Künyesi Ebü’l-Velîd, lakabı Ebü’l-Mülûk’dur. 646 (H.26) senesinde Medîne’de doğdu. 705 (H.86)’da Dimeşk’da cüzzâm hastalığından vefât etti. Soyu; Abdülmelik bin Mervân bin Hakem bin Ebi’l-Âs bin Umeyye bin Abdişems bin Abdimenâf’dir. Anne tarafından soyu ise, Muâviye bin Velîd bin Mugîre bin Ebi’l-Âs bin Umeyye’dir. Nesebi, anne ve baba tarafından Ebu’l-Âs’da birleşir. Babası Mervân bin Hakem, Emevî halîfelerinin dördüncüsü olup, hazret-i Osman bin Affân’ın amcasının oğlu, damadı ve başkâtibi idi. Annesi Aişe binti Muâviye, üstün vasıflar ve iyi huylar sâhibi bir hâtun olup, ahlâkı ve üstün vasıfları darb-i mesel haline gelmiştir.
Abdülmelik bin Mervân, hazret-i Osman’ın halîfeliği sırasında doğdu ve ilim öğrenip, iyi bir tarzda yetişti. Kur’ân-ı kerîmi hazret-i Osman’dan okuyup ezberledi. On yaşında hazret-i Osman’ın şehid edilmesi hâdisesini gördü. Onaltı yaşında iken halîfe hazret-i Muâviye tarafından Medîne dîvânı reisliğine tâyin edildi. Hicaz âlimlerinden tefsîr, hadis, fıkıh ilimlerini öğrendi. İbn-i Sa’d’ın rivâyetine göre, Ebû Hureyre’den, Câbir bin Abdullah’dan, Ebû Sa’îd-i Hudrî’den ve diğer sahâbeden hadîs-i şerîf dinleyip rivâyet etti. Şiire ve edebiyâta ziyâdesiyle alâka duyardı. Gençliğinde zühdü ve ibâdetleriyle tanındı. Uzun seneler Medîne’de dîvân reisliği vazifesinde bulundu. Bu arada Cemel, Sıffîn, Kerbelâ vak’alarına ve Harra savaşı gibi çeşitli hâdiselere şâhid oldu.
Abdülmelik bin Mervân, babasının vefâtı üzerine 684 (H.65) senesinde Dımeşk’da halîfelik makamına geçti. 7 senesi Suriye ve Mısır’da, 14 senesi de bütün İslâm memleketlerinde olmak üzere; 21 yıl halîfelik yaptı. Halîfe olunca, sadece Suriye ve Mısır ahâlisi bî’at etti. Bu sırada İslâm aleminde durum oldukça karışıktı. İslâm dünyâsında muhtelif bölgeler, değişik kimselerin veya fırkaların hâkimiyeti altında idi. Bu bakımdan Abdülmelik bin Mervân çeşitli güçlüklerle karşılaştı. Mekke’de Abdullah bin Zübeyr (r.anh) halîfe Abdülmelik’ten önce, halîfeliğini îlan etmiş durumdaydı. Hicaz ahâlisi ona bî’at etmişti ve İslâm âleminin büyük bir bölümünde de ismen halîfe olarak tanınmıştı. Diğer taraftan sebeîler oldukça tehlikeli bir hal almışlardı. Bunların çeşitli siyâsî manevralara girmeleri, halîfe Abdülmelik’in işini güçleştiriyordu. Muhtelif eyâletlerde vukû bulan tehlikeli isyânlar durumu iyice zorlaştırıyordu. Bu iç karışıklıklardan istifâde eden Bizans devleti, batıdan Suriye üzerine akınlar düzenliyor ve halîfeyi rahatsız ediyordu.
Halîfe Abdülmelik önce iç karışıklıkları ortadan kaldırıp, bütün İslâm âlemine hâkim olmak için büyük bir gayretle mücâdeleye başladı ve bu mücâdeleler senelerce sürdü. Netîcede bütün İslâm memleketlerine hâkim oldu ve İslâm dünyâsının tamamı bî’at etti. Bunun için yedi sene mücâdele veren halîfe Abdülmelik, daha sonra Kuzey Afrika’da, Anadolu’da ve doğuda fetihler yaptı. Bizans’a karşı da üstünlüğünü kabûl ettirdi.
Abdullah bin Zübeyr, Abdülmelik bin Mervân’ın halîfeliğinden önce, sebeîlerin hareket halinde bulunduğu Mekke ve Kûfe şehirlerine hâkimdi. Fakat sebeîler, bu bölgede büyük bir karışıklığa sebeb olmak için fırsat kolluyorlardı. Abdülmelik bin Mervân, halîfeliğe geçmeden önce, babası tarafından bu sapık gürûh üzerine İbn-i Ziyâd komutasında bir ordu gönderilmişti. Ordu yolda iken halîfe Mervân vefât etmişti. Yeni halîfe bir mektup göndererek, İbn-i Ziyâd’a, vazifesine devâm etmesini ve Irak üzerine yürümesini bildirdi. Bunun üzerine İbn-i Ziyâd aldığı emre göre hareket etti. Sebeîler de önceden başladıkları hazırlıkları tamamlayıp, Süleyman bin Surad el-Huzaî komutasında bir ordu ile 685 (H.65) senesinde harekete geçtiler. Irak’tan gelen sebeîler ile Suriye’den yürüyen İbn-i Ziyâd komutasındaki ordu yolda karşılaşınca çarpışmalar başladı. Çetin bir mücâdeleden sonra, İbn-i Ziyâd, sebeîleri bozguna uğrattı. Başta liderleri Süleyman bin Surad olmak üzere pek çoğu öldürüldü. Halîfe Abdülmelik zafer haberini alınca, bu mühim huzursuzluk kaynağı ve fitnenin önlenmesinden dolayı ziyâdesiyle memnun oldu.
İç karışıklıklara sebeb olanlardan biri de Irak’da ortaya çıkan Muhtar bin Ebî Ubeyd es-Sakafî idi. Bu da bâzı câhil ve gönlü kırık müslümanları istismâr ederek, başa geçmek ve sapık fikirlerini yaymak düşüncesindeydi. O günkü siyâsi durum, bu emellerini gerçekleştirmek için müsâitti. Emeline ulaşmak için de sebeîlerin çoğunlukta bulunduğu Irak’ı seçmişti. 684 (H.64) senesinin ilkbahar mevsiminde Kûfe’ye gitti. Muhtar es-Sakafî’, Kûfe’ye varınca, kendisinin hazret-i Ali’nin oğlu Muhammed Hanefî’nin veziri olduğunu söyledi. Bu hîleli yola başvurarak, kendine tarafdar topluyordu. Netîcede epeyce tarafdar topladı. Propaganda faaliyetlerini hızlı bir şekilde sürdürürken, vâli tarafından hapsedildi. Fakat kısa bir süre sonra yine çıktı ve faâliyetlerine devâm etti. Bu sırada Süleymân bin Surad öldürülmüştü. O’nun ölmesi ve adamlarının başsız kalması, Muhtar es-Sakafî için bir fırsat oldu. Diğer taraftan, o devrin en meşhûr komutanlarından olan İbrâhim bin Mâlik el-Eşter’i tarafdarları arasına alarak, askerî bir güç kazandı. Başlangıçta sebeîlerden gözüken Muhtar es-Sakafî, yeterince güce sâhib olunca, kendi siyâsî düşüncelerini ve emellerini ortaya koymaya başladı. İslâm’ı ihyâ edecek mehdî olduğunu söylüyor, kuvvetli ve te’sirli bir hatîb olması sebebiyle, çevresini te’sir altına alıyordu. Muhammed bin Hanefî’nin ismini de kendine perde ederek, sebeîleri istismâr ediyordu. Nihâyet 685 (H.66) senesinin Rebî’ul-evvel ayında fiilen harekete geçti. Kûfe vâlisi Abdullah bin Mutî’nin kuvvetlerini mağlûb edip, Mekke’ye kaçmalarını sağladı. Meşhûr komutan İbrâhim bin Mâlik el-Eşter’in emrindeki kuvvetlerle kendilerine karşı duran güçleri kırdı ve Kûfe’ye tamâmen hâkim oldu. Kısa bir zamânda, Basra bölgesi dışındaki bütün doğu eyaletlerine nüfûzunu kabûl ettirdi. Kendi adamlarından Azerbaycân’a, Hemedan’a, İsfehan’a ve Musul’a vâliler tayin etti. Bütün bu başarıları sebeîlerin desteği ile elde eden Muhtar es-Sakafî, kendi fikirlerini yaymağa başlayınca; bu desteğini kaybetti. Halîfe Abdülmelik; kumandanı Ubeydullah bin Ziyâd, Kayslılar ile mücâdele halinde olduğundan, Muhtâr es-Sakafî’nin üzerine gitmeye fırsat bulamamıştı ve bir seneye yakın bir zamân geçmişti. Bu zamân zarfında Muhtar es-Sakafî Irak’a hâkim olmuştu. Ubeydullah bin Ziyâd, Kayslıların gücünü kırıp Mısır’a doğru ilerleyince, Muhtar es-Sakafî’nin Musul vâlisi de şehri terkedip Tebriz’e çekilmek mecbûriyetinde kaldı. Muhtâr es-Sakafî, Abdülmelik’in ordusunu idâre eden Ubeydullah bin Ziyâd’ın ilerlemesine engel olmak için Yezîd bin Enes komutasında bir kuvet gönderdi. 9-10 Temmuz 686 (H.66)’da yapılan çetin bir savaşta, Muhtar es-Sakafî’nin kuvvetleri mağlûb oldu. Bunun üzerine Muhtar es-Sakafî meşhûr komutanı İbrâhim bin Mâlik el-Eşter komutasında daha güçlü bir orduyu Ubeydullah bin Ziyâd’a karşı gönderdi. 5-6 Ağustos 686 (H.67) senesinde yapılan kanlı bir savaş netîcesinde halîfe Abdülmelik’in ordusu ağır bir mağlûbiyete uğradı ve komutan Ubeydullah bin Ziyâd da öldürüldü.
Muhtar es-Sakafî, bu başarısına karşılık Abdullah bin Zübeyr’den, başta Irak olmak üzere doğu vilâyetlerinin vâliliğini istedi. Fakat red cevabı alınca, açıkça mücâdeleye girdi. Abdullah bin Zübeyr, Muhtar es-Sakafî üzerine kardeşi Mus’ab komutasında bir ordu gönderdi. Bu sırada Muhtar es-Sakafî’nin en kuvvetli desteği olan meşhûr komutanı İbrâhim bin el-Eşter, Cezîre’de bulunuyordu. Dolayısıyla Muhtar es-Sakafî en kuvvetli desteğinden uzak idi. Nitekim Mus’ab komutasındaki ordu karşısında tutunamayıp, Kûfe’ye çekilen Muhtar es-Sakafî, saraya kapanarak kendine yardım edecek kuvvetin gelmesini bekledi. Fakat umduğunu bulamadı. 3 Nisan 687 (H.67) senesinde kendisine bağlı 6 bin kişi ile kapandığı saraydan bir çıkış hareketi yaptı ise de, çarpışma esnâsında öldürüldü. Böylece bir seneden beri Irak’ı hâkimiyetinde tutan ve büyük fitnelere sebeb olan Muhtar es-Sakafî tehlikesi sona ermiş oldu.
Abdülmelik bin Mervân, Cezîre’de bulunan İbrâhim bin el-Eşter’i kazanmak için, tesebbüse geçtiyse de bir netîce alamadı. Çünkü o, Mus’ab’ın tarafına geçmişti. Abdülmelik bin Mervân, Irak’a karşı harekete geçmeyi düşündüğü sıralarda, Bizans devleti, karışıklıklardan istifâde ederek, harakete geçti. Abdülmelik bin Mervân önce bu tehlike ile meşgul oldu. Sonra, 689 (H.70) senesinin yazında Mus’ab’ın üzerine yürüdü. Fakat Dimeşk’tan ayrılmasından kısa bir süre sonra, Amr bin Sa’îd isyân ederek halîfeliğini îlan edince, geri dönüp ayaklanmayı bastırdı ve onu öldürdü. Ertesi sene tekrar Irak üzerine yürüdü. Fakat mevsimin kış olması sebebiyle bir netîce alamadan döndü. 691 (H.72) senesinde tekrar Mus’ab’ın üzerine yürüdü. Abdülmelik bin Mervân savaştan önce Mus’ab’ın ordusunu yıpratmak maksadıyla, bâzı komutanlarıyla temâsa geçip elde etti. Mus’ab’ın ordusunda bulunan Iraklıların da, savaşmaya isteksiz olmaları sebebiyle, Abdülmelik bin Mervân daha savaşın başında üstünlük elde etmişti. Nihâyet Mus’ab’ın ordusu ile, 691 (H.72) senesinde Maskîn ile Bacumeyra arasındaki Deyr’ul-cesâlik mevkîinde, savaşa tutuştular. Mus’ab’ın meşhûr komutanı İbrâhim bin Mâlik el-Eşter daha savaşın başında öldürüldü. Diğer taraftan Irak birlikleri savaşa katılmadan meydanı terk ettiler. Çok yalnız bir vaziyete düşen Mus’ab öldürüldü ve Abdülmelik bin Mervân Irak tarafına tamâmen hâkim oldu.
Abdülmelik bin Mervân bu savaşı kazandıktan hemen sonra, Kûfe ve Basra halkı ona bî’at ettiler. Bundan sonra sebeîler ile savaşan Mühelleb’e, bî’at etmesi için haber gönderildi. Kûfe ve Basra halkının bî’at ettiğini öğrenince bî’at etmek mecbûriyetinde kaldı. Horasan vâlisi Abdullah bin Hacım, Abdülmelik’in halîfeliğini kabûl etmiyordu. Bir isyân netîcesinde öldürülünce, bu bölge halkı da bî’at etti. Böylece 691 (H.72) senesinin sonlarına doğru, Hicaz bölgesi hâriç, bütün İslâm memleketleri Abdülmelik bin Mervân’ın halîfeliğini tanımış oldu. Abdülmelik bin Mervân, Kûfe’ye, Basra’ya ve diğer vilâyetlere kendi vâlilerini tâyin ettikten sonra, Dimeşk’a döndü. Mekke’de bulunan Abdullah bin Zübeyr’den başka muhalifi kalmamıştı.
Abdülmelik bin Mervân, Kûfe’den Dimeşk’a dönmek üzere harekete geçmeden; Mekke üzerine ikibin kişilik bir birlik gönderdi. Bu birliğin komutasını, Irak’da yaptığı savaş sırasında gösterdiği başarı ile dikkat çeken Haccac bin Yûsuf es-Sakafî’ye vermişti. Haccac, 692 (H.73) senesinin Ocak ayında Mekke yakınındaki Taif şehrinde karargâhını kurdu. Abdülmelik bin Mervân, Haccac’a Mekke’ye karşı hemen saldırmamasını, önce sulh yapmaya çalışmasını emretmişti. Fakat, Haccac bu talimata uymayıp, Arafat dağı istikâmetinden birlikler göndermeye başladı. Bu birlikler her seferinde Abdullah bin Zübeyr’in kuvvetleri karşısında mağlûb oluyordu. Haccac, Abdülmelik bin Mervân’a mektup gönderip, yardımcı kuvvetler ve Mekke’ye taarruz izni istedi. Bu istekleri kabûl edilip Tarık bin Amr komutasında beşbin kişilik bir kuvvet gönderildi. Haccac, istediği yardımı ve talimatı aldıktan sonra, üç aydan beri karargâh olarak kullandığı Taif’den Mekke’ye doğru harekete geçip, Mekke’nin güney batısındaki Ebû Kubeys dağı üzerine karargâh kurdu ve Nisan ayında Mekke’yi fiilen muhâsaraya başladı. Yardıma gelen kuvvetle de 692 (H.72) senesinde 24 Nisan günü Mekke önünde buluştu. Abdullah bin Zübeyr ve Mekke halkı ise sonuna kadar mücâdeleye karar vermişlerdi. Bu sırada Hac mevsimi de girmişti. Haccac, birlikleriyle berâber hac yapmak istedi. Adullah bin Zübeyr onu Mekke’ye sokmayacağını bildirdi. Bundan sonra Haccac, mancınıklarla Mekke üzerine taş yağdırmaya başladı. Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah bin Ömer, Haccac’a bir adam göndererek hac yaparken taş atmamasını isteyince, Haccac hac mevsiminin sona ermesine kadar taş atmaya ara verdi. Mekke’ye gelen hacılar memleketlerine dönmeyip Abdullah bin Zübeyr’in emrine girdiler. Fakat muhâsara sebebiyle Mekke’de açlık tehlikesi yavaş yavaş hissedilmeye başlamıştı. Açlık had safhaya ulaşıp içerdekiler çâresiz kalınca, büyük bir grup Mekke’den çıkarak Haccac tarafına geçmek mecbûriyetinde kaldı. Abdullah bin Zübeyr ise, sonunda, yanında bir kaç adamıyla kalmıştı. Şehirden çıkarak, kendisine bağlı olanlarla hücûma geçti. O sırada 72 yaşında bulunuyordu. Büyük bir cesâret ve çeviklik göstererek savaştı ve Cemâzil-evvel ayının 14, 692 (H.73) senesinde şehîd edildi. Abdullah bin Zübeyr, Mekke’de dokuz sene halîfelik yaptı. Cesur, dindâr ve pek çok üstün meziyetlere sâhip bir zât idi. Bu hâdiseden sonra, Hicaz da, Abdülmelik bin Mervân’ın idâresi altına girdi. Haccac ise; Hicaz, Yemen ve Yemâme vâliliğine tâyin edildi.
Abdülmelik bin Mervân, bütün bu başarılara rağmen hâricîlerle meşgul olamamıştı. Hâricîler ise, halîfenin muârızlarıyla meşgul olmasından istifâde ederek iyice güçlenip, İran’ın güney bölgesini ele geçirmislerdi. Bunlar çetin çarpışmalara giriyorlardı. Bilnassa Ezrakî kolu çok azıtmış idi. Abdülmelik bin Mervân, haricîler üzerine Muhelleb’i gönderdi, fakat mücâdeleler devâm etti. Bunun üzerine Haccac’ı gönderdi. Haccac ile Muhelleb, emirlerinde bulunan kuvvetleri birleştirip, Haricîler üzerine yürüdüler. 697 (H.78) târihinde İran’da yapılan çetin ve kanlı bir çarpışma sonunda haricîlerin büyük bir kısmı kılıçtan geçirildi. Geri kalanları da El-Ahsa çöllerinde oturmaya tâbi tutuldular. Böylece bu mes’ele de halledilmiş oldu.
Halîfe Abdülmelik, bütün doğu eyâletlerini umûmî bir vâlilik hâline getirerek, karışıklıkları tamâmen ortadan kaldırmayı ve fetihleri muntazam bir şekilde sürdürmeyi istedi. Bir diğer maksadı da, çeşitli vilâyetlerden gelen devlet gelirlerinin bir tertibe konarak merkeze ulaşmasını te’min etmekti. Bu umumî vâlilik vazifesini Haccac’a verdi. Haccac da 697 (H.78) senesinde Muhelleb’i Horasan vâliliğine tayin edip, bölgeyi emniyete aldı. Sonra, Emevî devletindeki iç karışıklıklar sebebiyle önceden verdiği vergiyi kesen Türk hükümdârı Rutbil üzerine ordu gönderdi. Ubeydullah bin Ebî Bekr komutasındaki bu ordu, 698 (H.79) senesinde Rutbil üzerine yürüdü. Rutbil, önce senede beşyüzbin dirhem vergiye râzı oldu ve üç oğlunu rehin olarak verdiyse de, Ubeydullah bin Ebî Bekr’in komutanlarının biri sulhu kabûl etmeyerek hücûm etti. Bunun üzerine, savaş yeniden başladı. Fakat Emevî ordusu kaybetti. Komutanları da öldürüldü. Bundan sonra Haccac, Kûfe’nin ileri gelenlerinden Abdurrahmân bin Muhammed bin el-Eş’as 699 (H.80) senesinde orduya kumandan tâyin etti. Bu komutan önce başarılı fetihler yaptıysa da sonradan Haccac’ın aceleci tutumu sebebiyle, ordusu uzun ve güç bir harbe girmek istemedi. Haccac’ın tehditli mektupları üzerine kumandan Abdurrahmân isyân etti. Kendisine epeyce taraftar da topladı. Rutbil ile anlaşma yaptı. Fakat üzerine gönderilen kuvvetle, isyânı bastırıldı. Kendisi de öldü.
Halîfe Abdülmelik’i, Bizans devleti de epeyce meşgul edip, pek çok güçlükler çıkardı. Sıkışık durumda iken Bizans’la, büyük bir maddî meblağ vererek sulh yaptı. Fakat Bizanslılar, bu sulhu daha sonra bozdu. Bizans devleti ile mücâdele hemen hemen halîfe Abdülmelik’in bütün halîfeliği müddetince devâm etti. Sonunda Bizans’a karşı üstünlük sağlandı. Mûsâ bin Nusayr, Târık bin Ziyâd gibi meşhûr komutanlar vâsıtasıyla fetihler yapıldı ve İslâm toprakları doğuda Hindistan’a, batıda İspanya içlerine kadar genişledi.
Abdülmelik bin Mervân zamânında Kuzey Afrika’da, Anadolu ve doğuda büyük fetihler yapıldı. Abdülmelik bin Mervân’ın en meşhûr komutanlarından olan Ukbe bin Nâfi’nin 682 (H.63) senesinde şehîd edilmesinden sonra İslâm orduları, Mısır sınırlarına kadar geri çekilmek mecbûriyetinde kalmıştı. Tunus’un sâhil kısımları da Bizans devletinin kontrolü altına geçmişti. Tunus’un iç kısımları ise Kusayla adında bir Berberî reisin idâresi altında bulunuyordu. Bu Berberî reis, Bizans’a bağlı olmakla berâber, yarı müstakil durumda idi. Bu durumda müslümanlara karşı, Berberî-Bizans ittifâkı ortaya çıkmıştı. Onların ittifakı karşısında Mısır vâlisi Abdülazîz bin Mervân, düşmana karşı harekete geçemiyor ve askerî bir müdâhalede bulunamıyordu. Bizansla ittifak hâlinde olan Berberî lideri Kusayla, müslümanların îmâr ettikleri Kayrevan’ı ele geçirdi. Bu bölgede beş sene kadar hüküm sürdü. Abdülmelik bin Mervân, Kuzey Afrika’daki bu gelişmeleri çok tehlikeli gördü. Kardeşi Abdülazîz bin Mervân’ı Mısır vâliliğine tâyin etti ve şöyle nasîhat etti: “Güler yüzlü ol! Etrâfına yumuşak davran! İşlerinde hilm ve yumuşaklığı seç. Çünkü, böyle yapman, seni maksadına çabuk ulaştırır. Halk ile aranda irtibâtı te’min eden kimseyi iyi gözet. O, senin en yakınlarından olsun. Çünkü o senin, hem yüzün, hem dilin mesâbesindedir. Bu sebeble kapında, durumunu çok iyi bildiğin kimse dursun. Zîrâ ona istersen izin verir, istemezsen vermezsin. Meclise girdiğinde, selâm ver. Böyle yaparsan, o meclistekilerin yakınlığını kazanır, kalblerinde yer edersin. Sana halledilmesi icâbeden bir mes’ele arzedildiğinde, o hususta güvenilir kimselerle istişâre et. Çünkü istişâre ile, kapalı ve çözülmesi zor işler çözülür. Birisine kızarsan, cezâ vermekte acele etme, cezâsını geciktir. Çünkü cezâyı her zamân verebilirsin. Fakat, cezâyı verdikten sonra pişmân olup, ondan vazgeçmen mümkün değildir.”
Abdülmelik bin Mervân, kardeşine ayrıca, merkezden yardımcı kuvvetler gönderdi. Derhâl harekete geçmesini emretti. Zuheyr bin Kays’ın komutasına bir ordu verildi. Zuheyr bin Kays, Berka üzerinden Tunus’a doğru ilerlemeye başladı. İslâm ordusunun bu harekâtı üzerine, Berberîler geri çekildiler. Kayrevan şehri herhangi bir çarpışma olmadan Zuheyr bin Kays’ın eline geçti. Berberî lideri Kusayla, Kayrevan’ın batısında İslâm ordusuna karşı çıktı. 688 (H.69) yılında yapılan çetin bir savaşta, Berberî lideri Kusayla öldürüldü.
Diğer taraftan, Kusayla’nın müttefiki olan Bizans imparatoru İkinci Justinianus, İslâm ordusunun zaferini işitir işitmez harekete geçti. Kuzey Afrika’da kırılan hâkimiyetini yeniden kurmak için İstanbul’dan donanma gönderdi. Sicilya’dan takviye kuvvetler de alan Bizans donanması Kartaca’ya çıkarma yaptı. Bu sırada Batıya doğru ilerlemekte olan Zuheyr bin Kays komutasındaki İslâm ordusu, Bizans donanmasının çıkarma harekâtını haber alınca, derhâl geri dönüp, Bizans kuvvetlerinin karşısına çıktı. Yapılan şiddetli savaşta Zuheyr bin Kays şehid düştü ve İslâm ordusu gâlib olamadı. Bu durum Kuzey Afrika’daki hâkimiyeti tehlikeye düşürdüğü gibi, Berberîlerin de yeniden isyân etmelerine sebeb oldu. Ancak Berberî kabîleleri, aralarında tam bir ittifak kuramadıkları için, Kayrevan’da bulunan İslâm ordusuna önemli bir zarar veremediler.
Mısır vâlisi Abdülazîz bin Mervân durumu halîfe Abdülmelik bin Mervân’a bildirip, yardım istedi. Halîfe, Hassan bin Nu’mân el-Gassanî komutasında kuvvetli bir ordu gönderdi. Merkezden Kuzey Afrika’ya ilk defâ böyle kuvvetli bir ordu sevk ediliyordu. Ordu komutanı Hassan bin Nu’mân’ın ilk hedefi Kartaca idi. Kendisi sâhilden gidiyor, donanma da onu tâkib ediyordu. Kartaca’ya ulaşıp hücûm edince, fazla bir mukâvemet görmeden şehri ele geçirdi ve halkın Sicilya’ya göçmesine müsâade etti.
Kartaca’nın müslümanların eline geçtiğini haber alan Bizans imparatoru Leontios bir donanma hazırlayıp, saray erkânından Juhannes komutasında yola çıkardı. 697 (H.78) senesinde gönderilen bu Bizans donanması, Kartaca önlerine ulaştığı sırada, İslâm ordusu Berberîlerle mücâdele halinde idi. Kahine adıyla bilinen bir kadın, etrâfında toplandığı Berberîlerle İslâm ordusuna karşı savaşıyordu. Hassan bin Nu’mân, zor durumda kaldı. Berka’ya kadar geri çekildi. Bu sırada Kartaca önlerine gelen Bizans donanması şehri kolayca ele geçirdi. Hassan bin Nu’mân ise, merkezden yardımcı kuvvet gelinceye kadar bekledi. Yardımcı kuvvet gelir gelmez hücûma geçip, Kartaca’yı ve Bizans’ın eline geçmiş olan diğer şehirleri geri aldı. Yenilen Bizans kuvvetleri, Kartaca’yı terkedip Girit’e çekildi. Bu defâ Hassan bin Nu’mân, Berberîler üzerine yürüdü. Berberîleri hâkimiyeti altında bulunduran Kahine, bu bölgeyi müslümanların almasını ve istifâde etmelerini engellemek için, emrindeki kuvvetlere, bölgenin şehirlerini ve kalelerini yıktırıp harâb ettirdi. Fakat yaptırdığı bu tahribât Berberîlerin kendinden soğumasına sebeb oldu. İslâm ordusu komutanı Hassan bin Nu’mân, Berberî kabîlelerinin reislerine bâzı vâdlerde bulunarak, onların Kahine’yi desteklemelerini engelledi. Sonra da 702-703 (H.83) senesinde hücûma geçti. Avras bölgesinde yapılan savaşı kazandı. Berberîlerin lideri Kahine bu savaşta öldürüldü. Başsız kalıp, dağınık bir hal alan Berberîlere, İslâm ordusu komutanı Hassan bin Nu’mân gâyet güzel ve müsamâhalı davranıp iyilikte bulundu. Bu güzel muâmele karşısında Berberîler, kitleler hâlinde müslüman oldular. Bütün bunların netîcesinde, Kuzey Afrika tamâmen İslâm devletinin hâkimiyeti altına girdi. Bizans ise, bir daha dönememek kaydı ile kuzey Afrika’yı tamâmen kaybetti.
Abdülmelik, halîfeliğe geçtiği sene, Bizans devleti ile sulh yapmıştı. İçinde bulunulan şartları atlatmak ve hâkimiyeti sağlamak için, Bisans ile yapılan bu andlaşma birkaç sene devâm etti. Andlaşmaya göre; Bizans’a üçyüzaltmışbin dinar, üçyüzaltmış köle ve bu kadar da saf kan Arab atı verilmesi kabûl edilmişti. Andlaşmadan sonra, Bizans cephesinde savaşlar durdu. Ancak Irak ve el-Cezîre taraflarındaki Ermeniler, 686 (H.67) senesinden îtibaren, Bizans’dan aldıkları yardımlarla müslümanları rahatsız etmeye başladılar.
Abdülmelik bin Mervân, 689 (H.70) senesinde, iç karışıklıklara karşı harekete geçmek için Bizans kralı İkinci Justinianus ile yeni bir andlaşma yaptı. İki yüzlü bir siyâset izleyen Bizanslılar, andlaşmaya uyar gözükerek kendileri saldırmıyor, başkalarını saldırtıyorlardı. Hıristiyan ve eşkiyâ bir kavim olup, Amanos ve Toros dağlarının sarp ve Antakya’nın bataklık bölgelerinde oturan Merdaîler bunlardandı. Bisans’dan yardım alıp müslümanlara saldırıyorlardı. Müslümanlar Antakya’yı fethedince, İslâm Devleti’nin hizmetine girip Amanos geçitlerini kontrol altında tutmaya başladılar. Bununla birlikte Merdâîler, kimden daha çok menfâat görürse, onların tarafına geçiyorlardı. Çok geçmeden, Bizanslılardan aldıkları rüşvet ve yardım ile Suriye müslümanları üzerine yürüdüler. Bizanslılar da, müslümanların iç karışıklıklarından istifâde ile tâviz koparmaya kalkıştı. Bu durum karşısında Abdülmelik bin Mervân, Bizansla yeniden sulh yaptı. Önceki sulh şartları aynen kalmakla berâber; Kıbrıs ve Gürcistan’dan alınan vergilerin yarısı Bizans’a verilecekti. Buna karşılık Bizans, müslümanlar üzerine yürüyen hıristiyan eşkiyâsı Merdâîleri geri çekecekti. Fakat Bizans hükûmeti, Merdâîlerden bir kısmını kendi ülkesine, Antalya bölgesine ve Mora yarımadasına yerleştirip bunların gücünden faydalanmak istedi. Diğer taraftan Kıbrıs ahâlisinden de bir kısmını Kyzikos’a yerleştirdi. Netîcede savaş çıktı. Bizans kralı ikinci Justinianus, Selânik civârındaki büyük Slav kitlelerini Anadolu’da Bithinia eyâletine yerleştirdi. Bunların savaş gücünden faydalanarak, müslümanları mağlûb edeceğini zannediyordu. Bu sırada Irak’taki karışıklıklar sona ermişti. Halîfenin kardeşi Muhammed bin Mervân, el-Cezîre vâlisi olmuş, burada devletin otoritesini güçlendirmişti. Şartlar, artık müslümanların lehine işliyordu. Müslümanları kolayca mağlûb edeceğini zanneden Bizans imparatoru, hesâbında çok yanılmıştı. Nitekim 692-693 (H.73) senesinde Sivas yakınlarında yapılan savaşta, kat kat fazla olan Bizans ordusu, Muhammed bin Mervân’ın komuta ettiği İslâm ordusu karşısında ağır bir mağlûbiyete uğradı.
Bu savaşta müslümanların güzel ahlâklarını, kendilerine karşı müşfik davranışlarını gören çok sayıda Slav asıllı Bizans askeri, İslâm ordusu tarafına geçti.
İslâm ordusu kumandanlarından Osman bin Velid, yaptığı akınlarla, Bizanslıları Van Gölü civarından çıkardı. Bölgenin büyük bir bölümü müslümanların hâkimiyeti altına girdi. Savaş sırasında İslâm ordusuna katılan Slavlar Kuzey Suriye’de yerleştirildiler. Bizans’a karşı yapılan gazâlarda bu Slavlardan istifâde edildi. Bir ara Ermenilerin Bizans destekli isyânı üzerine Bizansla yeni bir anlaşma yapıldı. Bundan bir müddet sonra 695 (H.76) senesinde yapılan bir savaşta Bizanslılar, Maraş bölgesini boşaltmak zorunda kaldılar ve Van bölgesinin güney kısımları müslümanlara bırakıldı.
Bu zaferden sonra İslâm ordusu, Bizans üzerine her sene akınlar yapmaya başladı. Velîd bin Abdülmelik, Anadolu’ya başarılı seferler yaptı. 700-701 (H.81) senesinde ise Abdülmelik’in oğullarından Abdullah, Anadolu’ya bir sefer yaparak Erzurum’u fethetti. 702 (H.83) senesinde Dârende’yi, 703 (H.84)’de ise Masîsa’yı aldı.
Doğuda ise, Horasan’a vâli tayin edilen Muhalleb 699 (H.80) senesinde Belh nehrini geçerek Kiş’e ulaştı. Kiş halkı ile cizye vermeleri şartıyla sulh yaptı. Bundan sonra Horasan vâliliğine tayin edilen Yezid, Badgîs’deki Nîrek kalesini aldı. Yezid’den sonra Horasan vâlisi olan Mufaddal zamânında Badgîs fethedildi, Daha sonra da Nem Âhurûn ve Şûmân’a yapılan seferlerde zaferler kazanıldı.
Abdülmelik bin Mervân, hilâfeti esnâsında, güçlü otoritesi ve kuvvetli kişiliği ile devlet işlerinde yeni düzenlemeler yaptı. İnsanların din bilgilerini öğrenmelerinde kolaylık olması için, Arabça öğrenmeyi teşvîk etti. Müslümanlardan başkasının devlet dâirelerinde çalışmalarına mâni oldu. Devlet dâirelerinde Arabça’dan başka dil kullanılmasını yasakladı. Devrinde posta ve haberleşme teşkilatları ıslâh edildi. Âlimlere önemli mevkîler verilerek, ilmî çalışmaların gelişip yayılmasına yardımcı olundu. Farsça bir çok dîvân Arabça’ya tercüme edildi. Îmar faâliyetleri arttırıldı ve pek çok eser yapıldı. Daha önceleri, Bizans ve İran paraları kullanılırken İslâm târihinde ilk defâ para bastırıldı. Bizanslıların, durumu istismar edip, paraları propaganda aracı olarak kullanmaya başlamaları üzerine Halîfe Abdülmelik de, altın ve gümüş para bastırdı. Bizans ve İran paralarının kullanılmasını yasakladı.
Sahâbe ve Tabiînden, Abdülmelik bin Mervân’ı tanıyanlar buyurdular ki:
İbn-i Sa’d; “Abdülmelik, gençliğinde zâhid bir kimse olup ibâdetle meşgul olurdu.”
Yahyâ el-Gassânî: “Abdülmelik bin Mervân, Ümmü Derdâ’nın yanında çok bulundu.” Ümmu Derdâ (Ebu’d-Derdâ’nın annesi), hadîs ve fıkıhda âlime bir sahâbiye olup, rivâyet ettiği hadîs-i şerîfler “Kütüb-i sitte” de yer almıştır.
Nâfi’de şöyle dedi: “Medîne-i münevverede Abdülmelik bin Mervân’dan daha çabuk iş yapan (gayretli), ondan fakih (âlim), ondan daha çok ibâdet eden ve ondan daha çok Kur’ân-ı kerîm okuyan bir genç görmedim.”
Ebu’z-Zînâd; “Medîne-i münevvere fakîhleri; Sa’îd bin Museyyib, Abdülmelik bin Mervân, Urve-tübnü-Zübeyr, Kubeysâ bin Züeyb’dir” derdi.
İbn-i Ömer’e; “Siz Kureyş’in âlimlerisiniz. Sizden sonra biz mes’elelerimizi kime soralım?” denildi. İbn-i Ömer; “Medîne-i münevverede Mervân’ın bir oğlu (Abdülmelik bin Mervân) vardır. Ondan sorunuz” buyurdu.
Abdülmelik gençliğinde, Ebû Hureyre’nin (r.anh) huzûruna girmişti. Ebû Hureyre (r.anh) onun için; “Bu, Arabların başına geçer” buyurdu.
Abdülmelik halîfe olunca, Ümmü Derdâ; “Seni gördüğüm günden beri senin hakkında halîfeliği düşünürdüm” dedi. Abdülmelik; “Neden?” diye sorunca; “Çünkü senden daha iyi bir muhaddis, senden daha iyi bir âlim görmedim” buyurdu.
Tabiînin büyüklerinden ve Kûfe’nin en büyük âlimlerinden, İmâm-ı Şa’bî; “Kiminle oturup konuşsam, ilim bakımından ondan üstün gelmişimdir. Fakat Abdülmelik bin Mervân müstesnâdır. Çünkü ona bir hadîs-i şerîf okusam o, benim okuduğumdan fazla okuyordu. şiir okusam, o, benden fazla şiir okuyordu” derdi.
İmâm-ı Zehebî (r.anh); “Abdülmelik bin Mervân’ın, hazret-i Osman’dan Ebû Hüreyre’den, Ebû Sa’îd’den, Ümmü Seleme’den, Büreyde, ibni Ömer’den ve hazret-i Muâviye’den (r.anhüm) hadîs-i şerîf dinlemiştir. Abdülmelik’den ise, Urve, Hâlid bin Ma’dân, Recâ bin Hayve, Zührî, Yunus bin Meysere, Rebîa bin Yezîd, İsmâil bin Abdullah ve diğer âlimler hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir” buyurmuştur.
Bâzı sözleri: Abdülmelik bin Mervân; huzûruna dışardan bir kimse geldiği zamân ona şöyle derdi: “Şu dört şartla bana istediğini söyle: 1- Bana yalan söyleme. Çünkü yalancı, görüş sâhibi değildir. 2- Sormadığım şey hakkında bana cevap verme. Çünkü bu hal sorduğum şeylere cevap vermeni engeller. 3- Bana, beni anlatma, medhetme. Ben kedimi senden daha iyi bilirim. 4- Beni halka yumuşak davranmaya teşvik etme. Çünkü ben yumuşaklığa onlardan daha çok muhtâcım.”
Abdülmelik bin Mervân’a; “İnsanların en efdali kimdir?” denilince, Cevâbında; “Makam ve mevkî sâhibi bir kimse olduğu hâlde tevâzu eden, gücü yettiği hâlde zühd sâhibi olan (haramlardan ve haram olduğu şüpheli olan şeylerden sakınıldığı gibi, şüphelilere düşmek korkusuyla mubahları terk eden), bir de kuvvetli olup, gücü yetip de insafdan ayrılmayan, adâlet sâhibi olan kimsedir” dedi.
Abdülmelik bin Mervân, Kûfe’de minbere çıkıp, Allahü teâlâya hamd, Peygamber efendimize salât ve selâmdan sonra şöyle dedi: “Ey insanlar! Harp, zor ve acı bir iştir. Sulh ise emniyet ve rahatlıktır. Ey insanlar! Doğru yolda, dosdoğru olunuz. Nefsinizin aldatıcı isteklerinden vazgeçiniz. Müslümanların cemaatine muhalefetten sakınınız. Nasîhati dinledikten sonra, ibret almayanlara şerrin, kötülüğün artacağını sanıyorum. Adâletle muâmele gördükleri hâlde, bunun kıymetini bilmeyenler şiddetli mukâbele görürler. Artık isteyen dilediğini seçebilir. Ben ise, yapılandan dolayı, sonra kınanmamak için şimdi size, bunu açıkça tebliğ ediyorum.”
Rum beldelerine tâyin ettiği bir vâlisini vazifeye gönderirken ona şöyle nasîhat etti: “Sen, Allahü teâlânın kulları (senin idâren altında bulunanlar) hakkında bir tüccar gibisin. Bu bakımdan kâr edeceği zamân ticâret yapan, kâr bulamayınca da sermâyesini koruyan bir tüccar gibi ol. Tam gâlib olmadıkcç selâmete ermedikçe ganîmet elde etmeye kalkışma. Senin hîlen, düşmanlarının sana kurdukları hîle ve tuzaklardan daha çok olsun.”
Sık sık oğullarına nasîhat eder şöyle derdi: “Dört kimseye hizmet etmekten utanılmaz: 1-Devlet reisine, 2- Âlime, 3- Çocuğa, 4- Zayıf kimselere”
“Üç kimse vardır ki, akıllı kimseye onları hâkir ve aşağı tutması yakışmaz: 1- Âlimler, 2- Sultan, 3- Dostlar ve arkadaşlar. Âlimleri hafife alanın dininde bozukluk olur. Sultanı aşağı tutan, dünyasını bozar (sıkıntıya düşer). Dostlarını ve arkadaşlarını küçümseyen kimsenin mürüvveti (insaniyeti, mertliği) gider.”
“Edebli olunuz. Çünkü edeb, eğer mala ihtiyâcınız olursa elinize geçmesine sebeb olur. Mala ihtiyacınız olmazsa edeb, sizin için bir güzellik, süs olur.”
“Başkalarına eziyet ve sıkıntı vermekten sakınınız. İyilik etmekte cömert olunuz. Gücünüz yettiğinde affediniz. Sizden bir şey istendiğinde cimrilik etmeyiniz. Bir şeyi sorduğunuzda çok sormayınız. Çünkü, sıkıntı verene de sıkıntı verilir. Başkasına veren kimseye de Allahü teâlâ verir, lütuf ve ihsânda bulunur.”
Abdülmelik bin Mervân vefâtı esnâsında dünyâyı şöyle zemmetmiştir: “Ey dünyâ! Senin uzunun kısa, çoğun azdır. Biz sana aldandık.”
Bundan sonra bütün evlâdına dönüp; “Size takvâyı, Allahü teâlâdan korkmayı tavsiye ederim. Çünkü, takvâ, devâmlı olan bir siper ve kalkan, âhıret için en iyi ve en hayırlı bir azıktır. Büyüğünüz, küçüğünüze şefkatli ve merhametli olsun. Küçük de, büyüğün hakkını gözetsin. Gönlünüzden kibir, kin, ucb gibi manevî kirleri çıkarın. Sağlam işlere yapışm. Azgınlık, taşkınlık ve birbirinizi çekememezlikten çok sakının. Önceki sultanlar, güç ve kuvvet sâhibi kimseler, azgınlık, taşkınlık ve birbirlerini hased etmeleri, kıskanmaları yüzünden helâk olmuştur.
Ey oğullarım! Kardeşiniz Mesleme, size nâibdir. Çünkü ondan çekinirsiniz. O, sizin için kalkandır. Onun re’yine, görüşüne göre hareket ediniz. Haccac’a ikrâm ediniz. Çünkü, sizin hükmünüzü ve hâkimiyetinizi o sağlamlaştırır. İyilik için rehber olan hayırlı evlâd olunuz. Allahü teâlânın selâmı üzerinize olsun” diye vasiyet etti.
Bir gün zamânın ediplerinden İbn-i Sümeyle, halîfe Abdülmelik’in huzûruna girmişti. Halîfe ona anlat bakalım deyince, İbn-i Şumeyle ona; “Kıyâmet gününün mihnetinden, meşakkatinden, sıkıntılarından, dehşetinden ancak nefsinin arzuları peşinde koşmayanlar ve Allahü teâlânın rızâsını kazananlar kurtulacaktır” dedi. Halîfe Abdülmelik bu sözleri duyunca ağlamaya başladı ve; “Bu sözleri, yaşadığım müddetçe daimâ göz önümde bulundurup, unutmayacağım” dedi.
Abdülmelik bin Mervân, ölüm döşeğine yattığı sırada sarayının kapısının açılmasını istedi. Kapıyı açtıklarında elbise yıkayıcının, çamaşır yıkadığını ve eliyle çamaşırları sıktığını görünce; “Keşke ben de çamaşır yıkayıcısı olup da her gün elimin emeğiyle günlük nafakamı te’min etseydim. Dünyâ işlerine karışmasaydım” dedi.
Medâinî anlatır: Abdülmelik bin Mervân, ömrünün son anlarında; “Keşke doğduğum günden şu ana kadar hammal olsaydım” dedi. Sonra oğullarına Allahü teâlânın emirlerine uymayı, takvâyı, Allahü teâlâdan korkmalarını, ayrılıktan ve ihtilâfa düşmekten sakınmalarını tavsiye etti ve şöyle söyledi: “Dâima iyilik yapınız. Harpte hür kimseler olunuz (gâlip geliniz). Harp, ecel gelmeden önce ölümü yanaştıramaz. (Harpte de olsa, ecel gelmeyince insan ölmez.) iyiliğin ecri sevâbı bâki kalır. Açlık zamânında tatlı, şiddet zamânında yumuşak olunuz. İbn-i Şeybanî’nin dediği gibi olunuz. O şöyle demiştir: “Bir arada bir demet hâlinde bulunan ince ağaç dallarını şiddet ve öfke sâhibi bir kimse kırmaya kalkışsa, bu iş ona ağır gelir (onları toplu hâlde) kıramaz. Buna gücü yetmez. Ancak o ağaç dalları birbirinden ayrılınca, tek tek kırılmaları kolay olur!”
Mes’ûd bin Halef, Abdülmelik bin Mervân’ın hastalığı sırasında; “Allah’a yemîn ederim ki, Tihâmeli bir adamın Tihâme dağlarında koyun otlatan bir kölesi olup, bu işlere hiç karışmamış olarak ölmeyi, halîfe olarak ölmeye tercih ederdim” dediğini rivâyet etti.
Abdülmelik bin Mervân’ın hastalığının arttığı bir sırada; “Beni balkona çıkarınız” dedi. Sarayının balkonuna çıkardıkları sırada, serin bir meltem esiyordu. Bunun üzerine; “Ey dünyâ! Sen ne kadar hoşsun. Fakat sende geçen en uzun ömür bile kısadır. Senin aldattığın en meşhûrlar bile hâkirdir. Bununla birlikte bizler sana daldık, pek büyük bir aldanışa düştük!
Ey yüce Rabbim! Eğer inceden inceye hesâba çekilirsem, azâba düşerim! Azâba ise tahammülüm yok. Ya Rabbi! Günahları pek çok olan bu kulunu affeyle. Çünkü sen affedicisin” dedi.
Son nefeslerini vermekte iken; “Kendini nasıl buluyorsun” diye sorulunca, Kur’ân-ı kerîmden En’am sûresi 94. ayet-i kerîmeyi okudu ve; “Bu âyet-i kerîmede buyrulduğu gibi buluyorum” dedi. Bu âyet-i kerîmede meâlen şöyle buyrulmaktadır: “Muhakkak ki, sizi ilk defâ nasıl uryan yaratmışsak, onun gibi, yapayalnız ve teker teker hesap ve cezâ için huzurumuza gelirsiniz. Size verdiğimiz mal ve mülkü dünyâda bırakırsınız...”
Abdülmelik bin Mervân bir şiirinde şöyle demektedir: “Zamândan bir parçasını yaşadım. Dünyâ bana keskin kılıçları ile yaklaştı. Hayatımdaki sevinçli anlarım, geçmişte kalan bir parıltı gibidir. Keşke bir an bile olsa hiç kıymet vermeseydim. Dünyâ hayâtının parlak lezzetleri ile vakit geçirmeseydim de dünyâda yetecek kadarla yaşayan iki elbisesi olup, sonra daracık kabre giden bir kimse gibi olsaydım.”
Velid bin Abdülmelik, babası Abdülmelik’in defnedilmesinden sonra, evine gitmedi. Mescide gidip, minbere çıktı ve; “Allahü teâlânın öne aldığını hiç kimse sona bırakamaz ve te’hir ettiğini de öne alamaz.
Ölüm, Allahü teâlânın kazâsındandır. Allahü teâlâ ölümü en kıymetli kulları, insanların en üstünleri olan Peygamberler aleyhimüsselam için de hükmetmiştir. İşte, babam Abdülmelik hakkında da bu hüküm tecellî etmiştir. Onun iyi kimselerin derecesine kavuştuğunu umuyoruz. O, kötü kimselere pek şiddetli ve sert, fazîletli kimselere ise gâyet yumuşak davranırdı. İslâm’ın emir ve yasaklarının her tarafta yaşanmasına vesîle oldu. Din düşmanları ile harb etti. Bu hususlarda âcizlik göstermedi. İşlerinde aşırılık da yoktu.
O hâlde ey insanlar! Cemaate yapışmanız lâzımdır. Şeytan, cemaatten ayrılan kimse ile berâber olup, birlik ve berâberlik içinde bulunanlardan çok uzaktır” buyurdu.
Velîd’den sonra Süleymân bin Abdülmelik de şöyle hitâb etti: “Allahü teâlâya hamdolsun. Dikkat ediniz. Dünyâ aldatıcıdır. Yalancı ve hayalî bir evdir. Ağlayanı güldürür, güleni ağlatır. Emniyet içinde olanı korkutur, korkana emniyet verir. Zengini fakîr, fakîri zengin eder. Ehlini oyuncak hâline getirir. Ey Allah’ın kulları! Allahü teâlânın kitabını rehber edininiz, kabûllenip hükmüne rızâ gösteriniz. Ey Allah’ın kulları! Şunu iyi biliniz ki, sabah aydınlığı, gecenin karanlığını bozduğu gibi, Kur’ân-ı kerîm de şeytanın planını ve kurduğu tuzakları bozar.”
Abdülmelik bin Mervân’ın 17 oğlu vardı. Oğullarının dördü halîfe oldu. Bu sebeple kendisine Ebü’l-Mülûk yani melikler babası denilmiştir. “Kitab-ül-ıkd” adlı bir eser yazdığı da rivâyet edilir.
BEN İNSANLARDAN BİR ŞEY İSTEMEM!
Âlimlerden Atâ bin Ebî Rebâh, Mekke’de Abdülmelik bin Mervân’ın huzûruna çıkmıştı. Halîfe Abdülmelik, muhteşem bir vaziyette makâmında oturuyordu. Bu sırada hac mevsimi idi. Her kabîlenin ileri gelenleri etrâfında toplanmıştı. Halîfe Abdülmelik, Atâ bin Ebî Rebâh’ı görünce, hemen onu yanına çağırıp makâmına oturttu ve ne istediğini sordu. Bunun üzerine Atâ bin Ebî Rebâh şöyle dedi: “Ey müminlerin emîri; Allahü teâlânın ve Resûlunun hareminde (Kâbe’de) Allahü teâlâdan kork ve Harem-i şerîfi îmâr et. Eshâbdan Muhâcir ve Ensârın çocukları hakkında Allahü teâlâdan kork, onları gözet. Zira, sen bu mecliste onların sâyesinde oturdun. Ayrıca serhadlarda yâni sınır boylarında bulunanların haklarına riâyet et. Çünkü onlar müslümanların kal’asıdır. Müslümanların idâresine dikkat et. Onlardan mes’ûl yalnız sensin! Kapındakilerin de haklarını gözet. Kapına gelenleri geri çevirme” dedi. Halîfe Abdülmelik bu sözleri dikkatle dinledikten sonra; “Başüstüne, senin dediklerini yerine getireceğim” dedi. Bundan sonra Atâ bin Ebî Rebâh huzurundan kalkıp giderken onu tutup; “Senin bizden istediğin şeylerin hepsi başkaları nâmınadır. Biz bunları kabûl edip, yapmaya söz verdik. Fakat sen kendi namına ne istersin?” deyince, Atâ bin Ebî Rebâh; “Ben insanlardan bir şey istemem” cevabını verdi ve halîfenin huzûrundan ayrıldı. Halîfe Abdülmelik; “Zâten seni şereflendiren ve yücelten bu hâlindir” diyerek onu medhetti.
1) Târih-ul-hülefâ; sh. 200
2) El-kâmil fit-târih; cild-4 sh. 91
3) El-Ikd-ul-ferîd; cild-9, sh. 104
4) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 39
5) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3111
6) El-Meârif; sh. 244
7) Târih-ül-ümem vel mülûk; cild-5, sh. 609 ve devâmı
8) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-5, sh. 223
9) A Short History of the Saracans; sh. 92
10) Târih-i Halîfe Hayyât; cild-2, sh. 196
11) Fütuh-ul-büldân; sh. 220, 224, 247
12) El-Fütuhât-ül-İslâmiyye; cild-1, sh. 169
13) Cemheretü hutâb-il-Arab cild-2, sh. 192
14) Subuh-ul-a’şâ; cild-1, sh. 218
15) El-Fahrî; sh. 113
16) Uyûn-ul-ahbâr; cild-2, sh. 247