hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
9:4
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 1016
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Ömer (r.anh)

Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden; fıkıh, tefsîr, hadîs ilminde en üstün olanlarından.

Künyesi Ebû Abdurrahmân’dır. Müslümanların gözbebeği hazret-i Ömer ül-Fârûk’un oğlu olup, annesi Zeyneb binti Maz’ûn-ı Cümeyhî’dir. Mekke-i mükerremede hicretten ondört (M.608) sene önce doğup, aynı yerde 692 (H.73) yılında vefât etti. Kabri, Muhasseb’dedir.
İlk îmâna gelenlerdendir. Babası İslâmiyetle şereflenince, çocuk yaşta müslüman oldu. Medîne-i münevvereye hicret etti ve İslâm terbiyesiyle yetişti. Yaşı küçük olduğundan, Bedr ve Uhud gazâlarına götürülmedi. Bununla ilgili olarak kendisi; “Bedr harbinde; Resûlullah’ın huzûr-ı şerîflerine çıkmakla şereflendim. Fakat Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, yaşım küçük olduğu için harbe katılmamı münâsib görmediler. O günün gecesi çok ağladım. Böyle ağlayarak geçirdiğim başka bir gece hatırlamıyorum” demiştir.
Abdullah bin Ömer, ilk önce Hendek gazâsında bulundu. Bî’at-ı Rıdvan’da babasından önce bî’at ettiği rivâyet edilmektedir.
Mekke’nin fethi sırasında, İbn-i Ömer yirmibeş yaşlarında bulunuyordu. Sür’atli koşan bir atı vardı. Bu at üzerinde, elinde mızrağı olduğu hâlde çok heybetli idi. Resûlullah efendimiz onun bu hâlini görünce; “Abdullah! İşte Abdullah” buyurarak mücâhidliğini övdüler. Müslüman ordusu büyük, bir ihtişamla Mekke’ye girdiği zamân, Resûl-i ekrem bir deve üzerinde olup, İbn-i Ömer de yanında bulunuyordu. Mekke’nin fethinden sonra Abdullah bin Ömer, Huneyn muharebesine katıldı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Ordu bir ara geri çekilmek üzere iken İbn-i Ömer, Resûlullah efendimize yaklaşarak, duâ istedi ve “Zafer nasîb olursa îtikâf edeceğim” diye arzetti. Resûl-i ekrem onun bu arzusu üzerine; “Dilediğini yapar, adağını yerine getirirsin” buyurdular. Sonra zafer nasîb oldu. Huneyn’den sonra Tâif muhâsarası oldu. Bu muhâsarada öncü kuvvetlerinden idi. Resûlullah’ın duâsı ile fetih nasîb oldu.
Abdullah bin, Ömer, Mûte harbinde bulundu. Bu hususla ilgili kendisi şöyle anlatır: “Resûlullah efendimiz Mûte gazâsında Zeyd bin Hârise’yi kumandan yapmıştı: “Eğer Zeyd şehîd olursa, Ca’fer bin Ebî Tâlib, o da şehîd olursa, Abdullah bin Revâha kumandanlık yapsın” buyurmuştu. Ben de bu savaşta idim. Ca’fer bin Ebî Tâlib’i harb meydanında aradık ve şehîdler içerisinde bulduk. Vücûdunda doksandan fazla kılıç ve mızrak yarası vardı.”
İbn-i Ömer, vedâ haccında da Resûlullah efendimizin yanında idi. Hazret-i Ebû Bekr devrinde, Amr bin Âs (r.anh) komutasındaki orduda vazife aldı. Ordu, Filistin toprağına girince, müslümanlar düşmanla bütün güçleriyle harbedeceklerine dâir karara vardılar. Amr bin Âs (r.anh), Abdullah bin Ömer’e (r.anh), bir sancak ve emrine bin süvari verdi. Bunlar arasında Sakîf kabîlelerinden bir çok kahraman vardı. Birlik, Amr bin Âs’ın emri üzerine hareket etti. Sabaha kadar yürüdüler. Bu sırada, kalabalık insan topluluğuna dâir birtakım izlere rastladılar. Abdullah bin Ömer (r.anh); “Zannederim bu asker izi, Rumların öncü birliklerine aittir” dedi. Sonra emrindeki askerlerle birlikte durdu. Askerler; “Bu izi tâkib edelim” dediler. Abdullah bin Ömer (r.anh); “Hayır, izin kime âid olduğunu öğreninceye kadar kimse dağılmasın” diye tâlimat verdi ve kimse yerinden ayrılmadı. Araştırma netîcesinde, müslümanlardan haber almak için dolaşan, onbin kişilik Rum askerinin, yakınlarında olduğunu anladılar. Abdullah bin Ömer, onları görünce, askerlerine; “Bu fırsatı kaçırmayınız. Cennet kılıçların gölgesi altındadır” deyince, bütün asker gür bir sesle; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” dedi. Kelime-i tevhîd sesleri semâyı çınlattı. Sanki ağaçlar, taşlar ve her şey onlara Kelime-i tevhîd ile cevap veriyordu. İlk hücûm eden İkrime bin Ebî Cehl oldu. Onu Süheyl bin Amr, sonra da Dehhâk tâkib etti. İki ordu birbirine girmişti. Abdullah bin Ömer (r.anh) savaş hâlini, şöyle anlatmıştır: “O anda Rumların önde gelen cengâverlerinden, iri yapılı, sağına soluna çevik hareketlerle vuran birini gördüm. Bu, öncü kuvvetlerinin komutanı ve Rumların gözbebeği olan birisi idi. Rum askerinin üzerinde moral yönünden büyük te’siri vardı. Üzerine hücûm edip, mızrağımı uzattım, fakat kendini kurtardı, öldürmek için tekrar bir fırsatını bulup, yaraladım. Kılıcımla vurdukça vuruyordum. Sanki taşa çalıyordum. Her vuruşta kılıç, sert taşa vurulmuş gibi ses çıkarıyordu. Hattâ kırıldığını zannettim. Nihayet yere düşürdüm. Bunu gören Rumlar büyük bir korkuya kapıldılar. Müslüman mücâhidler ise daha şiddetli ve aşkla çarpışmaya başladılar. Allah için, Dehhâk ve Hâris bin Hişâm çok kahramanlıklar gösterdiler ve düşman büyük bir hezîmete uğrayıp dağıldı. Böylece Allahü teâlânın yardımı ile zafere ulaştık.”
Muharebe bittikten sonra, müslüman askerleri toplandılar. Rumlardan aldıkları malları ve ganîmetleri ortaya getirdiler. Bütün askerler döndüğü hâlde, Abdullah bin Ömer (r.anh) hâlâ görünmüyordu. Müslümanlar birbirlerine; “Abdullah bin Ömer nerede?” diye sorunca, içlerinden birisi, onun çok zâhid ve ibâdete düşkün olduğunu söyledi. Başkaları da, onu medheden konuşmalarda bulundular. Bu konuşmaları, bulunduğu yerde dinleyen Abdullah bin Ömer (r.anh), yüksek sesle, tekbir ve tehlîllerle, Resûlullah’a salât ü selâm getirdi ve elindeki bayrağı salladı. Bunu gören müslümanlar, yanına koştular. Kendisine, nerede idin diye sorduklarında; “Rumların kumandanları ile meşguldüm. Onu öldürdüm” dedi. İbn-i Ömer, Mûte ve Yermük muharebelerinde de bulundu. Yine Abdullah bin Ömer (r.anh), hazret-i Ebû Bekr’in hilâfeti zamânında Hâlid bin Velîd’in (r.anh), iç Arabistan’da isyân hâlinde bulunan mürted kabîlelere karşı açtığı sefere iştirak etti. Ayrıca Nihâvend muhârebesine ve hazret-i Osman’ın Mısır vâlisi Abdullah bin Sa’d’ın Kuzey Afrika fütûhatını tamamlamak için Medîne’den gönderdiği yardımcı kuvvetler ile harbe katıldı. Yine az zamân sonra 650-651 (H.30) târihinde Sa’îd bin Âs kumandasındaki Horasan ve Taberistan seferine iştirak etti.
Abdullah bin Ömer (r.anh), hazret-i Muâviye’nin hilâfetinde, Yezîd bin Muâviye ile Bizans seferine katıldı. Eyyûb Sultan hazretleriyle İstanbul surları önüne kadar gelip, Bizanslılar ile olan mücâdelede bulundu.
Abdullah bin Ömer (r.anh), devlet kadrosunda vazife almaktan uzak durdu. Babası, şehâdetinden önce yerine oğlunu göstermesini isteyenlere; “Bir evden bir kurban yeter” buyurmuştu. Seçilmemek şartıyla şûra üyeliğinde bulundu. Hazret-i Osman’ın şehâdetinden sonra, hazret-i Ömer’in oğlu olması, ilmî mertebesinin yüksekliği ve muhârebelerdeki kahramanlığı ileri sürülerek, halîfe olması istendiyse de kabûl etmedi. Hazret-i Âli’ye bî’at etti. Fakat, iç hâdiselere karışmadı. “Cihâd, İslâm ülkesinde, müslümanlar arasında olmaz. Cihâd, kâfirlere ve gayr-i müslim memleketine karşıdır” buyururdu. Sıffîn muharebesinden sonra kendisine hilâfet teklif edilince, yine kabûl etmedi.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemi görme, sohbetinde bulunma, O’na hizmet etme şerefine kavuşma ve fıtraten üstün hâllere sâhib olması sebebiyle, bütün ilimlerde mâhir, üstâd idi. Haram ve şüphelilerden sakınması, ilmî ve dünyâya düşkün olmaması yönleri ile örnek durumdaydı. Her işte çok araştırıcı, inceleyici ve dikkatliydi. Kur’ân-ı kerîmin tefsîri hususunda sahâbenin ileri gelenlerinden idi. Helâle ve harama ait hadîs-i şerîflerin çoğunu o bildirmiştir. İşittiği hadîs-i şerîfleri yazar, gerek duymadıkça hadîs-i şerîf rivâyet etmezdi. Bununla ilgili olarak, İmâm-ı Begavî; “Hadîs rivâyeti hususunda İbn-i Ömer kadar dikkat edeni yoktu” buyurmuştur.
İbn-i Ömer ekseriyâ Resûlullah efendimizin hizmetinde ve huzurunda bulunurdu. Bulunmadığı zamânlarda, O’nun söz, fiil ve takrîrini sorar, araştırırdı. Anlayamadığında, bizzat Resûl-i ekremden öğrenir, bildiğini öğretmekten zevk duyardı. Medîne-i münevverede ders meclisi kurup, hadîs-i şerîf öğretti. Ayrıca hac mevsiminde de dünyânın her yerinden gelen ilim ve hak âşıklarına hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu.
Ali bin Abdurrahmân ve başkaları; “Abdullah bin Ömer, hareketlerinde dâima Resûlullah’a uyar ve başkalarına öğretmeye çalışırdı” demişlerdir.
Hazret-i Aişe’den gelen rivâyete göre; “Hâl ve hareketinde Resûlullah’a en çok benzeyenlerden biri de İbn-i Ömer idi” buyruldu.
Abdullah bin Ömer, fıkıh ilminde de kemâl derecesinde idi. Fıkıh âlimlerinin fetvâlarının çoğu ve Ehl-i sünnetin dört büyük imâmından biri olan, îmâm-ı Mâlik’in (r.anh) fıkhı, İbn-i Ömer’in (r.anh) fetvâlarına dayanır. İbn-i Ömer (r.anh), fetvâ hususunda çok titiz idi. Bir çok mes’eleye; “Bilmiyorum” diye cevap verirdi. Fetvâları çok kıymetlidir. Ehl-i sünnetin Mâliki mezhebinin imâmı, İmâm-ı Mâlik (r.anh), onun hakkında buyuruyor ki: “Abdullah bin Ömer, Peygamberimizden sallallahü aleyhi ve sellem sonra hac mevsiminde ve başka zamânlarda, insanlara altmış sene fetvâ vermiştir. Fetvâ verme hususunda pek ihtiyatlı hareket ederdi.” Hadîs ve fıkıh âlimleri arasında Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Abbâs, Abdullah bin Zübeyr ile Abdullah bin Amr İbni’l-Âs’a Abâdile-i erbaa yâni dört Abdullah ünvanı verilmiştir. Bu dört zât, bir mes’elede ittifak edince, “Abâdile’nin kavli” denilir. Ancak fıkıh kitaplarında, Abâdile (Abdullahlar) denilince, ekseriya İbn-i Mes’ûd, İbn-i Abbâs ve İbn-i Ömer hazretleri kasdedilir.
İyilik etmesini, hayrı, sadakayı, köle âzâd etmeyi çok severdi. İyi ve güzel huylu olup, kötülükten uzaktı. Her işini ve her şeyini Allah için yapardı. Yüzüğünün taşında, “Abdullah bin Ömer, Lillah” ibâresi yazılı idi. Abdullah bin Ömer (r.anh) buyurdu ki: “Müslümanlıkla şereflendikten sonra, en büyük sevinç ve neş’em; gönlümün, herkesi peşinden koşturan bir takım istek ve arzulara meyletmemiş olmasıdır.” Dünyâ malına hiç gönül bağlamazdı. Câbir bin Abdullah; “Hazret-i Ömer ve oğlu Abdullah’dan başka içimizde dünyâya meyli olmayan kimse yoktur” buyurmuştur.
Nâfî’ (r.aleyh), Abdullah bin Ömer’in âzâtlısıdır. Onu, onbin dirheme satın aldıktan sonra; “Seni Allah rızâsı için âzâd ettim” buyurdu. Çok cömerd, hâlim ve selîm idi. Köle ve câriyelerinden hangisini Allahü teâlâya ibâdet ederken görse, onu âzâd etmek âdeti idi. Köleleri böyle görünerek kendisini aldattıklarını söylediklerinde; “Hayır için aldanmaktan iyi şey var mıdır?” buyurduğu meşhûrdur.
İmâm-ı Nâfî’, efendisi ile ilgili olarak buyurdular ki: “Abdullah bin Ömer, bin kişi âzâd etmeyince, ruhunu teslim etmedi. Bâzan bir ay geçerdi de bir parça et yemezdi. Ancak, misafiri bulunduğunda veya Ramazân-ı şerîfde yerdi. “Sevmeye başladığı bir şeyi Allah rızâsı için, ihtiyâcı olana verirdi. Böylece, Allahü teâlânın; “Beğendiklerinizden çıkarıp vermedikçe, zinhar iyilik mertebesine erişemezsiniz!” (Al-i İmrân sûresi: 192) meâlindeki âyet-i celîlesiyle amel ederdi.
Ka’kaa bin Hâkim’den rivâyet edildiğine göre, o zamânın zenginlerinden Abdülazîz bin Hârûn; “Her ne ihtiyâcın varsa bana bildir” diye Abdullah bin Ömer’e mektup yazmıştı. Karşılık olarak yazdığı mektupda; “Resûlullah’dan, “Önce geçindirmekle yükümlü olduğun kişilere ver; yüksek el, alçak elden hayırlıdır!” buyurduklarını işittim. Yüksek elin veren el, alçak elin de alan el olduğunu sanıyorum. Senden hiç bir isteğim yoktur. Allahü teâlânın bana gönderdiği bir nîmeti de geri çevirmem” diye yazdı.
İbn-i Ömer’e (r.anh), bir gün, dörtbin dirhem para ve kaftan getirilmişti. Dostlarından Eyyûb bin Vâil, ertesi gün onun çarşıda binek hayvanına veresiye yem aldığını görünce, şaşırdı. Derhâl evine gidip; “Abdullah bin Ömer’e (r.anh) dün dörtbin dirhem para ile bir kaftan gelmemiş miydi?” diye sorunca; “Evet, gelmişti!” dediler. Eyyûb bin Vâil; “Bugün onu binek hayvanı için yem satın alırken gördüm. Bedelini peşin ödeyecek parası yoktu” dedi. Ev halkı; “Dünkü paradan yanında bir kuruş kalmadı. Kaftanı da dün omuzlarına alıp gitmişti. Eve döndüğü zamân sırtında yoktu. Ne yaptığını sorduğumuz zamân, bir fakîre hediye ettiğini söyledi” dediler. Bunun üzerine, onun cömertliğine ve hâline imrenen dostu, geri dönüp çarşı esnafına; “Ey tacirler! Sizin hâliniz nice olacaktır! İşte hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah, binlerce dirhemini fakir fukarânın ihtiyâcına sarf ediyor da, kendi binek hayvanının yem ihtiyâcını veresiye satın almak mecbûriyetinde kalıyor” dedi.
Bir gün, Abdullah bin Ömer’in (r.anh) devesi çalındı. Çok aradı, fakat bulamadı. Alana helâl olsun dedi. Mescide girip namaz kıldı. Biri gelip deven şuradadır dedi. Nalınlarını giyip giderken, geri döndü ve; “Helâl etmiştim, artık almam” dedi.
Hazret-i Nâfi’den şöyle rivâyet ediliyor: “Cum’a namazına gitmeden önce mutlaka yıkanır ve güzel kokular sürünürdü. Bayram namazları için de aynı şeyi yapardı. İhram için, Mekke’ye giriş için ve Arafat’ta vakfe için de yıkanırdı. Günde iki defâ güzel koku sürünür; elbiselerinin tertemiz ve kokusunun güzel olmasına dâima dikkat ederdi.” Hazret-i Nâfî’e, hazret-i Abdullah’ın evindeki hayâtı sorulduğunda, şöyle anlattı: “Her namaz için abdest alır ve bunların arasında Kur’ân-ı kerîm okurdu.”
Abdullah bin Ömer şöyle anlatır: “Asr-ı seâdette bir rüya görmüştüm. Güyâ elimde ipekli bir kumaş parçası var ve ben Cennet’ten nereyi istiyorsam bu ipekli kumaş parçası sâyesinde oraya uçuyorum. Derken iki kişi beni tutup Cehennem’e götürmek istediler. Derhâl karşılarına bir melek çıktı ve bana; “Korkma!” dedi. Bunun üzerine beni bıraktılar. Hazret-i Hafsa, benim bu rüyâmı Resûlullah’a anlattı. Cenâb-ı Peygamber efendimiz; “Abdullah ne iyi insandır! Keşke geceleri de namaz kılsa!” buyurdular.” Bunun üzerine gece namazına başladım.”
Abdullah bin Ömer’in (r.anh) oğlu Hâlid’in âzâd ettiği Ebû Gâlib diyor ki: “Abdullah bin Ömer (r.anh) Mekke’ye geldiği zamân, bize misafir olurdu. Geceleri kalkar, teheccüd namazı kılardı. Bir gece sabah namazı yaklaştığı zamân, bana; “Kalkıp namaz kılmayacak mısın? Kur’ân-ı kerîmin üçte birini okusan da olur!” deyince, sabahın yaklaştığını ve bu kadar kısa zamânda Kur’ân-ı kerîmin üçte birini okuyup yetiştiremeyeceğimi söyledim. Bunun üzerine bana; “İhlâs sûresi, Kur’ân-ı kerîmin üçte birine eşittir” diye mukâbelede bulundu.
Tabiînin büyüklerinden âzâdlısı Nâfi’ buyurdu ki: “Abdullah bin Ömer (r.anh) ile berâber giderken, ney sesi işittik. Hemen kulaklarını parmakları ile kapadı ve oradan hızla uzaklaştı. Biraz gittikten sonra, “Ney sesi daha işitiliyor mu?” deyince; “Hayır işitilmiyor” cevâbını verdim. Parmaklarını kulaklarından çekti ve “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de böyle yapmıştı” dedi.”
Birisi İbn-i Ömer hazretlerinin yanına gelip; “Allah için, seni çok seviyorum” deyince; “Ben de Allah için seni hiç sevmiyorum. Çünkü sen, ezanı tegannî ederek, şarkı söyler gibi okuyorsun” buyurdu. Allah’tan başka kimseden korkmazdı. Bir gün de yolculukta önlerine bir aslan çıktı. Yanındakiler, korktuklarından yürüyemediler. Abdullah bin Ömer (r.anh) aslanın yanına gidip, kulağından tuttu ve onu yoldan kenara çektikten sonra; “Resûlullah’dan işittim.” “İnsanoğlu Allah’dan başkasından korkmazsa, Allahü teâlâ ona hiç bir şeyi musallât etmez.” buyurdu. Dostlarından birisi ona bir ilâç hediye, ederek; “Bu önemli bir ilâçtır! Sana Irak’tan getirdim” dedi. “Bu ilâç neye kullanılır?” diye sordu. O kimse; “Hazmı kolaylaştırır” deyince, İbn-i Ömer (r.anh), gülümsedi ve dostuna şu mukâbelede bulundu. “Hazmı kolaylaştırır mı? Ben hiç bir zamân karnımı doyururcasına yemedim. Benim hazım ilâcına ihtiyâcım olacağını zannetmiyorum” diyerek az yediğini ve acıkmayınca bir şey yemediğini bildirmişti. Hazret-i Abdullah, kötülüğe karşı iyilikle mukâbele ederdi. Zeyd bin Eslem’den rivâyet edilmiştir. Bir kimse yolda Abdullah bin Ömer’e sövüp saymaya başladı. Hazret-i Abdullah evinin kapısına varıncaya kadar onu dinledi. Sonra, adama dönerek; “Ben ve kardeşin Âsım kimseye sövmeyiz” buyurdu.
Nâfi’ şöyle anlatır: “Abdullah bin Ömer (r.anh), bir gün, bir kaç arkadaşı ile Medîne-i münevvere dışına çıkmışlardı. Yemek vakti gelince sofra hazırladılar. O sırada köle olan bir çoban selâm verdi. İbn-i Ömer, çobanı yemeğe dâvet etti. Çoban oruçlu olduğunu söyleyip sofraya oturmadı. İbn-i Ömer ona; “Bu çok sıcak günde hem koyunları otlatman, hem de oruç tutman nasıl oluyor?” diye sordu. Çoban da; “Bu hâlde çok günler oruç tuttum” dedi. İbn-i Ömer, onu denemek için; “Koyunlarından birini satar mısın? Hem parasını, hem de iftar etmen için etinden veririz?” buyurdu. Çoban; “Koyunlar efendimin” deyince, İbn-i Ömer (r.anh); “Efendine kaybolduğunu söylersin” buyurdu. Çoban tam bir teslimiyetle; “Allahü teâlâ görüp biliyor” dedi. Abdullah bin Ömer, çobanın sözünü bir kaç defâ tekrar ettiler. Medîne’ye döndüklerinde, çobanın efendisine birisini gönderip, sürüyü ve çobanı satın aldılar. Onu âzâd ederek, koyunları da hediye ettiler.
Âdem bin Ali’den rivâyet edildiğine göre, bir sohbetinde; “Kıyamet gününde aksaklar diye çağrılacak kişiler vardır” dedi. Cemâat; “Aksaklar kimlerdir?” diye sorunca; “Sağa-sola bakmak ve bâzı hareketler yapmak suretiyle namazlarını eksilten ve aksatan kimselerdir” diye cevap verdi.
Abdullah bin Ömer hazretleri buyurdu ki: “Ey Ademoğlu! Bedeninle dünyâda ol, kalbinle âhıreti bul.”
“Kambur oluncaya kadar oruç tutsanız, haramdan kaçınmadıkça kabûl olunmaz.”
“Hikmet ondur; dokuzu sükût, biri de az konuşmaktır.”
“İnsanın mâhiyeti arkadaşından anlaşılır.”
“Kendinden üsttekine hased, aşağıdakine tahakküm eden ehl-i ilim sayılmaz.”
“Peygamber efendimize yaptığım bî’atı, bugüne kadar bozmadım ve değiştirmedim. Fitne ve kargaşalığa tarafdâr olan kişiye de bî’at etmedim. Hiç bir müslümanı rahat döşeğinden uyandırmadım (rahatsız etmedim)...”
“Allah için sev, Allah için buğz et, Allah için dost ol, yine Allah için düşmanlık et. Allahü teâlânın sevgisine bu şekilde kavuşulur.”
Birisi Abdullah bin Ömer’e (r.anh); “Ey insanların en iyisi” deyince; “Ben insanların en iyisi değilim. İnsanların en iyisinin oğlu da değilim. Ben sâdece Allahü teâlânın bir kuluyum, O’nun rızâsını bekler, O’ndan korkarım. Siz böyle övmeye devâm ederseniz, insanı helâk edersiniz” buyurdu.
Biz öyle zamânlar gördük ki, hiç kimse müslüman kardeşinden daha çok paraya, pula sahip olmayı düşünmedi. Şimdi ise, altın ve gümüş daha kıymetli gelmeye başladı.”
“Kulun, temizlenmesi gereken âzası dilidir.”
“Kişi, bakî olanı fânî (yok) olana tercih etmedikçe, kâmil îmâna kavuşamaz.”
“Allah korkusundan dolayı bir damla yaş akıtmak, benim için, bin altın sadaka vermekten daha sevimlidir.”
“İnsan, imkânı kadar iyilik etmeli, her zamân tatlı konuşmalı ve güler yüzlü olmalıdır.”
“İnsan, ne kadar çok cenâb-ı Hakk’a yaklaşırsa, o nisbette derecesi yükselir.”
“İnsanın kıymeti, ilim ve îmânladır.”
“Güzel ahlâklı olmalı, kimseyi hased etmemeli ve kin gütmemelidir.”
“İbn-i Ömer birisinin Haccâc’ın aleyhinde konuştuğunu duydu ve kendisine; “Haccâc burada olsa, böyle konuşabilir miydin?” diye sordu. “Hayır konuşamazdım” deyince, İbn-i Ömer; “İşte biz, Resûl-i ekrem zamânında bunu münâfıklık sayardık” dedi.
Yine şöyle buyurdu: “Kişi kabre konduğu zamân, kabir şöyle seslenir: “Ey âdemoğlu! Seni ne aldattı? Buranın; karanlık, yalnızlık, korku, yılan ve çıyanlarla dolu bir yer olduğunu bilmedin mi?”
Eğer îmân ile ölmüş, feraha kavuşan kimselerden ise, onun nâmına kabre birisi şöyle cevap verir: “Bu kimsenin dünyâda iken insanlara iyiliği emredip kötülüklerden sakındıran kimselerden biri olduğunu görmedin mi?” Bunun üzerine; “Evet şimdi onun için güllük gülüstanlık olurum. Onun cesedi nûr olur. Rûhu da semâlara yükselir” der.”
Abdullah bin Ömer (r.anh), ikibin altıyüzotuz hadîs-i şerîf rivâyet etti. Hadîs okuttu. Kendisinden Abdullah bin Abbâs, Câbir bin Abdullah, Mûsâ bin Sa’d ve diğer Eshâb-ı kirâm ile oğullarıdan, Sâlim, Abdullah, Hamza, Tabiîn dâhil pek çok âlim hadîs-i şerîf rivâyet etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden ve Peyamberimizden gördüklerinin bâzıları şunlardır.
“Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Sa’d bin Ebî Vakkâs’ı (r.anh) abdest alırken gördü. “Yâ Sa’d! Suyu niçin israf ediyorsun?” buyurdu. “Abdest alırken de israf olur mu?” diye sorulunca; “Büyük nehirde de olsa, abdestde fazla su kullanmak israf olur” buyurdu. Duâ şeklini de şöyle anlattı: “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem duâ ederken, mübârek ellerini, yağmur duâsında mübârek yüzünün karşısına, başka duâlarda omuzları hizasına kadar kaldırırdı.”
“Bir genç ayağa kalkıp; “Yâ Resûlallah! İnananların en akıllısı kimdir?” diye sorunca; Peygamber efendimiz şöyle buyurdular: “Ölümü en çok hatırlayan ve gelmeden önce ona en iyi hazırlananlar; işte en akıllıları onlardır!...”
“Allahü teâlâya karşı sorumluluğunun şuûruna varan nice akıllı kişiler var ki, halk katında densiz ve değersizdir, ama yarın kurtulacaktır! Halk nazarında nice tatlı dilli, giyimli kuşamlı da vardır ki, yarın kıyâmet gününde kurtulamıyacaktır!”
“İstediğini ye, istediğini giyin! İnsanları yanlış yola götüren israf ve tekebbürdür.”
“Varlığı hâlinde veren kimse, yokluğu hâlinde bunu kabûl edenden daha çok sevâb kazanan değildir.”
“Sizden biriniz, Cum’a namazına gelecek olsa, gusül abdesti alsın, temizlensin.”
“Ancak iki kişiye gıbta edilir. Bunlardan birine Allahü teâlâ servet vermiş, o da bu serveti Hak yolunda sarf etmiştir. Diğerine de ilim vermiş, o da ilmiyle amel etmiş ve başkalarına da öğretmiştir.”
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Abdullah bin Ömer’e bir nasîhatında buyuruyorlar ki: “Allah için sev, Allah için darıl, Allah için anlaş, Allah için bozul. Velîlik mertebesini ancak bununla elde edebilirsin. Namazı ve orucu çok olsa bile, bu minval üzere olmayan kişi, îmânın tadını alamaz.”
“Dünyâlıkta kendisinden aşağısına, dinde de kendinden üstününe bakan (ve buna göre davranan) kimseyi, Allahü teâlâ hem sabreden, hem de şükredenlerden yazar. Fakat dünyâlıkta kendinden üstününe, dinde kendinden aşağısına bakanları, Allahü teâlâ ne sabreden ne de şükredenlerden yazar.”
“Ölümü anın, iyi biliniz ki, nefsimi kudret, elinde bulunduran Allah’a yemîn ederim ki, benim bildiğimi siz bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.”
Resûl-i ekrem, Abdullah bin Ömer’e (r.anh) hitâben şöyle buyurdu: “Sabaha çıktığın vakit akşama çıkacağını düşünme, akşama çıktığın vakit de sabahlayacağını hatırına getirme. Hayâtından ölümün ve sıhhatinden hastalığın için ayır. Ey Abdullah! Yarın adının ne olacağını bilemezsin.”
“Sizden biriniz vefât ettiğinde, varacağı yer akşam-sabah kendisine gösterilir. Cennetlik ise Cennet’teki yeri, cehennemlik ise Cehennem’deki yeri gösterilir ve; “İşte kıyâmet günü dirilip gideceğin yer burasıdır” denir.”

 1) Sahîh-i Buharî; cild-3, sh. 29
 2) Sahîh-i Müslim; cild-1, sh. 275
 3) Üsüd-ül-gâbe; cild-3, sh. 227
 4) El-İsâbe; cild-2, sh. 338
 5) Târih-i Bağdad; cild-1, sh. 171
 6) Tezkiret-ül-huffâz; cild-1, sh. 17
 7) Hülâsatü Tehzîb-il-Kemâl; sh. 175
 8) Şezerât-üz-Zeheb; cild-1, sh. 181
 9) Tabakât-ü İbn-i Sa’d; cild-4, sh. 105
10) Tabakât-üş-Şîrâzî; sh. 49
11) Tabakât-ül-Kurrâ li İbn-i Cezerî; cild-1, sh. 437
12) El-îber; cild-1, sh. 83
13) En-Nücûm-üz-Zâhire; cild-1, sh. 192
14) Nüket-ül-Himyân sh. 183
15) Tabakât-ül-huffâz; cild-1, sh. 9
16) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-2, sh. 32, 113
17) İzâlet-ül-hafâ; cild-2, sh. 190-191
18) İstiâb; cild-2, sh. 341
19) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1027
20) Eshâb-ı Kirâm; sh. 303
21) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 15
22) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 199
23) Hilyet-ül-evliyâ; cild-1, sh. 292
24) Ahbâru Ömer ve Ahbâru Abdullah bin Ömer; sh. 473
25) Fütûh-üş-Şâm; sh. 17
26) Târîh-ul-Ümem vel mülûk; cild-6, sh. 233

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Evliyânın büyüklerinden. İsmi Muhammed bin İbrâhim bin Yûsuf bin Muhammed, künyesi Ebû Amr ez-Zücâcî’dir.

GÜNÜN HADİSİ

Allah’ın buğz ettiği kimseler

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, mevlânâ Muhammed Hâşim-i Keşmîye yazılmışdır “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”. İnsanın herşeyi kendinde topladığını ve ba’zı ince ma’rifetleri bildirmekdedir

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası