731 (H.113) senesinde Suriye’de, Kınnesrin şehrinin Deyr-i Hanna köyünde doğdu. 788 (H.172)’de vefât etti. 33 sene Endülüs Emevî devletinin başında bulunup, hükümdârlık yaptı. Emevî halîfelerinden Halîfe Hişâm dedesi olup, nesebi şöyledir: Abdurrahmân bin Muâviye bin Hişâm bin Abdülmelik bin Mervân bin Hakem. Annesi Râh, Mârib asıllı olup, Berberî idi. Künyesi Ebü’l-Mutarrif’dir. Emevî hânedânından Endülüs’e ilk giren kimse olduğundan dolayı da Muhâcir mânâsında ed-Dâhil lakabıyla zikredilmiştir. Cesur, gayretli ve tehlikeleri birer birer yenmesinden dolayı da, “Kureyş Şâhini” lakabı verilmiştir. Endülüs’te hüküm süren ilk emir olduğundan dolayı da kendisine, Birinci Abdurrahmân denilmiştir. 20 yaşını geçtiği sırada babası vefât etti. Onu, dedesi Hişâm himâye etti.
Emevî âilesine mensûb olan Abdurrahmân bin Muâviye, Şam’dan Endülüs’e giderek, Endülüs Emevî devletinin kurulmasını gerçekleştirdi. Bu hususta çok mâceralı bir hayat geçirdi. Emevîler yıkılıp, hilâfet Abbâsîlere geçince, Abbasîler, Emevî hânedânına önce emân vermişlerdi. Fakat sonradan bu emânı bozup, Emevî hânedânının ileri gelenlerini öldürmeye başladılar. Bunun üzerine Abdurrahmân bin Muâviye kaçıp, önce Fırat nehri üzerinde bulunan ormanlık bir köyde bir müddet gizlendi. Bu kaçışını kendisi şöyle anlatmıştır: “Bize, önce emân verilmişti. Sonradan bu emân bozulup, Ebû Futus nehri civarında yakınlarım öldürüldü. Bu üzücü hâdiseyi işitince, insanların arasından kaçarak evime girdim. Kendimi ve çoluk-çocuğumu kurtarma çârelerini aramaya başladım. Korku içinde evden çıkıp, Fırat nehri kenarında ağaç ve ormanla kaplı bir köye gittik. Bu köyde bulunduğum sıralarda bir gün, oynamakta olan dört yaşındaki oğlum Süleyman, yanımdan biraz uzaklaşmıştı. Bir müddet sonra korkmuş bir hâlde ağlayarak eve girip, kendini kucağıma attı. Onu teskin etmeye çalıştım. Sonra da acaba ne var diye merak edip, dışarı çıktım. Bir de baktım ki, köyü bir korku almış ve her tarafa siyah bayrak asılmıştı. Küçük kardeşim bana; “Kaç! Canını kurtar!” diye bağırıyordu. Paramı üzerime alarak, küçük kardeşimle köyden kaçmaya hazırlandık. Gideceğimiz yönü kız kardeşime göstererek, azatlı kölem Bedr’i bana ulaştırmalarını söyledim. Süvâriler köyü kuşatmıştı. Ancak beni yakalayamadılar. Önce bir arkadaşımın evinde gizlendim. Benim için, bir binek hayvanı ve diğer ihtiyaçlarımı almasını söyledim. Bu hazırlıklar sırasında evinde bulunduğum arkadaşımın kölesi, köyü saran süvarilerin kumandanına gidip benim bulunduğum yeri söylemiş. Bu haberi alan kumandan, süvârileri ile üzerime hücûm etti. Kardeşimle birlikte kaçmaya başladık. Peşimize düşen atlıların önünde yaya olarak kaçıyorduk. Fırat kenarında bir bahçeye daldık. Buradan Fırat nehrinin kenarına ulaştık. Bizi tâkib eden süvâriler de hemen arkamızdan yetişmek üzere idiler. Kendimizi nehre atıp, karşıya geçmek için yüzmeye başladık. Süvâriler arkamızdan, size emân vereceğiz diye bağırıyorlardı. Nehrin ortasına kadar yüzdük. Kardeşim daha fazla yüzmeye güç yetiremeyip, emân verileceğini duyunca da geri döndü. Ben geri dönmeyip, yüzerek nehri geçtim. Karşıya geçince, süvârilere bakmaya başladım. Geri dönen kardeşimi yakalayıp, hemen öldürdüler. Kardeşim henüz onüç yaşında idi. Kardeşimi de kaybetmenin acısını yüklenerek, yalnız başıma yoluma devâm ettim. Ormana dalıp saklandım. Beni aramalarına son vermelerine kadar saklandığım yerden çıkmadım. Daha sonra batıya gitmeye karar verdim. Uzun süren sıkıntılardan sonra Afrikiyye’ye ulaştım.”
Abdurrahmân bin Muâviye, Suriye’den ayrıldıktan sonra zorluklar içinde uzun süren bir yolculuk yaptı. Mısır yoluyla Fas’a geçti ve Kuzey Afrika’da epey bir müddet dolaştıktan sonra, Endülüs’e ulaştı. Bu sırada Endülüs vâlisi, Yûsuf el-Fıhrî idi. Bunun babası Abdurrahmân el-Fıhrî de Kuzey Afrika vâlisi idi. Kuzey Afrika vâlisi, Abdurrahmân bin Muâviye’yi yakalamak için çok sıkı tedbir almıştı. Fakat yakalayamadı. Abdurrahmân bin Muâviye bu tedbirler karşısında Berberî kabîlelerinden Miknâse’ye sığınmak istedi. Fakat, bu kabîle kabûl etmediği gibi sıkıntıya mâruz bıraktı. Bundan sonra Berberîlerden Zenata kabîlesine sığındı. Bu kabîle onu iyi karşılayıp himâye gösterdi. Annesinin yakınları olan Nefzave kabîlesinden de himaye gördüğü rivâyet edilmiştir. Abdurrahmân bin Muâviye, bu arada Endülüs’te bulunan Emevîlerle mektuplaşarak irtibat sağladı ve onları etrâfında toplanmaya çağırdı. Bu hususta âzâdlı kölesi Bedr, yardımcı oluyordu. Netîcede 755 (H.138) senesinin Rebî-ul-evvel ayında Endülüs’e girmeye muvaffak oldu. Bir müddet sonra Yemen’den gelip Endülüs’e yerleşen kabîleleri etrâfında toplamayı başardı.
Endülüs vâlisi Yûsuf el-Fıhrî, Abdurrahmân bin Muâviye’ye şiddetle karşı çıkıyordu. Fakat te’sirsiz kalıyordu. Çünkü o, akıllı, dirâyetli ve yiğit bir kimseydi.
Birinci Abdurrahmân, Yûsuf Fıhrî ile olan bir muharebede askeri ile birlikte çok sıkıntılı anlar geçirdi. Askerine şöyle hitâb etti: “Bugün, gelecek günlerin üzerine binâ edileceği pek mühim bir gündür. Gelecek günler bizim için, ya zillet yâhud izzet olacaktır. Öyleyse gönlünüzce olmayan şeylerde bir saat sabrederseniz, buna karşılık geri kalan ömrünüzün gönlünüzce olmasını elde edersiniz.”
Birinci Abdurrahmân, Kurtuba muharebesinden sonra da şöyle hitâb etti: “Sonradan dostluğunu ümîd ettiğiniz düşmanlarınızın hepsini öldürmeyiniz. Onları daha fazla, düşman olanlar için bırakınız.”
Gâyet sistemli ve plânlı bir şekilde Endülüs’ü yavaş yavaş ele geçiriyordu. Nihayet Kurtuba şehrine girerek, Yûsuf el-Fıhrî’nin idaresine son verdi. 756 (H.139) senesinde müstakil bir Emevî emirliği (Endülüs Emevî Devleti) kurdu. Bu sırada 25 yaşında bulunuyordu. Fakat halîfelik ünvanını hiç kullanmayıp, emîrlik ünvanını kullandı. Bu sırada halîfelik, Abbâsîlerde idi. Onun emîrlik ünvanını kullanması, Endülüs Emevî devletinde Üçüncü Abdurrahmân’a kadar devâm etti. Bundan sonrakiler halîfelik ünvanını kullandılar.
Abdurrahmân bin Muâviye, emirliğini îlân ettikten ve halkın bî’atından sonra ve Emevî taraftarlarının da akın akın onun etrâfında toplanmasıyla kuvvetli ve âdil bir idâre kurdu. Kurtuba’yı merkez yapıp, orada yerleşti. İçte ve dışta emniyetli bir siyâset tâkib etti. Ayrıca kuvvetli ve daimî bir ordu kurdu. Endülüs’ü, Şam merkezinin etkisi altından çıkarıp, bağımsız hâle getirdi. Halka yumuşak ve adâletli davrandı. İdarî işlerde önemli yenilikler yaptı ve dîvânlar topladı. İstişare kurulları teşkil ettirdi. Fakirlere maaş bağlayıp, orduyu disiplinli ve düzenli bir hâle soktu. Kendisiyle berâber olup yardım edenleri ihmâl etmeyip, onlara; vezirlik, kâtiblik, haciblik, kâdılık gibi önemli makamlar verdi.
Kurduğu devleti kuvvetlendirmek için, bölgesindeki müslümanları kendi etrâfında topladı. Memlekette âsâyiş ve güven yerleşti. Tarım ve sanâyi gelişti. Bir ticâret filosu kurarak, İstanbul’a kadar ticarî münâsebetler kuruldu. Camiler, yollar ve surlar yapıldı.
Abdurrahmân bin Muâviye’nin idâreye tamâmen hâkim olması, dıştan ve içten kaynaklanan pek çok ayaklanmayı bastırdıktan sonra mümkün oldu. Bu ayaklanmaların başında Fıhrîlerin ayaklanması gelir. Gösterdikleri muhalefet üzerine onlarla, el-Musâra savaşını yapıp gâlib geldi. Dıştan kaynaklanan ayaklanmalar ise, Abbâsîlerin desteği ile oluyordu. Bu ayaklanmaların en önemlileri şunlardır: Abdurrahmân bin Habîb el-Fıhrî ve Âlâ bin Mugis el-Yahsubî’nin isyânı. Saragossa’da, İbn-i Yahya’nın ve Frank kralı Şarlman ile irtibatlı olarak Süleyman bin Yakzân el-Kelbî’nin Barselona’daki ayaklanmaları. Bunlar tamâmen bastırılmıştır.
Bunlardan başka, Endülüs’ün çeşitli bölgelerinde ayaklanmalar oldu. İşbiliye’de, Tuleytula’da, Lebne’de, Cezîret-ül-Hadrâ’da ve diğer bölgelerde vukû bulan muhtelif ayaklanmalar da bastırıldı. Bu ayaklanmalar içinde, Abdurrahmân bin Muâviye’yi en çok meşgul edeni, Şakyâ el-Berberî’nin Endülüs’te şiî Fatımî bir devlet kurmak maksadıyla yaptığı ayaklanmadır. Bu ayaklanma on sene süren bir mücâdeleden sonra bastırıldı.
Bu ayaklanmaya liderlik yapan Şakyâ el-Berberî, Endülüs’ün doğusunda ikâmet eden Miksâne adındaki Berberî kabîlesine mensub idi. Şakyâ; çocukların eğitimi, öğretimi ve yetişmesi ile meşgul oluyordu. Hazret-i Hüseyn’in neslinden geldiğini iddiâ ederek, kendisine bir de isim uydurmuştu. Kendisini, Abdullah bin Muhammed ismiyle tanıtıp, 769 (H.152) senesinde faaliyete geçti. Kısa zamânda taraftarlarını çoğaltıp Endülüs’teki Berberîlerin büyük bir kısmını etrâfında topladı. Taraftarları çoğalan Şakyâ el-Berberî, ilk hareket olarak Santaver’i kuşattı. Buranın vâlisini öldürdü ve bu bölgede bağımsızlığını îlân etti. Abdurrahmân bin Muâviye, bunlar üzerine derhâl bir ordu gönderdi. Şakyâ dağa çekilip, vurup kaçma yoluyla savaştı. Bunun üzerine, gönderilen ordu bir netîce alamayacağı için Kurtuba’ya geri döndü. Şakyâ ve taraftarları da önceden işgâl ettikleri Santaver’e geri geldiler. Bu ayaklanmanın ilk müdâhalede bastırılamaması üzerine, Şakyâ’nın taraftarları arttı. Abdurrahmân bin Muâviye bu isyânı bastırmak üzere ikinci bir teşebbüste bulunup, Süleyman bin Osman’ı, isyâncıların merkez olarak yerleştikleri Santaver’e vâli tâyin etti. Fakat bu vâli, isyânı bastıramayıp, isyâncılar tarafından öldürüldü. Bu sefer Santaver’e, Ebû Za’bel es-Sadfurî vâli olarak tâyin edildi. Bunu da mağlûb edip Coria ve Medellîn’i ve bir müddet sonra da Maride’yi ele geçirdiler. Abdurrahmân bin Muâviye’nin âzâdlı kölesi Bedr komutasında gönderilen ordu, Şakyâ taraftarlarıyla Sopetran’da karşılaştı. İsyancılar çöle çekilince, Bedr komutasındaki ordu bir netîce alamadan geri döndü. Yapılan diğer pek çok hareketlerde de bir netîceye ulaşılamadı.
Nihayet Abdurrahmân bin Muâviye bizzat başında bulunduğu bir ordu ile bu isyâncıların üzerine gitti. Gazvet-üd-Dûr adı verilen savaş başladı. İsyancıların lideri Şakyâ, savaşmaktan çekindi. Sığınabilecekleri her yer tahrib edildi. Bu sırada Hayva bin Melâmis tarafından İşbiliye’de bir ayaklanma çıktı. Bunu haber alan Abdurrahmân bin Muâviye, isyâncı Fâtımîlere karşı savaşacak olan orduyu Ubeydullah Ebû Osman komutasına bırakarak, İşbiliye’ye döndü.. Şakyâ, Ubeydullah Ebû Osman’ın komuta ettiği bu ordudaki Berberîler arasında ihtilaf çıkartarak, orduyu zayıflattı. Ubeydullah Ebû Osman’ın elinde bulunan yerlerin çoğunu aldı. Komutanlarından çoğunu da öldürdü.
Abdurrahmân bin Muâviye, 772 (H.156) senesinde, Fâtımî isyâncılara karşı yeniden harekete geçip, Santaver’e yürüdü. Şakyâ, savaşmaktan kaçtı. Bunun üzerine, Abdurrahmân bin Muâviye başka bir plân düşündü. Hilâl Medyûnî’yi evlâtlık edindi ve Fâtımîlerin hâkimiyetinde olan bölgelere vâli tâyin etti. Hilâl Medyûnî, Berberî komutanlarından olup, Doğu Endülüs’te Berberîler arasında nüfuz ve itibâr sâhibi bir kimseydi. Buna vâlilik vazifesi verilince, Şakyâ’yı ortadan kaldırması istendi. Bu plân başarılı olmuştu. Hilâl Medyûnî, vâli tâyin edilince, Berberîler, Şakyâ’yı bırakıp onun etrâfında toplandılar. Şakyâ, Santaver’den ayrılmak zorunda kaldı. Hâkimiyetini yeniden kurmak maksadıyla Hûf’a gitti. Bundan sonra bir kaç sene daha devleti uğraştırdı. 776 (H.160) senesinde, Şakyâ üzerine bir ordu gönderildi. Bu sefer Şakyâ’nın taraftarlarından çoğu öldürüldü. Bir sene sonra gönderilen başka bir birlik, Şakyâ’nın kuvvetlerini önemli derecede zayıflattı. Fakat yine kesin netîce alınamadı. Abdurrahmân bin Muâviye, kesin bir netîceye ulaşmak için, Şakyâ’nın üzerine Temmâm bin Alkame’yi ve Ubeydullah Ebû Osman’ı gönderdi. Bunlar, emirlerindeki kuvvetle, Şakyâ’nın, bulunduğu yeri muhâsara altına aldılar. Ubeydullah Ebû Osman’ın yeğeni Vecîh el-Gassânî’yi, Şakyâ’ya elçi olarak gönderip, teslim olması şartıyla andlaşma yapmayı teklif ettiler. Şakyâ, teklifi kabûl etmediği gibi, Vecîh’i de kandırarak kendi tarafına çekti ve mutlaka zafer elde edeceğini iddiâ etti. Bundan sonra Şakyâ üzerine gelen Temmâm bin Alkame ve Ubeydullah Ebû Osman, umûmi bir hücûma geçtiler. İki taraf arasında çok çetin ve şiddetli bir savaş oldu. Bu çarpışmada Şakyâ gâlib geldi. Sonra Santever’e gitmek üzere yola çıktı. Yolda Vâdi’l-uyûn denilen köye indi. Şakyâ’nın üzerine gelen iki kumandan, burada ona bir tuzak kurmuşlardı. Şakyâ, Vâdi’l-uyûn köyüne inince, kurdukları plâna göre onu yakalayıp öldürdüler. En kritik bir anda Şakyâ’ya elçi olarak gönderildiği hâlde onun tarafına dönüp, harekete geçen Vecîh el-Gassânî de, Şakyâ’nın öldürülmesi üzerine Elvira tarafına kaçtı. Fakat üzerine gönderilen Şuheyd ve Abdûs bin Ebî Osman tarafından, bir bayram günü tuzağa düşürülerek öldürüldü. Böylece on yıldan beri süren şiddetli ayaklanma tamâmen sona erdirildi. Önemli bir fitne söndürülüp ortadan kaldırıldı.
Abdurrahmân bin Muâviye, 33 sene süren meliklik devresinin büyük bir kısmını, kendisine ve devlete karşı yapılan isyânları bastırmakla geçirdi. Çünkü Endülüs, onun idâreye hâkim olmasından önce son derece karışıklıklar içinde idi. Lider olanlar ve îtibarlı kişiler, anarşiye ve zayıf bir merkezî idâreye alışmış olduklarından, Abdurrahmân bin Muâviye’ye kolayca teslim olmadılar. Bunlardan her biri, bulunduğu bölgede hâkimiyeti elde etmek için harekete geçti. Böylece yeni kurulan devleti epey müddet meşgul ettiler.
Abdurrahmân bin Muâviye, cesur, metânetli ve kararlı bir melik olduğundan, bütün bunlara göğüs gerdi. İdareye güçlü bir şekilde hâkim olmaya; hangi lider ve kumandan olursa olsun, devletten kopmasına müsâde etmemeye kesinlikle kararlılık gösterdi. Çünkü, bu gerçekleşmezse, devletin birliği bozulacak ve ülke parçalanacaktı. Devletin birliğini sağlamak ve korumak için bütün gücüyle çalıştı. Devlet kurma hususunda azimli ve yönetimde tecrübeli bir hânedândan gelmesi, onun önemli bir vasfıydı. Devletin bütünlüğünü ve idârenin hâkimiyetini sağlamak için uzun müddet mücâdele verip, bütün ayaklanmaları bastırdıktan sonra dış seferlere de çıktı. Fransız kralı Pepin ile ve sonra bunun oğlu Şarlman ile muharebe yaparak gâlip geldi. Abbasî halîfesi Ebû Ca’fer bin Mansûr tarafından üzerine gönderilen orduyu da mağlûb ederek gücünü gösterip, devletinin temelini kuvvetlendirdi. Devâmlı mücâdele içinde olmasına rağmen, bir taraftan da memleketin îmârıyla meşgul oldu. Kurtuba’da büyük bir cami ve saray yaptırdı. İlmi, fenni, zirâatı ve sanâyii himâye ve teşvik ederek, tebeasının refâhını sağladı. Memleketini mâmur hâle getirdi. Daha kendisi hayatta iken, küçük oğlu Hişâm’ı, yerine hükümdâr tâyin edip ona bî’at etti.
Abdurrahmân bin Muâviye’nin kurduğu Endülüs Emevî devleti, zamânla önemli ve büyük bir kültür, medeniyet ve ilim merkezi oldu. Avrupa’nın aydınlanması, fen ve teknolojide ilerlemesi, buradan aldığı kültür ve ilim sâyesinde gerçekleşti. İslâm dîni, İspanya’dan Avrupa’ya yayıldı. Fas, Kurtuba ve Gırnata üniversiteleri kurularak, batıya ilim ve fen ışıkları yayıldı. Bu alanda yetişen gençler, hıristiyan âlemini, içinde bulunduğu gaflet ve cahillikten uyandırıp, bugünkü müsbet ilerlemenin, temelinin atılmasına sebeb oldular. Dünyâ üzerindeki ilk üniversite, Fas’ın Fez şehrinde bulunan Kayruvan Üniversitesi idi. Endülüs Emevî devletinde, ilme ve âlime çok değer verilirdi. Bunun için, Endülüs’te ilim ve fen çok ilerledi. Saraylar ve devlet dâireleri birer ilim yuvası oldu. Her memleketten, ilim öğrenmek için Kurtuba’ya akın akın toplandılar. Kurtuba’da büyük ve mükemmel bir tıb fakültesi kuruldu. Avrupa’da ilk tıb fakültesi bu fakülte oldu. Avrupa kralları ve devlet adamları, tedâvî için Kurtuba’ya gelir, gördükleri medeniyete, güzel ahlâka, misafirperverliğe hayran kalırlardı. Kurtuba’da altıyüzbin kitap bulunan bir kütüphane yapıldı. Pek çok ilim, bilhassa tıb ve astronomi ilmi çok ilerlerdi. Ayrıca emsâline pek az rastlanan ince san’atlı camiler, saraylar, bahçeler yapıldı. Bilhassa Kurtuba’da yaptırdığı, her yönü ile bir san’at şâhikası olan cami, haçlılar tarafından yapılan bütün tahribâta rağmen hâlâ ihtişamını muhâfaza etmektedir. (Bkz. Kurtuba Büyük Camii)
Bu kadar büyük işler başaran, büyük bir devleti kuran, Avrupa’ya ilim ve fen ışıklarını yayan, dîn-i islâm’ı en ücrâ köşelere kadar duyuran Abdurrahmân bin Muâviye, nasıl bir şahsiyete sahipti. Bu sorunun cevâbını Makkarî, “Nefhu’t-Tîb” adlı eserinde şöyle kaydetmiştir. “O, yumuşak huylu ve sabırlı idi. İlmi çok, isâbetli ve çabuk kavrayışlı idi. Çok temkinli olup, hareketlerinde serî ve kararlarını uygulamakta sert idi. İşlerinde istişâre eder, başkasına bırakmazdı. Rahatına düşkün değildi. Cesur ve atılgan idi. Fakat ferdî, taşkın hareketlerden uzaktı. Edebiyata meraklı olup, kuvvetli bir şâir ve hatib idi. Cömert, tatlı dilli ve güler yüzlü idi. Beyaz elbise giymeyi ve başına sarık sarmayı severdi. Cenâze namazlarında bulunur, Cum’a ve bayram namazlarında hutbe okurdu. Hastaları ziyâret eder, halkın arasına sık sık çıkıp, onlarla görüşüp sohbet eder, dertlerini dinlerdi. İslâmiyete tam uyar, haramlardan, dînin yasakladığı şeylerden son derece sakınırdı. Endülüs’e ilk geldiği sırada, kendisine içmesi için şarap vermişlerdi. Şarabı görünce; “Ben aklımı azaltacak şeye değil, aklımı artıracak olan şeye muhtâcım” diyerek, içmeyip reddetti. Yine bu gelişinde, kendisine hediye edilen güzel bir cariyeye şöyle bir baktıktan sonra; “Ben kendi işimle meşgul olup bunu ihmal etsem, kendisine haksızlık etmiş; bununla meşgul olsam, bu sefer vazifemi aksatmış olurum. Bu bana uygun değildir” diyerek sâhibine geri verilmesini istemiştir.
Kurtuba’da kendisinden bir şey isteyen bir askere şöyle cevap verdi: “Sözünü dinledik, ihtiyâcını gidermeyi kabûl ettik. Ancak bundan sonra, bir daha dileğini açığa vurarak insanlara yüz suyu dökme. Başına bir iş geldiğinde veya sıkıntıya düştüğünde, sizin de bizim de sâhibi ve mâliki olan, bütün mahlûkâtın rızk vericisi Allahü teâlâya ihlâsla cân-ü gönülden duâ et. Sonra bir pusula ile hâcetini bize ulaştır. Biz senin bu ihtiyâcını başkasına duyurmayız. Böylece düşmanlarının senin hakkındaki şamatasına fırsat verilmemiş olur.” Bundan sonra Abdurrahmân bin Muâviye, ona bol ihsânda bulundu.
Büyük bir dehâ ile zamânının en güçlü devletleri, Abbâsîlere ve Franklara gücünü kabûl ettirecek derecede bir devlet kuran Abdurrahmân bin Muâviye hakkında, Abbasî halîfesi, Halîfe Mansûr’un şu sözleri dikkat çekicidir: “Fevkalâde güçlü oluşumuza hayret etmeyiniz. Bütün işlerinde yalnız ve tuttuğunu koparan Kureyşli genç Abdurrahmân bin Muâviye’nin hâlini düşününüz. O, çoluğunu-çocuğunu ve bütün yakınlarını kaybetmişti. Kuvvetli bir azim ve üstün bir gayretle, bütün bu sıkıntılardan sıyrıldı. Üstünlüğünü te’sis etmek için, kendisini korkunç tehlikelere attı. Yılmadan, korkmadan çok uzak adalara gitti. Dehâsıyla, düşmanlarının ordusunu dize getirdi. Siyâseti ile, gruplardan bir kısmını yanına alarak diğerlerini sindirdi. İdâreciliği sâyesinde halkın gönlünü, sevgisini kazandı. Onu destekleyenler, ona itâat ederken; karşı duranlar boyun eğmek mecbûriyetinde kaldılar. Düşmanlarını yendi, taraftarlarını korudu. Memleketini düşmanlara karşı muhâfaza etti. Hem sevilen, hem de kendisinden korkulan bir kimse oldu. Kısacası, kendisini medhedeni yalancı çıkarmayan kahraman bir kişidir.”
Halîfe Mansûr, başka bir mecliste yanındakilere; “Kureyş meliklerinin en kahramanı kimdir?” diye sormuş ve aldığı hiç bir cevâbı uygun bulmamıştı. “Peki kimdir efendim?” diye sorulunca, şöyle cevap verdi: “Denizi geçip, çölü aşarak yalnız başına yabancı bir memlekete giren, şehirler inşâ eden, ordular toplayan dîvânlar tertib eden, sebatı ve güzel idâresiyle büyük bir devlet kuran Abdurrahmân bin Muâviye’dir.”
1) Kamûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3070
2) Ikd-ül-ferîd; cild-5, sh. 229
3) El-Fütuh
4) Vesâik’us-siyâsiyye; sh. 33. 127
5) Rehber Ansiklopedisi; cild-5, sh. 134
6) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye; sh. 484
7) El-Kâmil fit-târih
8) Endülüs târihi; cild-1, sh. 60
9) El-İber (İbn-i Haldun); cild-4, sh. 120
10) Nefh-üt-tîb (Makkari); cild-1, sh. 310, cild-4, sh. 36