İsmi Abdullah, künyesi Ebû Muhammed, ünvânı Şâir-i Resûlullah’tır. Nesebi, Abdullah bin Revâha bin Sa’lebe bin İmri-ül-Kays bin Amr bin İmrul Kays el-Ekber bin Mâlik el-Asgar bin Sa’lebe bin Ka’b bin Hazrec bin Haris bin Hazrec el-Ekber. Vâlidesi, Kebşe binti Vâkıd bin Amr bin İtnâbe’dir. Onun hânedânı, Hâris bin Hazrec’dir. Ceddi, anne ve baba tarafından Hazrec’de birleşmektedir.
Abdullah bin Revâha, ikinci büyük Akabe bî’atında müslüman oldu. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, ikinci Akabe gecesinde, Evs ve Hazrec kabîlelerinden gelenlere hitâben, Kur’ân-ı kerîm okudu. Onları İslâm’a dâvet ve teşvik ettikten sonra, buyurdu ki: “Yüce Rabbim için şartım; O’na hiç bir şeyi eş, ortak koşmaksızın ibâdet etmeniz, namazı kılmanız, zekâtı vermenizdir. Kendim için isteğim de; Allahü teâlânın Resûlü olduğuma şehâdet etmeniz, kendinizi, çocuklarınızı ve kadınlarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumanızdır.” Abdullah bin Revâha (r.anh); “Böyle yaptığımız zamân bize ne var?” diye sordu. Peygamber efendimiz; “Cennet var” buyurdu. Orada bulunanlar bu dâveti kabûl edip; “Yâ Resûlallah! Sana nasıl bî’at edelim, söz verelim” dediler. Peygamber efendimiz; “Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına ve benim Resûlullah olduğuma şehâdet getirerek, namazı kılacağınıza, mallarınızın zekâtını, “sadakasını vereceğinize, neş’eli ve neş’esiz zamânlarınızda sözlerimi dinleyeceğinize, emirlerime tamâmiyle boyun eğeceğinize, bolluk ve sıkıntı zamânlarında muhtaçlara yardımda bulunacağınıza, hiç bir kınayıcının kınamasından korkmaksızın, Allah yolunda Allah için hakkı söyleyeceğinize, iyiliği buyurup kötülüklerden sakındıracağınıza bî’at etmeli, bana kesin söz vermelisiniz” buyurdu.
Bunun üzerine, orada bulunanlar Peygamber efendimize bî’at ettiler. Hazret-i Abdullah bin Revâha; “Biz, Allahü teâlâdan ve O’nun Resûlünden geleni kabûl ettik...” dedi. Medîneliler, tekrar; “Yâ Resûlallah! Bu taahhüdümüz karşısında bize ne var?” diye sordular. Resûl aleyhisselâm; “ Allahü teâlânın rızâsı ve Cennet var?” buyurunca, onlar da; “Razı olduk ve kabûl ettik” dediler. Peygamberimiz; “İçinizden oniki kişi seçiniz. Onlar her hususta kavimlerinin benim yanımda temsilcisi olsunlar. Mûsâ da (aleyhisselâm), İsrâiloğullarından oniki temsilci almıştı” buyurdu. Bunun üzerine, Hazrecliler dokuz, Evsliler de üç temsilci çıkardılar. Hazreclilerin temsilcileri arasında Abdullah bin Revâha da vardı. Bunlar, Medîne’nin ileri gelenlerinden, bilgili, akıllı ve okur-yazar olanlarındandı. Temsil ettikleri topluluklara İslâm’ı anlattılar ve onları bî’ata hazırladılar. Hz. Abdullah bin Revâha, Hâris oğullarına nakîb tâyin edildi. Hicretten sonra, hazret-i Mikdâd bin Esved ile arasında kardeşlik te’sis edilen Abdullah bin Revâha, Bedr ve diğer muharebelerde bulundu. Zafer elde edilince, Peygamber efendimiz, onunla Zeyd bin Hârise’yi müjdeci olarak Medîne’ye gönderdi. Pazar günü kuşluk vakti, Akîk mevkîinde ayrılıp, başka taraflardan şehre girdiler. Ev ev dolaşarak zafer haberini duyurdular. O zamân Abdullah bin Revâha;
Ey Ensâr cemâati, size müjdelerim ki,
Sağ ve selâmettedir, Allah’ın Peygamberi.
Müşrikler öldürüldü ve esir edildiler,
Esirlerin içinde, var şöhretli kişiler.
Rebîa ve Haccâc’ın oğulları bit-tamâm,
Öldürüldü Bedr’de, Ebû Cehl bin Hişâm.
beytlerini yüksek sesle okuyarak zaferi müjdeliyordu. Hazret-i Âsım bin Adiy; “Ey İbn-i Revâha! Söylediğin gerçek mi?” diye sorunca; “Evet, vallâhi gerçektir! İnşâallah, yarın Resûlullah da, elleri bağlanmış bulunan esirlerle birlikte gelir, gelecektir!” buyurdu.
Abdullah bin Revâha, Hendek gazvesi için Medîne’de hendekler kazılırken, teşvik edici şiirler söyleyerek, Eshâb-ı kirâmı coşturmuş, çalışmalarını hızlandırmıştır. O zamân özetle şunları söyledi:
“Yâ Rabbî! Senin lütuf ve inâyetin olmasaydı, biz ne hidâyete erer, ne sadaka verebilir, ne de sana niyâz ve ibâdet edebilirdik. Yâ Rabbî! Sen bize gönül rahatlığı ver. Müşriklerle karşılaştığımız zamân, bize sabır ve sebat ver. Bizi fitnelerden koru.”
Hazret-i Abdullah bin Revâha 627 (H.6) yılında Hudeybiye andlaşmasına katılarak bî’at-ı Rıdvan’da bulundu. Yahudilerin reisi Ebû Râfî’in katlinden sonra, yahûdîlerin başına, Esir bin Zürâm geçmiş ve müslümanların aleyhinde tahriklere başlamıştı. Esir bin Zürâm, Gatafan kabîlesini, müslümanlar aleyhinde harekete geçirmek teşebbüslerinde bulunuyordu. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, bu hareketten haberdâr olarak, hicretin altıncı senesi Ramazan’ında Abdullah bin Revâha’yı otuz kişinin başında Hayber tarafına göndermiş, hazret-i Abdullah da, Esir bin Zürâm’ın bütün ahvâlini uzun uzadıya tedkik ederek, vaziyeti Resûlullah’a bildirmişti. Esir bin Zürâm’ın vücûdunu ortadan kaldırmak gerektiğini anlatınca, Resûlullah onu bu işle vazifelendirdi. Abdullah bin Revâha (r.anh), otuz kişi ile birlikte hareket ederek, Esir bin Zürâm’ın yurduna gitti. Hazret-i Abdullah, Esir bin Zürâm’ı Medîne’ye dâvet etti. Dâveti kabûl eden Esir bin Zürâm, her müslümana karşı bir kişi olmak üzere otuz kişi alarak yola çıktı. Esir, yolda bir müddet ilerledikten sonra şüphelenip, Medîne’ye gitmekten vazgeçti ve Hayber’e doğru yön değiştirdi. Bu hâli gören Abdullah bin Revâha; “Ey Allah’ın düşmanı! Ne diye yön değiştirdin?” dedi. Esir bin Zürâm şüphelendiğini söyledi. O anda iki taraf birbirine girdi. Kısa zamânda Esir bin Zürâm ve adamları imhâ edildi.
Hazret-i Abdullah bin Revâha, Hayber’in fethinde, Resûl-i ekremin maiyyetinde bulunup, büyük kahramanlıklar gösterdi. Daha sonra, Hudeybiye andlaşmasının olduğu yıl yapılamayan Umre haccını yapmak üzere Mekke’ye gitti. Resûlullah Mekke’ye girdiği sırada, Kusvâ adındaki devesinin yuları, hazret-i Abdullah bin Revâha’nın elinde idi. Ayrıca Eshâbından bâzıları kılıçlarını kuşanmış bir şekilde birlikte yürüyorlardı.
Müşriklerin ileri gelenleri, yürekleri kin, hınç ve kıskançlıkla dolu olarak, Resûlullah’ı gözetlemek için Handeme, Kuaykıan dağına çıkmışlardı. Mekkeli erkek, kadın ve çocuklar da Resûlullah’ın Eshâbını seyretmek için Dâr-ün-Nedve’de toplanmışlardı.
Abdullah bin Revâha (r.anh), Resûlullah’ın devesi Kusvâ’nın yuları elinde olduğu hâlde, şiirler söyleyerek önlerinde yürüyordu. O zamân;
“Ey kâfirler çekilin, Peygamberin yolundan
Ki Allahü teâlâ O’na gönderdi Kur’ân,
Her hayır ve iyilik vardır, O’nun dîninde
Bu din için ölmektir, en hayırlı ölüm de,
Gerçekten Resûlullah’dır kabûl ettim yürekten
Her sözüne inandım, kabûl ettim şimdi ben,
Ey kâfirler! Kur’ân’ın Allahü teâlâdan
İndiğini siz inkâr eylediğiniz zamân
Nasıl indirdik ise darbeleri anîden
Ve nasıl ayırdıksa başınızı gövdeden.
O’nun mânâsına da, inanmazsanız eğer
İner aynı şekilde başınıza darbeler
Başlarım O Allah’ın, mübârek ismiyle ki,
Yoktur O’nun dîninden, başka dîn-i hakîkî
Ve yine başlarım ki, ismiyle O Allah’ın.
Muhammed hem kulu ve hem Resûlüdür O’nun.
beytlerini söyleyince, hazret-i Ömer; “Ey İbn-i Revâha! Sen Resûlullah’ın önünde ve Harem-i şerîfde nasıl şiir okuyabiliyorsun?” diye sordu. Peygamber efendimiz; “Yâ Ömer! Ona mâni olma. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, onun sözleri, bu Kureyş müşriklerine ok yağdırmaktan daha çabuk, daha çok te’sirlidir. Ey İbn-i Revâha devâm et” buyurdu. Hazret-i Ömer sükût etti. Resûlullah biraz sonra Abdullah bin Revâha’ya; “Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur! Bir olan O’dur. Vâdini gerçekleştiren O’dur. Bu kuluna yardım eden O’dur. Askerlerini güçlendiren O’dur. Toplanmış olan kabîleleri bozguna uğratan da yalnız O’dur, de!” buyurdu. Abdullah bin Revâha (r.anh) da;
Allahü teâlâdan yoktur başka ilâh,
Yoktur O’nun şeriki, Lâ ilâhe illallah.
O’dur müslümanların, askerine güç veren
Ve O’dur kâfirleri, dağıtan, mağlûb eden
diye söylemeye başladı. Müslümanlar da onun sözlerini tekrar ettiler. Hazret-i Ömer de; “Rahmetini ihsân eyle Yâ Rabbî!” dedi.
Hicretin sekizinci senesi Cemâzilevvel’inde (27 Ağustos-25 Eylül 629) Mûte gazâsı vukû buldu. Resûl-i ekrem, sallallahü aleyhi ve sellem, Busra emîrine bir mektup göndererek, onu İslâmiyete dâvet etmiş ve elçi göndermişti. Bunlar, Resûl-i ekremin gönderdiği elçiye iyi davranacakları yerde, onu şehîd ve müslümanlara karşı harb îlân ettiler. Bunun üzerine Resûl-i ekrem, 3.000 kişilik bir kuvvet hazırlayarak, kumandayı Zeyd bin Hârise’ye verdi.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, mescidinde öğle namazını kıldırdıktan sonra, Eshâb-ı kirâmla birlikte oturdular ve; “Cihâd için hazırlanan ordunun başına Zeyd bin Hârise’yi kumandan tâyin ettim. Zeyd bin Hârise şehid olursa, yerine Ca’fer bin Ebî Tâlib, Ca’fer de şehîd olursa, Abdullah bin Revâha geçsin. Abdullah da şehîd olursa, müslümanlar, aralarında münâsib birini kendilerine kumandan seçsinler” buyurdular. Bunun üzerine Eshâb-ı kirâm isimleri sayılan kahramanların şehîd olacaklarını anlayarak ağlaştılar ve; “Yâ Resûlallah! Keşke sağ kalsalar da kendilerinden istifâde etseydik” dediklerinde, Resûlullah, cevap vermeyip, sükût ettiler.
İslâm mücâhidleri, Medîne-i münevvereden yola çıkacakları sırada Resûlullah, beyaz bir sancak bağlayıp, hazret-i Zeyd bin Hârise’ye verdi. Hâris bin Umeyr’in şehîd edildiği yere kadar gidip, oradakileri İslâmiyete dâvet etmesini, müslümanlığı kabûl ederlerse ne âlâ, etmedikleri takdirde, Allahü teâlânın yardımına güvenerek, onlarla harbetmesini emrettiler ve orduyu uğurlamak üzere Vedâ tepesine kadar mücâhidlerle berâber yürüdüler.
Abdullah bin Revâha, yanındaki kumandan arkadaşlarıyla birlikte vedâlaştıkları sırada ağladı. Ona; “Ey Revâha’nın oğlu! Niçin ağlıyorsun?” diye sorduklarında;
“Ağlamamın sebebi, değil dünyâ sevgisi
Ve değildir vallahi, özleyeceğim sizi.
Asıl sebep şudur ki, Kur’ân-ı kerîminde
Şöyle buyurmaktadır, Rabbimiz bir âyette;
“Muhakkak biliniz ki, sizlerin içinizden hiç bir kimse yoktur ki, geçmesin Cehennem’den” (Meryem sûresi: 71)
İşittim bu âyeti, Resûlullah okurken
Cehennem’e uğrarsam nasıl sabrederim ben”
diye söyledi. Müslümanlar; “Allahü teâlâ sizi sevgili kulları zümresine ilhak buyursun. Sâlihlerden olun” diye duâ ettiler. Sonra Abdullah bin Revâha (r.anh), şöyle duâ etti:
“Mağfiret diliyorum rahman olan Rabbimden,
Vücûdum baştan başa kan olsun darbelerden
Na’şıma uğrayanlar desinler; “Ne saâdet,
Kan revân yerde yatan, şehîd olmuş nihâyet.”
Ordu hareket ettiğinde, Abdullah bin Revâha, (r.anh), Peygamber efendimizin yüksek huzurlarına gelerek vedâlaştı. Sonra; “Yâ Resûlallah! Bana ezberliyeceğim ve aklımdan hiç çıkarmayacağım bir şeyi emir ve tavsiye buyurur musunuz?” deyince, Resûlullah; “Sen, yarın Allah’a pek az secde edilen bir ülkeye varacaksın. Orada secdeleri, namazları çoğalt” buyurdu. Hazret-i Abdullah bin Revâha; “Yâ Resûlallah! Bana, nasîhatinizi arttırır mısınız?” dedi. “Allahü teâlâyı unutma! Çünkü, Allahü teâlâyı zikr, umduğuna ermende sana yardımcı olur” buyurdu. Resûlullah, Seniyyet-ül-vedâ’da mücâhidlerin hepsi ile vedâlaştıktan sonra; “Ben size, Allahü teâlâhın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmanızı, yanınızdaki müslümanlara karşı hayırlı olmanızı ve onlara iyi davranmanızı tavsiye ederim. Allahü teâlânın yolunda, O’nun ismini söyleyerek harbediniz. Ganîmet alınan mallara hıyânet etmeyiniz. Ahde vefâsızlık göstermeyiniz. Çocukları öldürmeyiniz. Orada hıristiyanların kiliselerinde, insanlardan ayrılıp kendilerini ibâdete vermiş bâzı kimseler bulacaksınız. Onlara dokunmaktan sakınınız. Onların dışında, başlarında şeytanların yuvalandıkları bâzı kimselere de rastlayacaksınız ki, onların başlarını kılıcınızla koparınız. Siz, kadınları, yaşlanmış pîr-i fânileri öldürmeyiniz. Ağaçları yakmayınız ve kesmeyiniz. Evleri de yıkmayınız!” buyurdu. Sonra Abdullah bin Revâha (r.anh), Resûlullah’ı şu beytlerle selâmladı.
“Vedâlaştım Nahil’de Allah’ın Resûlünden
Selâmet orda kaldı, O’ndan ayrılınca ben.
Eyvah! Arkada kaldı, Allah’ın sevgilisi,
Eyvah! Uzakta kaldı, Dostların hayırlısı.”
Zeyd bin Erkam der ki: “Ben, hazret-i Abdullah bin Revâha’nın terbiyesi altında yetişmiş bir yetimdim. O Mûte seferine çıktığında, devesinin terkisine beni de bindirmişti. Geceleyin biraz gidince, dudaklarından şu beytler dökülüyordu.
“Ey devem! Kumluktaki, kuyuya eğer beni,
Oradan da dört konak, götürürsen ileri.
Çıkarmam artık seni, bundan başka sefere,
Sahipsiz kalacaksın, az sonra, ona göre.
Ben herhâlde evime, geri dönmeyeceğim,
Umarım ki bu harpte, ben şehîd düşeceğim.
Son konakta mü’minler, geçti beni hız ile,
Ey Revâha’nın oğlu, en yakınların bile,
Kardeşlik bağlarını, kopararak geçtiler,
Seni Hak teâlâya bırakıp da gittiler.
Artık düşünmüyorum, geride ne mâlim var?
Hiç umurumda değil, ağaçlarla hurmalar”
Bu beyitleri işitince, ağladım. Bunu fark eden hazret-i Abdullah bin Revâha kamçısıyla dokunarak; “Ey yaramaz! Sana ne oluyor. Sana, ne zararı var? Allahü teâlâ, bana şehîdlik nasîb ederse, sen de hayvan üzerinde geri dönüp, yerine ulaşırsın. Ben ise dünyânın dert, tasa, üzüntü ve hâdiselerinden kurtularak, râhata kavuşurum” dedi. Geceleyin inip iki rek’at namaz kıldı. Sonunda uzunca bir duâ yaptık ve bana; “Ey çocuk!” diye seslendi. “Buyur” dedim. “Bu seferde inşâallah şehîdlik nasîb olacaktır!” dedi.
İslâm mücâhidleri, yollarına devâm ederek, Şam topraklarından Muan’a vardılar ve orada konakladılar. Kayser Herakliüs’ün, Rumlardan yüzbin askerle Belkâ topraklarından Muan’a gelip konduğunu ve Beliy kabîlesinden Mâlik bin Zafile adında birinin kumandası altında; Lahm, Cüzam, Kayn, Behrâ, Vâil, Bekr ve Beliy hıristiyan Arablarından yüzbin kişilik bir kuvvetin de gelip onlara katıldığını haber aldılar. İslâm mücâhidleri, durumu görüşmek üzere, Muan’da iki gece kaldılar. Zeyd bin Hârise (r.anh), Rumların kendileri için pek çok asker topladıklarını haber verip, mücâhidlere görüşlerini sordu. Bâzıları; “Rumlarla karşılaşmaktan vazgeçip, memleketlere akın yap. Halklarını esir al, Medîne’ye geri dön” dediler. Diğer mücâhidler ise; “Resûlullah aleyhisselâma yazı yazıp, düşmanımızın sayısını bildirelim. Bize, acele asker göndermesini ve bu yolda yapmak istediği şeyi bize emretmesini isteyelim” dediler. Bu hususta söz ve görüş birliğine vardılar. Hazret-i Abdullah bin Revâha;
“Ey kavmim ne sebepten, tereddüt edersiniz?
Şehîd olmak kasdiyle, cenge gelmedik mi biz?
Silâhça, süvarice, çokluk olduğumuzdan,
Dolayı savaşmadık, kâfirlerle hiç bir an.
Allahü teâlanın, bize ihsân ettiği
Şu din kuvveti ile, savaştık aslan gibi.
Gidiniz, çarpışınız, muhakkak iyilik var,
Bu işin netîcesi, ya şehâdet ya zafer.
Bedr günü vallahi, vardı iki atımız,
Uhud’da tek at ile, pek azdı silâhımız.
Bu cenkte galip gelmek, varsa eğer kaderde,
Zâten böyle vâdetti, Allah ve Peygamber de.
Hak teâlâ vadinden, döner mi hiç geriye,
Ey mü’minler öyleyse, yürüyün ileriye.
Şehîdlik varsa eğer, bizim kaderimizde,
Kavuşuruz Cennet’te, şehîd kardeşimize”
dedi. Hazret-i Abdullah bin Revâha’nın bu sözleri, mücâhidleri cesaretlendirmişti. “Vallahi Revâha’nın oğlu, doğru söylüyor” dediler ve yollarına devâm ettiler.
Meşârif köyünde düşman askerleri yaklaşmaya başlayınca, İslâm mücâhidleri, Mûte’ye çekilerek hemen savaş düzenine girip, düşmanın üzerine yürüdüler. İki taraf birbirleriyle amansızca çarpışmaya başlamıştı. İslâm ordusunun başkumandanı Zeyd bin Hârise (r.anh), Peygamber efendimizin sancağını eline aldı. Vücûdu, Rumların mızrakları ile delik deşik edilip, kanları saçılıncaya kadar çarpıştı ve sonunda şehîd düştü. Sancağı Hz. Ca’fer bin Ebî Tâlib alarak, düşman ortalarına kadar daldı. Çarpışırken, bir eli kesildi. Sancağı, diğer eline aldı. O kesilince, sancağı koltuğunun altına kıstırdı. O sırada biri mızrağını sapladı ve hazret-i Ca’fer’i şehîd etti. Ca’fer (r.anh) şehîd olunca, Ebû’l-Yüsr Ka’b bin Umeyr sancağı alıp, Abdullah bin Revâha’ya verdi. Abdullah bin Revâha, elinde sancak atlı olarak düşman üstüne yürüyerek kendi kendine;
“Ey nefsim, bana boyun eğeceksin elbette,
Bugün şehîd olurum, yemîn ettim bu harpte.
Ya sen kendiliğinden, razı olursun buna,
Ya kabûl ettiririm, bu işi zorla sana.
Eğer öldürülmezsen, şayet sen bu savaşta,
Hiç ölmeyecek misin, ey nefsim söyle bana.
Ca’fer bin Ebî Tâlib ve Zeyd bin Hârise’nin,
Yaptığını yaparsan, bil ki iyi edersin.
Onlar şehîd oldular, ey nefsim durma geri,
Sonra bedbaht olursun, haydi atıl ileri!”
diyerek ileri atıldı. Bir ara çarpışırken, parmağı yaralanınca, atından indi. Yaralı parmağını ayağının altına koyup; “Sen sâdece yaralı bir parmak değil misin? Zâten bu kazaya da Allahü teâlânın yolunda uğramış bulunuyorsun” diyerek çekip kopardı. Sonra atına atlayıp, olanca gücü ile çarpışmaya devâm etti.
Hazret-i Abdullah bin Revâha çarpıştıktan sonra dönüp atından indiği sırada, amcasının oğlu kendisine pişirilmiş et getirdi ve; “Al, bunu ye de biraz güçlen” dedi. Abdullah bin Revâha, üç günden beri bir şey yememişti. Etten ağzına bir lokma aldığı sırada, müslümanların bulunduğu yerde bir karışıklık gördü. Bunun üzerine; “Sen hâlâ bu dünyâdasın ve yiyip-içmekle meşgulsün” diyerek, nefsini kınadı elindeki eti bırakarak kılıcını sıyırıp, tekrar savaşa girdi. Kahramanca çarpıştı. Bir ara düşman askerlerinden biri, mızrağını Abdullah bin Revâha’ya fırlattı. Abdullah bin Revâha (r.anh), müslümanlarla düşman safları arasındaki yere düşerek, özlediği şehâdete kavuştu. Eshâb-ı kirâm (r.anhüm), hemen istişâre ederek aralarında hazret-i Hâlid bin Velîd’i kumandan seçtiler.
Peygamberimizin sâdık arkadaşları, Hâlid bin Velîd kumandası ve sancağı altında hücûma geçtiler ve düşmanı bozguna uğrattılar. Hâlid bin Velîd; “O gün, benim elimde dokuz kılıç parçalandı. Elimde geniş yüzlü bir Yemen palası’ndan başka bir şey kalmamıştı” diyerek, o zamânı dile getirmiştir.
Peygamber efendimiz, kumandanların şehâdet haberleri Medîne’ye gelmeden, Eshâbını mescidde topladı. Çok üzgün idiler. Eshâbı (r.anhüm); “Yâ Resûlallah! Sizi üzüntülü gördüğümüzden beri, acımızın derecesini ancak Allahü teâlâ bilir” deyince, Peygamber efendimizin mübârek gözlerinden yaşlar boşandı ve; “Bende gördüğünüz üzüntü, beni hüzün içinde bırakan şey, Eshâbımın şehîd olmaları idi. Bu hâl, onları, Cennet’te karşılıklı tahtlar üzerinde oturmuş kardeşler olarak görünceye kadar devâm etti. Zeyd bin Hârise sancağı eline aldı. Nihayet şehîd edildi. O şimdi Cennet’e girdi. Orada koşup duruyor. Sonra sancağı Ca’fer bin Ebî Tâlib aldı. Düşman ordularına saldırdı. Çarpıştı ve nihâyet o da şehîd oldu. O, şehîd olarak Cennet’e girdi ve yakuttan iki kanat ile dilediği gibi uçup duruyor. Ca’fer’den sonra sancağı Abdullah bin Revâha aldı. Elinde sancak olduğu hâlde, düşmanlarla çarpıştı ve şehîd oldu ve Cennet’e girdi. Onlar, Cennet’te altından tahtlar üzerinde bana gösterildi” buyurdu.
Abdullah bin Revâha, dînine son derece bağlı, dünyâ malına ve rütbesine kıymet vermezdi. Allahü teâlâya ibâdet etmekte ve Peygamber efendimizin emirlerini ölüm pahasına da olsa yerine getirmekte eşine az rastlanırdı. Bir defâsında, Peygamber efendimiz hutbe okurken cemâate; “Oturunuz” buyurduğunda, Abdullah bin Revâha (r.anh), mescidin dışında bir yerde bulunuyordu ve hemen olduğu yerde oturdu, hutbe bitinceye kadar, hiç kımıldamadan orada bekledi. Onun bu hareketi Peygamberimize ulaştırılınca; “Allahü teâlâya ve Resûlüne gösterdiğin itâatde, Allahü teâlâ hırsını artırsın” buyurdu.
Peygamberimiz, Abdullah bin Revâha’yı çok sever, hastalandığı zamân ziyâretine gider, hâl ve hatırını sorardı. Bedr’den başlayarak, şehîd olduğu Mûte savaşına kadar Peygamberimizin iştirak ettiği bütün savaşlarda bulunan Abdullah bin Revâha (r.anh), Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem şâir ve hatiplerinden olup, aynı zamânda vahiy kâtibiydi. Şairlikteki kudreti herkes tarafından bilinir ve takdir edilirdi. Şiirleri, Eshâb-ı kirâm tarafından ezberlenerek dilden dile yayıldı. Resûlullah, şiirlerini çok beğenir, bunların düşmana ok atmakdan daha te’sirli olduğunu beyân ederdi. Yine onun hakkında; “Cenâb-ı Hak, Abdullah bin Revâha’ya rahmet eylesin. Melâike onun meclisi ile iftihâr ederlerdi” buyurdu.
Ebû Hassan şöyle anlatır: “(Meâlen) “Şâirlere ancak azgınlar uyar” (Şuarâ sûresi: 224) âyet-i kerîmesi inince, Hassan bin Sâbit, Abdullah bin Revâha ve Ka’b bin Mâlik (r.anhüm) ağlayarak Resûlullah’ın yanına geldiler ve; “Bizim hâlimiz ne olacak” dediler. O zamân Resûlullah; “Ancak inanıp sâlih amellerde bulunanlar müstesna” (Şûra sûresi: 227) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.”
Ebü’d-Derdâ (r.anh) anlatır: “Abdullah bir Revâha’yı hatırlamadığım bir gün geçmemiştir. Karşılaştığımızda göğsüme ve omuzlarıma dokunur ve; “Ey Üveymir (Ebü’d-Derdâ)! Bir ara gel, seninle oturup Allahü teâlânın râzı olduğu şeylerden konuşâlım” der ve; “Bunlar, îmânımızı kuvvetlendiren meclislerdir” buyururdu.
Enes bin Mâlik (r.anh) şöyle anlatır:
“Abdullah bin Revâha, Eshâbdan birini görmüş ve ona; “Kardeşim, gel seninle Rabbimizden bahsedelim” demişti. O zât Resûlullah’a gelerek; İbn-i Revâha’nın sözlerini arzedince, Resûlullah; “Allahü teâlâ, İbn-i Revâha’ya iyilikler versin. Zirâ o, meleklerin bile imrendiği zikir (ilim) meclislerini seviyor” buyurdular.
Atâ bin Vesâm anlatır: “Abdullah bin Revâha birisine; “Gel îmân edelim” dedi. O; “Biz mü’min değil miyiz de yeniden îmân edeceğiz” diye sordu. İbn-i Revâha; “îmânımızı kuvvetlendirelim demek istedim” buyurdu.”
Hanımı onun hakkında; “Evden dışarıya çıkarken ve dışardan eve girdiği zamân, dâima iki rek’at namaz kılar ve bunu aslâ terketmezdi. Harbe giderken, herkesten önce çıkar, dönüşte ise en son gelen o olurdu” demiştir.
Ebü’d-Derdâ; “Resûlullah ile berâber çok sıcak bir günde yaptığımız bir seferi hatırlarım. Sıcağın şiddetinden, insan, elini başının üzerine koymak mecbûriyetinde kalıyordu. İçimizde Resûlullah ile Abdullah bin Revâha’dan başka oruçlu yoktu” diyerek, onun üstünlüğünü dile getirmiştir.
Abdullah bin Ömer (r.anh), Abdullah bin Revâha’nın adâleti hakkında şöyle dedi: “Abdullah bin Revâha her sene Hayber’e gelir, oradakilerin mahsûlünün takdirini yaparak verecekleri vergi ve zekâtları (uşurları) tesbit ederdi. Hayberliler, Abdullah bin Revâha’yı fazla takdir ve tesbit ediyor diye Resûlullah’a şikâyet ettiler. Ayrıca rüşvet teklifinde de bulundular. Bunun üzerine o; “Ey Allahü teâlâya isyân edenler! Siz bana haram mı yedirmek istiyorsunuz? Ben size canımdan ve herkesten daha çok sevdiğim Resûlullah’ın yanından geldiğimi yemînle söylerim. Şu hâlinizle maymun ve hınzırlardan aşağı oluyorsunuz. Size olan kinim ve Resûlullah’a olan sevgim beni size adâletsizlik etmeye sevketmez” deyince, Hayberliler pişmân olup; “Bunların yüzünden, gökler ve yerler ayakta duruyor” dediler.”
1) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-2, sh. 128
2) Sahîh-i Buhârî; cild-5, sh. 87
3) Üsüd-ül-gâbe; cild-3, sh. 159
4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 992, 1009, 1088
5) El-Kâmil fit-târih cild-2, sh. 234
6) Târih-i Taberî; cild-3, sh. 107
7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 203
8) Eshâb-ı Kirâm