hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
8:54
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 1029
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

Hindistan da yetişen tefsîr, hadîs ve fıkıh âlimlerinin büyüklerinden.

Evliyânın önderi Muhammed Bâki-billah hazretlerinin talebesi idi. Muhaddis Dehlevî diye meşhûr oldu. 1551 (H.958) de Delhi’de doğdu. Babası Seyfeddîn bin Sa’dullah’dır. Dedeleri, Sultan Alauddîn Muhammed Halcî zamânında Buhâra’dan Hindistan’a hicret etmişlerdi.
Seyfeddîn bin Sa’dullah, oğlu Abdulhak-ı Dehlevî’yi büyük bir âlim olacak şekilde yetiştirdi. Abdulhak-ı Dehlevi’nin fevkalade kuvvetli bir hâfızası vardı. Öyle ki, annesinden süt emdiğini hatırlıyordu. İki ay gibi kısa bir zamânda babasının önünde Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Buyururdu ki: “Babamın terbiye, tâlim, irşâd eserleri, bu fakîrin üzerinde açıkca görülür. Nazm ve şiir kitaplarından bu diyârda (Hindistan’da) okutulanları, Sa’dî’nin Bostân ve Gülistanını ve Hâfiz-i Şirâzî divânını öğretti. Arabî Sarf çekimlerini okutup ezberletti. Nahivden, Kâfiye ve Misbah okuttu. Mübârek vakitlerinin ekserisini bu zavallı ile geçirdi. Buyurdu ki: “İnşaallah, âlim olacaksın.” Yine buyurdu ki: “Bize, Allahü teâlâ senin elinle görülmemiş nîmetler verecektir. Zîrâ Hak teâlâ, sana yüksek kemaller verdi. Ömrümün sonunda, köşemde senin ders vermeni dinleyeceğim,” Sonra bâzı kitaplar sayarak; “Her ilimden muhtasar bir kitabı iyice oku. Bundan sonra inşaallah bereket ve saadet eserleri üzerine saçılacaktır. Böylece bütün ilimleri zorlanmaksızın tahsîl edeceksin” dedi ve bana hayır duâ buyurdu. Onun emirlerine uymam ve duâsının bereketiyle, en zor mes’eleleri ve kitapları kendi başıma hallediyordum. Bundan sonra Mâveraünnehr âlimlerinin derslerinde bulundum. İlme o kadar çok çalışıyordum ki, onüç yaşında Mutavvel adlı meşhûr eseri bitirdim. Hocalarım bendeki gayreti görerek; “Biz senden istifâde ediyoruz. Sen bizden değil... Bizim senin üzerinde bir hakkımız yok!” diyorlardı. İdâre edecek kadar yiyor, sonra ilim ile meşgul oluyordum.”
Abdulhak-ı Dehlevî; tefsîr, hadis, fıkıh ve zamânın fen ilimleri yanında tasavvuf ilimlerini tamamlayarak onyedi yaşında iken tahsîlini bitirdi. Bunlarla yetinmeyerek, 1587 yılında Hicaz’a gitti. O devirde Mekke, ilim ve kültür merkezi idi. İbn-i Hacer-i Mekkî hazretlerinin talebesi Ali Muttekî ve onun talebesi Abdülvehhab-i Muttekî, Mekke’de bulunuyordu. Abdulhak-ı Dehlevî, burada Abdülvehhab-i Muttekî’den hadis ilimlerini okudu. Daha sonra Medîne-i münevvereye gelerek, Peygamber efendimizin Ravda-i mutahharasına yakın olan yerde ikâmet etti. Burada Resûlullah efendimizden pek çok mânevî feyz ve berekete kavuştu. Buyurdu ki: “Bu hakîr ve fakir, Resûlullah’ın ikrâm ve ihsânlarını anlatmaya kalksam gücüm yetmez.”
Abdulhak-ı Dehlevî, Mekke-i mukerremeye yerleşmek istedi, fakat hocası Abdülvehhab-i Muttekî, Hindistan’a dönmesini, emr-i maruf ve nehy-i anil-münker yapmasını yani insanlara iyiliği emr edip, kötülükten sakındırmasını istedi. Bunun üzerine Hindistan’a döndü. Hace Muhammed Bakîbillah hazretlerinin sohbetlerine kavuşarak, Ahrâriyye yolunda yetişti. 1592 (H.1001) senesinde, Kâdirî yolunun büyüklerinden şehid Mûsâ Multanî’nin derslerinde bulundu. Ondan, Kâdirî yolunun inceliklerini öğrendi. Zamânın ileri gelenlerine, mektuplar yazdı. Din ilimlerinin her sahasında eser te’lif etti. Hindistan’ın en büyük âlimlerinden oldu.
Abdulhak-ı Dehlevî, ilk zamânlar, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yazılarını beğenmez, îtirazlar yazardı. Fakat, son zamânlarda, Allahü teâlânın inâyetine kavuşarak, yaptıklarına pismân olup, tövbe etti. Hâce Muhammed Bâkî’nin me’zun ettiği talebelerinden Mevlânâ Hüsameddîn Ahmed’e, bu tövbesini şöyle yazdı: “Allahü teâlâ, Ahmed-i Farukî’ye selâmetler ihsân etsin! Bu fakîrin kalbi, şimdi ona karşı çok hâlis oldu. Beşeriyyet perdeleri kalkdı. Nefsin lekeleri temizlendi. Yol birliğini bir tarafa bırakalım, böyle bir din büyüğüne karşı gelmemeliydim. Aklın îcabı bu idi. Ne insafsızlık, ne cahillik etmişim. Şimdi kalbimde ve vicdânımda duyduğum mahcubiyeti, ona karşı küçüklüğümü anlatamam! Kalbleri çevirmek, halleri değiştirmek, Allahü teâlâya mahsustur.”
Abdulhak-ı Dehlevî, kendi çocuklarına da mektup yazarak; “Ahmed-i Fârukî’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” sözlerine karşı îtirazlarımın müsveddelerini yırtınız! Kalbimde ona karşı hiç bir bulanıklık kalmamıştır. Kalbim ona karşı hâlis olmuşdur” dedi.
 Abdulhak-ı Dehlevî’nin tövbesinin sebebi iyi bilinmiyor. Bâzıları diyor ki: “Resûlullah efendimizi rüyâda gördü ve inkârından dolayı kendisini azarladı.” Bâzıları da diyor ki: “İmâm-ı Rabbanî hakkında, Kur’ân-ı kerîm’den tefe’ül (hayır dileme) de bulundu: “Yalancı ise, zararı onadır. Doğru söylüyorsa, Allahü teâlâ vâd ettiklerinden bâzısını başınıza getirir!” meâlindeki ayet-i kerîme çıktı. Bir kerre de; “Onlar, Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. Alış-verişde bile Allahü teâlâyı kalblerinden çıkarmazlar” meâlindeki âyet-i kerîme çıktı. Bâzıları da diyor ki: “Ona karşı îtirazları, düşmanların gönderdiği uydurma bir mektup sebebi ile idi. İşin doğrusunu anlayınca, pişman olup tövbe etti.”
Abdulhak-ı Dehlevî hazretleri, insanların kurtuluşa ve saadete kavuşmaları için birbirinden kıymetli kitaplar yazmıştır. Bunlardan bâzıları şunlardır: Târih-i Hakkı, Târih-i Abdulhak, Matlâ’ul-envâr, Medâric-ün-nübüvve, Cezb-ul-kulûb, Ahbâr-ul-ahyâr, Mektûbat, Sifr-üs-seâdet Şerhi, Merec-ül-Bahreyn, Eşi’at-ül-leme’at.
 Abdulhak-ı Dehlevî, çeşitli kademedeki devlet büyüklerine mektuplar yazıp onlara nasîhatlarda bulunurdu. Bu mektuplardan birisi söyledir:
“Şerh-i Sadr; göğsün yani kalbin açılması en yüce makam, en büyük nimet ve en azîz ilahî hediyelerdendir. Zira Hak teâlâ, büyüklerin efendisi, kâinatın hülâsası, habib-i kibriyâsı olan Resûlünü sallallahü aleyhi ve sellem bu hususî ihsân ile nîmetlendirmiştir.
Resûl-i ekrem efendimiz buyurdu ki: “Kalbe imân nûru girince, genişler ve açılır.” Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvan; “Ya Resûlallah! O nûrun kalbe girmesinin alâmeti, işâreti nedir?” dediler. Buyurdu ki: “Alâmeti; kulun, yüzünü ebedi olan ahirete dönmesi, aldatan ve yoldan çıkaran dünyâdan ve ona tutulmaktan uzaklaşıp kurtulmasıdır.” Dünyâ, görünüşte süslüdür, yaldızlıdır, ama aldatıcıdır, hîlecidir. Kendini sevenlerin gönüllerini çalar. Îmân nûruyla bakılınca, yakînen görülür ve anlaşılır ki, dünyâ işlerinin temeli sakat ve dayanıksızdır. Âhıret ise daimî ve sonsuzdur. Bu anlayışa erişen kimse, yüzünü fânî olan dünyâdan çevirir, kalb gözünü sonsuzluk âlemine döndürür ve yolculuk için lâzım olan sevab azıklarını hazırlar. Kişinin sadrının (göğsünün) inşirâhından, açılmasından nasîbi, bu îman nûrundan olan nasîbi kadardır. Bunun da mikdârı, kalbindeki ferahlıkla ölçülür. Çünkü nûrun, sînenin açılmasında ve kalbin ferâhında te’siri tamdır. Bu sebebdendir ki, dünyâdaki ışığın bile, gönül rahatlığına, kalb ferahlığına; karanlığın da, sıkılmaya, daralmaya yol açması, sebeb olması büyüktür. Bunun için demişlerdir ki, nefs-i nâtıka (insanî ruh), nûra, ışığa aşıktır. Nerede bir ışık hüzmesi, parıltısı bulsa, o tarafa döner ve o yöne koşar. Bu yüzden aydınlık yerde uyku az gelir. Zîra ruh, aydınlığa, nûra olan teveccühü sebebiyle içerden dışarıya gelir. Karanlık olunca, içe çekilir ve uykuya dalar. Beyt:
Sana visâl meclisinde, göz uyku yüzü görmez,
Yüzünün kandili önde, uykuya sıra gelmez.
Anlaşıldı ki, nûrun zuhûru, ferah ve sürûr sebeblerindendir. Kalbler onunla açılır. Sadrın şerhinin sebeblerinden biri de ilimdir. İlim sebebiyle kalb o kadar genişler, açılır ki, onun her köşesi göklerden ve yerden daha geniş olur. Hepsini içine alır. Bir kimsenin ilmi ne kadar çoğalırsa, sinesindeki genişleme de o kadar artar. Bu ilimden murad, her ilim değil, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemden mîras kalan ilimdir. Peygamberlere ilimden başka şeyle vâris olunmaz. Hadîs-i serîfde; “Peygamberler, vârislerine, altın ve gümüş bırakmazlar. Onlar ilim bırakırlar” buyurulması o ilme işârettir. O zamândan bu yana çok vakit geçti. Felsefe karanlıkları zuhûr etti. İslâm semâsını kararttılar. Bir kısım insanları yoldan çıkardılar. Bunlara ilim değil, cehâlet demek daha uygun olur.
Sadrın şerhi sebeplerinden biri de, Allahü teâlânın kullarına; mal, para, makam ve benzeri şeylerde ihsânda bulunmaktır. Mal ve para ile olan ihsân ve iyiliğin ne olduğunu herkes bilir. Kimin eli daha açık ise, kalbi de o kadar geniştir. Kimin eli kısa ve kapalı ise, sînesi de o nisbette dardır. El açıklığı, cömertlik ve ihsân, Allahü teâlâ ve kulları katında büyük mertebedir. Dünyâ ve ahırette izzettir, iyiliktir ve sevabdır. Makamla olan ihsân; kimsesiz bir kişiyi, yanına veya emrine veya birisinin yanında bir işe koymakla yapılan ihsândır.
Sadrın şerhi sebeplerinden biri de; Allah yolunda kahramanlık, insaf sahipleri yanında doğruyu söylemektir. Bu da gönül açıklığına yol açar. Böyle yiğitlik, güzelliklerin başı ve bütün iyiliklerin kaynağıdır. Din yolundaki şiddet ve zorluklar, ancak bununla aşılır. “Canını düşünmeden saldırdığı zamân, yiğidin kalbine açılan ve görünen şeyi, başkaları kırk sene halvette kalmakla göremez” demişlerdir. Ama bu cesâret ve yiğitlik, Allah için ve Allah’ın dininde olursa, herşeyden daha yüksektir. Bunun için onların karşılığı Âl-i imran sûresi 169 ve 170.; “Onlar, Rableri katında diridirler. Cennet meyvelerinden rızıklanırlar. Onlar, Allah’ın verdiği ihsândan dolayı, ferah ve sevinç içindedirler.” âyetlerinde meâlen bildirilen büyük nîmetlerdir. Bundan daha yüksek hangi mertebe olur.
Sînenin açılması sebeplerinden biri de; kalbi, sıfât-ı zemîme, yâni kötü sıfatlar denilen, hased, ucb, kibir, riyâ, buğz, kin ve Allah için olmayan mal ve makam, yani dünyâ sevgisi gibi kötü huylardan temizlemektir. Çünkü bunlar; şehvet ve nefs toprağından yükselen, zulmânî buhar ve dumanlardır. Kalbi bulandırır ve karartırlar ve sadrın şerhine sebeb olan îmân nûrundan, tevhidden, ilimden, muhabbetten ve zikirden insanı alıkoyarlar. Mahrum bırakırlar. Kalb sahasını karartır ve daraltırlar. Beyt:
Dışarı çıkmaz isen tabiat sarayından,
Nasıl haberin olur, hakîkat diyârından.
Bu güzel sıfatlar, en kamil, en yüksek, en mükemmel şekilde Resûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve selemde mevcud idiler. O’ndan sonra, uyma mikdarınca, O’na tabi olanlarda bulunur. Mütâbeatta, yani Resûlullah’a uymada, kim daha ileri gitmişse, sadrı daha çok genişlemiş ve kalbi o nisbette nûrlanmış olur. Âl-i imrân sûresi 31. ayetinde meâlen; “Ey sevgili Peygamberim! Onlara de ki, eğer Allahü teâlâyı seviyorsaniz ve Allahü teâlânın da sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi olunuz! Allahü teâlâ bana tâbi olanları sever” buyruldu. Hiç şüphesiz bir kimse, kimin peşinden gider, adım adım onu tâkib ederse, onun kavuştuğu yere, bu da kavuşur. Gerçi Resûlullah’ın makâmı daha yücedir, yeri herkesin olduğu yerden yüksektir. O’nun makâmında hiç kimse yoktur, herkes O’ndan aşağıdadır, ama dâire geniştir ve etrâfında makamlar vardır. O parlayan nûrdan ve gelen feyzden, etrâfında olanlara da bir şua, bir serpinti ulaşır. Ayet-i kerîmede meâlen; “Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik” buyruldu. (Enbiyâ sûresi: 107)
Bilhassa muhabbet, alâka ve bağlılık bu işte büyük bir esastır. Çünkü muhabbet, ma’iyyeti (berâberliği) icâbettirir. Hadîs-i şerîfde; “Kişi, sevdiği ile berâber olur” buyruldu.” (41. mektup)

ÜZÜNTÜ VE SIKINTILARA SABR
Abdulhak-ı Dehlevî İmâm-ı Rabbanî hazretlerinin sohbetleriyle şereflendi. Onun sâdık talebelerinden oldu. Teveccühlerine kavuşarak, feyz ve bereketlerinden istifâde etti. İmâm-ı Rabbanî, ona zamân zamân mektuplar yazarak nasîhatlarda bulunurdu. Gönderdiği mektuplardan birisi şöyledir:
“Allahü teâlâya hamd olsun ve O’nun seçtiği, sevdiği kullarına selâm olsun! Kıymetli efendim! Sıkıntıların gelmeleri, görünüşde çok acı ise de, bunların nîmet oldukları umulur. Bu dünyânın en kıymetli sermâyesi; üzüntüler ve sıkıntılardır. Bu dünyâ sofrasının en tatlı yemeği, dert ve musîbetlerdir. Bu tatlı nîmetleri, acı ilaçlarla kaplamışlar. Bunun için dostlara dert ve sıkıntı yağdırmağa başlamışlardır. Saadetli, akıllı olanlar, bunların içine yerleştirilmiş olan tatlıları görür. Üzerindeki acı örtüleri de tatlı gibi çiğnerler. Acılardan tat alırlar. Nasıl tatlı olmasın ki, sevgiliden gelen her şey tatlı olur. Hasta olanlar, onun tadını duyamaz. Hastalık da, O’ndan başkasına gönül vermekdir. Saadet sâhipleri, sevgiliden gelen sıkıntılardan o kadar tat alırlar ki, iyiliklerinde o tadı duyamazlar. Her ikisi de sevgiliden geldiği hâlde, sıkıntılardan, sevenin nefsi pay almaz. İyiliklerini ise, nefs de istemektedir. Mısra’;
Nimete kavuşanlara âfiyet olsun!
Ya Rabbi! Bizi, Sıkıntıların sevablarından mahrum eyleme! Bunlardan sonra, bizi fitnelere duşürme! İslâm’ın zayıf olduğu bu günlerde sizin kıymetli varlığınız, müslümanlar için büyük bir nîmettir. Allahü teâlâ selâmet versin ve uzun ömürler ihsân eylesin! Vesselâm.” (İkinci cild-29. mektup)
 
1) Ahbâr-ul-Ahyâr; sh. 314
 2) Medâric-ün-nübüvve mukaddimesi.
 3) Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye; sh. 240, 313, 380, 403, 425, 660, 972
 4) Eşi’at-ul-leme’ât.
 5) Merac-ül-bahreyn.
 6) Herkese Lazım Olan Îmân; sh. 115
 7) İslâm Ahlâkı; sh. 277, 283, 306, 310
 8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-15, sh. 126

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Bir zaman Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözlerinde ağrı meydana geldi.

GÜNÜN HADİSİ

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, mevlânâ Abdülvâhid-i Lâhorîye yazılmışdır. (Sübhânallahi ve bi-hamdihi) güzel kelimesini açıklamakdadır

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası