Babası Muhammed bin Abdullah, Endülüs Emevî Devleti’nin yedinci meliki Abdullah bin Muhammed’in oğludur. 891 (H.278) yılı Ramazan ayında doğan Abdurrahmân, dedesinin vefâtı üzerine yirmiüç yaşında Üçüncü Abdurrahmân ünvânı ile tahta çıktı. Zamânında, devletini en güçlü hâle getirdi. 928 (H.316) yılında halîfeliğini ilân etti. Emîr-ül-mü’minîn ve Nâsiruddîn ünvânını aldı. 961 (H.350) senesinde yetmişiki yaşında iken vefât etti.
Abdurrahmân en-Nâsır daha bebek iken, babası vefât etti. Onu, dedesi Abdullah bin Muhammed yanına aldı. Sarayda terbiye edip büyüttü. Oğullarından çok severdi. Gâyet iyi bir şekilde yetiştirilmesine îtinâ gösterdi. Zekî, cesur, kültürlü, cömert, hoş görülü ve sağlam irâdeye sâhip bir şehzâde olmasını sağladı. Onu, toplantı ve merâsimlerde kendisine vekil tâyin etmek sûretiyle, devlet işlerinde de yetiştirdi. 912 (H.300) senesinde dedesi Abdullah bin Muhammed vefât edince, vâli ve komutanlar, Abdurrahmân en-Nâsır’ı tahta çıkarıp, ona tâbi oldular. Üstün bir ahlâk, kuvvetli bir irâde ve anlayışa sâhib olması sebebiyle, saray mensupları ve Kurtuba halkı, hükümdâr olmasını memnûniyetle karşılayıp, kabûl ettiler ve bu işe çok sevindiler. Kendi akrâbası, hânedân âilesi de onun seçilmesine memnun oldular. Hânedânın en yaşlı olanı bir konuşma yaparak, bî’at ettiklerini bildirdi. Ona îtimad ettiklerini ve itâat edeceklerini söyledi.
Abdurrahmân en-Nâsır; îtimâda şayan, dirâyetli, azimli ve dînin emirlerine tam uyan bir sultan idi. İşlerinde istişâre eder, fıkıh (hukuk) âlimlerini ve edebiyatçıları sever, onlara değer verir ve korurdu. Onun idâresinden müslümanlar çok memnun olduğu gibi, halkından gayr-i müslim olan hıristiyanlar ve mûsevîler de memnun idiler. Ona minnetdar olup, sevgi ve saygı gösterirlerdi. Bütün tebea (halk), onun döneminde mutlu bir hayat yaşadı. Gün geçtikçe devletini daha çok refaha ulaştıran Abdurrahmân en-Nâsır, hoş sohbet nüktedan, tatlı dilli, şakacı olarak tanınmıştı.
Abdurrahmân en-Nâsır tahta çıktıktan sonra, devletin zayıflamış durumda olan îtibarını güçlendirmek ve daha yaygın hale getirmek için faaliyete geçti. Devlete yarı bağımsız durumda bağlı bulunan prenslikleri ortadan kaldırmak sûretiyle, devletin bütünlüğünü sağlamaya çalıştı. Diğer taraftan da vukû bulan isyânları bastırdı. Bütün bölge ve eyâletleri devlete bağladı. Devletin posta, ordu, emniyet ve mâliye gibi teşkilatlarını yeniden ele alıp, düzenledi. Yeni idârecileri iş başına geçirdi. Devlet otoritesini kuvvetlendirdi. İnsanların her bakımdan rahat ve huzur için yaşamaları için gayret sarfetti. Esirleri çeşitli işlerde çalıştırmak sûretiyle, devlete yük olmaktan kurtardı.
Abdurrahmân en-Nâsır, isyânları bastırmada kendine has bir usül uygulardı. Her isyânı bastırdıktan sonra, isyânın liderini yanına alıp, ona hil’at giydirirdi. Onu yakınları arasında bulundurup, pek çok hediye ve bahşiş verirdi. Böylece ayaklananlardan çoğu severek itâat ederdi. İsyan edenleri bu yolla azaltıp, itâat etmeyerek direnenlerle daha iyi mücâdele etme fırsatı bulurdu. Kendinden önceki sultanların, özerk bir bölge olarak bırakmak mecbûriyetinde kaldıkları Tuleytula’yı da itâat altına aldı. En ziyâde direnen burası olmuştu. Berberîleri, İspanyolları ve İspanyol asıllı müslümanları idâresi altına aldı. Bastırdığı en önemli ve en tehlikeli ayaklanma, Hafsoğullarının ayaklanması oldu.
Abdurrahmân en-Nâsır için önemli olan bir diğer mes’ele de; Endülüs’ün kuzeyinde yaşayan hıristiyanların yanında, ayrıca bir de Fâtımîlerin tehdidi idi. Endülüs şehirleri, Afrika’da (Mağrib ülkelerinde) Fatımîlerin, kuzeyden de hıristiyanların ve bilhassa Asturias’da yaşayan hıristiyanların tehdidi ile karşı karşıya idi. Leon bölgesinde hâkim olan bu hıristiyanlar, Zamora St.Estevano, Osma ve Simacacas kalelerini inşa etmişlerdi. Abdurrahmân en-Nâsır, bu bölgelere hâkim olmak için sefere çıktı. Ancak, yaptığı bu savaşlarda ağır kayıplar verdi. Navar kralı Sancho’dan himâye ve yardım gören bu hıristiyanlar, daha önceden müslümanların elinde bulunan topraklarda yerleşmişlerdi. Yapılan ilk çarpışmaları kazanan hıristiyanlar, çok zulmettiler, binlerce müslümanın kanını döktüler. Lane-Poole bile; “The Moors in Spain” adlı eserinde dindaşlarını kınayarak, onların bu kötülüklerini şöyle dile getirmektedir: “Bu hıristiyanların, yaptığı işler ve takındıkları huylar, cahilliklerine tam uygundu. Bu kaba ve câhil insanlardan, taassub ve zulümden başka bir şey beklenmezdi. Ne, eman dileyene eman verirler, ne de kaçanı bırakırlardı. Yaralıya da acımaz ve himâye etmezlerdi. Müslümanlar ise, hasımlarına her zamân efendi, âlicenâp, cömert, müsamehakar ve affedici, davranmışlardır. Bütün bunlar göz önünde iken, Leon ve Kastilya’nın azgın insanlarının, böylesine iyilik sever insanlar olan müslümanları boğazladıklarını, şehirleri harab edip, halkı kılıçtan geçirdiklerini ve kalanların da köle edildiklerini hatırladıkça, içimize büyük bir üzüntü doluyor.”
Müslümanların ağır kayıp vermelerini fırsat bilen Leon kralı ikinci Ordona da, İslâm topraklarına saldırdı. Bunun üzerine bir İslâm ordusu hazırlandı. Hıristiyanlar üzerine ilk hücûmu, 916 (H.304) senesinde yapan bu ordu, bir sene sonra yaptığı ikinci hücûmda, St. Estevano surları önünde mağlup duruma düştü. Müslümanların yenilmesinden cesâretlenen Leon ve Navar kralları, ordu gönderip, Tuleytula ve çevresine zarar verdiler. İslâm ordusu bunlara karşı koyup, ilk zaferi kazandı. Hıristiyanların saldırılarını tamâmen ortadan kaldırmak, onları itâat altına almak isteyen Abdurrahmân en-Nâsır, savaş için hazırlanıp, bizzat ordunun başına geçti. 920 (H.308) senesinde çıktığı ilk seferde, Osma ve St. Estevano kalelerini hasara uğrattı. Sonra da, kuzeydeki hıristiyanlara yardım eden ve onların lideri durumuna gelen kral Sancho’nun hâkim olduğu Navar üzerine yürüdü. Yapılan savaşta, kral Sancho kaçtı ve hıristiyan orduları, Abdurrahmân en-Nâsır’ın ordusu karşısında üst üste mağlûbiyete uğradı. Bütün bunlara rağmen Leon kralı Ordona ve peşinden de daha önce kaçmaya mecbur kalan kral Sancho, toparlandıktan sonra tekrar 923 (H.311) senesinde İslâm beldelerine saldırdılar ve bâzı kaleleri de işgâl ettiler. Bu durum karşısında, Abdurrahmân en-Nâsır sür’atle kuzeye doğru hareket etti. Ordu, uğradığı bütün şehirleri aldı. Navar kralı Sancho’nun ordusunu dağıttı ve baş şehri Pampeluna halkını hezimete uğrattı. Diğer taraftan, Leon kralı ikinci Ordona oldu. Oğulları arasında da iç savaşlar başladı. Bütün bu hâdiseler, Abdurrahmân en-Nâsır’ın işlerinin kolaylaşmasını sağladı. Böylece, memleketinin diğer işleriyle ilgilenmeye fırsat buldu. Hem içte hem de dıştaki mes’eleleri halledip, kuvvetli bir hâle geldi. Abdurrahmân en-Nâsır’ın halîfe ünvanını kullanmaya başlaması da, 929 (H.317) senesine rastlayan bu kuvvetli dönemde olmuştur. Fakat toparlanmanın hemen akabinde, Leon Devleti tahtına oturmuş olan ikinci Ramiro, kuzeydeki hıristiyanlar ile birleşti. Bundan sonra, Abdurrahmân en-Nâsır’a tâbi olmayı terkeden Saragossa vâlisi Muhammed bin Hâşim ile de anlaştılar.
Bu durum karşısında sür’atle harekete geçen Abdurrahmân en-Nâsır, Saragossa’yı itâat altına aldı ve bunun akabinde de Navar üzerine yürüdü. Bu seferinde, önce bir kaç yerde hıristiyanlara karşı gâlib oldu. Yüzbin civârında mevcudu olan müslüman ordusu karşısında muvaffak olamayacağını anlayan ikinci Ramiro, hileye baş vurup tuzak hazırladı. Bu hilesi Simaneas surları önünde kazdırdığı hendekler idi. Karşılaşmada önce geri çekilip, İslâm askerini, gece, hendeklere doğru çekti. Hendekleri fark etmeyen İslâm mücahidlerinden ellibini şehîd oldu. Acı bir felaket olan bu savaşa, “Hendek savaşı” denildi.
Abdurrahmân en-Nâsır, Endülüs Emevî devletine hükümdâr olduğu günden, ömrünün sonuna kadar devletini güçlü ve büyük bir devlet hâline getirmek için çalıştı ve bunu başardı. O böyle bir işe giriştiği zamân, Endülüs’te iç karışıklıklar, kabîleler arasında rekâbet ve devâmlı çekişme hâlinde olan gruplar vardı. Bütün bunları hallederek ve aşarak, devletini zengin ve huzurlu bir hâle getirmeyi başardı. En önemli mes’elelerden biri olan Fâtımî tehlikesini bertaraf etti. Uzun yıllar belirli bir politika tâkib etti. Bu politikası, halîfenin tam hâkimiyeti prensibine dayanıyordu. Netîce îtibariyle Abdurrahmân en-Nâsır, önce hâkimiyetini sağlayıp, halîfeliğini îlân etti. İkinci safhada, sağladığı hâkimiyet ve idâre ile diğer devletler arasında îtibâr kazandı. Üçüncü safha ise tam ve kesin hâkimiyet sağladığı safhadır ki, bu, başarısının en yüksek noktasıdır.
Abdurrahmân en-Nâsır, devletinin her sahada gelişmesi için çok gayret sarfetmiş ve önemli hizmetler gerçekleştirmiştir. Devletini maddeten ve mânen güçlendirmiştir. Eğitim ve öğretimi her bakımdan destekleyip ilmin yaygınlaşmasını sağladı. Dîn ve fen ilimlerinde âlimler yetişmesini teşvik etti. Ticârete, iktisâda, tarıma ve san’ata önem verip, bunların gelişmesini sağladı. İkiyüz gemilik bir donanma kurdu. Kurtuba’da yaptırdığı Kurtuba Üniversitesi, o devirde dünyâ üniversiteleri arasında en meşhûru ve en gözdesi idi. Bu üniversiteye, İspanya’nın her tarafından talebeler ilim öğrenmeye geldiği gibi; Avrupa’dan, Afrika’dan ve Asya’nın çeşitli bölgelerinden müslüman ve hıristiyan pek çok talebe gelip tahsîl yapıyordu. Bu üniversite, Bağdad’da kurulan Nizamiye ve Mısır’da kurulan Ezher medreselerinden daha önce kurulmuştu. Bu dönemde eğitim ve ilmi teşvik için çeşitli vakıflar da kuruldu. İlmî araştırmaların yayılması ve eğitim müesseselerinin gelişmesi ve daha çok hizmet vermesi için her fedâkarlık yapıldı. Netîcede Endülüs’te kültür, yüksek bir seviyeye ulaştı. Okuma-yazma bilmeyen hemen hemen hiç kimse kalmadı. Büyük kütüphaneler kuruldu. Zengin bir Saray kütüphanesi teşekkül etti. Ayrıca, Kurtuba dışında, Malaga, Valencia, Almeria ve diğer büyük şehirlerde yerli ve yabancı talebelerin eğitim ve öğrenim görmek için toplandıkları medreseler, üniversiteler de vardı. Abdurrahmân en-Nâsır, âlimlere ve ilim ehline büyük yardımlarda ve ihsânlarda bulunmayı âdet haline getirmişti. Ders veren muderrislerin ve talebelerin kalacakları yerler ve yiyecekleri te’min edilir, ihtiyaçları eksiksiz karşılanırdı. Ayrıca, misafir olarak gelen âlimlere yakın alâka ve hürmet gösterilir, ikrâm ve yardım yapılırdı. Abdurrahmân en-Nâsır’ın kâtibi Arib bin Sa’d, meşhûr bir fizik ve târih âlimi idi. Endülüs Devleti’nin Avrupa’ya ilim ve irfan saçtığı zamânda, hıristiyan Avrupa’da okuma-yazma bilen son derece azdı. Ekseriyeti kiliseye mensup pek az kimse okuma-yazma bilirdi. Kültürde bu nisbette çok düşük bir seviyede idi.
Lane Poole, Abdurrahmân en-Nâsır hakkında, “The Moors in Spain” kitabında şöyle yazmıştır: “Abdurrahmân en-Nâsır, Endülüs’ü isyâncılardan ve düşmanlarından kurtardı. Endülüs’ü yok olmaktan, tamâmen yıkılmaktan kurtardığı gibi güçlü bir devlet hâline getirdi. Kurtuba’da hiç bir devir, onun devri gibi zengin ve parlak olmadı. En müreffeh devir, onun devri oldu. Tarımda verim arttı, endüstride çok ilerleme kaydedildi. Karışıklıklar ve ayaklanmalar da, en iyi şekilde onun devrinde bastırıldı. Abdurrahmân en-Nâsır, halk tarafından sevilip, sayılmıştır. Fransa’dan, Almanya’dan ve İtalya’dan Endülüs’e gelen elçiler, gördükleri medeniyete hayran kalırlar ve takdir ederlerdi. Bu takdirlerini Abdurrahmân en-Nâsır’a bildirmek için huzuruna çıkmada yarış ederlerdi. Devletinin kuvveti ve memleketinin serveti, Afrika’da ve Avrupa’da darb-i mesel oldu. Şöhreti, İslâm ülkelerinin Asya’daki en uzak yerlerine kadar ulaştı. Bu muazzam gelişmeyi sağlayan Abdurrahmân en-Nâsır; zekâsı, doğruluğu ve kararlılığı sâyesinde karşısına çıkan her düşmanı mağlûb etti ve her engeli aştı. Endülüs’ü, kargaşa ve isyân bataklığından, kuvvetliliğin zirvesine ulaştırdı.”
Abdurrahmân en-Nâsır, bozuk îtikâdlı kimselerle de mücâdele etti. Bunlardan biri İbn-i Meserre adlı biri idi. İbn-i Meserre, Endülüs’te yetişti. Doğum yeri, târihi, ismi, babaları hakkında kâfi bilgi yoktur. Endülüs’te ilim tahsîl etti. Felsefe ile ilgilendi. Bilhassa, Empedokles’in fikirlerine dayanan Almeria ekolünün te’sirinde kaldı. 912 yılında Kurtuba’da ders vermeye başladığı rivâyet edilir. Bir çok bozuk fikirler ortaya attı. Ehl-i sünnet âlimleri, onun bu bozuk fikirlerine cevap verince, doğuya kaçtı. Buralarda bilgisini arttırmaya devâm etti. Bu arada İsmâilî ve mu’tezilî olan kimselerden ders aldı. Tekrar Endülüs’e döndü. Burada bozuk fikirlerini yaymaya devâm etti. Bâzı câhilleri aldattı. 931 (H.319)’da öldü. Fikirleri daha sonra talebeleri tarafından bilhassa Ebu’l-Abbas ibni Ârîf tarafından sistemleştirilmiştir. Ehl-i sünnet âlimleri, bunlara yine doyurucu cevaplar verdiler. Ayrıca durumu Abdurrahmân Nâsır’a bildirdiler. Bunun üzerine Abdurrahmân Nâsır, vezir Abdurrahmân bin Abdullah’a aşağıdaki hutbeyi hazırlatıp, memleketin her tarafına gönderdi ve minberlerde okunmasını emretti. Bu hutbe şudur:
“Bismillahirrahmanirrahîm. Allahü teâlâ, İslâm dînini, dinlerin en üstünü kıldı. Kullarından, müslümanlıktan başka bir dîni kabûl etmedi. Sadece müslüman olmalarına rızâ gösterdi. İslâm dîni daha önceki dinleri nesh etti, hükmünü kaldırdı. Nitekim âyet-i kerîmede meâlen şöyle buyruldu; “Muhammed’in (aleyhisselam) getirdiği İslâm dîninden başka din isteyenlerin dinlerini, Allahü teâlâ sevmez ve kabûl etmez. Dîn-i İslâm’a arka çeviren, âhirette ziyân edecek, Cehennem’e girecektir.” (Al-i İmran sûresi: 85)
Allahü teâlâ, Habîbini, mahlûkatın en üstünü Muhammed aleyhisselâmı son peygamber olarak gönderdi. Mahlûkatı yaratmadan önce ismini arşına yazdı.
Kur’ân-ı kerîmi O’na inzâl etti. O’nunla, Hanîf ismini verdiği en yüce din olan İslâm dînini ümmetlerin en hayırlısı olarak seçtiği ümmete gönderdi. Allahü teâlâ bu ümmetin fazîletini meâlen şöyle beyan buyurdu: “Siz, ümmetlerin en iyisi oldunuz. İnsanların iyiliği için yaratıldınız. İyilik yapılmasını emreder, kötülükten nehyedersiniz.” (Al-i imran sûresi: 110) Allahü teâlânın bize bol bol ihsân ettiği bu nîmetlere hamd olsun. Bizi, bozuk ve sapık yollardan kurtarıp, doğru yolu gösterdi. Hidâyeti ve hakîkati anlamayı nasîhat etti. Doğru, vâzıh, açık ve pek kolay olan yolunu göstermek sûretiyle, bizi pek çok zihin ve fikir yorma meşakkatinden kurtardı. Dünyâ ve âhıret saâdetini, cemaatten ayrılmamağa bağlı kıldı. Tefrika ve ayrılıktan râzı olmadı. Nitekim Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Allahü teâlâ; dîni doğru tutun, onda tefrikaya düşmeyin diye dinden (İslâmiyetden), hem Nûh’a tavsiye ettiğini, hem sana vahyeylediğimizi, hem İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya tavsiye ettiğimizi sizin için de şeriat yaptı..” buyuruyor. (Şûrâ sûresi: 13)
Allahü teâlâ, dinde tefrikadan sakındırdı. Bundan uzaklaşmayı, fitne çıkarmamayı emretti. Bütün memleketlerde, nâzil olduğu yâni Resûlullah efendimizin bildirdiği şekilde dînini hâkim kıldı. İşte, memleketin her tarafında, mü’minlerin emîrinin adâletiyle, itâat te’sîs edilip, nîmetler bollaşıp, huzur ve sükûn meydana gelince, hayrı istemeyen, ayak takımından bir bozuk fırka ortaya çıktı. Bunlar kısa görüşleri, koyu ahmaklıkları ile okudukları kitapları anlamıyor, akılları ince mes’elelere yetmiyor. Bununla berâber, kitapları anladıklarını, bilmediklerini öğrendiklerini zannediyorlar. Bunlar, Allahü teâlânın inâyetinden mahrum, kendi nefsleri ile başbaba bırakılmış kimselerdir. Şeytan, onların üzerine bütün askerlerini sevketmiş, kendi bozuk yollarını onlara süslü göstermiştir. Onların ilimden nasîbleri yoktur. İşte bu sebeple Kur’ân-ı kerîmin mahluk olduğunu söylüyorlar ve Allahü teâlânın rahmetinden ümit kesiyorlar. Halbuki, Allahü teâlânın rahmetinden ancak kâfirler ümit keserler. Kur’ân-ı kerîm âyetleri hakkında çok mücâdele ve münâkaşa yaparlar. Resûlullah efendimizin hadîs-i şerîfleri hakkında te’vîl yapmanın haram olduğunu söylerler. İşte böyle kimselerden Allahü teâlânın zimmeti berîdir, uzaktır. Nitekim âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki: “(Habibim!) Allahü teâlânın ayetleri (yani Kur’ân-ı kerîm) hakkında çekişenleri görmedin mi, (onlar Kur’ân-ı kerîmi tasdikten) nasıl döndürülüyorlar? Kur’ân-ı kerîmi ve peygamberlerimiz ile gönderdiğimiz şeyleri inkâr edenler, (yakında, kıyâmette kendilerine ne yapılacağını) bileceklerdir. O vakit, boyunlarında (demirden) halkalar ve zincirler olduğu hâlde sürüklenecekler. Kaynar suda, sonra ateşte yakılacaklar (her türlü azabı tadacaklardır).” (Mü’min sûresi: 69-72)
Bu âyet-i kerîmeler, ilim, rüşd olmadan ve büyüklük taslayarak, Allahü teâlânın âyetleri hakkında mücâdele ve münâkaşa edenler hakkında en şiddetti tehdiddirler. Yine Hac sûresi dokuzuncu âyet-i kerîmesinde de bunların uğrayacağı azâblar bildirilmiştir.
Bu kimseler, bâtıl fikir ve iftirâlarında daha da ileri gittiler. Kendilerine mağfiret ve tövbe kapılarını kapadılar. Şefaati yalanladılar. Kendi bozuk akıllarına göre Kur’ân-ı kerîmin muhkem âyet-i kerîmelerini tefsîr ettiler ve bu dereceye kavuştukları iddiâsında bulundular. Âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki: “Kalbleri bozuk olanlar, hakkı örtmek, fitne ve fesad çıkarmak için Kur’ân-ı kerîmden yanlış manâ çıkarır, yanlış yola saparlar. Bu âyet-i kerîmelerin bildirdiklerini yalnız Allahü teâlâ bilir. Râsih âlimler ise; “Biz ona (muteşâbih ayetlere) îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Bunları ancak akıl sahipleri, düşünüp anlarlar.” (Al-i imran sûresi: 7)
Hadîs-i şerîf ilmini bilmemeleri, bildirilen haberleri ve Eshab-ı kirâmın sözlerini yanlış anlamalarına, böylece doğru yoldan ayrılıp Eshab-ı kirâma dil uzatmalarına sebeb olmuştur. Hadîs-i şerîflerin râvilerini kaldırdılar. Kendi nefslerine, arzularına uygun kitap te’lif ettiler. Böylece Ehl-i sünnet ve cemaat yolundan ayrıldılar. Dalâlet yoluna saptılar. Hatta müslümanlara selâm vermeyi bile terk ettiler. Halbuki, selâm, Allahü teâlânın Kur’ân-ı kerîmde beyân buyurduğu âdâbdan olup, bununla aynı zamânda câhiliyye devri selâmı nesh edilmiş, ortadan kaldırılmıştır. Ayet-i kerîmede meâlen buyruldu ki: “(Bir mü’min tarafından) bir selâmla selamlandığınız zamân, siz ondan daha güzeli ile karşılık verin veyâ aynı ile mukâbele edin...” (Nisa sûresi: 86)
Bunlar, Ehl-i sünnet ve cemaatten ayrılmak lâzım geldiğini söylediler. Cehâlet ve dalâlete batıp, şaşırıp kaldılar. Gerçek müslümanlara kin ve düşmanlıklarından kanlarını helâl saydılar. Onların namuslarını çiğneme ve kadın, çocuk demeden hepsini esir etme fırsatını kolladılar. Onların bu düşmanlık ve kinleri sözlerinden belli olmakta ise de kalblerinde gizledikleri daha büyüktür.
Emîr-ül-mü’minin, onların dalâlet ve cehâletlerinin yayıldığını, dindeki bozukluklarını, doğru yoldan ayrıldıklarını duyunca uykuları kaçtı. Onları pek şiddetli bir şekilde tâkib, etti ve cezâlarını verip, korkuttu. Bütün bunları, Allahü teâlânın rızâsı için yaptı. Bu hutbenin, kendisinin de hazır olacağı en büyük câmide okunmasını emretti. Bununla maksadı, câhil olanları bunlardan sakındırmak, zâlimleri korkutmak, inatçının inadını kırmaktır. Ayrıca bu, hutbenin memleketin her tarafına gönderilip, müslümanlara okunmasını da emretti. Bir kavim, ancak bu habis topluluğun Sünnet-i seniyyeyi değiştirmekte yaptığı gibi, Kur’ân-ı kerîm ve Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin hadîs-i şerîflerini değiştirmekle belâ ve musîbete müstehâk olur. Allahü teâlâ, geçmis ümmetleri, hak dinleri değiştirip, doğru yoldan ayrılmaları sebebiyle helâk etmiştir. Bu hutbe halkın arasında neşredilsin. Bu bozuk tâifenin nerelerde oldukları araştırılsın. Onlar arasına adamlar gönderilsin. Onlardan olduğu delilleriyle tesbit edilenlerin isimleri ve bulundukları yerler, şâhidlerin isimleri ve ifâdeleri Emîr-ül-mü’minin’e gönderilsin. Böylece onları, gerekli cezâları vermek için Emîr-ul-mü’minîn’in huzûruna celbetmek mümkün olur. Çünkü Emîr-ul-mü’minîn onlar üzerinde çok ehemmiyetle durmaktadır. Onlara yardım edilmekten sakınılsın. Yardım edenlerin sonu felâket olur.”
Kâmus-ul-a’lâm’da Abdurrahmân Nâsır hakkında şöyle denmektedir: “Endülüs sultanı Üçüncü Abdurrahmân (rahmetullahi aleyh) memleketini genişletti ve kuvvetlendirdi. Fas’da hükûmet süren İdrisîleri, Fâtîmîlere karşı destekledi. Bunları hükmü altına aldı. Mükemmel bir donanma da yapdı. Kendisi ve adamları ilim ve edeb sâhibi idiler. Âlimlere ve ilme çok kıymet verirdi. Bunun için, Endülüs’de ilim ve fen çok ilerledi. Sarayı ve devlet dâireleri, birer ilim kaynağı oldu. Her memleketden, ilim öğrenmek için Kurtuba’ya akın akın toplandılar. Kurtuba’da büyük ve mükemmel bir tıb fakültesi kuruldu. Avrupa’da ilk kurulan tıb fakültesi budur. Avrupa kralları ve devlet adamları, tedâvi için Kurtuba’ya gelir, gördükleri medeniyete, güzel ahlâka misafirperverliğe hayran kalırlardı. Altıyüzbin kitap bulunan bir kütüphane yaptırdı. Kurtuba’dan üç saatlik mesâfedeki Vâdi-yul-kebîr kenârında, “Ez-zehrâ” isminde pek büyük ve ince san’atlarla dolu bir saray ile, mükemmel bahçeler ve büyük bir câmi yaptırdı. Kurtuba’da çok sayıda derin âlimler yetişti. Endülüs’deki “Benî Ûmeyye” hâlîfelerinin sekizincisi olan Üçüncü Abdurrahmân, elli sene adâlet ile hüküm sürüp, 961 (H.350) senesinde yetmişiki yaşında vefât etti.”
ŞÜKÜR ve YAĞMUR DUÂSI
Endülüs’de 929 (H.317) senesinde şiddetli bir kıtlık olmuşdu. Bunun üzerine, Abdurrahmân Nâsır, memleketin her tarafında yağmur duâsına çıkılması için vâlilerine mektup gönderdi. Mektup şöyledir:
“Bismillahirrahmanirrahîm. Allahü teâlâ kullarına verdiği bol rızık ve nîmete, arttırdığı ihsânlarına karşılık şükür yapılmasını ister. Bu nîmetlerini ve rızıkları göndermeyip tuttuğu zamân ise, bunların kendisinden taleb edilmesini, bu sebeple kendisine yalvarıp, yakarılmasını da ister. Çünkü kullarına rızkı O verir. Kuvvet sâhibi ve bu mülkün mâlikidir. İşledikleri günahlar için kullarının yaptıkları tövbeleri kabûl eder ve onları affeder. O, ne yaparsanız, hepsinden haberdardır. O, kullarının, ümitlerini keser gibi oldukları bir sırada yağmur yağdırıverir, geniş rahmetini yayıverir. O, her şeyin sâhibidir. Bütün hamdler O’nadır.
İşte bu sebeple, Allahü teâlâya yönelmemiz, O’nun izzetine boyun eğmemiz, muhtaç olduğumuz şeyleri, O’ndan ısrarla istememiz, O’nun gadâbına sebep olan günahlardan, kötü işlerimizden devâmlı tövbe etmemiz, gadâbından rızâsına sığınmamız lâzımdır. Önceki Cum’a günü câmide, hatibimiz, şayet gelecek Cum’a’ya kadar yağmur yağmazsa, sonraki Pazartesi günü, istiskâ namazı kılmak için çıkılacağını söyledi. Sen de hatîbe emret, cemâate aynı şekilde söylesin. Cemaat, Allahü teâlâya günahını itirâf eden ve Allahü teâlânın rahmetinden ümitli olan kimsenin yalvarışı gibi yalvarsın. Çünkü, Allahü teâlâ, sonsuz mağfiret ve merhamet sâhibidir. O’ndan yardım istenir. O’nun şeriki, ortağı yoktur.”
1) El-A’lâm; cild-3, sh. 324
2) Nefh-ut-tîb; cild-1, sh. 166
3) El-İber; cild-4, sh. 138
4) El-Kâmil; cild-8, sh. 177
5) Mesâhir-ül-İslâm; cild-4, sh. 1519
6) Beyân-ül-mağrib; cild-2, sh. 175
7) Ezhâr-ur-riyâd; (Makkarî) cild-2, sh. 252
8) El-Muktebes fî târih-il-Endülüs; sh. 18
9) Bugyet-ül-mültemis (Ed-Dabbi, Madrid, 1884); sh. 84
10) Kudât-ı Kurtuba (Huşenî); sh. 11, 203
11) A’mâl-ül-a’lâm; sh. 34
12) El-Hullet-us-siyerâ (İbn-i Abbâr, Kâhire, 1963); sh. 106
13) Histoire des Musulmans d’Espagne; (Dozy); cild-2, sh. 157
14) Endülüs Târihi (Ziyâ Paşa); cild-1, sh. 113
15) Mir’ât-ı Kâinât; cild-2, sh. 83
16) Kâmus-ul-a’lâm; cild-4, sh. 3069
17) Histoire de L’Espagne Musulmane (Levi Provencal); cild-4, sh. 99
18) İslâm von Spanien bis Indien; sh. 160, 163
19) El-Fütûhât-il-İslâmiyye; cild-1, sh. 352
20) Nihâyet-ül-ereb
21) El-Vesâik-us-Siyâsiyye; cild-7, sh. 42, 156
22) The Moors in Spain, (Lane - poole) sh. 122
23) El-Ikd-ül-Ferîd; cild-5, sh. 239, 244
24) Devlet-ul-İslâm fil-Endülüs; sh. 374