hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
9:4
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 956
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

Tebe-i tabiînin büyüklerinden.

Mücâhid bir zât olup, hadîs ve fıkıh âlimi idi. İsmi, Abdullah bin Mübârek bin Vâdıh Hanzalî Temîmî, künyesi Ebû Abdurrahmân’dır. Emevî halîfelerinden Hişâm bin Abdülmelik devrinde 736 (H.118) yılında Horasan’da Merv şehrinde doğdu. 797 (H.181) senesi bir gazâ dönüşü, Bağdad yakınlarında Hît denilen yerde vefât etti. Türk asıllıdır.
Abdullah bin Mübârek, sâlih bir ana babadan dünyâya geldi. Ana ve babası ve doğumu ile ilgili menkıbe meşhûrdur: Merv şehri kâdısının bir kızı vardı. Şehrin eşrâf ve ileri gelenleri bu kızı istediler. Kâdı, danışmaya ehil olanlarla meşveret etti. Bir de hıristiyan komşusu vardı. “Onunla da meşvret edeyim, başka dindendir ama, görünüşte komşumuzdur” deyip, çağırdı. Meşveretten sonra, hıristiyan şöyle dedi: “Ey Kâdı! Bu işte, bizden öncekilerin yolları, âdetleri vardır. Sizden öncekilerin de âdetleri, sünnetleri vardır. Zamânımız insanlarının da âdetleri vardır. Şimdi sen serbestsin. Hangisini istersen seç.” Kâdı; “Üç yolu, âdeti de açıkla” dedi. Hıristiyan şöyle anlattı: “Bizden evvelkilerin yolu, asîl, soylu birisini bulup, kızını ona verirlerdi. Sizin evvelkilerinizin sünneti, âdeti, takva sâhibine (Allahü teâlâdan korkana) vermekti. Zamânımızdakilerin âdeti ise zenginleri tercih etmektir. İyi soya, asâlete ve kuvvetli dîne îtibâr etmezler. Sen hangisini seçiyorsun!” Kâdı; “Ben kendi evvelkilerimizin sünneti ile amel eder ve takvâ sâhibini tercih ederim” dedi. Sonra düşündü. Merv’de, kölesinden daha muttaki (Allahü teâlâdan korkan) ve dindar kimse bulamadı. Kızını ona verdi. Fakat kölesi kırk gün kızın yanına gitmedi. Annesinin bundan haberi olunca, kâdıya şikâyet edip; “Böyle sâlihâ bir kızı, kölene verdin de, henüz yüzüne bile bakmadı, senin bu yaptığın nedir?” dedi. Kâdı, (kölesi Mübârek’e; “Ey Mübârek! Sen benim kızıma nâz mı ediyorsun da, yanına gitmiyorsun?” dedi. Mübârek cevâbında; “Ey müslümanların kâdısı! Bu nasıl söz? Sizin kerîmenize nasıl nâz edebilirim? Ama siz kâdısınız. Bu yüzden kızınızın evinizde iken şüpheli birşey yemesinden korktum. Ben ise, lokmalara çok dikkat ediyorum. Ona helâl yemek yediriyor ve kanının tamâmen temiz olmasını istiyorum. Allahü teâlâ bize bir çocuk verirse, sâlih ve iyi olmasına çalışıyorum” dedi. Kırk gün sonra hanımının yanına yaklaştı. Haram ve helâle bu derece dikkat etmesi netîcesinde, Allahü teâlâ ona Abdullah gibi bir oğul verdi. İşte bu çocuk; bütün dünyânın makbûlü olan Abdullah bin Mübârek hazretleri idi.
Abdullah bin Mübârek, ilk tahsîlini Merv şehrinde yaptı. Sonra Bağdad’a geldi. Tabiînden büyük âlim, şaşıranların yol göstericisi, dînin senedi, Hanefî mezhebinin reîsi olan İmâm-ı a’zamdan ilim tahsîl etti. Ayrıca zamânın meşhûr âlimlerinin derslerine devâm ederek, hadîs ve fıkıh ilimlerinde söz sâhibi oldu.
Süleyman Teymî, Hamîd-i Tavîl, İsmâil bin Hâlid, Yahya bin Sa’îd Ensârî, Sa’îd bin Sa’îd Ensârî, İbrâhim bin Ebî Abele, Ebû Hâlde Hâlid bin Dînâr, Âsım el-Ahvel, İbn-i Avn, İkrime bin Ammâr, Îsâ bin Tahmân, Fıtr bin Halîfe, Muhammed bin Aslan, Mûsâ bin Ukbe, A’meş, Hişâm bin Urve, Süfyân-ı Sevrî, Şu’be bin Haccâc, Evzâî, İbn-i Cüreyc, Mâlik, Leys, İbn-i Ebî Zi’b hocalarından bâzılarıdır. Talebelerinden bâzıları da; Ma’mer bin Râşid, Ebû İshak Fezârî, Ca’fer bin Süleyman, Bakıyye bin Velîd, Dâvûd bin Abdurrahmân, Süfyân bin Uyeyne, Ebü’l-Ehvâs, Fudayl bin lyâd, Mu’temir bin Süleyman, Velîd bin Müslim, Ebû Bekr bin lyâş ve başkalarıdır. Kitapları, kerâmetleri ve yetiştirdiği talebeleri pek çoktur. Bunlardan birisi de mezheb reisi Ahmed bin Hanbel hazretleridir.
Abdullah bin Mübârek, ilim tahsîlinden sonra tekrar Merv’e döndü. Burada bir yıl ticâretle uğraşır, kazancının hepsini fakirlere dağıtırdı. İkinci yıl, İslâmiyeti yaymak için cihâda çıkar, harblere giderdi. İlmi, fıkhı, edebi, fesâhati ve zühdü çok idi. Geceleri ibâdet ile geçirirdi. Az konuşmayı kendine âdet edinmiş olup, emîn ve sözleri sened idi. Arkadaşından emânet aldığı bir kalemi iâde etmek için, Merv’den Şam’a kadar yaya olarak gelmiş ve emâneti yerine ulaştırmıştır. Kitaplarında yirmibinden ziyâde hadîs-i şerîfe yer vermiştir.
“Tezkire”de onun hakkında şöyle bildirilmektedir: “Din düşmanları ile cihâd edenlerin başında gelirdi. Âlimlerin sultânı ismini alan Abdullah bin Mübârek, ayrıca yiğitlikte zamânının bir tanesi idi. Dînimizin büyüklerini görmüş, sohbet etmiş ve onların makbulü olmuştur. Onun hakkında, önceleri hıristiyan olan ve hidâyetine vesile olduğu, Hasen ibni Îsâ Masercis şöyle anlatır: “Abdullah bin Mübârek’in arkadaşlarından Fadl bin Îsâ, Muhalled bin Hüseyn ve başkaları yanıma gelip; “Haydi Abdullah bin Mübârek’in güzel hâllerini sayalım” dediler. Berâberce şöyle saydık “Onun; ilmi, edebi, fıkhı, nahvi, lügati, şiiri, fesâhati, zühdü, verâı, insafı, gece ibâdeti, haccı, gazâsı, biniciliği, kahramanlığı, riyâzeti, boşuna konuşmaması, arkadaşlarına karşı gelmemesi ve başkalarıdır.”
Ali bin Sadaka onun hakkında şöyle demiştir: “Hadîs âlimleri arasında İbn-i Mübârek, insanlar arasında Emîr-ül-mü’minîn gibidir.”
Ayrıca onun hakkında pek çok söz söylenmiştir. Meselâ, Abdullah bin Muhammed; “İbn-i Mübârek’i dinledim. O, bize göre insanların en yükseği ve onların içinde kendi zamânındaki ihtilâfları en iyi bilendir” demiştir.
Talebesi Nuaym bin Hammâd; “İbn-i Mübârek gibisini görmedim. O, sanki benzeri olmayan, husûsî dokunmuş bir kumaş gibidir” buyurdu.
Şu’ayb bin Harb; “Abdullah bin Mübârekle kim karşılaşırsa şeref kazanır. Çünkü o, zamânındakilerin hepsinden üstün vasıflara sahip bir zât idi” şeklinde bildirmiştir.
Kütüb-i sitte ehlinden İmâm-ı Nesâî (r.aleyh) şöyle dedi: “Biz, zamânımızda İbn-i Mübârek’ten daha kuvvetli, daha üstün, her övülen sıfatın kendinde bulunduğu bir başka zât tanımıyoruz.” Talebesi Yahya bin Sa’îd el-Kattân da, ondan bahisle; “İlimde anlayış sâhibi, hâfız, zâhid, âbid, zengin, çok hac ve gazâ eden, nahiv bilgisi çok kuvvetli, şâir bir zât idi. Onun gibisini görmedim” demiştir.
İbn-i Hibbân; “Onda, kendi zamânında ilim ehlinden hiç bir kimsede olmayan güzellikler vardır” buyururken, İsmâil bin lyâş; “Zamânında onun gibisi yoktu. Allahü teâlâ yarattığı her güzel hasletten ona da vermiştir” diye bildiriyordu.
Abdullah bin Mus’ab da (r.aleyh); “Hadîs ve fıkıh ilmini, Arab edebiyâtını iyi bilen, şecâati, ticâreti, cömertliği ve yanında olmadıkları zamânda, arkadaşlarına muhabbeti kendisinde toplamış mümtaz bir zât idi” buyurmuştur.
Süfyân-ı Sevrî (r.aleyh); “Bütün ömrümde bir sene Abdullah bin Mübârek gibi olmayı isterdim. Fakat buna gücüm yetmez. Hattâ üç gün bile” buyurmuştur.
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh) sünnete uyar, bid’atten ve bid’at ehlinden nefret ederdi. Böyle kimselerle oturmadığı gibi, oturanları da men ederdi. Zarârını anlatır ve münâfıklık alâmetlerinden olduğunu söylerdi.
Bir defâsında, Horasan âlimlerinden olan Abdullah bin Ömer Serahbî şöyle buyurdu: “Bir keresinde bid’at ehliyle oturup yemek yedim. Abdullah bin Mübârek (r.aleyh) bundan haberdâr olunca, bana; “Seninle otuz gün konuşmayacağım” dedi. Selâm bin Ebî Mutî’; “Doğuda onun bir benzerini görmedim”, Hâkim; “Asrında dünyânın imâmı idi. İlim, zühd, yiğitlik ve cömertlikte en iyileri idi”, Hasen bin Îsâ; “Duâsı kabûl olunanlardandı” demişlerdir.
Ebû Üsâme de; “İbn-i Mübârek’ten çok ilim isteyen, bir başkasını görmedim” buyurdu.
İbn-i Mehdî; “İmâmlar dörttür; “Süfyân-ı Sevrî, Hammâd bin Zeyd, İbn-i Mübârek, Mâlik” diyerek, onu imâmlar içinde saymıştır.
İmâm-ı Ahmed; “Zamânında ilmi ondan daha çok taleb eden yoktu”, Fudayl bin lyâd; “Ardından bir benzeri gelmedi”, İbn-i İshak Fezârî; “İbn-i Mübârek, müslümanların imâmıdır”, Atâ bin Müslim; “Onun bir benzerini görmedim. Başkaları da görmedi.” Evzâî; “Onu gören gönüller rahatlardı.” buyurmuşlardır.
Mevlânâ Muhammed Rebhâmî (r.aleyh); “Üstadımın şöyle buyurduğunu işittim” dedi: “Abdullah bin Mübârek’in (r.aleyh) dört şeyde eşi yoktu. Birincisi, zamânında dünyâda onun gibi bir âlim yoktu. Diğerleri sıra ile; hilm, şecâat ve yiğitliği, bir de cömertliği idi. Bu dört şeyde, zamânında, hiç kimse onunla eşit değildi.”
İbn-i İshak şöyle dedi: “Ben, Sahâbe-i kirâm ile Abdullah bin Mübârek’in işlerine, hâllerine dikkat ettim. Onların aynı idi. Yalnız, Eshâb-ı kirâm’ın (r.anhüm) üstünlükleri, Peygamber efendimizin eşsiz sohbetinde bulunmaktan ileri geliyordu.”
Abdullah bin Mübârek’in (r.aleyh) huzurunda birisi aksırdı. Fakat Elhamdülillah demeyi unuttu. O kimseye, suâl sorar gibi bir edâ ile; “Aksıranın ne demesi îcâbeder efendim?” dedi. O da “Elhamdülillah” deyince, İmâm da; “Yerhamükellah” buyurdu. Bu rivâyeti bildiren Muhammed bin Cemîl; “Bu edebli hareket bizi şaşırttı. Bu derece edebe hayran olduk” demektedir.
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh), Allahü teâlâdan çok korkar, titrer ve gözyaşı dökerdi. Arkadaşı Fudayl bin lyâd (r.aleyh); “Onu sevmemin asıl sebebi, Allahü teâlâdan çok korkmasıdır” buyurdu.
Kendisini Mekke-i mükerremeden uğurlayan hocası İbn-i Cüreyc (r.aleyh), ona; “Sen, Allahü teâlâyı sevdikçe, O da senin yardımcın olsun” diye duâ etmişti.
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh), hudut boylarında at koşturur ve Ribât denilen gözetleme karakollarında bulunurdu. Cihâd için Tarsus’a kadar geldi ve Rakka’ya uğradı. Buraya geldiğinde, muazzam bir kalabalık kendisini karşıladı, öyle ki, kalabalığın kaldırdığı toz, bulut gibi göğe yükseliyordu. Küçükler, büyükler ve şehrin ileri gelenleri onu görmek için can atıyorlardı.
Misis denilen yerde de ikâmet etti. Tarsus’da, hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu. İlim, ibâdet ve cihâddan geri durmadı. Misis’de, ikindi namazında Cum’a Mescidi’ne gelir, güneş batıncaya kadar kıbleye karşı oturur, Allahü teâlânın zikriyle meşgul olur, kimseyle konuşmazdı. “Kim gündüzünü Allahü teâlâyı anarak geçirirse, o, bütün gün zikretmişlerden yazılır” buyururdu.
Muhammed bin Abdurrahmân bin Sehm’den rivâyet edildiğine göre; Abdullah bin Mübârek (r.aleyh), Misis nâhiyesinde onyedi bin hadîs-i şerîf rivâyet etti. Küçük yaştaki talebesi Abdet bin Süleymân’a hadîs-i şerîf yazdırır, öğrettiği ilme karşılık bir şey almaz, üstelik para verirdi.
O zamân Şam’ın hudut vilâyeti olan Misis, Antalya ile Rumlar arasında bulunuyordu. Burada sâlih kimseler hudut muhafızı yâni murâbıt olarak kalırlardı. Abdullah bin Mübârek de (r.aleyh) bu gazâ mahallerinde, Rumlara karşı yapılan gazâlara iştirâk edip, büyük kahramanlıklar gösterdi. Mu’temir bin Süleyman ve Abdullah bin Sinan’la birlikte cihâda çıkarlardı. Abdullah bin Sinan (r.aleyh) onun cihâd ve kahramanlıklarını şöyle bildirmektedir: “Abdullah bin Mübârek, harpteki kahramanlıklarını gizler, kimsenin kendisini tanımasını istemezdi. Bir defâsında, harp sahasında bir çok müslümanı şehîd eden ve kimsenin karşısına çıkamadığı azılı bir kâfiri katletti. Arkasından da beş kişiyi daha öldürdü. O, bu kahramanlığından dolayı tanınmak istemeyip, kendini gizledi. Hattâ bana; kimseye söylememem için yemîn verdirdi.
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh) böyle bir gazâdan dönünce, Mekke-i mükerremede bulunan evliyâdan Fudayl bin lyâd’a (r.aleyh) manzum bir mektup yazdı. Bu mektupta cihâdın fazîletini bildirip, ibâdetle meşgul olan arkadaşına, mektubunda özetle şöyle demektedir:
“Ey Haremeyn’de ibâdet edip, göz yaşı döken! Bizi bir gör. Biz kanlarımızla boyanıyoruz. Akınlarda yorulan atlarımızın ayaklarından etrâfa saçılan tozlar, bize misk-ü anber olurken, oradaki misk-ü anber kokuları sizin olsun derim. Peygamber efendimizden bize hiç yalanlanamayan doğru haber geldi: “Allah yolunda savaşan atların sıçrattığı tozlar, bir kişinin burnunda, Cehennem ateşinin dumanıyla birleşmez.” Allahü teâlâ da meâlen şöyle buyurdu: “Allah yolunda şehîd olanlara “Ölülerdir” demeyiniz. Hakîkatte onlar diridirler. Fakat siz anlayıp bilemezsiniz.” (Bekara sûresi: 154)
Fudayl bin lyâd (r.aleyh) mektubu gözyaşları içinde okudu. Sonra da; “Ebû Abdurrahmân doğru söylüyor ve bana nasîhat ediyor” buyurdu.
Gazâ arkadaşı Muhammed bin Âyun şöyle anlatır: “Seferde bir gece, Abdullah bin Mübârek (r.aleyh) istirâhate çekilmişti. Ben de mızrağıma dayanmış oturuyordum. Benim uyuduğumu zannedip kalktı ve fecr vaktine kadar namaz kıldı. Sonra beni namaza kaldırmağa geldi. Uyumadığımı, kendisinin durumunu gördüğümü anlayınca, hayâsından yüzü kızardı. Sefer boyunca böyle devâm etti.”
Hıbbân; “İbn-i Mübârek ile mücâhidler olarak Şam’a varmıştık. Orada halkın ibâdetini, gazâya hazır hâllerini, her gün seriyyelerin (küçük askerî birliklerin) geliş-gidişlerini görünce, İbn-i Mübârek şöyle buyurdu: “Bu güzel hâller ile Rabbimizin huzuruna çıkacağız. Burada Cennet kapılarını açtık” buyurdu.
Sehl Ali bin Abdullah Mervezî, Abdullah bin Mübârek’in derslerine devâm ederdi. Bir gün; “Artık senin dersine gelmeyeceğim. Çünkü, bugün gelirken, senin kızların dama çıkmış, beni çağırıyorlardı. Benim Sehl’im, benim Sehl’im diyorlardı. Bunların terbiyesini vermiyor musun?” dedi. Abdullah bin Mübârek, o gece talebesini toplayıp; “Sehl’in cenâze namazına gidelim” dedi. Gidip, vefât etmiş buldular. “Vefâtını nerden anladın?” dediklerinde; “Benim hiç cariyem yok. O gördükleri Cennet hûrîleri idi. Onu Cennet’e çağırıyorlardı” dedi.
Abdullah bin Mübârek buyurdular ki: Bir ateşperest ile çalışıyorduk. Namaz vakti gelince ondan, namaz kılarken bana zarar vermiyeceğine dâir söz aldım. Bunun üzerine namaz vaktinde rahatça bir namaz kıldım. Sonra ateşperest olan o şahsın ibâdet zamânı gelmişti. Şimdi sıra bende, ben ibâdet ederken, sen de zarar vermiyeceğine dâir söz ver deyince; rahatça ibâdetini yapabileceğini bildirdim.
Fakat ateşperest, ateşe tapmak üzere secdeye varınca, hemen üzerine atıldım. Sözümde durmadım. Şöyle bir ses duydum: “Söz verdiğin zamân ahdini yerine getir!” Bunun üzerine, ona zarar vermeden geri çekildim. Sonra, ateşperest ibâdetini bitirdiğinde bana sordu: “Evvelâ hücûm ettin. Sonra niye vazgeçtin?...” “Ben, Allah’dan başkasına secde ettiğin zamân, dayanamadım, üzerine atıldım. Seni öldürmek istiyordum. Fakat tam o anda; “Söz verdiğin zamân, ahdini yerine getir” diyen bir ses, beni o teşebbüsten alıkoydu” dedim. Bunun üzerine ateşperest; “Rab, senin Rabbindir! Kendi düşmanı için, dostunu bile azarlıyor! İşte huzurunda müslüman oluyorum” diyerek Kelime-i şehâdet getirdi.
Bir gün Abdullah bin Mübârek, Şam’a gitmek üzere sefere çıktı. Giderken, yolda ölmüş bir merkep gördü. Yanı başında ayakta bir fakir de ağlıyordu. Abdullah bin Mübârek ona niye ağladığını sordu. Fakir, cevap olarak; “Ben fakir bir kimseyim ve çoluk-çocuk sâhibiyim. Bunu üçyüz dirheme almıştım. Bundan sonra ne yapacağımı düşünerek ağlıyorum!” dedi. Abdullah bin Mübârek; “Sen bunu sağ iken üçyüz dirheme almıştın. Şimdi ise bunu senden semeri ile beşyüz dirheme alıyorum” deyip, beşyüz dirhemi sayarak eline verdi. O gece fakir, rüyasında mahşeri gördü. Baktı ki, bahçeler, bağlar içerisinde bir merkep! Yularını ve palanını altın ve mercanlarla süslemişler. Yanı başında bir melek, şöyle nidâ ediyordu: “Kim buna binerse ona müjdeler olsun.” Fakir bunu duyunca, meleğin yanına gelip dedi ki: “Bu benim ölen merkebimdir. Bunu bana ver!” “Evet, bu senindir. Fakat ölüsüne sabır etmediğin için, şimdi başkasının oldu. Baksana, yuları üzerinde ne yazıyor?” Fakir yulara bakınca bir de ne görsün; “Bu, Abdullah bin Mübârek hazretlerinin bineğidir” yazılıydı. Sonra fakir, uykudan uyanıp, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Kendi kendine; “Bana yazıklar olsun, bir hayvanın ölmesine bile sabredemedim” dedi. Hemen beşyüz dirhemi alıp, doğruca Abdullah bin Mübârek hazretlerinin yanına gitti. Parasını geri vermek istedi ve dedi ki: “Ben satıştan vazgeçtim.” “Sen akşam gördüğün rüya üzerine geldin. Ben de vazgeçtim, beşyüz dirhemi de sana hediye ettim” buyurdu.
Bir gün bir âmâ gelip; “Bana duâ buyurun da, Allahü teâlâ gözlerime görme kuvveti versin!” dedi. Bunun üzerine Abdullah bin Mübârek, Allahü teâlâya yalvararak duâ eyledi ve derhâl âmânın gözleri görmeye başladı.
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh), bir hâtırasını şöyle anlatır: “Şiddetli bir kıtlık ve kuraklık senesi Medîne’ye gittim. Halk ile berâber yağmur duâsına çıktık. Üzerinde âdî ketenden iki elbise bulunan ve birini izâr, diğerini de peştemal olarak kullanan siyâhî bir genç, benim yanı başıma gelerek durdu ve; “Yâ Rabbî! Amellerimizin kötülüğü’, günahlarımızın çokluğu, senin katında yüzlerimizi kararttı. Bizi terbiye etmek için rahmetini bizden kestin. Ey Hilm ü vakar sâhibi olan ve ey kulları kendisinden iyilikten başka bir şey bilmeyen Rabbimiz! Şu anda kullarına rahmetini inzâl etmeni senden dilerim” diye duâ etti. “Bu saatte, bu saatte” derken gökyüzü bulutlandı ve her taraftan yağmur yağmaya başladı. Oradan ayrıldık. Fudayl’ın yanına gittim. Fudayl (r.aleyh); “Ne oluyor, seni mahzun görüyorum?” dedi. Ben hâdiseyi kendisine anlattım ve siyâhî delikanlının bizi geçmiş olduğunu söyleyince, Fudayl, bir âh çekerek bayıldı ve yere düştü.”
Abdullah bin Mübârek hazretlerinin bir kölesi vardı. Bunun için etrâftan kendisine; “Kölen mezar açıp, kefen soyuyor ve bu suretle aldığı paraları sana veriyor” dediler. Abdullah (r.aleyh) buna çok üzüldü. Bir gece onu tâkib etti. Köle, mezarlığa girdi. Bir kabrin üstünü açtı, orada namaza durdu. Biraz daha yaklaşıp dikkatle baktığında, kölesinin üzerinde bir çul, boynunda bir zincir gördü. Secdeye gidip ağladı, sızladı. Onun bu hâlini gören Abdullah bin Mübârek (r.aleyh), sessizce geri çekildi ve bir köşede ağladı. Köle, sabaha kadar orada ibâdetine devâm etti. Sonra mezardan çıkıp üstünü örttü. Sonra da câmiye sabah namazına koştu. Namazdan sonra; “Ey asıl sâhibim olan Rabbim! Mecâzî efendime para vermem gerekiyor. Muhtaçların sığınağı sensin” diye duâ etti. O zamân kölenin avucuna bir dirhem kondu. Bu hâdiseyi seyreden Abdullah bin Mübârek hazretleri, dayanamayıp onun yanına gitti ve kucaklayıp öptü. “Senin gibi köleye canlar fedâ olsun. Keşke sen efendi, ben de kölen olsam” dedi. Bunun üzerine köle; “İlâhî! Hâlim anlaşıldı. Emânetini al!” dedi. O anda ruhunu teslim etti. Cenâze namazı kılınıp, aynı elbise ile aynı kabre defnedildi.
‘Abdullah bin Mübârek (r.aleyh) vefâtı yaklaştığı zamân bütün malını fakirlere verdi. Hizmetinde bulunan bir talebesi dedi ki: “Efendim, malûmunuz üç çocuğunuz var. Onlara mîras bırakmayacak mısınız?” Buyurdu ki:
“Onları Allahü teâlâya emânet ediyorum, O, en iyi vekildir. Eğer çocuklarım, sâlih olursa, cenâb-ı Hak, onları hiç ummadıkları yerden rızıklandırır. Yok eğer, fâsık olurlarsa, malımın kötü insanlara kalmasını istemem.”
Vefâtı ânında gözlerini açtı, güldü ve meâlen; “Amel edenler, bu ebedî nimete kavuşmak için çalışsınlar” (Sâffât sûresi: 61) âyet-i kerîmesini okudu.
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh) vefâtı esnâsında, âzâdlı kölesi olan Nasr’a; “Başımı toprağa koy” dedi. Nasr ağladı. “Niçin ağlıyorsun?” deyince; “Senin iki varlığını, servetini ve şimdi de yoksul olarak ölümünü görüp ağlıyorum” dedi. İbn-i Mübârek; “Ağlama. Zîrâ ben, Allahü teâlâdan zenginler gibi yaşamamı ve yoksullar gibi ölmemi istedim. Sonra sen, bana şehâdeti telkin et ve ben başka bir söz konuşmadıkça da onu tekrar etme” buyurdu.
Hâlid bin Ma’dan’dan rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde, sevgili Peygamberimiz; “Şehîdler, Allah’ın emin kıldığı kimselerdir, ister öldürülsünler, isterse yataklarında ölsünler” buyurdu.
Fudayl bin lyâd’ın oğlu Muhammed şöyle dedi: “Abdullah bin Mübârek’i rüyamda gördüm. Ona; “En üstün amel nedir?” dedim. “İçinde bulunduğundur” buyurdu. “Hudud boylarında beklemek ve cihâd mıdır?” dedim. “Evet” buyurdu. “Allahü teâlâ sana ne muâmele yaptı?” dedim. “Beni sonsuz mağfireti ile mağfiret edip, izzet ve ikrâmlarda bulundu” dedi.
Misisli İsmâil ibni İbrâhim anlatır. “Haris bin Atıyye’yi rüyâda görüp ona hâlini sordum; “Rabbim beni mağfiret etti” dedi. “Abdullah bin Mübârek nerededir? dedim. “O, hergün Allahü teâlânın huzuruna çıkanlardandır” dedi!
Nevfel; “Abdullah bin Mübârek’i rüyâda gördüm ve; “Rabbin sana ne muâmele yaptı?” dedim. O da; “Beni mağfiret etti” buyurdu. Süfyân-ı Sevrî’ye ne yaptı?” dedim. “O, şehîdlerin içinde yüksek derecelerdedir” buyurdu.
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh), edeb ve hikmet sâhibi idi. Hikmetli sözlerinden bâzıları şunlardır:
“Biz çok ilimden ziyâde az da olsa edebe muhtâcız.”
“Âlimler edeb hakkında çok şeyler söylediler. Bize göre edeb, insanın kendini tanımasıdır.”
“Çalışman ve işlerini Allahü teâlâya ısmarlaman, tevekküle mâni değildir. Tevekkül ve tefviz hâli için de kazanmak ibâdettir.”
“Hastalanınca harcamak, vefâtında da kefenini almak için insan, çalışmalı ve bir mikdar mala sâhib olmalıdır.”
“Çalışıp kazanma zahmeti çekmemiş kimsede hayır yoktur.”
Buyurdu ki: “İlmin evveli niyettir. Sonra anlamaktır. Sonra yapmaktır, sonra muhafazadır, sonra yaymaktır.”
“Nefsini bilen Rabbini bilir” hadîs-i şerîfinin sırrına eren, nefsini, sokakta gördüğü köpekten aşağı bilir.”
“Nice küçük amel, niyetle büyür, nice büyük amel de niyetle küçülür.”
“Bana hıyânet edecek hiç bir şeyi kalbime koymadım.”
“Ölümden sonrası için ölmeden önce hazırlık yap.”
“Sükût, doğruluk, vâkar; kişi için en güzel süstür.”
“Allahü teâlâdan korkan kimselerle berâber ol. Bid’at sahipleriyle oturmaktan sakın!”
“Bir kimsenin çoluğu-çocuğu olup, onların ihtiyâcı için çalışsa, geceleri kalkıp üzerleri açık olarak, gördüğü evlâdının üzerlerini yorganları ile örtse, onun bu çeşit işleri gazâ ve cihâddan daha üstündür.”
“Âlimleri hafîfe alanın âhıreti, ümerâyı hafîfe alanların dünyâsı, dostlarını hafîfe alanın mürüvveti yıkılır.”
“Sâlih kimselerden olmadığım hâlde, sâlihleri severim. Kötü kimselerden daha aşağı olduğum hâlde, kötüleri sevmem”
“Eğer gıybet etseydim; anamı, babamı gıybet ederdim. Çünkü sevâblarımın onlara verilmesi daha hayırlı olur.”
Allah için ilme çok ehemmiyet verirdi. Buyurdu ki:
“Müstehâbları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşek davranmak, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan da mârifete, Allahü teâlânın rızâsına kavuşamaz.”
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh) birisine; “Allahü teâlâyı murâkabe et” dedi. O kişi; “Bu nasıl olur” dedikte; “Allahü teâlâyı görür gibi ol” buyurdu.
“İnsan nefs, şeytan, münâfık gibi üç düşmanla karşı karşıyadır ve bunlardan kurtulmak çok güçtür.”
Sâlim bin Abdullah’ın naklettiğine göre, ilmin faydası hakkında da şöyle buyurdu:
“Kim ilmi ararsa öğrenir. İlmi öğrenen, günah işlemekten korkar. Günahtan korkan ondan kaçar. Ondan kaçan ise kıyâmet günü hesaptan kurtulur.”
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh) çok cömerd olup, misâfiri çok sever, onsuz bir şey yemezdi. Sebebini sorduklarında; “Misâfirle yenen yemekden suâl olunmayacak. Bu sebepten misafirle yemek yemeğe gayret ediyorum” buyururdu.
Onun ikrâmlarını gören yakınları; “Mal azaldı. Şu misafirleri biraz azaltsanız” dediklerinde; “Mal azaldıysa, ömür de azaldı” buyurdu.
Buyurdu ki: “Şüpheli bir kuruşu geri vermeyi, binlerce lira sadaka dağıtmaktan daha fazla severim.”
“Din kardeşimin bir ihtiyâcını görmem, bir sene nâfile ibâdet etmemden daha önemlidir.”
Abdullah bin Mübârek’e (r.aleyh); “İnsanların en alçağı kimdir?” diye sorulunca; “Din kisvesi altında dünyâ menfaati sağlayandır” buyurdu.
“Okumadan yüksek derece isteyene şaşarım.”
Abdullah bin Mübârek’in, Zeyd bin Eslem’den rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde; “Bir müslümanın hayırlı bir sözü öğrenip öğretmesi ve onunla amel etmesi, bir senelik (nâfile) ibâdetinden hayırlıdır.” buyruldu.
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh) buyurdu ki: “İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe; âlim, âbid, zâhid, Allah’dan çok korkan ve O’nun rızâsını dileyen bir zât olup, çoğu kere, gece namazı kılardı.” Yine İbn-i Mübârek hazretlerinin yanında İmâm-ı a’zam hazretlerinden söz açıldığında şöyle buyurdu: “Bütün varlığıyla dünyâ, kendisine arzedildiği hâlde, ondan kaçan bir zâtın aleyhinde nasıl konuşuyorsunuz?”
Abdullah bin Mübârek hazretleri, sadakalarını öncelikle âlimlerin fakirlerine tahsis ederdi. Kendisine, niçin böyle yaptığı soruldukta; “Ben, peygamberlikten sonra ilimden daha üstün bir rütbe olduğunu zannetmiyorum. Âlimlerden biri, bir ihtiyaçla karşılaşınca, onun ile meşgul olur da okuyamaz. Onun ihtiyâcını te’min edip, okumasını sağlamak daha makbuldür” buyurdu.
İnsanlar arasına karışmayıp uzak durmasının sebebi soruldukta; “Kalabalıklara karışıp da ne yapayım? Onlar birbirlerini gıybet etmekten başka ne yapıyorlar? Biz de hadîs-i şerîf okuyarak ve okutarak Resûlullah ve O’nun mübârek arkadaşları ile berâber oluyoruz” buyurdu.
“İlimde cimrilik yapan kişiye Allahü teâlâ üç belâ verir; “Ya ölür, ilmi gider. Yâhud unutur veya kendine ilmi unutturacak kimse ile dostluk kurar, öylece ilmi gider.”
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh) çok soğuk bir kış günü Nişâbur pazarında giderken, sırtında sâdece bir gömlek bulunduğu için üşümekten titreyen bir köleye rastladı. Ona; “Efendine söylesen de sana bir palto alsa olmaz mı?” dedi, Köle; “Efendime ne söyliyebilirim ki, o hâlimi görüyor ve biliyor” deyince, Abdullah bin Mübârek hazretleri feryâd edip yere düştü. Kendine geldiğinde; “Sabrı ve kanâati bu köleden öğreniniz” buyurdu.
Abdullah bin Mübârek’e (r.aleyh); “İnsandaki en üstün haslet hangisidir?” diye sorulunca; “Kâmil akıl” buyurdu. “Eğer o yoksa” dediler. “Güzel edebdir” buyurdu. “O da yoksa” dediler. “Kendisiyle istişâre edilecek şefkatli bir kardeş” buyurdu. “O da yoksa” dediler. “Devâmlı sükût” buyurdu. “O da bulunmazsa” dediklerinde, “Ölmek” buyurdu.
“Şöhretten (elle gösterilmekten) sakının.”
“Şu dört cümle, dörtbin hadîs-i şerîften seçilmiştir; kadına güvenme, mala aldanma, mideni fazlaca doldurma, işine yarıyacak kadar ilim öğren.”
“Bir âlimin sakınması gereken en önemli husus; Allahü teâlânın haram kıldığı şeylerden uzak durması ve dünyâya gönül bağlamamasıdır.”
“Dünyâ sevgisi ve günahlar, kalbi istilâ ettiklerinde, o kalpten nasıl hayır beklenir.”
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh) buyurdu ki: “Allahü teâlâya isyân ederken, O’nu sevdiğini açıklarsın. Bu ise kıyasta acâibdir. Eğer sevgin doğru olsaydı, O’na itâat ederdin; çünkü seven, sevdiğine itâat eder.”
Abdullah bin Mübârek’in (r.aleyh) bir oğlu vefât etti. Mecûsînin biri onu şöyle tâziye etti: “Aklı başında olana yakışan, bu gibi hâdiselerde, câhilin beş gün sonra yapacağını hemen yapmaktır.” Yâni câhil bağırır, çağırır, beş gün sonra susar. Aklı başında olan ise, mukadderâta boyun eğerek hemen bu günden susar ve sabreder” demek istedi.
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh) buyurdu ki: “Gece karanlığı bastığı zamân, Allahü teâlânın sevgili kulları rükû ederler. Çünkü korku, uykularını kaçırmıştır. Kendilerini emniyette hisseden gâfiller ise, dünyâda gaflet uykusuna dalmış, bu fırsatı kaçırmışlardır.”
Abdullah bin Mübârek hazretlerine; “Güzel ahlâkı, bir cümlede hülâsa eder misin?” dediklerinde; “Kızmamaktır” buyurdu.
Abdullah bin Mübârek (r.aleyh), Selmân-ı Fârisî’nin (r.anh) Ebü’d-Derdâ hazretlerine şöyle bir mektup yazdığını haber verdi: “Kardeşim! Muhakkak ki, nefsinin arzu ettiği şeyleri terk etmekle istediğin şeye kavuşabilirsin. İyi görmediğin şeylere sabretmekle arzuna kavuşabilirsin. Sözün zikir, sükûtun tefekkür, bakışın ibret olsun. Dünyâ, geçici, nimetleri, güzellikleri değişici, aldatıcıdır. Ona aldanma. Evin, mescidin olsun. Selâm ederim.” Bunun üzerine Ebü’d-Derdâ da (r.aleyh) şu cevâbı yazdı: “Sana selâm ederim. Sonra Allahü teâlâdan korkmayı (takvâyı); hastalanmadan önce sıhhatin, ihtiyarlıktan önce gençliğin, meşgûliyetten önce boş vaktin, ölümden önce hayâtın kıymetini bilmeni tavsiye ederim. Âhıreti unutma. Orada Cennet ve Cehennem’den başka yer yoktur.”
Eserleri: Abdullah bin Mübârek’in (r.aleyh) eserleri çoktur. Bunlardan bâzıları şunlardır: 1- Kitâb-üz-Zühd ver-Rekâik, 2- Kitâb-ül-Cihâd. “Keşf-üz-Zünûn”da bu ikisinin, onun ilk telif eserleri olduğu zikredilmektedir. 3- Kitâb-ül-Birr ves-sıla, 4- Müsned-i Abdullah.
Abdullah bin Mübârek’in (r.aleyh) “Kitâb-ül-Cihâd”ındaki hadîs-i şerîflerden bâzıları şunlardır:
“Muhakkak Allah yolunda cihâd eden, namaz kılan, oruç tutan; Allahü teâlâya karşı huşû sâhibi, rükû ve secde eden kimse gibidir.”
“Cennet’e giren kimse; dünyâda olan her şey kendisinin olsa bile, dünyâya geri dönmeyi istemez. Ancak şehîdler müstesna. Çünkü onlar, on defâ geri dönmeyi temenni ederler.”
Ebü Hüreyre’den rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde, Peygamberimiz buyurdular ki: “Bana Cennet’e girenlerin ve Cehennem’e girenlerin ilk üçü arz olundu. Cennet’e giren ilk üç kişi; 1- Şehîd, 2- Rabbine ibâdeti güzel yapan, efendisine de itâat eden bir köle, 3- Âilesi çok olan, buna rağmen kötü iş ve sözden uzak duran namuslu bir adam. Cehennem’e giren ilk üçe gelince; 1- Zâlim sultan, 2- Malı olup, zekâtını vermeyen zengin, 3- Allahü teâlâya isyân eden fakir.”
“Farz namazlar mîzân gibidir. Kim ki, namazı âdabına riâyet ederek hakkıyla kılarsa, mükâfatını da bol alır.”
“Er-Rekâik”deki hadîs-i şerîflerde şöyle buyruldu:
“Kim ki akşam ile yatsı arasında namaz kılarsa, işte o Evvâbin namazıdır.”
“Kim ki, sadakayı güzelleştirir, helâlinden, gönlü coşarak, güler yüz, tatlı sözle verir ve vermekte acele ederse, Allahü teâlâ da onun vereselerini güzelleştirir, evlâdını âfetten muhafaza eder.”
“Sadaka, yetmiş şerrin kapısını kapatır.”
“Abdestli olarak uyuyan kişinin rûhu arşa yükselir.”
“Allah her şeyden daha büyük, daha üstün ve daha nezîhdir. Yâni daha çoğunu da verir.”
“Din kardeşine eziyet verecek sert bakış ile bakmak, mü’mine helâl olmaz.”
“Yüzüne karşı medhettiğin (din) kardeşinin boğazına, kızgın usturayı çekmiş gibi olursun.”
“Bir şey murâd ettiğin zamân, sonunu düşün. Dîne muvâfık ise hemen yap, uygun değilse, hemen vazgeç.”
Resûl-i ekrem buyurdu ki: “Bir takım Kur’ân-ı kerîm okuyucular gelecek ki, okudukları Kur’ân, hançerelerinden aşağı geçmeyecektir. Onlar; “Biz Kur’ân-ı kerîmi okuyoruz, var mı bizim gibi okuyan? Var mı bizim gibi bilen?” diyeceklerdir. Onlar, Cehennem’in yakacaklarıdır.”
“Kul, işlediği günah sebebiyle Cennet’e girer” buyurdu. “Bu nasıl olur?” diye soranlara; “Çünkü, işlediği günaha pişmân olur ve dâima ondan uzak kalmağa dikkat eder de bu sayede Cennet’e girer” diye cevap verdi.

FAKİRE YARDIM VE KABÛL OLAN HAC!
Abdullah bin Mübârek, bir sene hacca gitmişti. Hacdan sonra rüyâsında gökten inen iki melekten birinin diğerine; “Bu sene kaç kişi hacca geldi?” dediğini duydu. Öbür melek; “Altıyüzbin kişi” dedi. “Peki kaç kişinin haccı kabûl edildi?” O da; “Bunlardan hiç birinin haccı kabûl edilmedi” diye cevap verdi. Abdullah bin Mübârek buyurdu ki: “Bunu işitince üzerime büyük bir sıkıntı çöktü. Dedim ki: “Bunca insan, bunca zahmet ve meşakkate katlanıp dünyânın her tarafından hacca geldiler. Çöller ve diğer zor şartlarda büyük sıkıntılara katlandılar. Bütün bu emekler boşa mı gidecek?” Bunun üzerine o melek şöyle dedi; “Şam’da ayakkabı tamir eden Ali bin Muvaffak adında birisi vardır. O, hacca gitmeye niyet etmişti, fakat gidemedi. Lâkin haccı kabûl edildi. Altıyüzbin hacıyı ona bağışladılar. Dolayısıyla hepsinin haccı kabûl edildi.” Bunu işitince uykudan uyandım ve; “Gidip o zâtı ziyâret etmeliyim” dedim. Arkadaşlarımdan ayrılıp, Şam kâfilesine katıldım, Şam’a gidince, o zâtın evini araştırıp buldum. Kapıyı çaldım. Bir kimse kapıya çıktı. Adını sordum. “Ali bin Muvaffak” dedi. İsmimi sordu. “Abdullah bin Mübârek” deyince, feryâd edip kendinden geçti. Kendine gelince, gördüğüm rüyâyı kendisine anlattım. Haccının kabûl edildiğini ve kendi haccı ile berâber altıyüzbin kişinin haclarının da kabûl edildiğini haber vererek; “Bana nasıl hayırlı bir amel işlediğini anlat” dedim. O da şöyle anlattı: “Ben ayakkabı tâmircisiyim. Otuz seneden beri hacca gitmeyi arzu eder dururdum. Bu işimden, otuz senede üçyüz dirhem gümüş biriktirdim. Bu sene hacca gidecektim. Hanımım hamileydi, Komşumun evinden burnuna yemek kokusu geldi. Hanımım komşudan yemek istememi söyledi. Gidip, hanımımın arzusunu söyledim. Komşum ağlayarak şöyle dedi: “Ey Ali bin Muvaffak, bizim bu yemeğimiz size helâl değildir. Çünkü üç gündür, çocuklarım bir şey yememişlerdir. Bütün Şam şehrinde hiç bir iş bulamadım. Kimse bana iş vermedi. Ölü bir hayvan gördüm. Zarûret mikdârınca ondan bir parça kesip getirdim. Çocuklara yemek pişiriyorum. Size helâl olmaz” dedi. Bunu duyunca içime bir acı düştü. Hac için biriktirdiğim gümüşleri getirip verdim ve; “Bunu çocuklarına nafaka yap, haccımız bu olsun” dedim. Abdullah bin Mübârek bunun üzerine; “Allahü teâlâ, doğru rüyâ gösterdi” buyurdu.

 1) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-2, sh. 97
 2) Hilyet-ül-evliyâ; cild-8, sh. 162
 3) Tabakât-ül-Kübrâ (Şa’rânî); cild-1, sh. 59
 4) Târih-i Bağdat; cild-10, sh. 153
 5) Câmiu-Kerâmât-il-evliyâ; cild-2, sh. 104
 6) Tezkiret-ül-evliyâ; sh. 246
 7) Vefeyât-ül-a’yân; cild-3, sh. 32
 8) Şezerât üz-zeheb; cild-1, sh. 295
 9) Tezkiret-ül-huffâz; cild-1, sh. 274
10) El-Meârif
11) Tehzîb-üt-tehzîb; cild-5, sh. 382
12) Nesâim-ul mehabbe; sh. 15
13) İslâm Meşhûrları Ansiklopedisi; cild-1, sh. 140
14) Keşf-ül-mahcûb
15) Kitâb-ül-cihâd
16) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 14
17) El-Meârif (Türkçe); sh. 359
18) Risâle-i Kuşeyriyye
19) Nefehât-ül-üns

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Seyyid Abdurrahmân, ihsân sâhibiydi.

GÜNÜN HADİSİ

Allah’ın buğz ettiği kimseler

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, Hâce Muhammed Eşref-i Kâbilîye yazılmışdır. Hâcelerin yollarının şânını ve bu yolda reform yapanların zararlarını bildirmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası