyona yaklaşmıştı. Mîmârîde çok ilerleyip, devrin en güzel köşk ve sarayları yapılmıştı. Kilometrelerce uzaktan Mekke-i mükerremeye su getirilip müslümanların istifâdesine sunuldu.
Diğer taraftan, Abbasî Devleti’nin çeşitli yerlerinde, ufak ve geniş çapta bâzı isyânlar vukû bulduysa da kolayca bastırıldı. Her geçen gün merkezî idâre kuvvetlendi. Hazîne, eyâlet merkezlerinden merkeze gelen gelirlerle zenginleşti. Hârûn Reşîd, Fransa kralı birinci Şarl, yâni büyük Şarlman’la mektuplaşırdı. Ona bir duvar saati hediye göndermişti. Avrupalılar saatin kendi kendine işlediğini görünce, içinde şeytan var diyerek cahilliklerini ortaya döktüler.
Zamânla üst kademedekiler arasında meydana gelen çeşitli mücâdeleler ve eyâletlerin kendi iktisâdî menfaatlerini gözetmeye başlamaları, merkeze gönderilen gelirlerin azalmasına yol açtı. Bu durum, merkezî idârenin zayıflamasına te’sir etti. Onbeşinci halîfe Mu’temîd’in halîfe vekîli ve kardeşi olan Muvaffak’ın tedbirli hareketleri ve kuvvetli siyâsetiyle zayıflamanın önüne geçildi. Uzun vadeli bir siyâset tâkib eden Muvaffak, isteklerini gerçekleştiremeden vefât etti. Yerine geçen oğlu Mu’tedıd, babasının siyâsetini tâkib ederek içte ve dışta muvaffakiyetler elde etti. Zamânında bir çok zaferler kazanıldı ve çıkan isyânlar bastırıldı.
Zamân zamân meydana gelen çeşitli zarûret ve mecbûriyetler sebebiyle, yeni müesseseler kuruldu. Bunlardan birisi de Emîr-ül-ümerâlık müessesesidir.
Mu’tedıd’den sonra halîfe olan Müktefî’nin zamânında da başarılar devâm etti. Bizans’a seferler yapıldı. Devlet otoritesi kuvvetlendi. Halîfeye bağlılık arttı.
Daha sonra idâre yine zayıfladı. Devlet içte ve dışta sarsıntılar geçirmeye başladı. Ne zamân merkezî idâre zayıflasa ve halîfenin otoritesi düşecek olsa, bâzı gruplar hemen isyâna kalkıyorlardı. Nitekim bu zamânda da, Kuzey Afrika’da siyâsî bir güç olarak ortaya çıkan Fâtımîler, doğuya doğru ilerlemeye başladılar. Karmatîler, Irak ve Hicaz bölgelerini tehdit ederken, Sâcoğulları Azerbaycan’da bağımsızlık kazandılar. Devlet sarsıntılar geçirmeye başladı.
Hâl böyle devâm ederken, 925 senesinde İran’da ortaya çıkan ve savaşçı bir kavim olan şiî Büveyhîler, kuvvetlenerek, vatanları olan Deylem’den çıkıp batıya doğru ilerlemeye başladılar. İdâre ve otorite iyice zayıflamış olduğundan, Abbasî kuvvetleri onları durduramadılar. Nihayet Büveyhîler 945 (H.334) senesinde Bağdad’ı işgâl ettiler.
Bu işgâlden sonra yeni bir devir başladı. Halîfenin hiç bir maddî gücü kalmadı. İktidar, Büveyhîlerin eline geçti. Büveyhî işgâli bir asırdan fazla devâm etti. Siyâsî ve askerî faaliyetler, hep Büveyhîlerin kontrolünde kaldı.
Diğer taraftan Kuzey Afrika’da ortaya çıkıp Mısır’a gelen şiî Fâtımîler, 969 (H.358)’da Kâhire’yi işgâl ettiler. Fâtımîler, Abbasî halîfelerinin halîfeliklerini kabûl etmedikleri gibi, kendilerinin de halîfeliklerini iddiâ ve îlân ediyorlardı.
On birinci asrın ortalarında Büveyhî hâkimiyeti zayıflayınca, durum daha da zorlaştı. Büveyhî komutanı, Bağdad’da Fâtımîler adına hutbe okuttu. Bunun üzerine büyük Selçuklu hükümdârı Tuğrul Bey, 1055 (H.447)’de Bağdad’a girerek, Abbasî hânedânını, şiî hâkimiyet ve tasallutundan kurtardı. Halîfe Kâim bi-Emrillah’a hürmet gösterdi. Halîfe de ona Sultan ünvânını verdi. Selçuklular, Abbasî halîfelerini Büveyhîlerin tasallutundan kurtarmakla kalmayıp, medreseler kurdular. Böylece ilmî ve fikrî mücâdele de başlattılar ve bu işlerinde muvaffak oldular. Bağdad’daki Büveyhî hâkimiyeti son bulurken, Selçuklu kuvvetleri Mısır’daki şiî Fatımî hâkimiyetini de ortadan kaldırmaya çalışarak, saf Ehl-i sünnet ve cemâat itikâdını yerleştirmek için gayret gösterdiler. Bâzı iç karışıklıklar, şehzâde ve kumandanlar arasındaki anlaşmazlıklar netîcesinde, Selçuklular, Fâtımîleri büsbütün ortadan kaldıramadılar. İmâm-ı Şafiî hazretlerinin kabrini, Fatımî tasallutundan kurtarmak, kahraman ve yiğit kumandan, âlim ve ilmi ile âmil Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye nasîb oldu. Mısır’a girip Fâtımîleri tamâmen ortadan kaldırdı. Ehl-i sünnet inancını yerleştirmek için medreseler açıp, pek çok talebe yetişmesine, İslâmiyetin doğru olarak öğrenilmesine vesîle oldu. Anadolu’dan geçip Kudüs’e kadar gelen haçlılara karşı kahramanca çarpıştı ve Kudüs’ü geri aldı. Hak ve adâletle idâre etti.
Bağdad’da Selçukluların askerî idâreyi ele geçirmeleri ile, Abbbâsî halîfeleri siyâsî hâkimiyetlerini kaybettiler. Selçukluların zayıflamaları ve Muktefî ve Nâsır gibi dirâyetli halîfelerin başa geçmesi üzerine, Abbasîler tekrar güçlenmeye başladılarsa da, zamânla zayıflamanın önüne geçilemedi. Abbasî Devleti her geçen gün kuvvet ve îtibârını kaybetti. Son Abbasî halîfesi olan Müsta’sım, dînine çok bağlı ve sûnnî idi. Vezîri olan İbn-i Alkamî ise, halîfeye sâdık ve bağlı olmayan bir mezhebsiz olup, devletin idâresi elinde idi. Tek emeli, Abbâsîleri yıkmak idi. Bunun için, Moğol hükümdârı Hülâgû’nun Bağdad’ı alarak halîfeliği yıkmasını ve kendinin de ona vezir olmasını arzu ediyordu. Hülâgû’dan gelen mektuba sert cevap yazarak, onun Bağdad’a gelmesini sağladı. Mezhebsiz olan Nasırüddîn-i Tûsî, Hülâgû’nun müşâviri idi. Durmadan Bağdad’ın işgâlini teşvik ediyordu. Bütün işler, insanlık ve medeniyet düşmanı olan bu iki mezhebsizin elinde kalmıştı. Netîcede Hülâgû, ikiyüzbin kişilik bir kuvvetle Bağdad’a yürüdü. Yirmibine yakın mevcudu olan halîfe ordusu, ikiyüzbin Tatarın oklarına karşı duramadı. Hülâgû Bağdad’a, neft ateşleri ve mancınık taşları ile saldırdı. Elli gün muhâsaradan sonra, İbn-i Alkamî, sulh için diyerek, Hülâgû’nun yanına gitti. Onunla anlaştı. Halîfe’ye gelip; “Teslim olursak, serbest bırakılacağız” dedi. Halîfe buna aldandı. 1258 (H.656) târihinde Hülâgû’ya gidip teslim oldu. Bağdad teslim olduğunda, insanlık târihinin en büyük vahşetlerinden biri cereyân etti. Halîfe, yanındakilerle birlikte îdâm edildi. Dörtyüzbinden fazla müslüman kılıçtan geçirildi. Resûlullah efendimizin mübârek Hırka-i saâdetleri ve Asâ-yı Nebevîleri yakılıp, külleri, milyonlarca İslâm kitabı ile birlikte Dicle’ye atıldı. Nehir, günlerce mürekkeb aktı. Güzel şehir, harâbeye döndü. Sokaklar kan gölü hâline geldi. Böylece beşyüzyirmidört senelik Abbasî Devleti son buldu. Bütün bunlara sebeb olan vezir İbn-i Alkamî’ye hiç bir vazife verilmedi, aynı sene zillet içinde öldü.
Kâhire’deki Abbasî halîfeleri: 35. Abbasî halîfesi Zâhir’in oğullarından Ebü’l-Kâsım Ahmed, Hülâgû’dan kurtulup 1261 (H.659)’de Mısır’a gitti. Orada hüküm sürmekte olan Türk sultanlarından Melik Baybars tarafından halîfe tanındı. Hilâfet, Osmanlılara geçinceye kadar halîfeler bu zâtın neslinden geldi. Mısır’da 1517 (H.924) târihine kadar devâm eden hilâfet, bu esnâda halîfe olan Ya’kûb bin el-Müstemsik-billah’da bulunuyordu. O da kendi arzusuyla, Mısır ve Hicaz fâtihi, hâdim-ül-Harameyn Yavuz Sultan Selim Hân’a hilâfeti teslim etti. Böylece hilâfet, Osmanlılara geçmiş oldu.
Bağdad’da hüküm süren asıl Abbasî hilâfeti, 750 (H.132) târihinden 1258 (H.656) târihine kadar; Mısır’daki kolu da, 1261 (H.659) târihinden 1517 (H.924) târihine kadar devâm etti. Bağdad Abbâsîlerinin yıkılmasıyla, Mısır Abbâsîlerinin kurulması arasında 3 senelik bir fetret devri vardır. Bağdad’daki Abbâsîlerden 37, Mısır’daki Abbâsîlerden 17 halîfe hilâfet makamında bulunmuşlardır.
Teşkilât: Abbâsîler, devlet müesseselerini İslâm esaslarına göre kurup, teşkîlâtlandırmışlardır. Halîfelik alâmeti olarak Abbâsîler; yüzük, asâ, hırka, hutbelerde adlarının okunması v.b. şeyleri kullanmışlardır. Halîfe, dîvândaki tahtına bayram tebriklerinin dışında pek oturmaz, dîvânı, vezirlerin idâresine bırakırdı. Dîvâna bakan pencereli yüksek bir mahâlden dîvân müzâkerelerini dinleyip, kendisi gözükmezdi.
Halîfeliğin Abbâsîler’e geçmesinden sonra, idâre sisteminde ortaya çıkan yeni müesseselerden biri de vezirlikdir. Vezirlik, her ne kadar, kuruluş yıllarında Ebû Seleme el-Hallâl’ın zamânında ortaya çıkmışsa da, Abbâsîlerin ilk asırlarının sonlarına doğru son şeklini almıştır. Vezirlik; halîfelikten sonra en büyük mevkî idi. Bu tâbir ilk olarak Abbâsîlerde kullanıldı ve Ebû Seleme Hafs bin Süleyman Hallâl, tâyin edilen ilk vezîr oldu. Memleket idâresinde halîfeye vekillik, vâli tâyin etmek, mâlî işleri yürütmek, idarî işlerde halîfe ile meşverette bulunmak gibi vazifeleri bulunan vezir, askerî ve idarî otorotiye de sahipti.
Vezirlik, tam salâhiyetli yâni tefvîz ve sınırlı salâhiyetli yâni tenfîz olmak üzere iki kısımdı ve aralarında oldukça mühim farklar vardı. Tefvîz vezîri, idâreyi doğrudan doğruya yürütüp kendi başına karar verip ordular gönderme, hazîneden lüzumlu harcama yapma gibi, halîfenin azli ve velîahd tâyini dışında her türlü yetkiye sâhib idi. Tenfîz vezîri ise bu salâhiyetlere sahip değildi.
Vazifelerinin ehemmiyeti îcâbı tefvîz vezirliğine tâyin edilecek olanda, tenfîz vezirliğine tâyin edilenden başka olarak, dînî ahkâmı, harb ve vergi işlerini çok iyi bilmek gibi şartlar da aranırdı.
Vezirlerin işleri çoğalınca, işlerin teftişi için vezirlere yardımcı olacak ve onların kâtipliğini yapacak vazifeliler tâyin edildi. Yaptığı vazifeye göre çeşitli isimler alan bu kimseler vezirlere yardımcı oldular. Kâtib-ür-resâil (Mektup kâtibi), Kâtib-ül-harâc (Haraç işleri kâtibi), Kâtib-ül-kadâ (Kadılık kâtibi) bu vazifelerden birkaçıdır.
Halîfeler, kâtiplik yapacak olanları seçerken, asîl âile mensubu, edebli, şahsiyet ve ilim sâhibi ve müslüman olmalarına çok ehemmiyet verirler; ayrıca, resmî yazıların düzgün ve fasîh bir üslûbla yazılmasına çok dikkat ederlerdi.
Halîfe, vilâyetlere vâli tâyin ederdi. Ordu hazırlamak, askeri barındırmak, lüzûmu hâlinde vazife vermek ve askerin maaşlarını ödeyip ihtiyaçlarını te’min etmek, hukukî mes’eleleri hâlletmek, kâdı ve hekimler ile, vergi ve zekât işlerini yürütecek me’mûrlar tâyin etmek, dînin emirlerini ve insanların nâmuslarını muhafaza etmek, bunlara zarar verilmesine ve dînin emirlerinde değişiklik yapılmasına mâni olmak, şer’î cezâları tatbik etmek, Cum’a ve vakit namazlarında insanlara imâm olmak veya imâmlık yapacak kimseyi tâyin etmek, bölgesi halkından hacca gitmek isteyenlere bu imkânı temin etmek ve yol emniyetlerini sağlamak, vâlilerin başlıca vazifeleri idi.
Üç çeşit vâli vardı. Birincisi, halîfe tarafından normal olarak herhangi bir bölgeye tâyin olunan ve vazifeleri yukarıda bildirilen vâli idi. İkincisi; herhangi bir vilâyetin emirliğini zorla ele geçiren, halîfenin de, oranın emirliğini (vâliliğini) ona bırakması ile ortaya çıkan vâli. Üçüncüsü ise halîfenin tâyin, fakat vazife ve salâhiyetlerini tahdîd etttiği vâli idi.
Abbâsîler mükemmel bir idarî sistem kurmuşlardı. Hazret-i Ömer tarafından asker ve me’mûrların maaşlarını dağıtmak için kurulan dîvân, Abbasîler devrinde devletin idârî, mâlî, askerî ve hukukî mes’elelerinin yönetildiği yer hâlini almıştır. Zamânımızdaki bakanlıklara benzeyen bu dîvânlar ile devletin bütün işleri tâkib ve nizâma alınmıştı. Baktıkları işlere göre isim verilirdi.
Halîfe Mehdî’nin te’sis ettiği “Dîvân-ül-ezimme veya Dîvân-üz-zimâm dâiresi, bu zamândaki defterdârlığa benzemekte idi. Başlıca vazifesi, arâzî gelirlerini tâkib ve toplamaktı. Mâdenlerden elde edilen gelirlere de bu dâire bakardı.
Yine, Dîvân-ün-nazar veya Dîvân-ül-mükâtebât vel-mürâceat ismiyle kurulan ve dört bölüme ayrılarak vazife gören bir dâirede, askerî kayıt, vergi ve ödeme, me’mûrların tâyin ve vazifeden alınması ile gelir ve gider işlerine bakılırdı.
Hilâfet merkezi olan Bağdad’da yalnız posta işleri ile vazifeli büyük bir dâire vardı. Belli başlı merkezî yerlere giden yollarda posta istasyonları açılmıştı. Yollara koydurulan çeşitli işâretler, seyâhat yapan kervanlara yardımcı oluyor ve coğrafî araştırmalar için de esas kabûl ediliyordu. Posta teşkilâtı aynı zamânda istihbârat vazifesini de yürütmekte idi.
Halîfeler, ehemmiyeti îcâbı bu teşkilâtın üzerinde titizlikle durmuşlar ve devlet işlerinin yürümesinde çok istifâde etmişlerdir. Hattâ halîfe Ebû Ca’fer Mensûr, saltanatı dört ayaklı bir tahta benzetip, ayaklarından birinin kırılması hâlinde tahtın yıkılacağını, saltanatın da ancak dört kişi sâyesinde ayakta duracağını söylemiştir. Bunlar: 1- Adâletle hükmedip, Allahü teâlânın emrini yerine getiren, bu hususta hiç bir kınayıcının kınamasına aldanmayan kâdı. 2- Zâlime karşı mazlûmu koruyan emniyet müdürü. 3- Vergiyi iyi hesâb edip, zulmetmeden toplayan vergi dâiresi başkanı. 4- Posta idâresi müdürü.
O kadar düzenli, sür’atli ve muntazam olarak çalışan posta teşkilâtı sâyesinde halîfe, memleketin neresinde olursa olsun bir vâlinin yaptığı hareketten, fiyatların artmasından, günü gününe haber alırdı.
İdarî müesseselerden biri de şurta yâni polis teşkilâtıdır. Bu teşkilât; suç ve cinâyetleri tâkib ederek, suçluları yakalayıp cezâlandırmakla vazifeli idi. Hiç kimseye haksızlık yapılmaz, maznûna yâni suçla itham olunana, suçlu olduğu tam tesbit edilmeden kat’iyyen cezâ verilmezdi. Şurta idâresi, asâyiş, emniyet ve huzuru sağlamak maksadıyla zanlıları tâkib eder, durumu açıklığa kavuşturmak için üzerine düşen vazifeyi yapardı. Teşkilâtın başında bulunan ve Sâhib-üş-şurta yâni emniyet müdürü denilen me’mûrun derece ve salâhiyetleri pek çok idi. Daha sonraları ehemmiyeti iyice artan bu makam, vezirliğe, hattâ mâbeynciliğe yükselme basamağı hâline geldi.
Abbâsîlerde sayısı yüzbini aşan düzenli ordu, öncü, sağ kol, sol kol, merkez ve saka denilen beş kısımdan teşekkül ederdi. Komutanlara maaş karşılığı toprak verilirdi. Buna İktâ sistemi denilirdi. İktâ ilk defâ Peygamber efendimiz tarafından Temîm-i Dârî’ye verilmiş, daha sonra da İslâm devletlerinde tatbik edilmiştir. Osmanlılarda ise timâr adı altında tatbik edilmiştir. Abbâsîlerde askere maaş veriliyordu. Normal askerlerden başka, bir de gönüllü askerler vardı, önceleri askerleri tamâmen Arab asıllılar meydâna getirirken, memleket genişleyince, Horasanlılardan ve bilhassa Türk asıllılardan asker alındı. Hattâ halîfe Mu’tasım, Türk asıllı askerlerden kurduğu muhafız kıtalarını sarayın muhafazasında vazifelendirdi. Türk askerlerinin sayısını yetmişbine çıkardı. Eğitimi mükemmel olan ordu, zamânın en modern harb vâsıtalarına sahipti.
Diğerleri gibi mâliye teşkilâtı da muntazam olarak işlemekteydi. Devletin gelirlerini korumak ve bunları müslüman toplumun faydasına uygun şekilde harcamada “Beyt-ül-mâl yâni Devlet hazînesi vazifeli idi. Beyt-ül-mâlın başlıca gelirlerini şer’î gelirlerle ihtiyâç anındaki örfî vergiler meydana getiriyordu. Şer’î gelirlerin başlıcaları şunlardır: Ganîmet mallarının, mâden ve defînelerin beşde birlik kısmı, gümrük gelirleri, haraç (öşürlü olmayan arâziden alınan vergi ile gayr-i müslim vatandaşlardan alınan ve cizye denilen vergi), zekât, mirasçısı olmayan mallar, öşür ve feydir.
Örfî vergiler ise zamâna ve ihtiyâca göre değişirdi. 
Eyâletlerde elde edilen gelirler, mahallî hizmetlerle ilgili giderler ve askerî masraflar çıktıktan sonra Beyt-ül-mâl’e safî gelir olarak gönderilirdi. Bu gelirler, aynî ve nakdî olmak üzere iki şekilde alınırdı. Hârûn Reşîd zamânında, bütçede safî gelir 530.312.000 altına ulaşmıştı. İlk zamânlarda ödemeler gümüşle yapılırken, Hârûn Reşîd zamânındaki bolluk ve zenginlik sebebiyle altın ile yapılmaya başlandı. Yine Abbâsîlerde, günümüz ticâretinde carî bir çok usûller de kullanılmıştır. Meselâ bir tüccar, Basra Beyt-ül-mâline para yatırınca, oradan aldığı bir makbuzla Medîne Beyt-ül-mâlinden yatırdığı parayı çekebilirdi.
Toprak idâresinde mîrî (devlet, hazîne arâzisi) arâzi sistemi esastı. Orduların masraflarının artması, nakdî mübâdelelerin yavaşlaması sebebiyle, devlet tamâmen aradan çekildi. Böylece devlette, ordu mensuplarının gelirlerini, bizzat topraktan elde etmeleri usûlü yerleşti. Sonunda iktâ sistemi iyice benimsendi. Fetihler dolayısıyla kazanılan servet, para hâlinde tedâvüle sürülüyordu. Bu sebeple kara ve deniz ticâreti gelişti. Bilhassa deniz ticâreti öyle arttı ki, müslüman gemilerin çokluğundan, hıristiyanlar denizde bir tahta parçası bile yüzdürmekten âciz kaldılar. İktisâdın gelişmesiyle berâber, sanâyide de ilerlemeler kaydedildi. Birbirine yardım, öğrenme, din kardeşliği ve san’atı ilerletme esâslarına dayalı esnaf teşkilâtı kuruldu. (Bkz. Ahîlik)
Adliye teşkilâtı düzenli ve muntazam işleyen bir müessese idi. Her memlekette, oradaki müslümanların ekserisi hangi mezhebden ise, o mezhebden olan bir kâdı vazife yapardı. Diğer hak mezhebe mensûb olanların bir dâvası olursa, bu dâvaya bölge kâdısı değil, dâvâlı ile dâvâcının mezheblerinden bir kâdı bakardı.
Yine Abbâsîlerde Kâdı’l-kudât yâni başkâdılık sistemi kurulmuş idi. Kâdı’l-kudât hilâfet merkezinde bulunur, bölgelerde ve çeşitli merkezlerde vazife yapacak kâdıları tâyin ederdi. Bu ünvânı ilk alan da İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretleridir. Zamânla kâdıların selâhiyetleri arttırıldı. Her vilâyette dört mezhebin de kâdıları bulundurulmaya başlandı. Bu kâdılardan her biri, kendi mezhebi mensuplarının aralarındaki dâvalara bakardı. Kâdılar, vazifelerin ehemmiyetini müdrik, pek dikkatli ve hassas kimselerdi.
Bir dâvada, birisi şâhid olarak dinlenecek ve netîce o şâhidin şâhidliğine göre karara bağlanacaksa, şahidin durumu çok mühim idi. Şâhid, doğruluğu ile tanınmış birisi ise, şâhidliği kabûl edilir, şâyet durumu şüpheli ise, mahkeme durdurulurdu. Bâzı kâdılar, lüzum olursa tebdîl-i kıyâfet yâni kıyâfet değişikliği ile insanlar arasında dolaşarak şâhidler hakkında malûmat toplamaya çalışırlardı. Böylece yalancı şâhidlik durumu söz konusu olamazdı.
Kâdılık teşkilâtı içinde, kâdıların bakmaktan âciz oldukları dâvalara bakan ve Mezâlim mahkemeleri denen mahkemeler vardı. Bunlara bakan kâdılara Sâhib-ül-mezâlim denirdi. Sâhib-ül-mezâlim olan kâdılar, diğer kâdılardan daha üstün ve geniş selâhiyetlere sâhib idiler. Bâzı Abbasî halîfeleri, ehemmiyeti îcâbı, mezâlim mahkemelerindeki duruşmaları bizzat kendileri idâre ederlerdi.
Yine adliye teşkîlâtına bağlı olmak üzere bir de Hisbe teşkilâtı vardı. Hisbe işini yapan vazifeliye Muhtesib denirdi. İyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek (kötülüğü yasaklamak), fazîlet ve ahlâk kâidelerinin muhafazasını, dînin emirlerine uyulmasını, çarşı ve pazarların düzen ve kontrolünü sağlamak; esnafın, dükkanındaki eşyalarını, gelip geçenlere mâni olacak şekilde sokağa taşırmasını önlemek; borçluların borçlarını ödemelerini te’min etmek; ölçü ve tartılarda hîle yapılmasına mâni olmak için, husûsî âletlerle esnafın ölçü ve tartı âletlerini kontrol etmek; dîni ve dînin emirlerini hafife alanları, alışverişte fiyatları fahiş mikdarda yükseltenleri cezâlandırmak; tarlalarda, bahçelerde, komşusunun sınırına girilmesine mâni olmak; gayr-i müslimlerin, binâ yaparlarken, binâlarını, müslümanlarınkinden yüksek yapmalarına mâni olmak muhtesibin başlıca vazifelerinden idi.
Abbâsîler, iktisâdî bakımdan da çok güçlü idi. Müslümanlar, İslâmiyetin çalışmak hususundaki emir ve teşviklerine uyarak rahat ediyorlardı. Devletin giderlerinin pek çok olmasına rağmen, gelirler daha çok olduğu için, hazîneler âdetâ dolup taşardı. Her tarafta bolluk ve rahat vardı. Bilhassa ihtiyaç maddelerinin fiyatları çok ucuzdu.
Bütün bu rahatlıklara, gelirlerin bu kadar artmasına sebep, halîfelerin, memleketin iktisadî mes’eleleriyle de yakından alâkadar olmaları, zirâat, ticâret ve iktisâd ile alâkalı mes’elelere ehemmiyet vermeleridir.
Zîrâ halîfeler, zirâat ile alâkalı çalışmaları teşvîk ediyor, kanal kazılmasını, baraj, köprü ve su kemerleri yapılmasını emrediyorlardı. Dicle ve Fırat nehirleri, sâdece nehir yatağının etrâfındaki bir kısım arâziyi sulamaya kâfi gelmezken, gayretli çalışmalar netîcesinde bu nehirler arasındaki bütün arâzi sulanarak memleketin en verimli toprakları hâline geldi. Hükümet buradaki arâziyi doğrudan kontrol ediyor, böylece bölgede zirâat gelişip, mahsûl artıyordu. Önceleri kurak olan bu yerler, sulama kanalı ve barajlar sâyesinde, çiftlik ve bahçelerle dolu, verimleri yüksek arâziler hâline geldi. Kazdırılan su arkları ve kanallarla da sulama şebekesi genişletildi. Arabistan’a kadar olan geniş ve uzun arâzinin tamâmı sulanabilir hâle geldi. Dicle ve Fırat’tan, kanallar ile alınan sular, kireç ve tuğladan yapılan muhkem su kemerleri vâsıtası ile Bağdad’a ulaştırıldı.
Zirâate ehemmiyet verildi ve bu işle uğraşanlara kolaylıklar sağlandı. Fâizsiz krediler ile çiftçiler desteklendi. Devlet adamlarının ileri gelenlerinden bâzılarına iktâ olarak verilen arazîler, o şahıs tarafından en güzel şekilde işletilir, böylece yüksek verim elde edilir, arâzinin gelirleri âdil bir şekilde tahsîl edilirdi.
Başta buğday ve mısır olmak üzere, arpa, pirinç ve hurma yetiştiriliyor, meyveliklerle de meşgul olunuyordu. Memleketin her tarafında üzüm yetiştirilirdi. Ama, Yemen üzümleri, salkımlarının büyüklüğü ve uzunluğu ile tanınmıştı.
Lût gölü yakınındaki Zuğr şehrinde yabânî hurma ağaçlarına hurma, asmalara da Filistin asması aşılanmıştı Hindistan’dan nârenciye çeşitleri ithâl edilip yetiştirilmeye başlandı. Bilhassa Filistin’de verimi yüksek zeytin ağaçları yetişirdi.
Abbâsîlerde endüstriye de gereken önem verilmiş ve üzerinde titizlikle durulmuştur. Fâris ve Horasan’da, demir, bakır, kurşun ve gümüş mâdenleri işletilirdi. Yeraltı kaynaklarından kükürt, tuz, ham petrol (neft) ve zift çıkarılırdı. Sabun ve cam fabrikaları, kâğıt, kumaş ve tuğla imalathâneleri kuruldu. İpek ve atlas işlemelerde, ağaç resimleriyle süslenmiş, ipekli kumaşlarda ve halı dokumacılığında çok ileri gidildi.
Hilâfet merkezi olan Bağdad’da, demirci, marangoz ve manifaturacı gibi her san’ata ait çarşılar vardı. Kuyumculukta ve mücevher işlemeciğilinde bir hayli ilerleme oldu.
Mısır, Nil nehrinde çalışan ulaşım vâsıtaları yapımında şöhret kazandı. Gemicilik, denizcilik ve madencilik ile; kalkan, mızrak, gem, eyer ve zırh gibi harb âletlerinin imalâtında ileri seviyeye ulaşıldı.
Halîfeler, tarım ve endüstrinin yanında ticâretin de gelişmesine ehemmiyet verdiler. İçte ve dışta ticâretin gelişmesi için tedbirler alındı. Ticâret kâfilelerinin gelip geçtiği yollara kuyular kazdırıldı ve kervansaraylar yaptırıldı. Korsanlardan gelebilecek tehlikelere karşı donanmalar inşâ edildi. Sınırlara sınır taşları ve fenerler diktirildi. Bütün bunların netîcesinde ticâret gelişti. Kâfileler hâlinde, gemilerle ticârete başlandı. Gemi inşâ edilen tersaneler kuruldu. Ticâret çok ilerledi. Arpa, buğday, pirinç, meyveler, Mazenderân’ın meşhûr çiçekleri, şeker, yünlü, ipekli, ketenli kumaşlar, ipek, cam, zeytinyağı ve gülsuyu ile, çeşit çeşit çiçeklerden çıkarılan esanslar başka devletlere ihrâç ediliyordu.
Kara ve deniz yollarının ulaşımı ticâreti arttırdığı gibi, bu hâl; seyyahların ve kâşiflerin de işine yaradı. Onların rahatça seyahat etmelerine, bilhassa kâşiflerin coğrafî keşifler yapmalarına imkân hazırladı.
Abbâsîlerde kültür: Emevîler devrinde fetihler yapılmış, İslâmiyet her tarafa yayılmış, İslâm memleketinin sınırları çok genişlemiş idi. Fetihlerin daha az olduğu Abbasîler döneminde ise ilerleme, daha çok medeniyet ve kültürde kaydedildi. Huzur ve istikrar, Abbasîler zamânında devletin bilhassa ilk dönemlerinde, müslümanlar için oldukça müsâitti. İdarecilerde, ilim, fikir ve san’atta ilerleme olmadıkça, zaferin tamamlanamayacağı fikrinde birleştiklerinden, bu husus üzerinde hassasiyetle durdular.
İlmî faaliyetler: Târihî kaynakların kaydettiklerine göre, devletin başındaki halîfeden, herhangi bir vatandaşa kadar hemen herkesin ilim öğrenmekle meşgul olduğu Abbasî Devleti’nde; insanlar bal taşıyan arılar gibi, ilim öğrenmek ve öğrendiklerini insanların istifâdesine sunmak için üç kıt’ayı dolaşırlardı. İspanya’nın en ücrâ köyünden çıkan bir talebe, Yemen’de dağ tepesinde bulunan bir medresede ders veren Türkistanlı bir âlimden ilim öğrenirdi. Talebe, âlimi en ıssız yerde bile olsa bulurdu. Bağdad, Basra, Buhâra, Kûfe, Şam ve Fustat gibi İslâm şehirleri, ilim ve medeniyet merkezleri olup, Avrupalılar, ilim öğrenmek için buralara gelirlerdi. Gördükleri ilim, medeniyet ve ihtişâm onları hayrete düşürürdü.
İslâm âlimleri; bir taraftan naklî ilimler adı verilen; tefsîr, hadîs, fıkıh, kelâm ve kırâat, âlet ilimleri denilen; edebiyât, nahiv, lügat ve beyân gibi ilimlerin usûl ve kaidelerini okuyup her sâhada kıymetli eserler yazdılar. Bir yandan da aklî ilimler de denilen geometri, astronomi, tıb, kimya ve coğrafya gibi ilimlerde ihtisas sâhibi oldular.
Bu devirdeki kültürel faaliyetlerin başında kitap tasnifleri gelmektedir. Emevîler devrinde tedvîn ve tasnîf edilen ilimler, Abbasîler devrinde kitaplara geçirilmiştir. Ayrıca her bir ilim dalının usûl ve metodolojisi ortaya konmuştur. Abbâsîlerin birinci asrında, büyük İslâm âlimleri yetişerek, tefsîr, hadîs, fıkıh, târih ve megâzi, dil ve lügat kitapları kaleme alındı. İslâmî ilimler üzerine lüzumlu îtinâ ve hassasiyet gösterildi. Bir çok ilmin temeli atıldı.
Dînî ilimleri öğrenmek isteyenler için her tarafta mekteb ve medreseler bulunduğu gibi, ayrıca camiler de aklî ve naklî ilimlerin öğretildiği birer kültür merkezi idi. Hattâ, Basra Câmii gibi bâzı camiler, büyük bir medrese gibi tedris hizmeti de veriyordu.
Tercüme faaliyetleri: Mekke-i mükerremede doğan İslâm güneşi, kısa zamânda geniş bir sâhayı aydınlattı. İslâm ordularının kahraman mücâhidleri, fethettikleri yerlerde, çeşitli lisanlarda yazılmış eski kitaplara rastladılar. Fennin müslümanın kayıp malı olup, Çin’de de bulsa alması gerektiğinin şuurunda olan bu mücâhidler, ele geçirdikleri kitapları, o dillerden anlayan kimselerden sordular. Faydalı olanları muhâfaza ettiler. Bu kitaplardan bilhassa tıb, kimya ve astronomiye dâir olanları Hâlid bin Yezîd bin Muâviye tarafından Şam’da tercüme ettirilerek müslümanların istifâdesine sunuldu. Zamânla tercüme faaliyetleri daha da gelişerek Lâtince, Kıbtça, Süryânice, Hindçe (Sanskritçe), Pehlevîce (Farsça) ve Nabatî lisanı gibi dillerden Arabca’ya bir çok eserler, mâlî dîvânlar tercüme edildi.
Kelîle ve Dimne, İbn-i Mukaffâ tarafından Arabca’ya kazandırıldı. Cündişapur’da tahsîl gören Halîfe Mensûr’un doktoru Cercis bin Cibrîl ile berâber Bağdad patriği Sergios, faydalı eserleri Lâtince’den Arabca’ya kazandırdılar. Hipokrat ve Galen’den (Calinos) pek çok tıb kitabı tercüme edildi. Aristo, Batlamyus (Ptolemy) ve Okladis’in fen bilgilerine dâir olan eserleri tercüme ve tenkîd edildi. Bu sıralarda, Kenkeh-ul-Hindî, Sanchel-ül-Hindî, Şanâk-ul-Hindî, Cevder-ul-Hindî, Menkeh-ül-Hindî, Sâlih bin Behlet el-Hindî gibi kimseler Hindistan’dan gelirken, bir çok kitabı da berâber lerinde getirdiler. Bu kitapları, İranlı âlimlerin de yardımıyla Arabca’ya tercüme etmek sûretiyle Hind kültürünü Orta Doğu’ya taşıdılar. Zamânla, yapılan tercümelerde görülen eksiklikler telâfi edildi. Yunan ve Hind kültürlerinin eksiklikleri, yanlışlıkları, İslâm âlimleri tarafından tenkîd edilerek düzeltildi.
Daha sonraları Reyhan el-Bîrûnî, Sanskritçe’den tercümeler yaptı. Huneyn bin İshak, Ya’kûb bin İshak el-Kindî, Sabit bin Kurre ve Ömer bin el-Ferruhân et-Taberî mütercimlerin en meşhûrlarındandı. İbn-i Vahşiyye, Nebâtîce’den tıb, kimya ve astronomiye ait kitaplar tercüme ettiler.
Bu tercüme faaliyetleri arasında, bâzı felsefe kitapları da tercüme edildi. İslâm âlimleri, eski Yunan felsefesini inceleyip, bu felsefecilerin, fikirlerini didik didik ettiler. Yanlış ve bozuk olduklarını ortaya koydular. Bu yanlış fikirleri çürüten, müslümanları îkâz eden, pek kıymetli eserler yazdılar. Huccetü’l-İslâm İmâm-ı Muhammed Gazâlî hazretlerinin yazmış olduğu, “El-Munkızü anid-dalâl” ve “Tehâfet-üt-Felâsife” kitapları bu eserlerin en meşhûrlarındandır.
Yabancı lisanlardan, Arabca’ya tercüme edilen eserlerden, faydalı olanları alınıp, kullanılıyordu. Meselâ astronomi ile alâkalı eserler tercüme edilince, çalışmalar süratlendirilip, rasadhâneler kuruldu. İlmî faaliyetler bizzat halîfe tarafından maddî ve manevî olarak desteklendi. Rasadhânede çalışan astronomlar, gökyüzünün hareketlerini incelemekle ve yalnız gözlemekle kalmadılar; ilmî faaliyet, araştırma ve incelemelerinde değişik metodlar tâkib ettiler.
İslâmiyetin namazda, Mekke-i mükerremede bulunan Kâbe-i muazzamaya dönmek ve kudreti yetenlerin haccetmelerini farz kılan emirlerinin de teşvîkî ile, müslüman ilim adamları coğrafya ilmi üzerinde de hassasiyetle durdular. Bu ilim dalında yapılan çalışmalar sâyesinde yeryüzü tanındı. Müslüman tüccarlar; doğuda Çin’e, batıda Atlas okyanusuna, güneyde Afrika’nın en uzak sâhil bölgelerine, kuzeyde ise Rusya içlerine kadar gittiler. Kuzey Afrikalı müslümanlar, Avrupalı kâşiflerden çok önce Güney Amerika’ya ulaştılar.
Bu devirde yazılan ilk coğrafya kitapları, fethedilen yerlerle alâkalı idi. Bunlardan Belâzûrî’nin, “Fütûh-ul-Büldân”ı meşhûrdur. Bunu seyyahların eserleri tâkib etmiştir. Bu husustaki başlıca eserler, Yakut Hamevî’nin “Mu’cem-ül-Büldân”ı ve Nâsır-ı Hüsrev’in, “Sefernâme”si vs.dir. Daha sonra genel mâhiyette coğrafya eserleri yazılmıştır. Mes’ûdî’nin, “Et-Tenbîh vel-eşrâf”ı, Ebû Zeyd Belhî’nin, “Kitâbu sûret-il-ekâlim” adlı eseri bunlardandır.
Tefsîr ilmi: Emevîler devrinde başlatılan tefsîr faaliyetleri, Abbasîler devrinde tasnîf ve yazıya geçmiştir. Bu devirde tefsîr usûlü ilmi kurulmuş, kâideler konmuştur. Taberî, Ebû Bekr Cessâs, Begavî, Ebû Bekr Nehhâs, Mâverdî, Sa’lebî, Ferrâ, Vahidî yetişen meşhûr müfessirlerden bâzılarıdır.
Kelâm ilmi: Emevîler devrinde fetihlerle genişleyen İslâm âlemi, çeşitli kültür ve fikir akımları ile karşılaştı. Bu kültürün ve tercüme edilen Yunan felsefesinin ve İskenderiye felsefî ekolünün, müslümanların temiz îtikâdlarına zarar verme tehlikesi ortaya çıktı. Bunun üzerine Ehl-i sünnet âlimleri, başta İmâm-ı a’zam olmak üzere, bu sapık akımlara cevaplar verdiler. Hepsini susturdular. Doğru îtikâdı, yâni Peygamber efendimizin ve Eshâbının yolu olan Ehl-i sünnet îtikâdını kitaplara geçirdiler. Bu konuda ilk olarak İmâm-ı a’zam hazretleri “El-Fıkh-ul-ekber” adlı eserini yazdı. Bozuk felsefe ve fikirlere verilen cevaplar bir ilim hâline gelerek, ilm-i kelâm ve metodolojisi kuruldu. Bu ilimde Ehl-i sünnetin iki büyük imâmı yetişti. Bunlardan biri Hanefî mezhebi âlimlerinden Ebû Mensur Mâtürîdî (ölm. 944/H.333) diğeri de Şafiî mezhebinde yetişen Ebü’l-Hasen Eş’arî (879-941 / H.266-330)dir. Bu iki imâmdan sonra gelen bütün kelâm âlimleri, bu iki âlimin bildirdiği ve koyduğu metodlar üzerine eserlerini yazmışlardır.
Kadı Ebû Bekr Bâkıllânî, İmâm-ul-Haremeyn, Ebû İshak Şirâzî, Ebû Muzaffer İsferâyînî, Ebû Bekr ibni Fûrek, Huleymî, İmâm-ı Gazâlî, Şehristânî, Abdülkâhir Bağdadî yetişen meşhûr kelâm âlimlerinden bâzılarıdır.
Fıkıh ilmi: İslâmiyeti Eshâb-ı kirâmdan öğrenen Tabiîn ve bunlardan öğrenen, Tebe-i tabiîn (yâni Abbasîler) devrinde, din bilgilerinde yükselip, mutlak müctehidlik mertebesine ulaşan büyük imâmlar yetişti. Bunlar, amelde mezheb sâhibi idiler ve her birinin ictihâdlarından meydana gelen hükümlere, o âlimin mezhebi denildi. Bu âlimlerden çoğunun mezhebi kitaplara geçirilmediği için unutuldu. Yalnız dört büyük imâmın içtihâdları, talebeleri tarafından kitaplara geçirilerek muhâfaza edildi ve müslümanlar arasında yayıldı. Bu dört imâm; İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, İmâm-ı Şafiî, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel idi.
Bu dört imâmın mezheblerinin dışındaki mezhebler unutulduğu için müntesibi kalmadı. Bundan sonra da mezheb sâhibi âlim yetişmedi. Bugün dünyâda sünnî müslümanlar bu dört mezhebden birine uyarak amel etmektedir.
Abbasîler devrinde, devletler hukukunun temelleri atıldı. Dünyâda ilk yazılı devletler hukuku kitabı olan İmâm-ı Muhammed’in “Siyer-i Kebîr” kitabı ve bu kitabın İmâm-ı Serahsî’nin yaptığı şerhidir. Yine ilk yazılı fıkıh usûlü (hukuk metodolojisi) kitabı, İmâm-ı Şafiî hazretlerinin “Er-Risâle” adlı eseridir. İmâm-ı Mâverdî ve Kadı Ebû Ya’lâ, “Ahkâm-üs-sultâniye” adlı eserleri ile amme hukukuna büyük hizmette bulundular. İmâm-ı Ebû Yûsuf, Yahya bin Adem, Belâzûrî, Ebû Ubeyd, İbn-i Zenceveyh de mâlî hukukun kâidelerini koydular.
Kıraat ilmi: Abbasîler devrinde yedi kıraat tarîki (yolu) ortaya çıktı. Bu yolların her biri bir kıraat âlimi ve talebesi ile temsil ediliyordu. Her bir okuyuş, sahâbîlerden birine dayanıyordu.
Tasavvuf ve ahlâk: Abbâsîlerin kültür hayâtına en çok te’sir eden, tasavvuf âlimleri idi. Bunlar, halkın irşâd edilmesi ile meşgul olmuşlar, îtikâd ve amel bilgilerini kalblere yerleştirmişlerdir. Bir çok gayr-i müslim, onların güzel ahlâkı vesîlesi ile müslüman olmuşlardı.
Bu tasavvuf âlimlerinin, velîlerin her birinin kendilerine mahsus usûlleri, metodları vardı. Bu usûl ve metodlâra uyan talebelere göre çeşitli yollar ortaya çıktı. Bu yollar, birbirlerinden esasta farklı değillerdi. Cüneyd-i Bağdadî, İbrâhim-i Edhem, Fudayl bin lyâd, Ma’rûf-i Kerhî, Bâyezîd-i Bistâmî, Ebü’l-Hasen-i Harkânî, Ebü’l-Hüseyn Nûrî, Hallâc-ı Mensur, Haris el-Muhâsibî, Sırrî-yi Sekatî, Ebû Ali Farmedî, Yûsuf-i Hemedânî, Abdülhâlık Goncdüvânî, İmâm-ı Kuşeyrî yetişen meşhûr sûfîlerden bâzıları idi.
Hadîs ilmi: Emevî halîfesi Ömer bin Abdülazîz devrinde, hadîs-i şerîfler tedvîn ve tasnîf edildi. Abbasîler devrinde de, konularına, râvîlerine, kuvvet ve zayıflıklarına göre kitaplara geçirildi. Bu iş için, İslâm âleminin her tarafına seyâhatler yapıldı. İmâm-ı Buhârî, İmâm-ı Müslim, İmâm-ı Tirmizî, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Nesâî, Ebû Dâvûd ve İbn-i Mâce (r.aleyhim) gibi meşhûr ve büyük âlimler yetişti. Bu âlimler, insan havsalasının kavrayamayacağı, fevkalâde bir gayret, îtinâ ve hassâsiyetle çalışarak, ilk ve en muteber hadîs-i şerîf kitaplarını kaleme aldılar. Bu âlimlerin ilk ikisi “Sahîh”, diğerleri de “Sünen” isimli eserlerini yazdılar. Ayrıca İmâm-ı Mâlik’in “Muvatta”ı, İbn-i Ebî Şeybe’nin “Musannef”i, Dârimî ve Dâre-Kutnî’nin “Sünen”leri, Bezzâr’ın, Sa’îd bin Mensûr’un, Ahmed bin Hanbel’in “Müsned”leri en mühim eserlerdendir. Abbasîler devrinde te’lif edilen yüzlerce hadîs kitabı, Moğol istilâsı sebebiyle bu gün elde mevcûd değildir.
Hadîs âlimleri, hadîs-i şerîfleri nakledenleri inceden inceye araştırmışlar ve hadîs ilminin usûl ve kâidelerini tesbit etmişlerdir. Bu konuda ilk yazılan eserlerden biri, Râmehürmüzî’nin, “El-Muhaddis-ül-fâsıl”, râvîlerle ilgili eserlerin en meşhûru da İbn-i Hibbân’ın “Sikât”ıdır. 
Siyer ve târih ilmi: İlmî faaliyetler ilerleyip, hadîs-i şerîfler kitaplara geçirilince, Peygamber efendimizin hayâtı ve gazâları ile alâkalı olan kısımlar “Kitâb-ül-megâzî ves-Siyer” diye başlayan bahislerde anlatıldı. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin hayâtını konu alan siyer ilmi, hadîs ilminden ve târihden ayrı bir ilim olarak meydana çıktı. Muhammed bin İshak (r.aleyh), ilk siyer kitabını yazdı. Bunu İbn-i Hişâm şerh etti. Daha sonra, Vâkıdî, Peygamber efendimizin ve Eshâbının gazâlarını “Megâzî” adı ile yazmış, talebesi İbn-i Sa’d da, “Tabakât-ül-kübrâ” adlı eserinde onun rivâyetlerini toplamıştır. Belâzûrî ve Mus’ab-uz-Zübeyrî de Eshâb-ı kirâmın neseblerini tesbit etmişlerdir. İmâm-ı Taberî, Adem aleyhisselâmdan zamânına kadar bir cihân târihi yazmıştır. Daha sonra gelen âlimlerden İbn-i Cevzî ve torunu Sıbt ibni Cevzî, İbn-i Esîr târih sahasında önde gelen âlimlerdendir. Ayrıca İbn-i Asâkir 80 cild Şam târihi yazarak, en geniş şehir târihini ortaya koydu.
Nahiv ilmi; Yine Abbâsîlerin ilk asrında, Kûfe ve Basra’da, iki büyük medresede nahiv ilminin temelini atan âlimler yetişti. Bunlardan Basra’da yetişenlerin meşhûrları; Îsâ bin Ömer es-Sakafî, Ebû Amr bin El-Alâ, Halîl bin Ahmed, Ahfeş, Sîbeveyh ve Yûnus bin Habîb’dir. Kûfe’de yetişenlerin meşhûrları ise; Ebû Ca’fer er-Resâsî, Kisâî ve Ferrâ’dır. Arab edebiyatının mühim isimlerinden olan şâir ve edebiyatçılardan bâzıları da o devirde yetişti. Halîl bin Ahmed, aruz ilminin temelini attı.
Abbasîler devrinde, edebiyat da zirvede idi. Şiirde, câhiliyye devri şiiri ile mukayese edilecek düzeye gelinmişti. Ebû Nüvâs, İbn-i Kuteybe, Ebû Übâde el-Buhterî, Ebü’l-Atâhiyye, Abbasîler devrinde yetişen meşhûr şâirlerden bâzıları idi. Abbasîler devrinde nesîr de zirveye çıkmıştı. Abdullah bin Mukaffa, Beydabâ’nın “Kelîle ve Dimne”sini Arabca’ya çevirmiş ve bu eser Arab edebiyatının ilk nesir örneklerinden kabûl edilmiştir. İbn-i Kuteybe, Müberrid, Sîbeveyh, Esmaî, Câhız, yetişen meşhûr nesircilerden bâzılarıdır.
Matematik ilmi: Namaz vakitlerinin tesbiti, kıblenin tâyini, mirasın taksîm edilmesi gibi dînî vecîbeler sebebiyle, müslümanların meşgul oldukları ilk fen ilimlerinden biri de matematik ilmidir. Abbasîler devrinde tercümeler yapıldı. Yapılan bu tercüme eserlerin yetersizliği tesbit edildi. Yeni usûller ve konular ile Harezmî tarafından cebirin, Bettânî ve Ebü’l-Vefâ tarafından trigonometrinin temelleri atıldı. Sayılar ve ondalık kesirler ilk defâ ortaya konuldu. Sâbit bin Kurre tarafından kardeş sayılar formülü keşfedildi. Kerhî ve Kâşânî iki, üç ve dördüncü kuvvetten sayıların toplama formüllerini ortaya koydu. Kuzey Afrika’da sıfır rakamı kullanıldı. Böylece bütün Avrupa âlemi hesap yapma yollarını Endülüs müslümanlarından öğrendi. Dört işlem geliştirilerek sisteme bağlandı. Gıyâseddîn Cemşîd Kâşânî tarafından ilk defâ binominal denklem çözüldü. Olmayana ergi metodu, geometriye ilk defâ tatbik edildi. Ebü’l-Vefâ tarafından sinüsün, İbn-i Hüseyn tarafından kinamatik metodunun, İbn-i Yûnus tarafından logaritmanın, Kâşî tarafından ondalık kesirlerin keşifleri yapıldı. “Kitâb-ül-fahrî” adlı eser ile nümerik sayılar bilimi ortaya çıkarıldı. Kâşânî, Pî sayısını (π) doğru olarak hesapladı. İlk hesap makinasını yaptı. Ebü’l-Cûd, dâireyi dokuz eşit parçaya bölebilen bir geometrik metot geliştirdi. Bîrûnî’nin, “Mekâlîdu ilm-il-hey’e” adlı eseri, küresel trigonometri konusunda ilk eser olarak kaleme alındı. Bîrûnî, diagonalin yaklaşık değerini ilk defâ hesapladı. Harezmî, İbn-i Türk, Haccac ibni Yûsuf, Kindî, Ahmed Serahsî, Mahânî, Benî Mûsâ kardeşler, Bettânî, Sabit ibni Kurre, Ebü’l-Vefâ Buzcânî, İbn-i Heysem, Ebû Sehl Kûhî, Bîrûnî, İbn-i Sînâ, Abbasîler devrinde yetişen meşhûr matematikçilerden bâzılarıdır.
Tıb ilmi: Abbasî halîfeleri döneminde teşvik gören ilimlerden biri te tıb ilmiydi. Halîfe Mensûr, Bağdad’da körler için bir hastahâne açarken, ihtiyarlar için de bir dâr-ül-aceze yaptırdı. Ayrıca Hârûn Reşîd, pratik tıb eğitimi için kütüphâneli bir hastahâne yaptırdı. Başarılı doktorları burada vazifelendirip, kütüphaneyi güzîde eserlerle doldurdu. Ruh ve sinir hastalıklarının tedâvisinde meşhûr olan İbn-i Bahtişû’ya baş tabiblik vazifesini verdi. Me’mun ve Mu’tasım’ın, saraylarında özel doktorları vardı. Yahya bin Mâsaveyh, Mu’tasım’ın özel doktorları arasında idi.
Halîfelerin hastahâneler açarak rahat çalışma imkânı sağlamaları, bu sahada çalışanlara değer vererek yüksek maaşla saraylarına almaları doktorları teşvîk etti. Onların, sahalarında daha rahat ve verimli çalışmalarına imkân sağladı. Bir çok tıb kitaplarının tercüme edilmesine ve yeni eser ve buluşların ortaya konulmasına yol açtı.
Ali İbni Rabbân et-Taberî, 850 yılında yazdığı “Firdevs-ül-hikme” adlı tıb kitabında çeşitli hastalıklarla, ilâçları târif etti. İbn-i Nefîs Ali bin Ebi’l-Hazm, kan dolaşımını keşfetti. Kindî, psikofizyoloji ilmini kurdu. “Risale fî ma’rîfet-il-kuvvet-il-adviyyet-ül-mürekkebe” adlı eserinde bu ilmin temel kânunlarını yazdı.
Tercüme faaliyetleri ile meşhûr olan Huneyn bir İshak, aynı zamânda zehirli gazlar konusunda otorite idi. Yine bu devirde, Sâbit bin Kurre tarafından ilk defâ anestezi kullanıldı. Kızıl ve kızamık hastalıkları onun tarafından târif edildi. Ali bin Abbâs Ahvazî, kılcal damarlar sistemini ilk defâ ortaya attı. İbn-i Sînâ, enfeksiyon hastalıklarını îzâh ve teşhîs etti. “El-Kânûn fit-Tıb” adlı eserini yazdı. Bu eser, İslâm ve Avrupa üniversitelerinin yüzyıllarca değişmeyen temel kitabı oldu.
Bu sıralarda Avrupa’da, ayakta çıkan bir çıban yüzünden bacak kesilip hastanın ölümüne sebeb olunurken, Ammâr el-Mavsilî ilk katarakt ameliyatını yaptı. Ali bin Îsâ ise ilk göz hastalıkları kitabını yazdı. “Tezkiret-ül-Kehhâlîn” adını verdiği bu eserin, sekizyüz sene boyunca bir eşi daha yazılamadı.
Astronomi ilimleri: Namaz vakitlerinin hesaplanması, kıblenin tâyini gibi hususlar sebebiyle müslümanlar, astronomiye çok ehemmiyet vermişlerdir.
Câhiliyye devrinde başlayan Astronomi ilimleri, Abbasîler devrinde zirveye çıkmıştır. Batlemyus’un (Ptolemy) “El-Macistî (Almagest)” ve “Tefrabibles” adlı eserleri Arabca’ya tercüme edildi. Bu kitaplardaki, güneşin dünyânın etrâfında döndüğü teorisini çürüten İbn-i Şatır, dünyânın güneşin etrâfında döndüğünü ve güneş sistemini Kopernik’den yüzyıllarca önce isbât etti. Bu isbâtıyla da modern astronominin temelini yüzyıllarca önce atmış oldu.
Bağdad şehrinin kuruluşu esnasında, ilk hesapları yapan İbn-i Nevbaht, Abbâsîlerin ilk resmî astronomu ve aynı zamânda ilk Usturlâb’ı keşfeden Muhammed el-Fezârî (ölm. 777), Ya’kûb ibni Tarîk ve İbn-i Fezârî ilk devir astronomları arasında yer alırlar.
Ebû Sa’îd es-Siczî dünyânın döndüğünü, Bîrûnî de yer çekimi kânununu isbatladılar. Fergânî tarafından da gezegenlerin hacimleri, ölçüleri, birbirine uzaklıkları bugünkü bilgilere yakın olarak hesaplandı. Bettânî, gündönümü ve mevsimleri tesbit etmiş, İhvân-ı Safâ da bir güneş yılını 365+1/4 gün olarak ölçmüştür. Batlamyus zamânından beri, tepsi gibi dümdüz olduğu sanılan dünyânın küre şeklinde yuvarlak olduğu, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe (ölm. 768) tarafından ortaya atıldı. İbn-i Hurdâzbih, Mes’ûdî, Bîrûnî, İmâm-ı Gazâlî gibi sonradan gelen âlimler bunu isbatladılar.
832’de Halîfe Me’mûn’un emriyle Sincar sahrasında bir heyet, bir derecelik meridyen yayının uzunluğunu tesbit etti. Bu heyette; Ebü’t-Tayyîb ibni Ali, Ahmed bin Abdullah Mervezî, Ahmed bin Muhammed Nihâvendî, Ali bin Îsâ Usturlâbî, İbn-i Fergânî, Sâbit bin Kurre gibi âlimler vardı. Ebü’l-Hasen adlı bir ilim adamı, Akdeniz’in uzunluğunu 44° boylam uzunluğunda buldu. Ömer Hayyâm da, yüzyıldızın gök koordinatlarını verdi. Mûsâ bin Şâkir ve oğulları, Sincar ve Kûfe sahrasında yer küresinin çapını ve güneşin irtifa derecelerini ölçtü. Ayrıca pusula keşfedildi.
Fizik ilimleri: Abbasîler, fizik ilimlerine çok ehemmiyet vermişlerdir. Abbasîler devrinde yetişen Kindî, Einstein’den yüzyıllarca önce izâfiyet (rölativite) teorisine işâret etmiştir. Yine Abbasîler devrinde yetişen fizik âlimlerinden İbn-i Heysem, optik kânunlarını koymuştur. Bu konuda yazmış olduğu “Kitâb-ül-menâzır” adlı eseri meşhûrdur. Bu eserinde ayrıca görme ve ışık teorisini de doğru olarak ortaya koydu. Hâzinî de, “Mîzân-ül-hikme” adlı eserinde cisimlerin ağırlık ve özgül ağırlıklarına, ölçü ve tartı teorilerine yenilikler getirdi. Ebü’l-İzz ibni Cezerî, sibernetik ilmini kurarak, yüzyıllar önce bilgisayarların öncülüğünü yaptı.
Mustansıriyye Medresesi için, Nûreddîn Ali ibni Saatî, bir su saati yaptı. Bu sahadaki faaliyetler; Murâdî, Zerkâlî ve Hâzini ile devâm etti. Hârûn Reşîd’in Şarlman’a gönderdiği çalar saat, Avrupa’da yıllarca konuşuldu. Benî Mûsâ kardeşler de çeşitli otomatik âletler yaptılar. (Bkz. Benî Mûsâ Kardeşler)
Kimya ilmi: Kimya ilmi, Abbasîler devrinde ilim hâline gelmiştir. Bu ilmin kurucusu, Ca’fer-i Sâdık hazretlerinin talebesi olan Câbir bin Hayyân idi. Câbir, kimya ilminin kurucusu olduğu gibi, atomun bölünebileceğini ilk defâ söyleyen ilim adamıdır. Asit-temel (Acid-base) teorisini ve nitrik asidi de ilk bulan Câbir bin Hayyân’dır. (Bkz. Câbir bin Hayyân) Modern kimyada kullanılan kimyasal sayılar metodunu, Black ve Lavoiser’den 700 sene önce Ebü’l-Kâsım el-Kâsî kullandı. Râzî, Zünnûn-i Mısrî, Ebü’l-Kâsım Irâkî ve Mesleme bin Ahmed Macrîtî bu devirde yetişen meşhûr kimyacılardan bâzılarıdır. İlk yoğunluk ölçme âleti de Bîrûnî tarafından bu devirde yapıldı.
Biyoloji ve diğer fen ilimleri: Abbasîler döneminde biyoloji ilimlerine de ehemmiyet verilmiştir. Dîneverî, İbn-i Kuteybe, İbn-i Baytar, Demîrî ve Câhız, bu devirde biyoloji konusunda yetişen meşhûr âlimlerden bâzılarıdır.
Botanik konusunda çeşitli çalışmalar yapıldı. Râzî, İbn-i Cülcül, Esmâî, Ali bin Abbâs, İbn-i Baytar, Gâfikî, İbn-i Avvâm, İbn-i Vahşiyye gibi âlimler bu sahada yetişen âlimlerin meşhûrlarındandır.
Câhız, Nazzâm, Demîrî, İbn-i Avvâm zooloji dalında yetişmiş ünlü âlimlerdir. Câhız’ın, “Kitâb-ül-hayvân” ile Dîneverî’nin, “Hayât-ül-hayevân” adlı eserleri bugün bile orijinalliklerini korumaktadır.
Zekeriyyâ Kazvînî, Bîrûnî, Mes’ûdî ve İbn-i Sînâ’nın jeoloji ilmine mühim hizmetleri olmuştur.
Irâkî, Kindî, Nasr bin Ya’kûb Dîneverî ve Câbir bin Hayyân mineroloji ilminde önde gelen şahsiyetler idi.
Yine Bîrûnî, jeodezi ilminin kurucusu olmuştur.
Eczacılık ve farmakoloji dalında ise; Îsâ bin Şîr Baht, Huneyn bin İshak, Ebû Mensur, Bîrûnî, Muvaffak ve İbn-i Cülcül bu devrin meşhûrlarıdır.

ABBÂSÎ HALÎFELERİ
Sırası:Halîfelerin İsimleri:    Doğumu: Hilâfeti:  Vefatı:
1 Ebül Abbâs Abdullah Seffâh bin
 Muhammed bin Ali bin Abdullah bin Abbâs 722  749 (H.132)  754
2 Mensur Ebû Ca’fer bin Muhammed bin Ali 713  754 (H.136)  775
3 Mehdî bin Mensûr     745  775 (H.158)  785
4 Hâdî bin Mensûr     762   785 (H.169)  786
5 Hârûn Reşîd bin Mehdî    765  786 (H.170)  809
6 Emîn Muhammed bin Hârûn   787  809 (H.193)  813
7 Me’mûn bin Hârûn     786  813 (H.198)  833
8 Mu’tasım bin Hârûn     796  833 (H.218)  842
9 Vâsık bin Mu’tasım     812  842 (H.227)  847
10 Mütevekkil bin Mu’tasım    821  847 (H.232)  861
11 Müstansır bin Mütevekkil    839  861 (H.247)  862
12 Müste’în bin Mu’tasım    836  862 (H.248)  865
13 Mu’tez bin Mütevekkil    847  865 (H.252)  869
14 Mühtedî bin Vâsık     835  869 (H.255)  870
15 Mu’temid bin Mütevekkil    844  870 (H.256)  892
16 Mu’tedid bin Muvaffak bin Mütevekkil  857  892 (H.279)  902
17 Müktefî bin Mu’tedid    878  902 (H.289)  908
18 Muktedir bin Mu’tedid    895  908 (H.295)  932
19 Kâhir bin Mu’tedid     899  932 (H.320)  934
20 Râdi bin Muktedir     910  934 (H.322)  940
21 Müttekî bin Muktedir    910  940 (H.329)  944
22 Müstekfî bin Müktefî bin Mu’temid  905  944 (H.333)  949
23 Mutî’ bin Muktedir     914  946 (H.334)  975
24 Tâyı’ bin Mutî’     932  974 (H.363)  1003
25 Kâdir bin İshak bin Muktedir   947  991 (H.381)  1031
26 Kâim bin Kâdir     1001  1031 (H.422)  1075
27 Muktedî bin Ahmed bin Kâim   1056  1075 (H.467)  1094
28 Müstazhir bin Muktedî    1076  1094 (H.487)  1118
29 Müsterşîd bin Müstazhîr    1091  1118 (H.512)  1135
30 Râşid bin Müsterşid     1109  1135 (H.529)  1138
31 Müktefî bin Müstazhîr    1096  1136 (H.530)  1160
32 Müstencid bin Müktefî    1124  1161 (H.555)  1171
33 Müstedî bin Müstencid    1142  1172 (H.566)  1179
34 Nâsır bin Müstedî     1158  1180 (H.575)  1225
35 Zâhir bin Nâsır     1175  1225 (H.622)  1226
36 Müstensır bin Zâhir     1192  1226 (H.623)  1242
37 Müsta’sım bin Müstensir    1212  1242 (H.640)  1258

Mısır’daki Abbâsî Halîfeleri

1 Müstansır Ahmed bin Zâhir   ( ? )  1258 (H.656)  1261
2 Hâkim Ahmed bin Hasen bin Ali   ( ? )  1261 (H.660)  1301
3 Müstekfî bin Hâkim Ahmed   1285  1301 (H.701)  1338
4 Vâsık bin hâkim Muhammed   ( ? )  1338 (H.740)  1348
5 Hâkim Ahmed bin Müstekfî   ( ? )  1339 (H.741)  1352
6 Mu’tedid bin Müstekfî    ( ? )  1352 (H.754)  1367
7 Mütevekkil bin Mu’tedid    ( ? )  1361 (H.763)  1405
8 Mu’tasım bin Hâkim     ( ? )  1377 (H.779)  ( ? )
- Mütevekkil (tekrar)     ( ? )  1377 (H.779)  1405
9 Vâsık bin Hâkim     ( ? )  1383 (H.785)  1384
- Mu’tasım (tekrar)     ( ? )   1386 (H.788)  ( ? )
- Mütevekkil (tekrar)     ( ? )  1389 (H.791)  1405
10 Müste’în bin Mütevekkil    1392  1405 (H.808)  1430
11 Mu’tedid bin Mütevekkil    1380  1412 (H.815)  1441
12 Müstekfî bin Mütevekkil    ( ? )   1441 (H.845)  1450
13 Kâim bin Mütevekkil    ( ? )  1450 (H.854)  1459
14 Müstencid bin Mütevekkil    1392  1455 (H.859)  1479
15 Mütevekkil bin Ya’kûb    1416  1479 (H.884)  1498
16 Müstemsik bin Ya’kûb    ( ? )  1515 (H.922)  ( ? )
17 Yâ’kub bin Müstemsik    ( ? )  1516 (H.923)  ( ? ) 

MEDENİYETİN AVRUPA’YA GEÇİŞİ
Abbasîler döneminde müslümanların ortaya çıkardığı yenilikler, sâdece müslümanların bilgisi dâhilinde kalmayarak onlarla münâsebet kurma şerefine nail olabilen Avrupalıların da öğrenip uyanmalarına sebeb oldu. Bu dönemde ortaya konulan yenilikler, yeni yeni buluşların yapılmasına önayak oldu. İlmi, fenni Çin’de de olsa, kaybettiği bir malı bilip alan müslümanlar, kendi sahip oldukları ilmi de başkalarına vermekten çekinmediler. İslâm memleketlerinin çeşitli şehirlerinde kurulan medreselere (üniversitelere), Avrupa ülkelerinden talebeler gelip ilim öğrendiler. Müslümanlarla ve ilimleri ile tanıştılar. Onların örf ve âdetlerine, temizlik ve güzel ahlâklarına hayran kaldılar. Memleketlerine dönüp, müslümanlarda gördükleri bu fevkalâde güzellikleri ve onların zenginliklerini anlattılar. Kötü niyetli fitneci papazlar, anlatılan bu zenginlikleri istismar ederek daha da dallandırıp budaklandırdılar. Kudüs’teki mukaddes yerleri de istismar ederek, oraları kurtarmak bahanesiyle başlarına topladıkları çapulcuları Anadolu’ya müslümanların üstüne sevk ettiler. Umûmi adıyla Haçlı seferleri denilen bu savaşlarda haçlılar, her tarafı kana buladılar. Yüzbinlerce kadın, çocuk, ihtiyar, genç, asker-sivil öldü. Kahraman Selçuklu askerlerinin elinden kaçan bir kısım kılıç artığı haçlılar, Kudüs’ü ele geçirdilerse de, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin kahraman askerinin elinde bu mübârek yerin tekrar islâm beldesi olmasına mâni olamadılar. Memleketlerine zelil bir şekilde dönen haçlılar, müslümanlardan pek çok şeyler öğrendiler. Medeniyetle tanıştılar, suyun nasıl kullanılacağını ve insan bedeninin su ile yıkanabileceğini öğrendiler. 
Avrupalılar arasında çeşitli yollarla yayılan, müslümanların geliştirdikleri teknik bilgiler ve mahsülleri, Avrupalı bâzı gençler tarafından hemen kabûl gördü. Müslümanlar ve islâmiyet hakkında araştırma yapmaya başladılar. Fakat, bu araştırmacılar arasında, iyi niyetli olanlar olduğu gibi kötü niyetliler de vardı. Kötü niyetliler arasında çok görülen fanatik ruhlu bâzı papazlar, araştırmaları netîcesinde doğruyu bizzat görüp, müşâhede ettikleri hâlde saklayıp, kendi uydurdukları yalanları hakîkatmiş gibi insanlara telkin ettiler. Başlangıcından günümüze kadar bu tarz sahtekârlıklar devâm edip geldi. Bugün bile “pek ilmî” ve “çok tarafsız” olduğu iddiâsı ile ortaya çıkan bâzı kişi ve kuruluşlar, kendi kafalarındaki küflü fikirleri İslâmiyetmiş gibi anlatmaya kalkışmışlarsa da hiç bir zamân güneşi balçıkla sıvamaya muktedir olamamışlardır. Hep kendi hatâlarını kendi sahtekârlıklarını ortaya koymaktan ileri gidemediler. İnsaflı bâzı ilim adamları müslüman ilim adamlarının eserlerini tedkik ederek hayranlıklarını belirtmekte, ilmin öncülerinin onlar olduğunu teslim etmektedirler.

 1) Târih-ül-ümem vel-mülûk
 2) El-Kâmil fit-Târih,
 3) El-İber (İbni Haldûn) 
 4) El-Bidâye ven-Nihâye 
 5) Târih-ul-hulefâ
 6) Muhâdarât fî târihi-ümem-il-İslâmiyye
 7) Târih-ul-İslâmî vel-Hadârat ül-İslâmiyye
 8) El-Vüzerâ vel-Küttâb
 9) Medeniyetü İslâmiyye Târihi (Corci Zeydan)
10) El-Fahrî (İbn-i Tiktikâ)
11) Târih-i Bağdad
12) A Short History of the Saracans; sh. 229
13) Subh-ul-a’şâ (Kalkaşandî)
14) Rehber Ansiklopedisi
15) Eshâb-ı Kirâm
16) Düvel-i İslâmiyye
17) Ahbar-ül-hukemâ
18) İntroduction to the history of science
19) El-Fihrist
20) İslâmic science (Huseyn Nasr)

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Rivâyet edilir ki: Hasan Sezâî Efendi zamânında, Edirne’de, kötü yola düşmüş bir kadın vardı.

GÜNÜN HADİSİ

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, sofî Kurbâna yazılmışdır. Resûlullahın mi’râc gecesinde Allahü teâlâyı görmesi dünyâda olmayıp âhıretde olduğu bildirilmekdedir

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası