İlk îmân edenlerin altıncısıdır. Genç iken îmân etti. Kur’ân-ı kerîmden başka pek çok hadîs-i şerîf ezberledi. İki kerre Habeşistan’a ve Medîne’ye hicret etti. Bütün gazâlarda ve Yermük muharebesinde bulundu. Cennetle müjdelendi.
Babası Mes’ûd ve annesi Ümmü Abd binti Abd Hüzeylî de sahâbîlerdendir. İbn-i Mes’ûd ve İbn-i Ümmü Abd isimleriyle meşhûrdur. Künyesi Ebû Abdurrahmân veya Ebû Abdullah’dır. Neseben; Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin dedelerinden Mudar’a ulaşmaktadır.
İbn-i Mes’ûd (r.anh), gençliğinde fakir olup, Ukbe bin Ebî Mu’ayt’ın koyunlarını güderdi. Bir gün koyun güderken, Muhammed aleyhisselâm ve hazret-i Ebû Bekr’le karşılaştı. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Ey genç! İçmemiz için sütün var mı?” diye sordular. Olmadığı cevâbını alınca; Peygamber efendimiz hiç yavrulamamış bir koyunun memesini mübârek elleri ile sıvazladı ve bir duâ okudu. Koyunun memeleri derhâl süt ile doldu. Hazret-i Ebû Bekr, derince bir toprak çanak getirdi. Peygamber efendimiz onun içerisine süt sağdı. Kendisi içti, sonra hazret-i Ebû Bekr içti, sonra İbn-i Mes’ûd içti. Sonra Resûl aleyhisselâm; “Çekil, büzül” buyurunca, koyunun memeleri eski hâlini aldı. Bundan sonra Abdullah bin Mes’ûd; “Yâ Muhammed! O söylediğin sözden bana da öğretir misin?” dedi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, İbn-i Mes’ûd’un başını sıvazladı ve; “Allahü teâlâ sana rahmet etsin. Sen hakkı öğrenebilecek bir çocuksun” buyurdu. Abdullah bin Mes’ûd (r.anh) orada müslüman oldu. Böylece altıncı olarak îmân etmiş ve Sâbikûn-el-evvelin yâni ilk müslüman olanlardan olmuştur. İbn-i Mes’ûd o günden sonra Resûlullah’dan hiç ayrılmadı. Kendisi ile vâlidesi, her zamân Resûl-i ekremin saâdetli hânesine girip çıkmakla şereflendiler.
İbn-i Mes’ûd’un müslüman olduğu sıralarda, müslümanların sayısı çok azdı. Açıkça ibâdet edemiyor, istedikleri yerde yüksek sesle Kur’ân-ı kerîm okuyamıyorlardı. Eshâb-ı kîrâm, bir gün tenhâ bir yerde toplanmışdı; “Vallahi Resûlullah’dan başka, Kureyş’e Kur’ân-ı kerîmi açıktan dinletebilen bir kimse olmadı. Sizden kim gider de onlara Kur’ân-ı kerîm okuyup, dinletebilir” dediler. Abdullah bin Mes’ûd; “Ben dinletirim!” buyurdu. Eshâb-ı kirâm; “Biz onların sana bir zarar vermelerinden korkarız. Biz öyle bir kimse istiyoruz ki, îcâb ettiği zamân kendini müşriklerden koruyabilecek bir kavmi ve kabîlesi bulunsun” dediler. İbn-i Mes’ûd (r.anh); “Bırakın gideyim; Allahü teâlâ beni onların şerrinden korur” buyurdu. Ertesi gün kuşluk vakti Makâm-ı İbrâhim’e vardı. Müşriklerin ileri gelenleri de orada idi. İbn-i Mes’ûd (r.anh), ayakta Besmele-i şerîfeyi çekerek, Rahman sûresini okumaya başladı. Müşrikler, İbn-i Mes’ûd’un cesâretine hayretle; “Ümmü Abd’ın oğlu neler söylüyor. Herhâlde Muhammed’in getirdiği şeyleri okuyor” diyerek, üzerine yürüdüler. Yumruk, tekme, tokat ve sopa ile her tarafını kan içinde bıraktılar. O, bu haliyle okumaya devâm etti. Müşrikler, işkencelerinin bir fayda vermeyeceğini anlayarak bıraktılar. İbn-i Mes’ûd, o hâliyle Eshâb-ı kirâmın yanına döndü. Eshâb-ı kirâm hâdiseye çok üzüldüler. Fakat İbn-i Mes’ûd (r.anh), hiç üzgün değildi; “Allahü teâlânın düşmanlarını, bu günkü kadar zayıf görmedim. İsterseniz yarın sabah yine gidip okur, onlara dinletebilirim” buyurdu. Böylece Mekke’de ilk defâ ve açıkça, herkesin önünde, Kur’ân-ı kerîm okuyan sahâbî, Abdullah bin Mes’ûd (r.anh) oldu.
İbn-i Mes’ûd (r.anh), bundan sonraki zamânlarda da defâlarca Kur’ân-ı kerîm okumuş ve müşriklere dinletmiştir. Kalem sûresini ilk defâ sesli olarak okuyan yine odur. Müşrikler, onu kızgın kumlara yatırıp işkence yaptıkları hâlde bundan vazgeçmedi. Kalbindeki îmân ateşi sönmeyip, günden güne fazlalaştı.
İbn-i Mes’ûd, Resûlullah’ın izni ile iki defâ Habeşistan’a, Resûlullah’ın Medîne-i münevvereye hicret etmesiyle de Habeşistan’dan Medîne-i münevvereye hicret etti ve burada önce Mu’âz bin Cebel’e (r.anh) misafir oldu. Daha sonra da Mescid-i Nebevî’nin yanında kendisi için küçük bir ev yapıldı. Orada ikâmet etti. Kendisini Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme adayan Abdullah bin Mes’ûd, evinin Mescid-i Nebî’ye yakın olması sebebiyle, sık sık Resûlullah’ın hizmetine ve sohbetine koşardı. İbn-i Mes’ûd’u tanımayanlar, Resûlullah’ın âilesinden zannederlerdi.
Abdullah bin Mes’ûd (r.anh), kendi cüssesinden umulmayacak kahramanlıklar göstermiş ve Resûlullah’la birlikte bütün gazâlarda bulunmuştur. Bedr, Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Mekke’nin fethi ve Huneyn gazâlarında Resûlullah’ın yanından hiç ayrılmadı. Bedr gazâsında, küfrü ve îmânsızlığı Fir’avn’dan daha şiddetli olan Ebû Cehl’e, Afra Hâtun’un oğulları Mu’âz ile Mu’avviz, kımıldamayacak bir hâle gelinceye kadar kılıç vurdular. Resûlullah’a gelip, Ebû Cehl’i öldürdüklerini söylediler. Biraz sonra Peygamberimiz; “Acaba Ebû Cehl ne yaptı, ne oldu? Gidip kim bakar?” buyurarak, ölüler arasında onun araştırılmasını emrettiler. Aradılar fakat bulumadılar. Resûlullah; “Arayınız, onun hakkında sözüm var. Eğer onu tanıyamazsanız, dizindeki yara izine bakınız. Bir gün, ben ve o, Abdullah bin Cu’dân’ın ziyâfetinde idik. İkimiz de gençtik. Ben ondan biraz büyükçe idim. Sıkışınca onu ittim. Dizleri üzerine düştü. Dizlerinden birisi yaralandı ve bu yaranın izi dizinden kaybolmadı” buyurdu. Bunun üzerine Abdullah bin Mes’ûd, Ebû Cehl’i aramaya gitti. Onu yaralı olarak buldu ve tanıdı. “Ebû Cehl sen misin?” diyerek, boynuna ayağını bastı. Sakalından tutup çekti ve; “Ey Allah’ın düşmanı! Allahü teâlâ nihâyet seni hor ve hakîr etti mi?” dedi. Ebû Cehl; “Ne diye beni hor ve hakîr etsin ey koyun çobanı! Sen çıkılması pek sarp bir yere çıkmışsın. Sen bana bu gün zafer ve galebenin hangi tarafta olduğunu haber ver” dedi. İbn-i Mes’ûd (r.anh); “Zafer, Allah ve Resûlünün tarafındadır” dedi. Ebû Cehl’in miğferini kafasından çıkarırken; “Ey Ebû Cehl! Seni öldüreceğim” dedi. Ebû Cehl; “Sen kavminin ulusunu öldürenlerin ilki değilsin. Fakat doğrusu, senin beni öldürmen bana çok ağır geldi. Hiç olmazsa boynumu göğsüme yakın kes de başım heybetli görünsün” diyerek küfrünün, gurur ve kibrinin ne dereceye çıkmış olduğunu gösterdi. İbn-i Mes’ûd (r.anh), Ebû Cehl’in başını keserek; silâhını, zırhını, miğferini ve başını getirip Peygamberimizin önüne koydu ve; “Yâ Resûlallah! Bu, Allahü teâlânın düşmanı Ebû Cehl’in başıdır” dedi. Peygamberimiz; “O Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur” buyurdu. Sonra kalkıp, İbn-i Mes’ûd (r.anh) ile birlikte Ebû Cehl’in ölüsünün yanına kadar gitti ve; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, seni zelîl ve hakîr kıldı, ey Allah düşmanı! Bu, bu ümmetin Fir’avn’ı idi” buyurdu.
Abdullah bin Mes’ûd (r.anh) anlatır: “Bedr harbinde, düşmanların sayısı gözümüze çok az göründü. Arkadaşıma onlar yetmiş kişiler mi? diye sorduğumda; “Bana kalırsa yüz kişi kadar” diye cevap verdi. Sonra birisini yakaladık ve ona sayılarını sorduk. Bin kişi kadar” diye söyledi.
Abdullah bin Mes’ûd (r.anh) her gazâda şehîd olmak gayretiyle harbeden Eshâbdan idi. Peygamberimizin vefâtından sonra, Resûlullah’ın firâk (ayrılık) ve hicrân acısından insanlardan uzaklaşmış ve inzivâya (yalnızlığa) çekilmiş idi. Hazret-i Ömer zamânında başlayan fetihlerde islâm mücâhidlerinin safında yerini almış, 636 (H.15) senesinde Şam taraflarında bulunmuş, bilhassa Yermük gazâsında fevkalâde cesâret göstererek, harbin zaferle netîcelenmesinde rol oynamıştır.
Abdullah bin Mes’ûd, Eshâb-ı kirâm arasında ve sonraki zamânlarda ilim ve fazîletiyle meşhûr olmuş bir sahâbî idi. Ondaki ilim ve din aşkı sebebiyle, Resûlullah onun için; “Sen muallim olacak bir gençsin” buyurmuştur. 70 sûreyi, Resûlullah’ın mübârek ağızlarından işiterek ezberlemiştir. Âsım, Hamza, Kısâî, Halef, A’meş gibi meşhûr kıraat imâmlarının silsilesi, İbn-i Mes’ûd’da son bulmaktadır. Peygamber efendimiz, Abdullah bin Mes’ûd’u, Kur’ân-ı kerîm öğretenlerin başında sayardı. “Kur’ân-ı kerîmi, İbn-i Mes’ûd, Sâlim, Ubey bin Ka’b ve Mu’âz bin Cebel’den öğrenin!” buyururdu. Resûl-i ekrem, Kur’ân-ı kerîmi ondan dinlemeyi çok severdi. Sesi çok güzel idi. Bir gün; “Nisa sûresini oku. Dinleyelim” buyurdu. İbn-i Mes’ûd; Kur’ân-ı kerîm size indi. Biz onu sizden okuduk ve sizden öğrendik” dedi. Resûl-i ekrem; “Evet öyledir. Fakat ben Kur’ân-ı kerîmi başkasından dinlemeyi severim” buyurdu. İbn-i Mes’ûd okumaya başladı. “Hâlleri ne olacak! Her ümmetten birer şâhid, seni de onların üzerine şâhid getireceğimiz zamân...” meâlindeki 41. âyet-i kerîmeye gelince, Resûlullah’ın mübârek gözlerinden yaşlar boşandı. Abdullah bin Mes’ûd hazretleri şöyle anlatır: “Bir gün ben, namazda Nisâ sûresini okurken, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, berâberinde Ebû Bekr ve Ömer (r.anhümâ) olduğu hâlde teşrif ettiler. Namazda duâ ettim. Duâ ettiğimi gören Resûlullah; “Ne dilersen dile nâil olursun” diye iki defâ tekrar ettiler. Sonra da; “Kur’ân-ı kerîmî, nazil olduğu gibi okumak isteyenler, İbn-i Mes’ûd’un kıraati ile okusunlar” buyurdular. Ertesi gün Ebû Bekr (r.anh) gelerek; “Duânda neler diledin?” dedi. Ben de; “Yâ Rabbî! Senden sarsılmaz bir îmân ve Resûlullah’a Cennet’te komşuluk isterim” diye duâ ettim” dedim.”
Abdullah bin Mes’ûd (r.anh) hadîs ilminde en büyük âlimlerdendi. Hadîs rivâyetinde hassâsiyet gösterirdi. Şeyh Muhyiddîn en-Nevevî hazretlerinin rivâyetlerine göre, Abdullah bin Mes’ûd, sekizyüzkırksekiz hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Başka bir rivâyette; bu sayının sekizyüzkırk olduğu haber verilmiştir. Bunlardan yüzyirmisini “Buhârî” ile “Müslim” birlikte naklederler. Ayrıca bunların yirmibiri yalnız “Buhârî”, otuzbeşi de “Sahîh-i Müslim”dedir. Bildirdiği hadîslerin ekserisi Ahmed bin Hanbel’in “Müsned” adlı kitabında toplanmıştır. Ayrıca, fıkıh ve tefsîr ilimlerinde de Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerindendi. Bu hususta; “Kendisinden başka hak mâbud olmayan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Kitâbullah’dan bir âyet yoktur ki, ben onun kim hakkında ve nerede nâzil olduğunu bilmeyeyim. Eğer Kitâbullah’ı benden daha iyi bilen bir kimsenin bulunduğu yeri haber alsam, mutlaka oraya çıkar giderim” dediği meşhûrdur.
Hanefî mezhebindeki fıkhî silsile, ahkâm-ı şer’iyye, Eshâb-ı kirâmdan, Abdullah bin Mes’ûd (r.anh) ile Muhammed aleyhisselâma dayanır. Yâni mezhebin reîsi olan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, fıkıh ilmini, Hammâd’dan, Hammâd da İbrâhim Nehâî’den, bu da Alkame’den, o da Abdullah bin Mes’ûd’dan, bu da Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellemden almıştır.
İbn-i Abidîn birinci cildin otuzbeşinci sahifesinde buyuruyor ki: “Fıkıh bilgisi, ekmek gibi, herkese lâzımdır. Bu bilginin tohumunu eken, Abdullah bin Mes’ûd (r.anh) olup, Eshâb-ı kirâmın yükseklerinden ve en âlimlerinden idi. Bunun talebesi Alkame bin Kays bu tohumu sulayarak, yeşertmiş, ekin hâline getirmiş ve bunun talebesinden İbrâhim Nehâî, bu ekini biçmiş, yâni bu bilgileri bir araya toplamıştır. Hammâd-ı Kûfî bin Süleyman, bunu harman yapmış ve bunun talebesi olan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe öğütmüş, yâni bu bilgileri kısımlara ayırmıştır. Ebû Yûsuf, hamur yapmış ve İmâm-ı Muhammed pişirmiştir. Böylece, hazırlanan lokmaları insanlar yemektedir. Yâni bu bilgileri öğrenip, dünyâ ve âhıret saadetine kavuşmaktadırlar.
Eshâb-ı kirâmdan Ebû Mûse’l-Eş’arî’nin (r.anh); “İbn-i Mes’ûd, içinizde iken bana sormayın” dediğini “Buhârî” zikretmektedir.
Peygamber efendimiz, bir hadîs-i şerîflerinde; “İbn-i Mes’ûd’un sözüne, bilgisine sarılınız” buyurmuştur. Diğer bir hadîs-i şerîflerinde ise; “Eğer ben bir kimseyi meşveret etmeksizin âmir tâyin edecek olsa idim, elbette İbn-i Mes’ûd’u tâyin ederdim” buyurmuşlardır.
Arafat’ta dururken, hazret-i Ömer’in yanına gelen bir kimse; “Ey mü’minlerin emîri! Ben Kûfe’den geldim. Orada mıshafları ezbere yazdıran birisi var” deyince; hazret-i Ömer, benzeri az görülen bir şekilde öfkelenerek; “Yazıklar olsun sana! Kim o?” dedi. O kimse de; “Abdullah bin Mes’ûd” diye cevap verdi. Hazret-i Ömer’in kızgınlığı geçip eski hâline dönünce; “Vallahi, zamânımızda buna ondan daha lâyık birinin kaldığını zannetmiyorum. Şimdi sana ondan bahsedeceğim” deyip konuşmaya başladı:
“Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bir gece hazret-i Ebû Bekr’le müslümanların durumunu konuşuyordu. Ben de onların yanındaydım. Sonra, hep birlikte dışarı çıktık. Bir de baktık ki, tanımadığımız birisi mescidde Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem onu dinlemeye başladı. Daha sonra bize dönüp; “Kim Kur’ân’ı indiği andaki tazeliğiyle okumaktan hoşlanıyorsa, İbn-i Ümmü Abd (İbn-i Mes’ûd) gibi okusun” buyurdular.
Habbe bin Cüveyn anlatır: “Hazret-i Ali’nin yanında idik. Orada İbn-i Mes’ûd’un bâzı sözlerinden bahsedildi. Oradakiler, İbn-i Mes’ûd’u överek hazret-i Ali’ye; “Ey mü’minlerin emîri! Abdullah bin Mes’ûd’dan ahlâkı daha güzel, daha yumuşak, daha müttakî yâni Allahü teâlâdan korkan kimse görmedik” dediler. Hazret-i Ali; “Evet. Allahü teâlâ şâhiddir ki, ben de sizin söyledikleriniz ve daha fazlasını söylüyorum” buyurdu. Diğer bir rivâyette; “Abdullah bin Mes’ûd, Kur’ân-ı kerîmi çok okur, Allahü teâlânın helâl kıldığının helâl, haram kıldığının da haram olduğunu söylerdi. Dinde yüksek anlayışı vardı ve Sünneti yâni dînin hükümlerini çok iyi bilirdi” buyruldu.
Mu’âz bin Cebel (r.anh) da; “Vefât ettiğimde, ilmi dört kimseden alınız. Bunlar; Abdullah bin Mes’ûd, Abdullah bin Selâm, Selmân-ı Fârisî, Ebü’d-derdâ’dır (r.anhüm)” buyurdu.
Ebü’d-derdâ (r.anh) şöyle bildirdi: “Resûlullah efendimiz, kısa bir konuşma yaptı. Sonra Ebû Bekr’e; “Bir şeyler söyle” buyurdu. O da Resûlullah’dan daha kısa bir konuşma yaptı. Sonra Ömer’e (r.anh); “Bir şeyler söyle” buyurdu. O da Ebû Bekr’den (r.anh) daha az konuştu. Sonra Resûlullah efendimiz; “Ey İbn-i Ümmü Abd! Sen konuş” buyurdular. Abdullah bin Mes’ûd da; “Ey insanlar! Allahü teâlâ Rabbimizdir. İslâm dînimiz, Kur’ân-ı kerîm kitabımız. Beytullah kıblemizdir. (Resûlullah’ı işâret ederek) Resûlullah peygamberimizdir. Allahü teâlâ ve Resûlünün bizim için seçtiğine râzı olduk. Râzı olmadıkları şeyleri de biz beğenmedik” dedi. Abdullah bin Mes’ûd’un bu konuşması üzerine, Resûlullah efendimiz; “Ümmü Abd doğru söyledi. Allahü teâlânın, benim ve ümmetim için seçtiklerine razı oldum. Ümmü Abd’ın istediklerini de istedim” buyurdu.
Abdullah bin Mes’ûd hazretlerine Resûlullah sorulduğu zamân, tir tir titrer ve ter içinde kalırdı. Çünkü, O’nun hakkında yanlış bir şey söylemekten korkardı. Söze başlayınca; gâyet yavaş, ihtiyatlı, ağır ağır ve ölçülü konuşurdu. Vücûdu çok zayıf, bacakları ince idi. Resûl-i ekrem, bir gün Eshâbına hitaben: “Siz İbn-i Mes’ûd’un vücutça zayıf olduğuna bakmayın, mîzânda hepinizden ağırdır” buyurdular. Hazret-i Ömer de; “İbn-i Mes’ûd, ilim doldurulmuş bir dağarcıktır” buyurdu.
Abdullah bin Mes’ûd (r.anh), Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin emirlerine son derece itâat ederdi. Câbir (r.anh) şöyle anlatır: “Bir Cum’a günü Resûlullah efendimiz minbere çıkıp hutbe okuyacağı sırada; “Oturunuz” buyurdu. O esnâda, İbn-i Mes’ûd mescidin kapısına gelmişti. Bu emri duyunca, hemen bulunduğu yere, mescidin kapısına oturuverdi. Resûlullah efendimiz onu gördü ve; “Ey İbn-i Mes’ûd! İçeriye gel” buyurdular.
Abdullah bin Mes’ûd, Resûlullah’ın sünnetine tamâmen uyardı. Son derece misafirperverdi. Çok namaz kılardı. “Ben nafile oruç tutunca, namaza zayıf kalıyorum. Hâlbuki namaz, benim için nafile oruçtan daha kıymetlidir” derdi. Adâlete çok dikkat eder ve; “Zâlimi seven kimse, Kâbe’de yetmiş yıl ibâdet etse, yine de kıyâmet günü Allahü teâlâ onu, o zâlim ile berâber bulunduracaktır” buyururdu.
641 (H.20) senesinde Kûfe kâdılığına tâyin olundu. Orada hazîne muhafızlığı da yaptı. Hazret-i Ömer, Kûfe halkına yazdığı mektupta; “Ben size Ammâr bin Yâser’i emir (vâli) ve Abdullah bin Mes’ûd’u muallim ve vezîr olarak gönderdim. Bunlar Eshâb-ı Bedr’dendir. Onlara uyup sözlerinden dışarı çıkmayın. İbn-i Mes’ûd’u göndererek; sizi kendime tercih ettim” demiştir. İbn-i Mes’ûd (r.anh) üzerine aldığı vazifeyi, son derece liyâkat ve ehliyet ile yerine getirdi. Kadılığı sırasında zuhûr eden bir çok hâdiselere fetvâ vermiş, ictihâd buyurmuştur. İbn-i Mes’ûd (r. ahh) hazret-i Osman zamânında hem kâdılık hem de beyt-ül-mâl eminliği yâni hazînedârlığını yaptı. O zamân İran, Türkistan ve Bizanslılarla çarpışan İslâm askerlerinin, her türlü ihtiyaçları Kûfe’den tedârik edilirdi. İbn-i Mes’ûd (r.anh), ordunun bütün ihtiyaçlarını en güzel şekilde idâre ve te’min etmiş, teşkilat kurmaktaki kuvvetini ve idârecilikteki istidâdını ortaya koymuştu. Hazret-i Osman zamânının ikinci yarısında Hicaz’a döndü.
Hastalandıkları zamân, hazret-i Osman husûsî olarak yanına gelip, Allahü teâlâya kavuşma hâliniz yakın iken, neden şikâyet ediyorsunuz ve ne isteğiniz vardır?” dedi. Cevâben; “Günahımdan şikâyet ediyorum, rahmet-i ilâhiyyeyi isterim” buyurdular. “Bir tabib getirelim mi?” deyince de; “Hacet yok, beni hasta eden Tabîbdir” cevâbında bulundular. Abdullah bin Mes’ûd hazretlerinin kız evlâdı çoktu. Hazret-i Osman’ın; “Kızlarınıza ne bıraktınız? Onların maişetleri (geçimleri) dardır” demesiyle; “Ben onlara Vâkı’a sûresini öğrettim. Ben Peygamberimizden işittim ki; “Her kim geceleri, akşamdan sonra, Vâkı’a sûresini tilâvet ederse; fakirliğe, darlığa düçar olmaz” cevâbını vermiştir.
Abdullah bin Mes’ûd, altmış yaşları civârında hastalandı. Rüyâsında Peygamber efendimizi görmüş. Resûlullah onu kendi tarafına dâvet etmiş, o da bunu büyük bir şevkle kabûl buyurmuştu.
Bundan çok az bir zamân sonra, 652 (H.32)’de vefât etti. Abdullah bin Zübeyr (r.anh) ve oğlu teçhiz ve tekfin etmişler ve bütün vasiyetlerini yerine getirmişlerdir. Cenâze namazını hazret-i Osman kıldırmış, Cennet-ül-Bakî kabristanına defnedilmiştir.
Peygamber efendimizden bizzat işiterek bildirdiği hadîs-i şerîflerden bâzıları şunlardır:
“İktisâda riâyet eden fakir olmaz.”
“Saîd olan kimse, başkalarından nasîhat alandır.”
“Allahü teâlâ doğruyu (hazret-i) Ömer’in dili ve kalbi üzerine indirdi. Ümmetimden (hazret-i) Ömer’in râzı olduğundan ben de razıyım.”
“Günahlardan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”
“Dünyâyı âhırete tercih eden kimseye, Allahü teâlâ üç tane belâ verir: Kalbinden hiç çıkmayan sıkıntı, hiç kurtulmayacağı fakirlik ve doymak bilmeyen hırs.”
“Kişi sevdiği ile berâberdir.”
“Allahü teâlâ güzeldir, güzeli sever.”
“Allahü teâlâ dünyâyı, sevdiğine de sevmediğine de verir. Âhıreti ise ancak sevdiğine verir.”
“Siz üç kişi olunca, içinizden ikisi, öbür arkadaşları yanında gizlice konuşmasın. Çünkü bu konuşma onu mahzun eder.”
“İki şeyden birine kavuşan insana gıbta etmek, buna imrenmek yerinde olur. Allahü teâlâ bir kimseye islâm ilimlerini ihsân eder ve bu da her hareketini, ilmine uygun yapar, ikincisi, Allahü teâlâ, birine çok mal verir. Bu kimse de malını, Allahü teâlânın razı olduğu, beğendiği yerlerde harcar.”
İbn-i Mes’ûd (r.anh) anlatır: “Bir gün Resûlullah’ın huzûr-ı saadetlerinde oturuyorduk. Birisi, oradan kalkıp giden bir başkasının arkasından konuştu. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz; “Git helalleş” buyurdu. Sebebi sorulunca; “Müslüman kardeşinin etini yemiş gibi oldun (yâni onu gıybet ettin)” buyurdular.”
İbn-i Mes’ûd (r.anh) anlatır: “Bir gün, Âlemlerin efendisi gelerek bana seslendi. “Buyur yâ Resûlallah!” dedim. “İnsanların en fazîletlisi kimdir, biliyor musun?” buyurdu. “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dedim. O zamân; “İnsanların en fazîletlisi, dînini iyi öğrenip, güzelce amel edendir” buyurdular.”
Kıymetli sözlerinden bâzıları şunlardır:
“Kâmil insan, medh ve zemm yanında müsâvî olandır.”
“Hayır eken, çok mahsûl alır. Şer (kötülük) eken, nedâmet (pişmânlık) biçer.”
Bir gün, bir köylü gelerek; “Ey İbn-i Mes’ûd! Bana bir şey öğret de, bütün menfeatler onda toplanmış olsun. Dünyâda ve âhırette necat (kurtuluş) bulayım” dedi. İbn-i Mes’ûd ona; “Allahü teâlâya aslâ şirk koşma. Kur’ân-ı kerîme, Resûlullah efendimizin sünnetine uy. Bunlara uygun olmayan şeyi kabûl etme” buyurdu.
“Şarâb içen kimse, tövbesiz ölürse, mezarını açınız! Yüzünü kıbleye karşı görürseniz, beni öldürünüz!”
“Sıkıntısı olan kimse, çok istiğfar okusun.”
“Cehennem’de azâb yapan ondokuz melekten kurtulmak isteyen, Besmele okusun! Besmele, ondokuz harftir.’
“Hepiniz misafirsiniz. Mallarınız emânettir. Misafir gidici, mallar da sâhibine kalıcıdır.”
“Allahü teâlâya ibâdet et. O’na hiç bir şeyi ortak koşma. Doğruyu kabûl et. Yanlıştan uzak dur.”
“Şu dört şey için yemîn ederim. Allahü teâlâ hakîkî müslümanla, müslüman olmayanı bir tutmaz; dünyâda himâye ettiği kulunu âhırette de himâye eder; dünyâda ayıplarını örttüğü kulunun ayıplarını, mutlaka âhırette de örter ve kişi sevdiği ile haşrolunur.”
“Ben, dünyâ ve âhıreti için bir şey yapmayan kimseye çok kızarım.”
“Sizden biriniz, sabahtan akşama kadar dünyâ için çalışıp da, akşamdan sabaha kadar ölü gibi yatmasın.”
“Ölüm ve fakirlik aslında iyidir. Zengin olmama sevinmem, fakir olmama üzülmem. Zenginlik, Allahü teâlânın lütfudur. Fakirliğe de sabır gerekir.”
“Kişiye; fakirlik zenginlikten, tevâzu şöhretten daha iyi gelmedikçe, hakîkî îmâna kavuşamaz.”
“Sizler, gelip geçmekte olan gece ve gündüzün içindesiniz, ömrünüz eksiliyor. Amelleriniz yazılıyor. Ölüm, ansızın gelir. İyilik ve kötülük yapanın karşılığını göreceği yer yakındır. Herkes karşılığını alacaktır. Herkese kaderde olan kadar gelir. Allahü teâlâdan korkanlar büyük kimselerdir. Fıkıh âlimleri çok büyüktür. Onlarla birlikte olmak, cenâb-ı Hakk’ın bir ihsânıdır.”
İbn-i Mes’ûd, günah işleyen bir kimse ile ilgili şöyle buyurdu: “Bir kardeşinizi günah işlerken gördüğünüzde; yâ Rabbî ona lânet et, süründür diyerek onun aleyhine olmayın. Allahü teâlâdan ıslâhını isteyin. Resûlullah’ın eshâbı, bizler, nasıl öleceğini görmeden hiç kimse hakkında kesin bir hükme varmazdık. Eğer sâlih bir amel üzere ölürse iyi bir müslüman derdik. Kötü işlere devâmla ölürse onun âkıbetinden endişe ederdik.”
İbn-i Mes’ûd (r.anh), müslümanların birbirini ziyâretinin önemini anlatırdı. Kûfe’den, Medîne-i münevvereye, kendisini ziyârete gelen dostlarına; “Birbirinizi ziyâret edip birbirinizle dertleşiyor, sohbet ediyor musunuz?” diye sordu. Onlar da; “Evet, birbirimizi ziyâret ediyoruz. Hattâ birimiz diğerini bir gün görmese, tâ Kûfe’nin öteki tarafına yürüyerek gidip, hâlini hatırını soruyor” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Abdullah bin Mes’ûd (r.anh); “Siz bu hâl üzere olduğunuz müddetçe, saâdet ve huzur içinde yaşarsınız” buyurdu.
“Yâ Rabbî! Bizi doğru yolda bulundur. Bizi gizli ve aşikâr bütün kötülüklerden koru. Kulağımızı, gözümüzü, kalbimizi, ehlimizi, neslimizi hayırlı kıl. Tövbelerimizi kabûl et. Bizleri şükredenlerden eyle. Nîmetlerini bize arttır.”
İbn-i Mes’ûd alışveriş yerlerine geldiğinde, şöyle duâ ederdi: “Yâ Rabbî! Buradakilere ihsân ettiğin hayırdan ister, bura halkının karşılaştığı felâketlerden sana sığınırım.”
“İnsanlar üç kısımdır. Bunların dışında hayır yoktur: Birincisi, Allah yolunda cihâd edenleri gördükleri zamân, malıyla canıyla onlara katılıp cihâd edenler. İkincisi; emr-i mâruf ve nehy-i anil münker edip, diliyle cihâd edenler. Üçüncüsü, kalbi ile hakîkati tanıyanlardır.”
İbn-i Mes’ûd, oğluna; “Oğlum! Sana Allahü teâlâdan korkmanı, rahatı evinde aramanı, hatâlarını düşündükçe ağlamanı tavsiye ederim” diyerek nasîhatte bulundu.
Beş vakit namazı cemâatle kılmanın önemi hakkında şöyle buyurdu: “Yarın Allahü teâlâya müslüman olarak kavuşmak isteyen, ezan okunduğu zamân beş vakit namazı kılsın. Çünkü Allahü teâlâ, kurtuluş yollarını Resûlullah’a bildirdi. Beş vakit namaz, kurtuluş yollarından biridir. Namazı cemâatle kılınız. Peygamberimizin sünnetini terketmeyin. Resûlullah’ın yolundan ayrılırsanız, mutlaka sapıtırsınız. Allahü teâlâ, güzelce abdest alıp, sonra mescide gitmek için yola çıkanın, her adımı için sevâb verir. Derecesini yükseltir, günahlarını affeder. Ben, münâfık oldukları açıkça bilinenlerin dışında, bizden kimsenin camiye gelmemezlik ettiğini hatırlamıyorum! Başka bir rivâyette; “O kadar ki, hasta olanlar bile iki kişinin koluna girerek cemâate gelirlerdi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bize hidâyet yollarını gösterdi. Beş vakit ezan okunan mescidde kılınan namaz, bu hidâyet yollarındandır.”
“Allahü teâlâyı hatırlayın ve Allahü teâlâyı ananlarla birlikte bulunun.”
“Kelime-i tevhîd, insanı Allahü teâlâya bağlar. Sâlih amel de insanı yükseltir.”
“Kur’ân-ı kerîmi öğrenin. Çünkü Allahü teâlânın bir ziyâfet sofrasıdır. Dileyen dilediği kadar alsın. Çünkü ilim, öğrenmekle elde edilir.
“Şeytan, içinde, Bekara sûresinin okunduğu evden kaçar gider.”
“İlim yok olmadan, ilim tahsîl edin. İlmin yok olması âlimlerin ölmesidir. Öğrendiğiniz ilme ne zamân muhtaç olacağınızı bilemezsiniz. Eshâb-ı kirâmın yolunda gidin. Çünkü ileride Allahü teâlânın kitabını okuyup da amel etmeyenler gelecektir.”
“İnsanlar, ilmi âlimden (ehlinden) öğrendiği müddetçe doğru yoldan sapmazlar. Ehil olmayandan öğrendiklerinde felâkete düşerler.”
EN DOĞRULAR, EN İYİLER!
Abdullah bin Mes’ûd’un bir hutbesi: “Sözlerin en doğrusu, Allahü teâlanın kitâbıdır. Yolların en iyisi, Muhammed Aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. Yapışılacak en sağlam kulp, takvâdır. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid’atlerin hepsi, dalâlettir, sapıklıktır. İşlerin en hayırlısı, orta hâlli olanlardır. En hayırlı zenginlik, gönül zenginliğidir. Kalbe atılanların en hayırlısı, yakîndir. İçki, günahların en büyüğüdür.
Gençlik, deliliğin bir kolu, yâni şûbesidir. Mü’mine sebb etmek (sövmek), fısktır. İyilerin divânında şöyle yazılıdır: Af eden, affolunur. Saîd, başkasından nasîhat alandır. İşler netîceleri ile ölçülür. İşin özü, hülâsası, sonucudur. En güzel yol, peygamberlerin aleyhimüsselâm yoludur. En çirkin ve kötü dalâlet, hidâyettten sonraki dalâlettir. En güzel ölüm, şehîdliktir. Belânın ne olduğunu bilen, sabreder. Belâyı tanımayan onu inkâr eder.”
1) Müsned-i Ahmed ibni Hanbel; cild-1, sh. 374-466
2) El-İsâbe; cild-2, sh. 360
3) Târih-i Bağdâd; cild-1, sh. 31
4) Hulâsatü Tehzîb-il-kemâl; sh. 181
5) Şezerât-üz-zeheb; cild-1, sh. 38
6) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-3, sh. 159
7) Tabakât-ül-Kurrâ (İbn-i Cezerî); cild-1, sh. 458
8) Tabakât-üş-Şîrâzî; sh. 43
9) Tabakât-ül-Kurrâ liz-Zehebî; cild-1, sh. 33
10) En-Nücûm-üz-Zâhire; cild-1, sh. 89
11) Tabakât-ül-huffâz; sh. 5
12) Meşâhir-i Eshâb-ı Güzîn ve Terâcim-i Ahvâl-i Fukahâ; sh. 13
13) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebeddiyye; sh. 975
14) Eshâb-ı Kirâm; sh. 303
15) Fâideli Bilgiler, sh. 49
16) Hilyet-ül-evliyâ cild-1, sh. 124
17) Et-Tefsîr vel-müfessirûn; cild-1, sh. 83
18) Üsüd-ül-gâbe; cild-3, sh. 256
19) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 13
20) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 198
21) Cemheretü hutab-il-Arab; cild-1, sh. 280
22) Ikd-ül-ferîd; cild-2, sh. 156