hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
9:11
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 1018
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Abdullah-ı Dehlevî (r.aleyh)

Hindistan’da yaşayan âlim ve evliyânın büyüklerinden.

 İnsanları Hakk’a dâvet eden, onlara doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” adı verilen âlim ve velîlerin yirmisekizincisidir. Meşhûr ismi Abdullah, babasının ismi Abdüllatîf’tir. Gulâm-ı Ali diye de bilinir. Seyyid olup, hazret-i Ali soyundandır. 1745 (H.1158) senesinde Hindistan’ın Pencap eyâletinin Bitâle kasabasında doğdu. Evliyânın büyüklerinden Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine talebe olup, onun sohbetleriyle kemâle geldi ve zamânının bir tânesi oldu. Pek çok kerâmetleri görüldü. Binlerce talebe yetiştirdi. Zamânındaki devlet adamlarına, âlimlere ve cemiyete hükmeden kimselere mektuplar yazarak nasîhat etti. 1824 (H.1240) senesinde Dehli’de vefât etti.
Babası Abdüllatîf Efendi, riyâzet ve mücâhede eder yâni nefsinin istediklerini yapmayıp istemediklerini yapardı. Allahü teâlânın yasaklarından ve şüpheli şeylerden şiddetle sakınır, bu suretle tasavvuf yolunda olgunlaşıp, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya çalışırdı. Abdüllatîf efendi, oğlunun doğumundan bir gün önce rüyâsında hazret-i Ali’yi gördü. Hazret-i Ali ona, doğacak oğluna kendi ismini (Ali) koymasını tavsiye etti. Annesi de o günlerde rüyasında Abdülkâdir-i Geylânî’yi görmüştü. O da kendi ismini koymasını tavsiye etmişti. Evliyâullahtan olan amcası da sevgili Peygamberimizi rüyâsında görmüş, Peygamber efendimiz, doğacak çocuğa Abdullah isminin verilmesini emr buyurmuştu. Çocuk doğduğu zamân; babası Ali, annesi Abdülkâdir, amcası da Abdullah ismini verdiler. Abdullah-ı Dehlevî beş-altı yaşına geldiği zamân, kendisine Ali demekten hayâ edip, Ali’nin hizmetçisi mânâsına, Gulâm-ı Ali dedi. Gulâm-ı Ali olarak tanındı. Daha sonra bu ismi ve Abdülkâdir ismi ile çağrılmaz olup, Abdullah ismi meşhûr oldu. Abdullah-ı Dehlevî, küçük yaşından îtibâren babasının yanında ilim öğrenmeye başladı. Onüç yaşına gelince, babası onu, hocası olan Nâsıruddîn Kâdirî hazretlerinin sohbetinde bulunup, ilim öğrenmesi için Dehli’ye götürdü. O sırada Nâsıruddîn Kâdirî vefât ettiği için görüşmek mümkün olmadı. Bunun üzerine babası; “Ey oğlum! Ben seni üstâdım Nâsıruddîn hazretlerinden ilim öğrenip, onun terbiyesi altında yetişmen için getirmiştim. Ne yapalım, nasîb değilmiş. Şimdi serbestsin. Mübârek kalbine nereden bir mârifet kokusu gelir, seni yetişdirecek bir âlim ve velî bulabilirsen ona gidip büyüklerin yolunu öğrenebilirsin” dedi.
Dehli’de Allah adamlarının sohbetlerinde bulunmaya gayret sarfeden Abdullah-ı Dehlevî, Hâce Zübeyr ve onun talebelerinden; Ziyâullah, Abdüladl, Hâce Nâsıruddîn’in oğlu Hâce Mîr Dürer, Mevlânâ Fahreddîn, Fahr-i Cihân-ı Çeştî Devlevî, Hâce Nânû, Hâce Gulâm-ı Çeştî gibi zâtların sohbetleriyle şereflendi. Yirmiiki yaşına kadar onlardan; tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zahirî ilimleri tahsîl etti. Tasavvuf yolunda da yetişmek istedi. Yirmiiki yaşına geldiğinde, zamânının bir tanesi, zâhirî ve bâtını ilimler hazînesi Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleriyle karşılaştı ve kendisini talebeliğe kabûl buyurması için yalvardı. O da; “Evlâdım! Bizim yolumuz, tuzsuz taş yalamak gibidir. Bunun için, sen kendine zevk ve şevk ile dolu olan yerler bul” buyurdu. Onun büyüklüğünü anlayan Abdullah-ı Dehlevî ise; “Ben de tuzsuz taş yalamayı murâd ediyordum. Bunu hepsinden çok seviyorum. Ne olur bu fakiri kabûl buyurunuz” dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri onu talebeliğe kabûl edip, önce zahirî ilimleri öğretti. Sonra da tasavvufta yetiştirmeye başladı. Nakşibendiyye yolunun edeblerini öğretti. Onbeş sene Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde kalan Abdullah-ı Dehlevî, tasavvuftaki dereceleri geçti. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere ulaşması üzerine, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri ona icâzet (diploma) verdi ve talebe yetiştirmekle vazifelendirdi.
Abdullah-ı Dehlevî, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbetinde kaldığı onbeş sene içinde çektiği riyâzet ve yaptığı mücâhedeyi şöyle anlatır: “İlk zamânlar geçimimde, zorluk ve güçlüklerle karşılaştım. Elimde olan ne kadar dünyâ malı varsa hepsi gitti. Allahü teâlâya tevekkülü ahlâk edindim. Eski bir hasırı yatak, bir tuğlayı yastık edindim. Bir elbiseyi yıllarca giydim. Bu şekilde onbeş sene kanâat kösesinde oturdum. Bir defâsında o kadar çâresiz kalıp bitkin düştüm ki; artık, bulunduğum bu hücre, benim mezârım olacak diye düşünmeye başladım. İşte bende bu düşünce hâsıl olunca, Allahü teâlânın yardımı ulaştı. Onun ihsân denizine gark oldum. Kalb gözüm açıldı. Melekler âlemini görmeye başladım. Ondan sonraki günlerde hücreme bir kimse gelip; “Kapıyı açınız” dedi. Açmadım. Tekrar; “Açınız” dedi. Yine açmadım. Bunun üzerine pencereden bir mikdar para atıp gitti.”
Abdullah-ı Dehlevî, hocasının vefâtından sonra talebe yetiştirmeye başladı. Âlim ve sâlih kimselerden yüzlerce kimse gelip, onun ilim meclisiyle ve sohbetiyle şereflendi. Teveccühleri bereketiyle yüksek makamlara kavuştular. Bunların en başta geleni, Bağdad’dan gelen Mevlânâ Hâlid hazretleridir.
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerine çok kimseler gelir, hastalıklarından kurtulmak için duâ etmesini isterlerdi. O da duâ eder, hastalıklarından Allahü teâlânın izniyle kurtulurlardı. Ancak, ömrünün sonuna doğru, kendi bedenine üç tane hastalık ârız olmuştu. Bu hastalıkları sebebiyle güçsüz kalmış, ibâdetlerini şevkle, fakat sıkıntıyla yapar hâle gelmişti. Bu sıkıntılı hâlini bilen dostları ona; “Efendim! Herkes hastalıktan kurtulmak için sizden duâ istiyor, cenâb-ı Hak da duâlarınızı reddetmiyor. Her gelen huzurunuzdan şifâya kavuşmuş olarak ayrılıyor. Hâlbuki kendi üzerinizde birden fazla hastalık var. Duâ buyursanız da bu dertlerden kurtulsanız” dediler. O da cevaben; “Onlar, hastalıklarından kurtulmak için duâ istiyorlar. Biz ise, Allahü teâlânın gönderdiği bu dert ve belâlardan, O gönderdiği için râzıyız. Dert ve belâlar kemend-i mahbûbdur. Allahü teâlâ bu dertleri, sevdiği kullarından dilediklerine verir. Bu sebeple dertlerin bizden gitmesini değil, onlara sabretmeyi isteriz” buyurdu.
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin, ömrünün sonuna doğru hastalıkları iyice fazlalaştı. Basur hastalığının kaşıntısı arttı. Bu sırada Luknov’da bulunan Ebû Sa’îd Fârûkî’ye mektup yazarak, vefâtından sonra yerine onun geçmesini bildirdi. Bu mektup üzerine kısa zamân içinde yanına gelen Ebû Sa’îd Fârûkî’ye şu vasiyetnâmeyi yazdırdı: “Devâmlı zikr ediniz. Büyüklere bağlılığınızı muhâfaza ediniz. Güzel ahlâklı olup, insanlarla iyi geçininiz. Kazâ ve kader hususunda nasıl ve niçini bırakınız. Yol kardeşleri ile birlik olmayı lâzım biliniz. Fakr, kanâat, rızâ, teslim, tevekkül ve ferâgat üzere, olunuz. Benim cenâzemi âsâr-ı nebeviyyenin bulunduğu Dehli’deki Büyük Câmi’ye götürünüz, Allah’ın Resûlünden şefaat isteyiniz!” Sonra buyurdu ki: “Hâce Nakşîbend Buharî (r.aleyh); “Bizim cenâzemizin önünde;
Huzuruna müflis olarak geldim
Yüzünün güzelliğinden bir şey isterim
Şu boş zenbilime elini uzat
O mübârek eline güvenirim
beytlerini okuyun” buyurmuşlardı. Ben de bu şiirin ve ayrıca aslı Arabî olan şu şiirin okunmasını istiyorum:
Kerîm’in huzuruna azıksız geldim,
Ne iyiliğim var ne doğru kalbim!
Bundan daha çirkin hangi şey olur
Azık götürürsün, O ise Kerîm.”
Bir Cumartesi günü idi. Yanında bulunanlara; “Çabuk Meyân Sâhib’i (yâni Ebû Sa’îd Fârûkî’yi) çağırınız!” buyurdu. Ebû Sa’îd hazretlerini çağırdılar. O kapıdan girince, bakışlarını ona çevirdi ve bu hâlde 82 yaşındayken, 1824 (H.1240) senesinde Safer ayının 22. gününde vefât etti. Onun vefât haberini duyan binlerce kişi toplandı. Cenâze namazını, Dehli’deki Büyük Câmi’de, Ebû Sa’îd Fârûkî hazretleri kıldırdı. Vasiyeti üzerine, Büyük Cami bahçesindeki, üstâdı Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin kabrinin sağ yanına defnedildi.
Abdullah-ı Dehlevî, günlük hayâtını hadîs-i şerîflere uygun olarak geçirirdi. Çok az uyur, teheccüd namazına kalkar, namazdan sonra yatmaz; Kur’ân-ı kerîm okur, murâkabe ve Allahü teâlâyı zikr ile meşgul olurdu. Sabah namazını evvel vaktinde cemâatle kılar, talebeleriyle birlikte işrak vaktine kadar Allahü teâlânın yüce ismini zikrederlerdi. Her bir talebesine ayrı ayrı teveccüh ederek, onların tasavvuf yolunda ilerlemelerini sağlardı. İşrak vaktinden sonra talebelerine hadîs ve tefsîr dersi verirdi. Ziyârete gelenleri kabûl edip onlara ikrâmlarda bulunur, onlarla kısaca görüşür, sıkıntılarını giderdikten sonra gitmelerine müsâade ederdi.
Öğleye doğru birazcık yemek yerdi, öğleye yakın sünnet-i şerîfe uymak için bir müddet kaylûle yapar, ezan okunduğunda, kalkıp namazı cemâatle kılardı. Talebelerine; “Adâb-ül-Mürîdîn”, “Nefâhat” ve benzeri kitapları, daha sonra ikindiye kadar tefsîr, fıkıh ve hadîs ilimlerini okuturdu. İkindi namazından sonra yine hadîs-i şerîf ve “Mektûbât-ı Rabbânî”, “Avârif-ül-meârif” ve “Risâle-i Kuşeyriyye” gibi eserleri okur ve açıklardı. Akşam namazını kıldıktan sonra Allahü teâlâyı zikreder, talebelerinin, evliyâlık makamlarında pay sâhibi olmalarına çalışırdı. Akşam, çok az, birkaç lokma yemeğini yer, yatsı namazını kılardı. Gecenin çoğunu zikr ile geçirir, uykusu geldiği zamân seccâdesi üzerine sağ yanı üzere yatardı. Ayaklarını uzatarak yattığı hiç görülmedi. Sert ve kalın elbise giyerdi. Cömertliği dillere destan olup, hayâsı o kadar çoktu ki, insanlarla göz göze gelmemeye çalışır, aynada kendi yüzüne dahi bakmazdı. Müslümanlara karşı o kadar şefkat ve merhamet sâhibiydi ki, kendisine kötülük yapanlara bile gece seher vakitlerinde duâ ederdi.
Abdullah-ı Dehlevî’nin meclisinde dünyâ kelâmı konuşulmazdı. Birisi gıybet etmeye kalksa, ona; “Kötülenmeye lâyık olan benim” buyururdu. İnsanlara Allahü teâlânın emirlerini anlatır, yasak ettiklerinden kaçınmaları için çok gayret sarf ederdi.
Zamânının pâdişâhına bile çekinmeden, emr-i bil-mârûf ve nehy-i anil-münkerde yâni Allahü teâlânın emir ve yasaklarını tebliğde bulunurdu. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli olur korkusuyla mubahların fazlasını terk eder, dünyâya hiç bir zamân meyletmezdi. Hiç kimseden bir şey istemezdi. Zamânın pâdişâhı ve diğer devlet adamları dergâhta harcanmak üzere para gönderir, kabûl buyurması için yalvarırlardı.
Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, Şehzâde Mirzâ Cihangîr’e yazdıkları bir mektuplarında şöyle buyurdular: “Mektubuma Besmele ile başlıyorum. Allahü teâlânın yardımları, ihsânları zât-ı âlinizi kaplayıp, her yerde muzaffer, mavaffak ve makbul kılsın! İslâm’ın sünneti olan selâm ve isteklerin yerine gelmesi için duâdan sonra, fakîr Gulâm-ı Ali’den, gördüğünüz rüyânın tâbirini soruyorsunuz. Uyku, hayret verici bir âlemdir. Çok kere oraya vehim ve hayâl karışır. Geçmiş ve gelecek hâller de orada görülür. Bâzan ilgisiz bir kimse, rüyada bâzı hâller görür ve; “Benim hâllerim bunlardır” diye tahayyül eder. Bunların hepsi vehimdir. Bâzan bunlar, sırf şeytanın tasarruf ve te’siri ile olur. Birisi, Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme geldi ve; “Ben rüyamda başımı kesilmiş gördüm” diye arz etti. Buyurdular ki: “Şeytan seninle oynamıştır.”
Bâzan, namaz ve zikir için uyandıran korkunç rüyalar görülür. Eshâb-ı kirâmdan Berâ bin Âzib, rüyasında; teheccüd namazı kılarken, bir öküzün kendisine boynuz vurduğunu ve okumak âdeti olan sûre-i Bekara’yı geciktirdiğini gördü. Derhâl uyandı, teheccüd namazı kılmaya ve Bekara sûresini okumağa başladı.
Bâzan rüyalar, vücuddaki maddelerin çoğalmasına uygun olarak görülür. Meselâ, safranın artmasında sarılıklar, kanın artmasında kırmızı şeyler görülmesi gibi. Bunun gibi rüyâlara, sıcak ve soğuk gıdâlar da te’sir eder. Karışık rüyalar, îtibâr edilmeyecek boş düşlerdir.
Sizin gördüğünüz rüyanın kısımları da böyledir. Hatırınızı hoş tutunuz, endişe etmeyiniz. Sığır cinsinden bir sadaka veriniz ve Allahü teâlâya sığınınız. Hadîs-i şerîfde: “Sadaka belâyı defeder” buyruldu. Belâların def’i ve sadakanın kabûlü için yalvararak kalbinizden niyet ediniz. Böylece hadîs-i şerîfin şaşmaz doğruluğuna uyulmuş olur. Mevsim soğuktur. Fakirlere örtünecek bir şeyler veriniz ve belâların defedilmesini dileyiniz. Allahü teâlâ sizi yüceltsin ve selâmette kılsın. Sabah ve akşam yatarken, bir kere Âyet-el-kürsî, üçer ihlâs ve Mu’avvizeteyn sûrelerini okuyunuz. Bunu âdet edininiz. Böylece cenâb-ı Hakk’ın hıfzına, nimetlerine kavuşursunuz. Vesselam.” (12. Mektûb)
Abdullah-ı Dehlevî’nin, Peygamber efendimize çok fazla muhabbeti vardı. Şerefli ismini duyduğu zamân, kendinden geçecek gibi olurdu. Kur’ân-ı kerîmi okumaktan ve dinlemekten çok zevk alırdı. Eğer şevk hâlinin gâlib olduğu zamânlar dinlerse, düşer kalır ve; “Daha okumayınız dayanamıyorum” derdi. Ekseriye Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin “Mesnevî”sini okutup dinler, onunla vecd hâline kavuşurdu.
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin dillerde dolaşan kerâmetleri toplansa, ciltler dolduracak kadar çoktur.
Kerâmetlerinin en üstünü, Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından kaçınması ve sevgili Peygamberimizin sünnet-i seniyyesine sıkıca bağlı olmasıdır.
Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, kendine gelen tâliblerin gönüllerine tasarruf eder, Hakk’ın feyz ve bereketlerini onların kalblerine akıtır, kalblerini devâmlı olarak Allahü teâlâyı anar hâle getirirdi.
Bununla berâber dünyâya ait kerâmetleri, ilâhi ilhamlarla gaybden haber vermeleri de çok idi. İnsanların müşküllerini çözer, dert ve istekleri için duâ ederdi. Gelenlerin işleri, onun duâsı bereketiyle hallolurdu.
Talebelerinden Mevlevî Kerâmetullah, Zât-ül-cenb hastalığına yakalanmıştı. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri elini, hastanın üzerine temâs ettirince, Allahü teâlânın izniyle iyileşti.
Dehli Câmii’nin imâmının çocuğu uzun zamândır hasta yatıyordu. Bir gece rüyada Abdullah-ı Dehlevî hazretleri evine gelip, hasta oğluna bir şey içirdi. Sabah olunca oğlunun tamâmen iyileştiğini gördü. Çok sevindi. Ertesi gün biraz para alıp huzuruna geldi ve; “Bunu kabûl ediniz” diye arz etti. Abdullah-ı Dehlevî tebessüm edip; “Bu bizim geceki hizmetimizin karşılığı mıdır?” diyerek, geceki durumu açıkladı.
Abdullah-ı Dehlevî bir gün Hâkim Nâmdâr Hân’ı ziyârete gitti. Onu, Sekerât-ül-mevt (ölüm sarhoşluğu) hâlinde, gözlerini kapamış ve şuuru gitmiş olarak buldu. Yakınları; “Allahü teâlâya, hastalığının gitmesi için duâ ediniz” dediler. O da hastaya bir baktı. O anda hastanın şuuru yerine geldi ve gözlerini açtı. Bir müddet rahat olarak onunla konuştu. Sonra Abdullah-ı Dehlevî hazretleri kalkıp dışarıya çıkınca hasta vefât etti.
Bir kimse Abdullah-ı Dehlevî’ye gelerek, çocuğunun iki aydan beri kayıp olduğunu ve çocuğun bulunması için duâ etmesini istedi. Abdullah-ı Dehlevî de; “Çocuğunuz evdedir” buyurdu. Gelen kimse şaşırarak; “Ben şimdi evden geldim” dedi. Tekrar; “Evinize gidiniz, çocuğunuz evdedir” buyurdu. O kimse emre uyarak evine gidince, çocuğunu gerçekten evde buldu.
Bir defâsında Dehli’de kıtlık ve kuraklık zuhûr etti. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri mescidin avlusuna çıkıp, kızgın güneşin altında oturdu ve yağmur yağdırması için Allahü teâlâya duâ etti. Bir saat geçmeden yağmur yağmaya başladı.
Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, binlerce âlim ve evliyâ yetiştirdi. Bunların en meşhûrları; Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî, Ebû Sa’îd Fârûkî, Mevlânâ Beşâretullah, Mevlânâ Pir-zâde, Rauf Ahmed, Mevlânâ Muhammed Can, Mevlânâ Fadl Gulâm, Mevlânâ Şeyh Sa’dullah Sâhib, Mevlânâ Şeyh Abdülkerîm, Mevlânâ Şeyh Gulâm Muhammed, Mevlânâ Abdurrahmân, Mevlânâ Seyyid Ahmed, Mevlânâ Seyyid Abdullah Mağribî, Mevlânâ Pîr Muhammed, Mevlânâ Muhammed Münevver gibi zâtlardır.
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin kıymetli eserleri ise şunlardır:
1- Makâmât-ı Mazhariyye: Bu eserinde Hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerini Fârisî olarak pek güzel anlatmaktadır.
2- Mekâtib-i Şerîfe: Bu kıymetli eserinde de çok faydalı bilgi ve sırları açıklayan çeşitli yerlere yazdıkları Fârisî mektupları mevcuddur.
3- Dürr-ül-Meârif: Bu eser, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetlerini ihtivâ etmektedir. Talebelerinden Rauf Ahmed Müceddidî tarafından toplanarak kitap hâline getirilmiştir ve Fârisîdir.
Bu kitapların üçü de İstanbul’da İhlâs Vakfı tarafından neşredilmiştir.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretleri de, Dîvân’ında, Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin fazîlet ve üstünlüklerini anlatmışlardır.
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin kalblere şifâ olan kıymetli sözlerinden bâzıları şunlardır:
“Dünyâ sevgisi, bütün kötülüklerin başıdır. Günahların başı da küfürdür.”
“Nefsinin arzularına tâbi olan, Allahü teâlâya nasıl kul olur. Ey insan! Kime tâbi isen ona kul olursun.”
“İnsanlar dört kısımdır: Nâmerdler, merdler, civânmerdler ve fertlerdir. Dünyâyı isteyen nâmerd, âhıreti isteyen merd, âhıretle birlikte Hak teâlâyı isteyen civânmerd, yalnız Hakk’ı isteyen ferddir.”
“Bizden konuşan, bizim elbisemizi giyinir ve bizim tavrımızı seçmiş olur.”

 1) Hadâik-ül-verdiyye; sh. 209
 2) İrgâm-ül-merîd; sh. 70
 3) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-6, sh. 77
 4) Âdâb; sh. 10
 5) Makâmât-ı Mazhariyye; sh. 159
 6) Esmâ-ül-müellifîn; cild-1, sh. 190
 7) Hadîkat-ül-evliyâ; sh. 122
 8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 431, 701, 734, 920, 957, 979, 1081
 9) Behcet-üs-Seniyye; sh. 8
10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-17, sh. 282
11) Reşehât Zeyli; sh. 72
12) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 18

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

İbrâhim Hakkı hazretleri Tillo’da babasına kavuşmasını şöyle anlattı:

GÜNÜN HADİSİ

Allah’ın buğz ettiği kimseler

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, mîr Muhammed Nu’mân-ı Bedahşîye yazılmışdır. Edebleri gözetmek, fakre ve isteklere kavuşamamağa sabr etmek lâzım olduğu bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası