hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
9:12
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 1001
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

Endülüs Emevî devletinin dördüncü sultânı.

Künyesi, Ebü’l-Mutarraf’tır. İkinci Abdurrahmân ismiyle meşhûrdur. Endülüs Emevî devleti sultanlarından Birinci Abdurrahmân ile Üçüncü Abdurrahmân arasında sultanlık yaptığı için “İkinci Abdurrahmân” veya ortanca mânâsında “Abdurrahmân el-Evsât” denilmiştir. 792 (H.176) senesinde Tuleytula’da doğdu. 851 (H.237)’de Kurtuba’da 62 yaşında vefât etti.
821 (H.206) senesinde 30 yaşında iken tahta geçen İkinci Abdurrahmân, 31 sene sultanlık yaptı. Mührüne şu mânâda bir mısra yazdırmıştı: “Allahü teâlâya kulluk eden ve O’nun hükmüne razı olan, devletini halkı için yöneten hükümdârın mührü.” Babasının vefâtını müteâkib, tahta geçtiğinde; kardeşlerini, akrabalarını ve devlet erkânını toplayıp onlara nasîhatte bulunarak şöyle dedi: “Ölümü kesin bir ferman kılan, her şeyi dilediği gibi yapan, yegâne hâkim ve bakî olan, mahlûkâtı itâati altına alan Allahü teâlâya hamd olsun ve O’nun Resûlü Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm olsun. Sultanımızın vefâtından duyduğumuz acı pek büyük oldu. Allahü teâlâ bize sabır verip, ecrini ihsân etsin. Vefât etmiş bulunan sultanımız sizleri düşünerek sizi bize emânet etti. Biz de ona yerdiğimiz sözü yerine getireceğiz. Hatta bize vasiyet ettiği şeylerin daha fazlasını sizlere sunacağız inşaallahü teâlâ.”
Abdurrahmân bin Hakem’in sultanlık dönemi, Endülüs Emevî devletinin en parlak devridir, Hatta târihciler bu dönemden, düğün günleri manasında “Eyyam-ul-arus” diyerek bahsetmişlerdir. Bu dönemde gazâlar ve fetihler yapılmış, büyük ordularla çıkılan seferlerde düşmanlar ağır mağlûbiyetlere uğratılmıştır. Bu dönemde devletin gelirleri artıp, altıyüzbin dinar olan vergi geliri, senelik bir milyon dinara ulaşmıştır. Yine bu devirde şehir suları düzenlendi, limanlar yapıldı. Dokumacılık geliştirildi. Para basıldı ve büyük câmiler inşa edildi. Endülüs halkı bu dönemde refah bir hayat yaşadı.
“A’mâl-ul-a’lâm” adlı eserde, Abdurrahmân bin Hakem devrinden şöyle bahsedilmektedir: “Endülüs Emevî devleti, Abdurrahmân bin Hakem’in sultanlığı zamânında parlak bir devir yaşadı. Devletin güzel yönetilmesinden memnûn olan Endülüs halkı, bu dönemi methedip misal göstermiştir. Şam hazinelerinden getirilen târihî eşyanın muhafazası, şehre su getirilmesi ve Tirâz dokuma atölyelerinin kurulması, bu devirde olmuştur.” Abdurrahmân bin Hakem, tahtda bulunduğu müddetçe, devletin idâresinde büyük bir hassasiyet gösterdi. Adâleti yaygınlaştırmak ve teb’asını rahat ettirmek için büyük bir gayretle çalıştı. Bilhassa adliye, haciblik, vezirlik, hazîne, mâliye ile ilgili hizmetlere tâyin olunacak kimselerin tesbiti konusunda çok hassas davranırdı. Kâdılık makâmına ise; âlim, fazîletli, dinin emirlerine titizlikle uyan ve adâletli kimseleri tâyin etmiştir. Devlet idâresinde, işleri hakkıyla yapabilecek kimselere vermek, yönetimde başarının temeli olduğu hususuna dikkat göstermiş ve üstün bir muvaffakiyet sağlamıştır. Maddî bir bolluğa, kültür ve ilimde yüksek bir seviyeye ulaşılan bu devirde de, birtakım iç ayaklanmalar olmuşsa da, bu isyânlar daha önceki dönemlere kıyasla çok azdır ve tamâmen bastırılmıştır.
Abdurrahmân bin Hakem devrindeki isyânlardan bir kısmı da gayr-i müslimler tarafından çıkarılmıştır. Bunlardan biri, 826 (H.211) senesinde Takoronna şehrinde Turîl adında bir berberînin liderliğinde yapılan isyândır. Bunlar üzerine İbn-i Gânim komutasında gönderilen ordu, bu isyânı tamâmen bastırdı.
Bir diğer isyân, Mayorka adasında ikâmet eden halkın, 848 (H.234) senesinde çıkardığı isyândır. Abdurrahmân bin Hakem, bunlar üzerine deniz kuvvetlerinden üçyüz gemilik bir filoyu gönderdi. Bu kuvvet adayı fethedip, isyâncıları itâat altına alarak döndü.
Bu filo, Mayorka adasından döndükten bir yıl sonra, Mayorka adası ahâlisi, Abdurrahmân bin Hakem’e, adaya giden filodan şikâyet eder mahiyette bir mektup yazdı. Abdurrahmân bin Hakem, bu mektuba cevap olarak yazdığı mektubunda onlara şöyle dedi: “Mektubunuz bana ulaştı. Müslümanların sizi incittiğini yazıyorsunuz. Cizye vermeyi kabûl ederek devlete bağlılığınızı yenilediğinizi, müslümanlara karşı iyi niyetli olduğunuzu bildiriyor ve müslümanlara hiç bir zarar vermeyeceğinize söz veriyorsunuz. Bu sözünüze bağlı kalacağınızı yazıyorsunuz. Ümîd ederim ki, başınıza gelen bu hâdise, sizin düzelmenize sebeb olur. Bir daha böyle bir hatâ yapmazsınız. Eğer böyle olursanız, biz de size bir zarar vermeyeceğimize ve sizi koruyacağımıza söz veriyoruz.” 
İsyânlardan bir diğeri de, 850 (H.236) senesinde Cezîret-ul-Hadrâ’da, Habib el-Baransî adında bir berberî tarafından çıkarıldı. Bu berberî, etrâfına topladığı bir takım âsî kimselerle harekete geçmişti. Bunların üzerine gönderilen ordu, sığındıkları kaleyi kuşatıp çoğunu kılıçtan geçirdi. Liderleri Habîb el-Baransî kaçıp, halk arasına karıştı. Alınan tedbirler netîcesinde bu isyân da tamâmen ortadan kaldırıldı.
Abdurrahmân bin Hakem; Normandlara, isyân çıkaran hıristiyanlara ve İspanyollara karşı da savaşlar yapmıştır. Kuzeydeki merkezlerinden çıkıp, uzak denizlere açılarak girdikleri yerlerde, gasb ve yağma yapan Normandların, Endülüs sâhillerine saldırıları da onun zamânında durduruldu. Dokuzuncu asrın ortalarında, Güney Afrika sâhillerinde yaşayan halk üzerine saldırarak korku salmaya başlayan Normandlar, önce, Frank sâhillerine, oradan da İspanya sahillerine uzandılar.
Büyük kalabalık hâlinde siyah yelkenli gemiler ile gelen Normandlar, sâhilde bulunan köy ve şehirlere saldırıp yağma ediyorlardı. Bunların Endülüs sâhillerine ilk saldırılan, 844 (H.229) senesinde oldu. Bu saldırıda Lizbon şehrine girmişlerdi. Lizbon halkı, bunlara her ne kadar karşı koydular ise de, korsanlar, şehri yağmaladılar. Lizbon vâlisi Vehb bin Hazm bu hadiseyi derhâl Abdurrahmân bin Hakem’e bildirdi. Bunun üzerine Sultan, sahil bölgelerindeki vâlilere birer mektup göndererek, Normandiya korsanlarına karşı Lizbon vâlisine yardım etmelerini emretti. Onüç gün şehre devâmlı saldıran korsanlar, sonunda çekilmeye mecbur kaldılar. Ancak, bu sefer başka hedefler seçtiler. Yeni hedefleri Kadis ve Sidoîna idi. Bunlara ulaşıp, İşbiliyye’ye gitmek için Vâdi’l-Kebîr’e geçtiler. Nehir boyunca ilerlerken, 844 (H.230) târihinde Kaptel ismiyle tanınan bir nehir adasına uğrayıp, bu bölgede kaldıkları üç gün içinde Kora’ya (Coria de Rio) kadar giden bir kısım korsanlar, burada pek çok insanı öldürdüler. Sonra yola çıkıp işbiliyye’ye ulaştılar. İşbiliyye’ye de saldırıp, şehri işgâl ederek yağmaladılar ve harab bir hale soktular. İşbiliyye halkı, korsanlara karşı duramayıp şehre yakın dağlara kaçmağa mecbur kaldı. Korsanlar, şehirde kalan ihtiyarları öldürdüler. Kadınları ve çocukları da esir ettiler. Bir câmiye toplanmış olan pek çok müslümanı, câminin içide şehîd ettiler. Bu câmiye sonradan “Şehîdler Camii” denilmiştir. Bir ay kadar süren bu işgâl hâdisesine karşı hazırlıklarını tamamlayan Abdurrahmân bin Hakem, topladığı askerleri harekete geçirdi. Önce bir keşif kolu, sonra da bir süvari birliği gönderdi, İşbiliyye’ye giren bu süvari birliği, ilk çarpışmalara başladı. Bundan sonra da ordu gelip asıl çarpışma başladı ve müslümanlar gâlip geldi. Korsanlardan çoğu öldürüldü. Diğerleri de İşbiliyye’yi terkedip kaçmaya başladı. Tâkib edilince de aldıkları esirleri bırakıp gittiler. Normandiyalılar, İşbiliyye’den çıkarıldıktan sonra, Nîebla, Beya ve Lizbon şehirlerine uğradılar ve sonunda İspanya’yı terkedip gittiler. Böylece memleket, sükun ve huzura kavuştu.
Bu hâdiselerden sonra Abdurrahmân bin Hakem, İşbiliyye şehrinin surlarını yeniden tâmir ve inşâ ettirdi. Yine İşbiliyye’de bir tersâne kurulup burada gemi yapılmasını emretti. Denizcilik eğitimi yaptırarak, bu hususda eleman yetiştirdi. Deniz kuvvetlerinin güçlenmesini ve deniz filolarının genişletilmesini sağladı.
Normandiyalıların saldırısından sonra, askerî sahada ve bilhassa denizcilikde büyük ilerleme kaydedildi. Bundan sonra da Normandiyalılar, Endülüs Emevî devleti üzerine saldırmaya cesâret edemeyip, anlaşma yaptılar.
Abdurrahmân bin Hakem devrinde devleti meşgul eden diğer bir hâdise de, bâzı papazların liderliğinde ortaya çıkan bir grup hıristiyanın azgın ve taşkın hareketleridir. Bu hıristiyan grubun taşkın hareketi, İslâmiyete, peygamberimiz Muhammed aleyhisselama dil uzatmakla ve çirkin sözler söylemekle başlamıştı. Şahsî düşüncelerini din diye millete yutturmaya çalışan mutaassıb papazlar, müslümanlarla görüşmeleri netîcesinde gözleri açılan hristiyanlarla menfaat ilişkilerinin bozulma tehlikeleri göstermesi üzerine, böyle bir harekete başlamışlardı. Semavî dinlerde inanca ve mukaddesâta karşı baskı yapılmaması esâsını da hiç dikkate almıyorlardı. Halbuki Endülüs Emevî devletinin idâresi altında yaşayan hıristiyan İspanyollar, maddi ve sosyal bakımdan son derece refah içinde idiler. Hıristiyanlar, müslümanların idâresinde tam bir hürriyete kavuşmuş idiler. Büyük servetlere sâhib oldukları gibi, devletin idarî işlerinde bile vazife alabiliyorlardı. Ayrıca hıristiyan teb’adan pek çoğu, edebiyatta ve diğer konularda, severek bir çok kitap okuyorlardı. Arabça’yı Latince’ye tercih ederek, İslâm kültürüne alaka ve yakınlık duyuyorlardı.
Avrupalı müsteşrik târihçi Dozy, İspanya’da müslümanlarla ilgili olarak yazdığı “Histoire des Musulmanes d’Espagne” adlı eserinde, hıristiyanların, Endülüs müslümanlarına olan hayranlığını şöyle dile getirmiştir:
“Kurtuba’da yaşayan hıristiyanlara, dinî vecibelerini yerine getirme hususunda hürriyet veriliyordu. Kendilerine verilen imkanlardan şikâyetçi değillerdi. Bu imkanlar ve hürriyet, onlar için yeterli idi. Diğer taraftan pek çok hıristiyan, askerliği bir meslek olarak seçip, devletin resmî ordusuna girmişlerdi. Bir kısmı da sarayda ve diğer devlet dairelerinde önemli vazifeler almıştı. İşlerinin çoğunda Arabları taklid etmeye gayret gösteriyorlardı.”
Kurtuba’daki hıristiyanlardan bâzı câhiller, güyâ dinleri uğrunda ölmek, papazların Cennet’in anahtarı diye takdîm, ettikleri küflü demir parçalarına sahip olmak için, İslâmiyete karşı kat’i bir taassubla saldırıya geçtiler. Fitneci papazlar, bu tarz hareketlerin yayılmasına sebeb oldular. Sonra da güyâ kahramanlık olarak kabûl ettikleri bu taassub hareketlerini ve böylece öldürülenleri anlatmak için, küfürlerle dolu kitaplar yazmaya başladılar. Bunların başını Euligio ve Alvaro adında iki papaz çekiyordu. Bunlar, fanatik ve bağnaz bir düşünce içinde olduklarından, hakikatı görmekten ve İslâmiyeti tanımaktan mahrumdular.” Müsteşrik Dozy, papazların neden bu hallere düştüğünü de şöyle anlatır: “Hıristiyan papazların, müslümanlar hakkında doğru bilgi edinmelerini sağlayacak güvenilir kaynaklara müracaat etmeleri hiç de kolay değildir. Çünkü hıristiyan papazlar, ellerinde bulunan ve müslümanlar hakkında asılsız düşünceler yazan yanlış kaynakları bir tarafa bırakamıyorlar. Ellerinde bulunan bu yanlış kaynaklara taassubla bağlanan, gerçeğe bakmıyan papazlar, İslâm dîni hakkında tamâmen yanlış ve asılsız fikirlere saplanıyorlardı. Hatta, papazlardan bâzısı hazret-i Muhammed’in sallallahü aleyhi vesellem, insanları gerçekten doğru yola çağırdığını iyi anlayıp, diğerlerine anlatmaya çalışıyordu. Fakat bir türlü kabûl ettiremiyordu. Çünkü bu papazlar, İslâmiyet ile Roma putperestliğini aynı kefeye koyma yanlışlığına düşüyorlar ve bunda ısrar ediyorlardı.”
Abdurrahmân bin Hakem, Kurtuba’da hıristiyanlardan bir takım kimselerin çıkardığı bu isyân ve fitne hareketine bir çare düşündü. Hıristiyanlardan da pek çoğu bu hareketi desteklemiyorlar, kendileri için kötü netîceler doğuracağından da korkuyorlardı. Sultan İkinci Abdurrahmân, hıristiyanların ileri gelenlerini çağırıp, bir konsil toplayarak bu işe son vermelerini söyledi. Baspiskopos Gomez Antonion bunu memnûniyetle kabûl edip, hükûmetin emriyle topladığı konsile bütün papaz ve piskoposları dâvet etti. Bu konsile başkan olarak İşbiliyye başpiskoposu Recaredo seçildi. Bu konsilde, günlerce süren tartışmadan sonra karara vardılar.
Hıristiyanların ileri gelenlerinin aldığı bu kararda, İslâm dini ve Muhammed aleyhisselam hakkında, hakârete varan sözler sarfetmenin tehlikeli bir cürüm, suç olduğu belirtildi. Böyle bir nifak hareketinde ısrar edenin sebeb olacağı olayların sorumlusu kendileri olacağını, ayrıca böyle bir harekette bulunan kimselerin, kiliseye de karşı gelmiş sayılacakları hususu karar altına alındı. Bundan sonra bu fitne sönüp, zamânla unutuldu.
Abdurrahmân bin Hakem, otuz küsûr senelik iktidârı boyunca fetih hareketleri ile de meşgul olup, müslümanları müdafaa etmek ve dîn-i İslâmı yaymak için faaliyetlerde bulundu. Tahta geçince, ilk altı sene İspanyollara karşı, Kuzey Endülüs bölgelerine seferler yaptı. Bu seferleri bâzan, bizzat kendisi komuta etti. Bazan da komutanlar tâyin edip ordular gönderdi. İlk altı senede yaptığı fetih hareketlerinden sonra, on sene memleketin iç işleriyle meşgul oldu. Bu zamân içinde İspanyol devletleriyle sulh yaptı. Daha sonra, çeşitli zaferler kazandığı fetih seferlerine başlayıp, saltanatının sonuna kadar devâm ettirdi. Bu seferlerinde, Frank topraklarında ilerleyerek, Narbon’a kadar ulaştı. Abdurrahmân bin Hakem, ömrünün son senelerinde, oğlu Muhammed’i veliaht tâyin etti. Vefâtından sonra da bu oğlu tahta geçti.
Emîr Abdurrahmân Evsat, oğlunun terbiyesine çok dikkat ederdi. Birgün oğluna; “Şüphesiz ki, sende aşırı bir kibir görüyorum” dedi. Bunun üzerine oğlu Munzîr, “Sizin gibi babası olan bir çocuk için kibirlenmesi, kendisini büyük görmesi, gâyet tabii bir iştir” dedi. “Ey oğulcuğum! Kibirli kimse, insanların gözünden düşer. Kalbler ondan nefret eder” dedi. Munzîr; “Ey babacığım! Benim insanlar arasında şerefli bir yerim var. Ben soy sâhibi birisiyim, istediğim gibi emrediyorum. Bütün bunları yaparken onlara hizmet etmeyi şeref sayıyorum. Hal böyle olunca, nasıl olur da insanların gözünde aşağı ve kalblerin nefret ettiği birisi olurum? Halbuki, herkesin bana teveccüh ettiklerini, sevdiklerini, herkesin beni dinlediklerini görüyorum. Sultan olan şahsın, öyle bir çeşnisi (güzelliği ve süsü) vardır ki, onun kılık ve kıyafetine dikkat etmemesi, insanlar arasında onun bu güzelliğini silip götürür. Sultanın, tebeası arasındaki yeri öyle yüksekdir ki, hareketlerine dikkat etmeyip, kendisini salıvermesi, tebeasının gözünden düşürür. Halkın kendisine göre öyle bir ölçüsü, terâzisi vardır ki, bizi onunla tartarlar. Eğer aşırı bulurlarsa, ağırlığı kadar ona kıymet verirler. Şayet onu noksan görürlerse, onu aşağı ve hakir sayarlar. Onun tevâzusunu, küçüklük; alçak gönüllülüğünü, aşağılık olarak görürler” dedi. Bunları oğlundan dinleyen babası onun bu konuşmalarını beğendi ve memnûniyetini bildirdi.

ÇOCUĞUN TERBİYESİ
Abdurrahmân Evsat’ın oğlu Münzîr, genç yaşlarında görüştüğü kötü arkadaşlarının te’siri altında kalmıştı. İnsanlara eziyet ve sıkıntı veren, vakitlerini onu bunu çekiştirmekle geçiren bu insanlar, Emir’in oğlu vâsıtası ile gâyelerine ulaşmak istiyorlardı. O da gücü yettiklerine cezâ veriyor, diğerlerini ise yeri geldikçe babasına şikâyet ediyordu. Oğlunun bu hareketleri, Emir Abdurrahmân’ı iyice rahatsız etti. Bunun üzerine, adamlarından birine emredip, insanlardan uzak bir dağa, oğlu için bir ev yapmasını, onu ziyâret için gelenleri de yanına bırakmamasını emretti. Bir müddet sonra emredilen ev yapılarak, Emir’in oğlu oraya yerleştirildi. Orada yalnız olarak günlerini geçirmeye balladı. Önceki rahat günlerini hatırlayarak canı sıkıldı. Babasının bekçi olarak orada bıraktığı vazifeli şahsa; “Arkadaşlarımın beni ziyârete geleceklerini ümid ediyorum. Ne olur, ziyârete geldiklerinde onlarla görüştür de, sohbet edip birazcık olsun rahatlayayım” dedi. Vazifeli şahıs; “Arkadaşlarının, yanında yaptıkları dedikodudan uzak kalman ve rahata kavuşman için, babanız, burada yalnız kalmanı ve kimseyle görüştürülmemeni emretti.” dedi. Münzîr, babasının kendisini bu yolla terbiye etmek istediğini anladı. Bunun üzerine babasına şöyle bir mektup yazdı: “Ben burada çok yalnızlık çekiyorum. Kendileriyle görüşüp konuşacağım, yalnızlığımı giderecek dostlarım yok. İzzet ve şerefim elimden alındı. İyi insanlara ve sohbet ehline ihtiyacım var. Kötü arkadaşın ne demek olduğunun idraki içindeyim. Çok üzgünüm ve pişmânım. Şâyet benim bu hâlim, zât-ı âlinizin bildiği fakat benim bilmediğim büyük bir suçtan dolayı ise, beni terbiye için verdiğiniz cezâya sabrediyor; affınız için zât-ı âlinize yalvarıyorum.”
Emir Abdurrahmân, oğlundan gelen mektubu okuyunca, terbiye için verdiği cezâ ile, maksadının hasıl olduğunu anladı ve oğluna şöyle mektup yazdı: “Mektubunu aldım. Oradaki yalnızlığından şikâyetçi olup, arkadaşlarınla görüşüp konuşmayı arzu ediyorsun. Ben bunu sana cezâ olarak yapmadım. Fakat senin, dedikodulardan sıkıldığını, bundan şikâyetçi olduğunu görünce, sana başkalarından laf taşıyan, koğuculuk yapan kimselerin sözlerinden uzak kalarak rahatlaman için böyle bir harekette bulundum.”
Oğlunun pişmânlığını ve suçunu itirâf ettiğini anlayan Abdurrahmân Evsat; yalnız kaldığı yerden, şehre dönmesine izin verdi. Ancak buraya geldiğinde, ilim ehliyle berâber olup, kötü arkadaşlardan ve koğuculuk yapanlardan uzak kalmasını oğluna emir buyurdu. Bundan sonra; ”Arkadaşlarından işittiklerini sanki işitmemiş, gördüklerini de görmemiş gibi olacaksın” diye tenbihte bulundu ve şunları ilâve etti:
“Şunu iyi bil ki, insanlar arasından en yakın ve en sevdiğim kimse sensin. Bununla berâber öyle zamân olur ki, yaptığım bir işi beğenmiyebilir, bu sebeple bana kalbinden kızabilirsin. Fakat Allahü teâlâ, senin kalben kızdığını bana bildirse idi, bu kızman hiç hoşuma gitmezdi. Allahü teâlâya hamdolsun ki, birinde olandan diğerinin haberi olmaması için kalbler arasına perde koydu.
Şüphesiz sen, gayretli ve çalışkan bir gençsin. Böyle olan bir kimse, sabırlı olur. Her şeyi görür, her söylenileni dinler ve kendisini üzmez. Bunlara tahammül eder. Cezâ yerine mükâfat verir. İnsanlardan gelen sıkıntı ve eziyetlere sabreder. İşte böyle yapan kimse, ilerde bunların semeresini görüp sevindirici şeylerle karşılaşır. Daha önce bana yaptıkları kötülükler ve hakkımda söyledikleri sözler sebebiyle, kendilerini parça parça etsem, kızgınlığımın geçmeyeceği kimseler hakkında, bugün öyle düşünmüyorum. Önemli olan, kötülük yapmaya muktedir olunduğunda, sabır ve tahammül göstermek, insanların yaptıklarına göz yummak, iyi muâmelede bulunmaktır. Etrâfımda bulunup, bana iyilikleri ve kötülükleri bulunan kimselere bakdığımda, kalblerinin zamânla değiştiğini, bilâhare kötünün iyi, iyinin kötü olduğunu gördüm. Bu sebeple daha önce bâzı kimseleri cezâlandırdığımdan dolayı pişmânlık duymaktayım. Fakat, yaptığım iyiliklerden dolayı asla pişmânlık duymuyorum.
O hâlde, ey oğulcuğum! Yüksek, kıymetli ve pişmân olmayacağın işlere sarıl. Bu ise, bâzı şeylere göz yummakla mümkündür. Böyle yapmıyan kimsenin arkadaşı, onun şerrinden emîn olamaz. Hiç bir kimse ona yardımcı olarak yaklaşamaz. Böyle bir kimse ise, maksadına ve emeline ulaşamaz, muhtâc olduğunda yardımcı bulamaz.”
Babasından bu nasîhatleri dinleyen Münzîr, onun elini öptü ve nasîhatlerine bütün gücüyle uymaya çalışacağına söz verdi. Sonunda güzel ahlâk sâhibi, kadr ve kıymeti yüksek, şerefli bir insan oldu. Böylece Emir Abdurrahmân, oğluna yaptığı nasîhati ile maksadına kavuştu.
 
1) Kâmûs-ul-a’lâm; cild-4, sh. 3069
 2) Ikd-ul-ferîd; cild-2, sh. 371, cild-5, sh. 233, cild-7, sh. 37
 3) Cemheretü hutab-il-Arab; cild-3, sh. 164
 4) El-Fütûhât-ül-islâmiyye (Ahmed Zeyni Dahlân, Kâhire, 1968); cild-1, sh. 246
 5) El-İber; cild-4, sh. 127
 6) Nefh-ut-tîb; cild-2, sh. 327
 7) Mir’ât-ı kâinât; cild-2, sh. 82
 8) Beyân-ül-Mağrib; cild-2, sh. 122
 9) Nihâyet-ül-ereb; cild-22, sh. 51
10) A’mâl-ül-a’lâm (İbn-i Hatîb); sh. 18
11) Târihu iftitâh-il-Endülüs (İbn-i Kutiyye); sh. 83
12) Histoire des Musulmanes d’Espagne (Dozy); cild-1, sh. 263
13) Histoire de I’Espagne Musulmane (Levi Provencal); cild-4, sh. 152
14) El-Muktebes fi târih-il-Endülüs (İbn-i Hayyân); sh. 296
15) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 20
16) Vesâik-us-siyâsiyye; cild-7, sh. 38, 144
17) El-Müslümûn fi Avrupa fil-usûr-ul-vüstâ (Tarhân İbrâhim Ali, Kahire, 1966); sh. 275
18) Endülüs Târihi (Ziya Paşa); cild-1, sh. 83
19) İslâm von Spanien bis indien (Alfred Renz); sh. 160
20) El-A’lâm; cild-3, sh. 305
21) El-Kâmil, cild-7, sh. 22
22) Cezvet-ul-Muktebes; sh. 11

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Bir gün Abdülkâdir Geylânî’ye; “Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?” diye sordular. Buyurdu ki:

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, mirzâ Hüsâmeddîn Ahmede “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmışdır. Sâlik kendine yol gösterene bağlı olup, başkalarına bakmaması lâzım olduğu ve rü’yâlara kıymet verilmemesi bildirilmekdedir

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası