Cennet’le müjdelenen on kişiden ve ilk müslüman olan sekiz kişiden biri. İsmi; Abdurrahmân bin Avf bin Abd-i Avf bin Hâris bin Zuhre bin Kilâb bin Mürre bin Kusey’dir. Annesinin ismi, Şifâ binti Avf’dır. Soyu, dedelerinden Kilâb bin Murre’de, Resûlullah efendimiz ile birleşmektedir. Künyesi Ebû Muhammed’dir. İslâmiyetten önce ismi, Abd-i Amr, Abd-ul-Kâbe veya Abd-ul-Hâris olup, müslüman olduğu zamân Peygamber efendimiz tarafından Abdurrahmân olarak değiştirildi. Fil vak’asından on yıl sonra, 580 senesinde doğdu ve 651 (H.31) senesinde Medîne-i münevverede vefât etti.
Hazret-i Ebû Bekr’in teşvikiyle müslüman oldu. Müslüman olmadan önce ticâretle meşgul olurdu. Peygamber efendimize peygamberlik emri bildirilmeden önce, ticâret için Yemen’e gittiği zamân, Askelan bin Avâkir-ül-Himyerî’ye misâfir olurdu. O zât, ona her varışında Mekke’den haber sorar; “İçinizde kendisi hakkında haber ve zikir bulunan zât zuhûr etti mi?” derdi. Nihâyet, Resûlullah efendimize peygamberlik bildirilip, İslâm dinini insanlara gizlice tebliğ etmeye başladığı senede, Abdurrahmân bin Avf (r.anh) Yemen’e yine gidip aynı zâta misâfir oldu. Ev sâhibi; “Ben seni ticâretten daha hayırlı bir müjde ile müjdeleyeyim mi?” dedi. Abdurrahmân bin Avf (r.anh); “Evet müjdele” deyince, ev sâhibi; “Hiç şüphesiz, Allah senin kavminden kendisinden razı olduğu, seçtiği bir peygamber gönderdi ve O’na Kitab da indirdi. O, insanları putlara tapmaktan men edecek ve İslâmiyete dâvet edecek. Hakkı buyuracak ve işleyecek, batılı da men ve iptal edecektir. O, Hâşimoğullarındandır. Siz O’nun dayılarısınızdır. Dönüşünü çabuklaştır. Gidip O’na yardımcı ol. Kendisini tasdîk et ve şu beytleri de O’na götür” dedi. Abdurrahmân bin Avf (r.anh), o zâtın söylediği beytleri ezberleyip, Mekke-i mukerremeye döndü ve hazret-i Ebû Bekr ile buluştu. Ona, Yemenli ihtiyarın söylediklerini haber verdi. Ebû Bekr (r.anh); “O kimse, Abdullah’ın oğlu Muhammed aleyhisselamdır. Allahü teâlâ, O’nu insanlara peygamber olarak gönderdi. Hemen O’na gidip iman et” dedi. Abdurrahmân bin Avf, Resûlullah efendimizin huzûruna girdi. Resûl-i ekrem onu görünce, gülümsedi ve; “Arkanda ne haber var, yâ Ebâ Muhammed?!” diye sordu ve devâm ederek; “Bana tevdî edilmek üzere o kimsenin seninle gönderdiğini getir, ver. Hiç şüphesiz onu bana gönderen, Hımyeroğulları mü’minlerinin üstünlerindendir.” buyurdu. Bunun üzerine Abdurrahmân bin Avf, Peygamber efendimizin telkiniyle Kelime-i sehâdet getirerek müslüman olma şerefine kavuştu ve Yemenli ihtiyârın söylediği beytleri okuyarak, onun anlattıklarını anlattı. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz; “Zamân zamân öyle mü’minler bulunacak ki, onlar beni görmeden bana inanacak ve beni tasdik edeceklerdir” buyurdu.
Abdurrahmân bin Avf’ın, Peygamberimizin yanına, Osman bin Maz’ûn, Ubeyde bin Hâris, Ebû Seleme bin Abdülesed ve Ebû Ubeyde bin Cerrâh (radıyallahü anhüm) ile birlikte gittiği ve Peygamberimizin onlara İslâm’a girmelerini teklif ettiği zamân, hepsinin müslüman oldukları bu hâdisenin de Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin, Erkam bin Ebi’l-Erkam’ın evinde, halkı İslâmiyete gizlice dâvete başlamasından önce vukû bulduğu da rivâyet edilir.
Abdurrahmân bin Avf (r.anh) İslâmiyeti kabûl ettikten sonra, diğer müslümanlar gibi türlü eziyet ve işkencelere uğradı. Böylece vatanını terk ederek, hicrete mecbûr oldu. 615 sehesinde birinci defâ hicret eden müslümanlarla birlikte, Habeşistan’a gitti. Daha sonra, Peygamber efendimizin emri üzerine, Medîne-i münevvereye hicret etti. Peygamber efendimiz, hicretten sonra, Mekke’den hicret eden müslümanlarla (Muhâcirler) Medîneli müslümanlar (Ensar) arasında kardeşlik andlaşması îlan ettikleri zamân; Abdurrahmân bin Avf’ı da, Sa’d bin Rebî el-Ensarî ile kardeş yaptı. Sa’d bin Rebî, her şeyini Abdurrahmân bin Avf ile ikiye bölerek paylaşmak istedi. Abdurrahmân bin Avf (r.anh), bu hususu şöyle anlatır: “Resûlullah efendimiz, benimle Sa’d bin Rebî arasında kardeşlik yaptıktan sonra, Sa’d, benimle her şeyini paylaşmak istedi. Ona dedim ki: “Allahü teâlâ, senin ehline ve malına bereket versin. Sen bana çarşının yolunu göster.” Kardeşim bana çarşıyı gösterdi, ben de çalıştım, kazandım. Bir kaç gün sonra, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem beni kokulanmış görerek güldü ve; “Ne var Abdurrahmân?” buyurdu. Ben de; “Ya Resûlallah! Ensardan bir kadınla evlendim” dedim. Resûlullah efendimiz; “Ona ne takdim ettin?” buyurdular. Bir mikdar altın verdiğimi söyleyince; “Ey Abdurrahmân! Bir düğün yemeği tertiple ve bir koyun kes” buyurdular.”
Hicretin ikinci yılından îtibâren başlayan gazâlara katıldı. 624 (H.2) senesinde vukû bulan Bedr gazâsında bulundu. Bu muharebede, cesâret ve şecaatiyle büyük kahramanlıklar gösterdi. Bu muharebede şahid olduğu, küfrün temsilcisi ve İslâm’ın en büyük düşmanı Ebû Cehl’in iki genç tarafından öldürülüşünü şöyle anlatır: “Bedr günü, safta duruyordum. Bir ara sağıma soluma baktım. Ensardan iki delikanlı gördüm. Henüz pek gençtiler. Bu gençlerden biri, beni gözüyle süzdü ve bana; “Amca, Ebû Cehl’i tanır mısın?” diye sordu. Ben de; “Evet” dedim. Ben; “Ey kardeşimin oğlu! Ebû Cehl’i ne yapacaksın?” diye sordum. O da; “Bana haber verildiğine göre, Ebû Cehl, Resûlullah efendimize sövermiş. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, onu bir görürsem, öldürünceye veya kendim ölünceye kadar aslâ ondan ayrılmayacağım” dedi. Bir gencin heyecan hâlinde söylediği bu söze hayret ettim doğrusu. Ardından, öteki genç bana yaklaşıp, aynı soruyu sordu. Bu sırada Ebû Cehl’i, adamları arasında ileri geri gidip gelirken gördüm. Hemen gençlere dönüp; “Aradığınız adam işte” dedim. Onlar da hemen kılıçlarına sarılıp, Ebû Cehl’in üzerine atıldılar ve onu öldüğüne kanaat getirinceye kadar kılıç darbesine tuttular ve yere yıktılar. Sonra Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin huzûruna dönüp, olanları arz ettiler. Resûlullah efendimiz; “Ebû Cehl’i hanginiz öldürdü?” diye sual buyurdular. Gençlerin her ikisi de; “Ben öldürdüm” dediler. Resûl-i ekrem; “Kılıçlarınızı sildiniz mi?” buyurdu. Onlar da; “Hayır silmedik” dediler. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz, kılıçlarına ne kadar kan bulaştığını ve ne derece derinlikte battığını anlamak için gençlerin kılıclarını tedkik buyurdu. Tebrik ve iltifat ederek; “İkiniz öldürmüşsünüz” buyurdular. Bu iki delikanlı, Afra hatun’un oğulları Mu’az ile Mu’avviz idiler.
Abdurrahmân bin Avf (r.anh), Uhud savaşına da katılarak büyük kahramanlıklar gösterdi. Yirmi yerinden yara aldı. Bu yaralardan birisi sebebiyle ayağı sakat kaldı. Ayrıca 12 tane dişi kırıldı. Bu muharebede iki tâne müşrik öldürdü.
Medîne’ye hicret ettiğinde, hiç bir mal ve serveti bulunmayan Abdurrahmân bin Avf, ticâretle meşgul olup, kısa zamânda zengin oldu. Kazandığı malını Allah yoluna sarf etti. Çok kanâatkar olup, hiç bir zamân dünyâ malına gönül vermedi. Hattâ; “Taşa el uzatsam, altın ve gümüş olduğunu görürdüm” derdi.
Hicretin 6. senesinde, Resûlullah efendimiz tarafından Kelb kabîlesini İslâm’a dâvet etmek için Dûmet-ül-Cendel’e gönderilen yediyüz kişilik orduya, kumandan tâyin edildi. Dûmet-ül-Cendel, Tebük şehrinin yakınında olup, büyük bir panayır ve ticâret merkezi idi. Resûlullah efendimiz, Abdurrahmân bin Avf’ı (r.anh) yanına çağırıp; “Hazırlan! Ben seni bugün veya yarın sabah inşaallah askerî birliğin başında göreceğim” buyurdu. Sabah namazını mescidde kıldıktan sonra, Peygamber efendimiz onun Dûmet-ül-Cendel’e hareket etmesini ve oranın halkını İslâmiyete dâvet etmesini emir buyurdu. Dûmet-ül-Cendel’e gidecek ordu, seher vakti Medîne dışındaki Cürüf denilen mevkîde toplandı. Peygamber efendimiz, Abdurrahmân bin Avf’ın geride kaldığını görünce; “Arkadaşlarından niçin geri kaldın?” buyurdu. Abdurrahmân bin Avf (r.anh); “Ya Resûlallah! En son görüşmemin ve konuşmamın sizinle olmasını istedim. Yolculuk elbisem üzerimdedir.” dedi.
Abdurrahmân bin Avf (r.anh), başına, siyah pamuklu ve kalın bezden, gelişi güzel bir bez sarmıştı. Peygamber efendimiz, onun sarığını eliyle çözüp, sarığın ucunu iki omuzunun ortasından sarkıtarak bağladı ve; “Ey İbn-i Avf! İşte sarığını böyle sar” buyurdu. Daha sonra eline bir sancak vererek; “Ey İbn-i Avf! Allah adıyla, Allah yolunda cihad et ve Allah’ı inkâr edenlerle çarpış. Zulüm ve taşkınlık yapma. Allah’ın emri dâiresinde hareket et. Çocukları öldürme. Eğer o belde ahâlisi senin dâvetine icâbet ederlerse, o kabîlenin reisinin kızıyla evlen” buyurdu.
Abdurrahmân bin Avf (r.anh), emrine verilen yediyüz kişilik orduyla birlikte hareket ederek, Dûmet-ül-Cendel’e ulaştı. Kelb kabîlesini, tatlı bir üslubla İslâm’a dâvet etti. Üç gün orada kaldıktan sonra, Kelb kabîlesinin reisi Esbağ bin Amr ve kavminin büyük bir kısmı müslüman olup, hıristiyanlığı terkettiler. Bir kısmı da hıristiyan olarak kalıp, cizye vermeğe razı oldular. Abdurrahmân bin Avf, müslüman olan Esbag’ın kızı Tümadır ile evlendi. Onunla birlikte Medîne’ye geldi. Tümadır, Abdurrahmân bin Avf’ın oğlu Ebû Seleme’nin annesidir. Ebû Seleme ise büyük fıkıh âlimlerindendir. Dûmet-ül-Cendel’deki Kelb kabîlesinin hidâyete kavuşmalarına vesîle olan Abdurrahmân bin Avf (r.anh), Mekke’nin fethinden sonra vukû bulan bütün hâdîselerde bulundu. Resûlullah efendimizin vedâ haccına da iştirak etti.
Çok cömert ve hayırsever bir zât olan Abdurrahmân bin Avf (r.anh), Peygamber efendimizin zamânında, üç defâ, malının yarısını fîsebîlillah (Allah yolunda, O’nun rızası için) fakirlere tasadduk etti. Birinci defâsında dörtbin, ikinci defâsında kırkbin dirhem ve üçüncü defâsında kırkbin altın tasaddukta bulundu. Tebük seferi için beşyüz at ve yüklü beşyüz deve yardımda bulundu.
Bir defâsında Abdurrahmân bin Avf; buğday, un ve çeşitli zâhire yüklü yediyüz deveden meydâna gelen ticâret kervanı ile Medîne-i münevvereye girdiği zamân, hazret-i Aişe’nin (r.anha), Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin; “Abdurrahmân bin Avf, Cennet’e emekliye emekliye (diz üstü) girer” buyurduğunu bildirmesi üzerine, “Ey Ümm-ül-mü’minîn! Ben de bu develeri yükleriyle birlikte Allah yolunda dağıtacağıma söz veriyor ve seni şâhid tutuyorum” dedi. Abdurrahmân bin Avf (r.anh) bu müjdeyi aldıktan sonra, sevgili Peygamberimizin huzuruna vardılar. Resûl-i ekrem efendimiz; “Allahü teâlâya karz-ı hasen (borç) ver. Bu sâyede ayakların çözülür” buyurdu. Sonra Cebrâil aleyhisselam gelerek, Resûlullah efendimize şöyle dedi: “İbn-i Avf’a söyle; misâfir ağırlasın, fakirleri doyursun, kendisinden birşey isteyen muhtaçları boş çevirmesin. Bunları yaparsa, içinde bulunduğu durumuna (yani zenginliğinin hakkını vermeğe) keffaret olur.”
Abdurrahmân bin Avf (r.anh), bir günde otuz tane köleyi satın alarak azad etti ve her birine yüz altın dağıttı.
Büyük servet sâhibi olmasının, ahirette kendisine bir noksanlık getireceğinden korkan ve bu sebeple üzülen Abdurrahmân bin Avf (r.anh), bir gün Ümmü Seleme’ye (r.anha); “Malın çokluğu helâke götürür, bundan çok endişe ediyorum” dedi. Bunun üzerine hazret-i Ümmü Seleme; “Fakat, Allahü teâlâ yolunda sarf olunan mal böyle değildir” diye cevap verdi. Hayâtının sonuna kadar bütün servetini Allahü teâlâ yolunda sarf etmeye devâm eden Abdurrahmân bin Avf, vefâtı sırasında binlerce dinârını Allahü teâlâ yolunda sarf edilmek üzere vakfetti. Bunlardan başka çok para vererek satın aldığı bağı, Peygamber efendimizin zevcelerine vakfetti. Onlar da bundan istifâde ettiler. Hazret-i Âişe, onun bu ihsânından dolayı teşekkür ederek, duâ eder, Allahü teâlânın ona Cennet selsebîlinden içirmesini niyaz ederdi. Sevgili Peygamberimizin zevcelerinden Ümmü Seleme (r.anha) ise, bu hususda kâinatın sultanından şöyle rivâyet etti ve dedi ki: “Resûlullah’ın zevcelerine şöyle buyurduğunu işittim: “Benden sonra sizi gözeten kimse, sâdık ve iyilik sâhibidir. Ey Allah’ım! Abdurrahmân bin Avfa Cennet selsebîlinden içir.”
Bir defâsında da, Mısır’dan dönen yüz develik ticâret kervanını Medînelilerin yetimlerine bağışlamış olan Abdurrahmân bin Avf (r.anh); “Allah’ım! Nefsimin cimriliğinden beni koru” diye duâ ederdi. Medîne halkı onun ev halkı gibiydi. Servetinin üçte birini onlara ödünç verir, üçte biriyle onların borçlarını öder, üçte birini de onlara ihsân ederdi. Hastalandığı zamân, servetinin üçte birini fakirlere dağıtmış, sonra da Bedr harbine katılmış olanlardan her kişiye dörtyüzer dinar (altın) verilmesini vasiyet etmişti. Bedr eshâbından sağ kalan yüz kişiye vasiyeti üzerine dörtyüzer dinar ihsânda bulunulmuştu.
Sevgili Peygamberimize hürmette kusûr etmeyen ve çoğu zamân berâber bulunmakla şereflenen Abdurrahmân bin Avf, kendisi naklediyor: “Resûl-i ekrem yola çıktılar. Kendilerini tâkib ettim. Hurmalık bir yere geldiler. Yere kapanarak secdeye vardılar. Bu secdeleri o kadar uzadı ki, kendi kendime; “Aman yâ Rabbi! Acaba Resûl-i ekreme bir hâl mi oldu?” diyerek büyük bir korku ile yaklaştım. Yanlarına varıp oturdum. Başlarını secdeden kaldırarak; “Sen kimsin?” buyurdular. “Ben Abdurrahmân’ım” dedim. “Bir şey mi oldu?” buyurdular. “Hayır ya Resûlallah! Secdeye kapandınız ve secdeniz o kadar uzadı ki, size bir hâl olmasından endişe ettim” dedim. Bunun üzerine Resûl-i ekrem buyurdular ki: “Cibrîl-i emîn geldi. Şunu müjdeledi: “Yâ Habîballah! Kim ki, sana salât ve selâm getirirse, cenab-ı Hakk’ın mağfiret ve selâmına nâil olur. Ben de bu müjdeye karşı secdeye kapandım.”
Abdurrahmân bin Avf (r.anh), Resûlullah’ın âhırete teşriflerinden sonra O’nunla geçirdiği günleri hatırlayarak daima ağlar; O’nun sohbetinden mahrum olmanın verdiği ızdırabla âh eder, kendisi için dünyânın hiç bir kıymeti ve lezzeti kalmadığını söylerdi. Resûlullah’a olan bağlılık ve muhabbetinden dolayı, O’nun mübârek zevcelerine hizmet eder, çok ikrâm ve iyilikte bulunurdu. Meselâ, kırkbin altına satın aldığı bir bağın hepsini onlara hediye etmişti.
Nevfel bin lyâs el-Huzelî naklediyor: “Abdurrahmân bin Avf, bizimle oturuyordu. Ne hoş sohbet bir zât idi. Bir gün bizi evine dâvet etti. İçinde ekmek ve et bulunan bir tepsi getirdi. Bu sırada ağladı. “Ey Ebû Muhammed, seni ağlatan nedir?” dedik. “Resûlullah vefât etti. Fakat, kendisi ve ehli, arpa ekmeğinden bir defâ olsun doyuncaya kadar yemedi. Biz sonumuzun hayırlı olup olmıyacağını bilmiyoruz” diyerek, kendinden geçip yere düştü.”
Sevgili Peygamberimizin vefâtından sonra, ilk halîfe seçilen hazret-i Ebû Bekr’in, en samîmî ve zekî müşâvirlerinden olan Abdurrahmân bin Avf (r.anh), halîfe seçimiyle ilgili Benî Sa’îde toplantısında bulundu. Ebû Bekr’e (r.anh) ilk bî’at edenlerden oldu. Hazret-i Ebû Bekr, ona son derece hürmet eder ve her işte onun fikrini öğrenmeye ehemmiyet verirdi. Vefâtı yaklaştığında, Abdurrahmân bin Avf’ı çağırarak, hazret-i Ömer hakkında ne düşündüğünü sordu. İbn-i Avf; “Ömer (r.anh), sizin düşündüğünüzden daha iyidir, yalnız biraz şiddeti vardır” dedi. Hazret-i Ebû Bekr de ona; “Ömer’in şiddeti benim rikkatimden ileri geliyor, işleri üzerine alırsa şiddeti de terk eder. Ben dikkat ettim, bir kimseye kızdığım zamân, Ömer ona îtidal gösteriyor. Ben yumuşak davranırsam, şiddet gösteriyor” buyurdu.
Nihayet, Ebû Bekr-i Sıddîk (r.anh), diğer Eshâb-ı kirâmla da istişâre ettikten sonra, ahidname yazdırarak hazret-i Ömer’in halîfeliğe seçilmesini emir buyurdular.
Abdurrahmân bin Avf, Ömer (r.anh) zamânında şûra üyesi idi. Bu devirde, devlet ve hükûmet teşkilâtı gelişmiş, işlerin belli bir sistem içinde yürütülmesine önem verilmişti. Bu sebeple de, o zamânın en önemli müesseselerinden biri durumunda bulunan şûra meclisi kuruldu. Bu meclis, mühim mes’eleleri müzâkere ederdi.
644 (H.23) senesinde hazret-i Ömer bir gün sabah namazını kıldırıyorken, Firûz adlı İranlı bir köle tarafından uğradığı saldırı sonucu ağır yaralanmıştı. Ömer (r.anh), bu durumda namazı tamamlayamayacağını düşünerek, Abdurrahmân bin Avf’ı (r.anh) imâmet makamına geçirdi. Cemâatle namazı İbn-i Avf kıldırdı.
Aldığı ağır yaralar sonucu hazret-i Ömer’in rahatsızlıği gittikçe artıyor, müdâhaleler fayda vermiyordu. Eshâb-ı kirâmın ileri gelenleri, hazret-i Ömer’den yerine halîfe seçilecek kimseyi bildirmesini istediler. Bunun üzerine Ömer (r.anh), Resûl-i ekremin kendilerinden hoşnud ve râzı olarak vefât ettiği altı zâtı namzet gösterdi. Bunlar; hazret-i Osman, hazret-i Ali, hazret-i Abdurrahmân bin Avf, hazret-i Sa’d bin Ebî Vakkas, hazret-i Talhâ ve hazret-i Zübeyr (r.anhüm) idiler. Ömer (r.anh) bu altı kimsenin toplanarak, aralarından birini halîfe seçmelerini ve Abdurrahmân bin Avf’ın iltihâk ettiği tarafın tercih edilmesini tavsiye buyurdu. Hatta bu hususda; “Abdurrahmân, son derece isâbetli rey sâhibi ve selim tabiatlıdır. Endişeden uzak kimsedir. Hangi tarafa iltihâk ederse, siz de o tarafa iltihâk ediniz” buyurdu.
Hazret-i Ömer’in vefât ve defninden sonra, tâyin edilen bu altı sahâbî toplandılar. İlk olarak Abdurrahmân bin Avf (r.anh) söz alıp şöyle dedi: “Ey Cemâat! Bu hususda benim de sizin de görüşlerimiz var. Dinleyiniz, öğrenirsiniz. Kabûl ediniz anlarsınız. Muhakkak ki, hedefe isâbet eden ok, isâbet etmeyenden üstündür. Bir yudum yavan fakat soğuk su, hastalığa sebeb olan tatlı sudan daha faydalıdır. Sizler, müslümanların rehberleri, mürâcaat olunan âlimlerisiniz. O hâlde, aranızda meydâna gelecek ihtilâflarda bıçağın ağzını köreltmeyin. Kılıçları düşmanlarınızdan ayırıp kınlarına sokmayınız. Yoksa düşmanlarınız karşısında tek kalmış, amellerinizi noksanlaştırmış olursunuz. Herkesin muayyen bir eceli, her evin emrine itâat edilen, yasaklarından çekinilen bir emîri, reisi vardır. Öyleyse aranızdan, işlerinizi görecek birisini emir tâyin edin. Böylece maksada erişirsiniz. Şâyet, kör fitne, saşırtan dalâlet olmasaydı niyetlerimiz bildiklerimizden, amellerimiz niyetlerimizden başka olmazdı. Zîra fitne ehli; gözlerinin görmediğini, fitnenin kendilerini, gölde şaşkın, nereye gideceğini bilmez bir şekilde bıraktığını söylerler. Nefslerinize ve fitnecilerin sözlerine uymaktan sakınınız. Sözle olan hîle, kılıcın yarasından daha şiddetlidir. Halîfeliği, aramızdan musîbet ve felaket zamânlarında metânet ve sabırlı, bu işte muvaffak olacağını umduğunuz, onun sizden, sizin ondan râzı olacağınız birisine veriniz. Size nasîhat eder görünen fesatçılara itâat etmeyiniz. Size yol gösteren rehbere muhalefet etmeyiniz. Söyleyeceklerim bundan ibârettir. Allahü teâlâdan kendim ve sizin için mağfiret dilerim.” Bundan sonra, şu teklifte bulundu: “İçimizden üçümüz, diğer üçümüz lehine adaylıktan çekilsin.” Abdurrahmân bin Avf’ın bu teklifi hemen kabûl olunarak Zübeyr Ali’ye, Talhâ Osman’a, Sa’d bin Ebî Vakkas da Abdurrahmân bin Avfa (r.anhüm) oylarını verdiler. Arkasından Abdurrahmân bin Avf da çekildi ve hazret-i Osman ile hazret-i Ali kaldılar. Bu sırada Abdurrahmân bin Avf şöyle konuştu: “İçinizden hangisi bu işten ferâgat ederse bu işi ona verelim.” Bu sırada Osman ve Ali (r.anhüm) sükût buyurdular. Hazret-i Abdurrahmân onların sükût ettiklerini görerek; “İçinizden birini seçmeyi bana bırakır mısınız? Bana bırakırsanız, efdal olanınızı araştırır ve bu işi ona veririm” buyurdu. Hazret-i Ali ve hazret-i Osman’ın rızâları üzerine İbn-i Avf, bu iki zattan birinin elini, eline aldı ve şöyle söyledi: “Senin, Resûlullah’a akrabalığın ve İslâmiyette kıdemin var. Emirliği sana verecek olsam, adâlet üzere hareket edecek; vermediğim takdirde itâat edecek ve dinleyecek misin?” Sonra ikincisinin de elini tutarak aynı şeyleri söyledi. Her ikisinden de söz aldıktan sonra istişâreye başladı ve üç gün üç gece devâm etti. Nihayet, Zübeyr’i, Sa’d bin Ebî Vakkas’ı, Ali’yi ve Osman’ı (r.anhüm) dâvet edip her biriyle ayrı ayrı istişâre etti. Sabah ezanı okunurken mescide gitti. Namazdan sonra tavsiye edilen altı kişi, Ensar ve Muhâcirler, ordu komutanları ve diğer mü’minler toplandılar. Abdurrahmân bin Avf (r.anh) ayağa kalkarak şehâdet getirdi ve şöyle dedi: “Ey Ali! Ben herkesle istişâre ettim. Onların hazret-i Osman üzerinde taplandıklarını gördüm. Onun için Osman’a (r.anh) bi’at ediyorum” dedi. Hazret-i Osman’a dönerek; “Allah’ın Kitabı ve Resûlunun sünnetini tâkib eden iki halîfenin sünneti üzere sana bi’at ediyorum” buyurdu. Herkes, Abdurrahmân bin Avf’ı (r.anh) tâkib ederek, hazret-i Osman’a bi’at ettiler. Bu sûretle müslümanlar arasında tam bir birlik sağlanmış oldu.
Abdurrahmân bin Avf’ın (r.anh), üç gün üç gece hiç uyumayarak herkesle istişâre etmesi, herkesin kanâatlerini öğrenmesi ve sonra bütün cemâat huzurunda rey ve kararını îlan etmesi, kararının herkes tarafından îtirazsız kabûl olunması; üzerine aldığı işi tam bir liyâkatle yerine getirdiğinin ifâdesidir.
Hazret-i Osman devrinde son derece sâkin bir hayat yaşayan Abdurrahmân bin Avf (r.anh), 651 (H.31) senesinde vefât etti. Bu sırada 75 yaşında bulunuyordu. Hazret-i Ali onun vefâtı üzerine; “Ey Avf oğlu! Ebedî hayâta gittin. Sen bu fânî hayâtın bütün nîmetlerini elinde bulundurmuş, fakat hepsini tasadduk etmiş, elinde yok bilerek âhırete göçmüş bulunuyorsun. Ne mutlu sana!” diyerek onun üstünlüğünü bildirmişti. Sa’d bin Ebî Vakkas da; “Ey koca dağ” diyerek onun seciyesindeki sağlamlık ve metâneti ifâde etmişti.
Abdurrahmân bin Avf’ın cenâze namazı, halîfe hazret-i Osman tarafından kıldırıldı ve Medîne’deki Cennet-ül-Bâki’ kabristanına defnedildi.
Her hâlinde ve işinde Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme bağlı olan Abdurrahmân bin Avf (r.anh), Resûlullah’ın feyz ve ilminden çok istifâde etmiş, fazîlet ve kemalât îtibariyle yüksek bir dereceye kavuşmuştu. Cömerd ve âlicenab olup, kalbi; Allah korkusu, Resûlullah sevgisi, doğruluk, iffet ve şefkatle doluydu. Dünyâ malına ve servetine hiç değer vermezdi. Çok takvâ sâhibi idi.
Abdurrahmân bin Avf (r.anh), oruçlu olduğu bir gün akşam yemeğine dâvet edilmişti. Anlatmağa başladı: “Uhud günü, benden çok hayırlı olan Mus’ab bin Umeyr şehid düştü. Onu bir kumaş parçasıyla kefenledik. Başını örttüğümüz zamân ayakları açık kalıyor, ayaklarını örtsek başı açık kalıyordu. O gün, hazret-i Hamza da şehid düştü. O da benden hayırlıydı. Sonra dünyâ bize açıldı. Türlü türlü nimetlere kavuştuk. Korkarım ki, bizim hasenât devrimiz geçti!..” diyerek ağlamaya başladı. O kadar üzüldü ki, iftar etmeği unuttu.
Hazret-i Abdurrahmân, namazlarını son derece huşû ve hudû ile kılardı. Günlerinin çoğunu oruçlu geçirir, her sene hacca giderdi. Hazret-i Ömer halîfe olduğu sene, hac emirliğini ona vermişti.
Geçimini ve iâşesini, ticâret ve zirâatla te’min ederdi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, ona Hayber tarafından arâzi vermişti. Malında ve servetinde büyük bereket olduğu için, hepsini Allah yolunda sarf ettiği hâlde bitmiyor, daha da fazlalaşıyordu. Sofrası her gün herkese açıktı. Fakirlerin hepsi de onun sofrasına devâm ederler, orada izzet ve ikrâmla karşılanırlardı. Kendisi son derece sâde yaşar, gıdâ ve giyiminde külfetten sakınırdı.
Abdurrahmân bin Avf (r.anh), uzun boylu, kırmızı beyaz tenli, yüzü güzel ve sevimli bir zâttı. Uhud gazâsında aldığı yaradan dolayı biraz aksak yürürdü.
Değişik zamânlarda ondört defâ evlenmiş olan Abdurrahmân bin Avf’ın (r.anh), yirmisekiz tâne çocuğu olmuştu. Zevcelerinden bâzıları; Gülsüm binti Rebîa, Tümadir binti Esbağ, Gülsüm binti Ukbe bin Ebî Mu’ayt, Sehle binti Âsım bin Adiy, Gazâl binti Kisrâ, Cumeyna binti Abduluzzâ, Zeyneb binti Sabah, Beyliye binti Gaylan, Esmâ binti Selâme’dir. Yirmibir tanesi erkek, yedi tânesi ise kız olan çocuklarının bâzılarının isimleri; Sâlim, Muhammed, İbrâhim, İsmâil, Hamid, Zeyd, Mu’in, Ömer, Urve-i Kebîr, Adiy, Abdulluh, Mus’ab, Osman, Yahyâ, Bilâl, Ümmü Kusem, Hamîde, Ümmü Yahya, Cüveyriyye, Âmine ve Meryem’dir.
Resûlullah efendimizin yakın sahâbelerinden olan Abdurrahmân bin Avf (r.anh), altmışbeş adet hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer, Câbir bin Abdullah, Enes bin Mâlik, Cübeyr bin Mut’im ve oğulları, İbrâhim, Hamid ve Ebû Seleme (r.anhüm) ve bir çok âlim hadîs-i şerîf rivâyetinde bulunmuşlardır. Resûlullah efendimizden bizzat rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları şunlardır:
“Dikkat edin, Cennet için hazırlanan yok mudur? Kâbe’nin Rabbine yemîn olsun ki, Cennet’te tehlike diye bir şey yoktur. Cennet; parlayan bir nûr, etrâfa yayılan bir kokudur. Binâları kuvvetlidir. Irmakları devâmlı akar, bol ve kemâle ermiş meyva yeridir. Orada hûriler vardır. Cennet’te üzüntü ve keder yoktur. Nimetleri devâmlıdır.” Eshab-ı kirâm; “Biz ona hazırlanmışız” dediler. Bunun üzerine Resûl-i ekrem; “İnşaallah deyiniz” buyurdu ve cihâdı anlattı.
“Bir yerde vebâ hastalığının çıktığını duyduğunuz vakit, oraya gitmeyiniz. Bulunduğunuz yerde vebâ görüldüğü vakit, kaçarcasına oradan uzaklaşmayınız.”
“Bir kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, nâmusunu korur, zevcesine itâat ederse, dilediği kapıdan Cennet’e girer.”
“Serveti çoğalanlar helâk oldu. Ancak Allah’ın fakir kullarına verip, bu servet ile hayırlı amel işleyenler müstesnâ. Ne yazık ki, bu gibiler azdır.”
Hazret-i Ömer, Abdurrahmân bin Avf ile Talhâ, Zübeyr ve Sa’d bin Ebî Vakkas’a (r.anhüm) sordu: “Resûlullah efendimizin; “Bizim mirâsımız yoktur. Bıraktıklarımız sadakadır.” buyurduğunu duydunuz mu?” Hepsi de; “Evet” dediler.
Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Sadaka malı eksiltmez. Sadakanızı veriniz. Bir kul, Allah için birinin kusurunu affederse, Allah onu yükseltir. Kıyâmet günü izzetini artırır. Fitnenin kapısını aşanın yüzüne, Allah fakirlik kapısını açar.”
Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Abdurrahmân bin Avf’a (r.anh); “Bu büyük serveti nasıl kazandın?” dediler. Buyurdu ki: “Çok az kâra da razı oldum. Hiç bir müşteriyi boş çevirmedim. Hatta bir gün bin deveyi sermâyesine satmıştım. Yalnız dizlerindeki ipler kâr kalmıştı. Bir ip, bir dirhem gümüş değerinde idi. O gün develerin yem parasını ben vermiştim. Kazancım ise bin dirhem olmuştu.”
CENNETLİK OLANLAR
Tebük muhârebesi dönüşünde, Peygamber efendimiz def-i hâcet için uzaklara doğru gitmişlerdi. O sırada Eshâb-ı kirâm, sabah namazı vaktinin geçeceği endişesiyle Abdurrahmân bin Avf’ı (r.anh) imâmete geçirdiler. Peygamber efendimiz döndüğünde, Eshâb-ı kirâm’ın namaza durduğunu gördüler. İkinci rek’atte yetişip Abdurrahmân bin Avfa uydular ve namazın sonunda; “Güzel yaptınız. Bir peygamber, sâlih bir kimsenin arkasında namaz kılmadıkça, rûhu kabz olunmaz” buyurarak, Abdurrahmân bin Avf’ın (r.anh) kıymetini ve üstünlüğünü bildirdiler. Diğer bir hadîs-i şerîfde de; “Abdurrahmân bin Avf, yerdekiler ve semâdakiler katında emîndir” buyurdu. “Ebû Bekr Cennet’tedir. Ömer Cennet’tedir. Osman Cennet’tedir. Ali Cennet’tedir. Talhâ Cennet’tedir. Zübeyr Cennet’tedir. Abdurrahmân bin Avf Cennet’tedir. Sa’d ibni Zeyd Cennet’tedir. Ebû Ubeyde bin Cerrah Cennet’tedir” buyrularak, İbn-i Avf’ın; Cennet’e gideceği müjdelenen ve Aşere-i mübeşşere denilen zâtlar arasındaki yüksek derecesi bildirilmiştir.
Abdurrahmân bin Avf (r.anh), Resûl-i ekremin en yakınlarından olup, O’na karşı muhabbeti sonsuzdu. O’nun uğruna katlanmayacağı fedâkarlık yoktu.
1) El-İsâbe; cild-2, sh. 416
2) El-İstiâb; cild-2, sh. 393, 398
3) Tabakât-i İbn-i Sa’d; cild-3, sh. 124, 132, 393, cild-2, sh. 89
4) Üsüd-ül-Gâbe; cild-3, sh. 313, 317
5) Metâli-un-Nücûm; sh. 239, 245
6) Sahîh-i Buhârî; cild-4, sh. 222, 268
7) Sahîh-i Müslim; Bâb-ı Gazve-i Uhud
8) Müsned-i Ahmed ibni Hanbel; cild-1, sh. 191, cild-4, sh. 247
9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 113
10) Eshâb-ı Kirâm; sh. 309
11) Herkese Lazım Olan İmân; sh. 98
12) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 19
13) Sîret-i İbn-i Hişâm; cild-1, sh. 268
14) Hilyet-ul Evliyâ; cild-1, sh. 97
15) Kenz-ul-Ummal; cild-13, sh. 222, 229
16) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 809,1030
17) Kitâb-ul-Meârif; sh. 103
18) Siyer-i Âlem-ün-Nübelâ (Zehebî); cild-1, sh. 4, 49, 53
19) Terâcim-il-İslâmiyye li kibâr-is-Sahâbeti vet-Tâbiîn; sh. 123, 136
20) İnsân-ul-Uyûn; cild-1, sh. 446
21) Tefsîr-i Taberî; cild-10, sh. 197
22) Riyâd-ün-Nadara; cild-2, sh. 383
23) Ricâl-ün-Havl-er-Resûl; sh. 584, 594
24) Hidâyet-ul-Mürtâb fî fedaâil-il Eshâb; sh. 169