hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
9:17
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 946
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Adâlet

Hukukî ve ictimâî çok geniş mânâlı bir kelime olan adâlet hakkındaki târifler oldukça fazladır.

Çünkü kelime, çeşitli dünyâ görüşlerine ve dinî ıstılahdaki yerlerine göre değişmektedir.
Adâlet lügatte; âdil olmak, insâf etmek, işte doğru olmak, meyl etmek, dönmek, eşit muâmele etmek, düzeltmek, doğrultmak, doğru dürüst olmak gibi mânâlara gelir. Ayrıca kelimenin hukukî ve ıstılâhî târifleri de vardır. Dînî ıstılâhda, fıkıh, hadîs ve ahlâk ilimlerinin her birinde bir çok târifleri yapılmıştır.
Adâlet, bir âmirin, bir hâkimin, memleketi idâre için koyduğu kânun, kâide ve çizdiği hudud içinde hareket etmektir. Zulüm ise bunların dışına çıkmaktır.
Kısa ve öz olarak adâlet, kendi mülkünde olanı kullanmak demektir. Adâleti’n dînimizdeki târifi de budur. Zulüm ise, başkasının malına, mülküne tecâvüz olup adâletin zıddıdır.
Kelâm ilminde adâletin mevzûu Allahü teâlânın fiilleridir. Buna göre, Allahü teâlânın fiilleri yâni işleri için; “Filan şey adâlete uymuyor” denilemez. O’nun işlerinde adâlete uymayan bir şey yoktur. Allahü teâlâ, her memlekette yetişen kulları için, adâleti fazlası ile yapmıştır. Âkil ve bâliğ olmadan ölen kâfir çocuklarını Cehennem’e sokmayacaktır. Âkil ve bâliğ olduktan, yâni evlenecek çağa geldikten sonra, Muhammed aleyhisselâmin dînini duymadan ölen kâfirlere de azab yapmıyacaktır. Bunlar, İslâm dînini, Cennet’i, Cehennem’i işittikten sonra, merak edip öğrenmez ve inad edip inanmazlarsa o zamân azab göreceklerdir. Allahü teâlânın, peygamber gönderip bütün insanları doğru yola dâvet etmesi de adâlettir. Bâzı kimseleri müslümanlar arasında İslâm terbiyesi ile yetiştirmesi, bunlar için bir ihsânıdır. Fakat bu, gayr-i müslim insanlar arasında yetişenlere, bir zulüm ve adâletsizlik değildir. Adâlet ile ihsânı birbirine karıştırmamalıdır. İhsan yapmamak zulüm olmaz ve ihsânı istemek kimsenin hakkı değildir. Mesela, bakkaldan bir kilo pirinç alınsa, bakkalın tam bir kilo tartması adâlettir. Noksan tartması zulüm; bir kilodan biraz fazla vermesi de ihsân olur. Fakat, bu ihsânı yapmaya mecbur olmadığı gibi, bunu istemek de alıcının hakkı değildir.
Allahü teâlânın da, müslüman çocuklarına, müslüman ana-babalardan gelmeyi ve İslâm terbiyesi ile yetişmeyi nasib etmesi, onlara bir ihsânı ise de yukarıda da bildirildiği gibi bu durum gayr-i müslimlerin çocuklarına bir adâletsizlik ve zulüm değildir. Allahü teâlânın, müslüman çocuklarına yaptığı büyük ihsândır. Dilediğine ihsân eder. Fakat bu büyük ihsânı yaptığı kimseler, nankorlük ederler, kâfir olurlarsa, bunların cezâsı, azabı da kafirinkine göre kat kat ziyâde olacaktır. Bu misalden anlaşılacağı gibi, Allahü teâlânın hiçbir fiilinde adâletsizlik mümkün değildir ve O hep âdildir. Zâten esmâ-i hüsnâ yâni Allahü teâlânın doksan dokuz isminin biri de el-Adlü’dür.
Fıkıh ilminin muamelât mevzûunda, bir kimsenin şâhid olarak kabûl edilebilmesi, verdiği bir habere inanılabilmesi için o kimsede adâlet vasfı aranır. Bu ilimde bir kimsenin âdil olabilmesi için bildirilen vasıflar; büyük günah işlememesi, küçük günah işlemekte de ısrâr etmemesi, emredilen ibâdetleri yapması, hasenâtı yâni iyilikleri seyyiatına yâni kötülüklerine gâlib olması, kısaca hal ve hareketlerinde iyiliklerin, kötülüklerden çok olması demektir. Bir kimsenin böyle bilinmesi, tanınması âdil olarak kabûl edilmesi için kâfîdir. İmâm-ı a’zâm hazretleri böyle buyurmuştur. İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed hazretleri ise, bir kimsenin sözünün kabûl edilebilmesi için adâlet sıfatını taşıdığının (âdil olduğunun) bilinmesinin kâfî gelmeyeceğini, bu sıfatların o kimsede hakikaten bulunup bulunmadığının iyice araştırılması îcâbettiğini bildirmişlerdir.
Hadîs ilmi usûlünde adâlet deyince, hadîs-i şerîf rivâyet eden bir râvînin, rivâyetine îtimâd olunabilmesi için taşıması îcâbeden vasıflar anlaşılmaktadır. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, mübârek sözleri olan hadîs-i şerîfleri nakil ve rivâyet ederken, çok hassas davranılması, en ufak bir yanlışlığa meydan verilmemesi îcabettiği meydandadır. Buna göre bir râvînin adâlet sâhibi yani âdil olabilmesi için şu vasıflara sâhib olması lazımdır. Müslüman, âkil ve bâliğ, takvâ ve şahsiyet sâhibi ve bid’atten uzak olmak. İster şer’î mes’elelerde, ister günlük işlerinde olsun yalan söyleyen, fâsık (açıktan günah işleyen) biri olarak tanınan kimse âdil kabûl edilmez. Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem hakkında bir defâ da olsa yalan söyleyen, buna tövbe de etse âdil olmaktan çıkmıştır. Bunun rivâyeti bir daha kabûl edilmez.
İşte bu vasıfları taşıyan kimseye âdil, sıfatına da adl denir.
Adâlet, ahlâk ilmindede mühim yer tutmaktadır. Ahlâk ilmine dâir yazılan eserlerin önde gelenlerinden “Ahlâk-ı alaî” kitabında bildirildiğine göre, fazîletlerin, iyi huyların esâsı; hikmet, iffet, şecaat ve adâlet olmak üzere dörttür. Adâletin, ilk üç huyun insanda yerleşmesi netîcesinde meydana gelen ve hepsini toplayıp içine alan yüksek bir fazîlet olduğu bildirilmiştir.
Yine “Ahlâk-ı alaî”de bildirildiğine göre bütün iyi huylar, bu dört ana huydan meydana çıkmaktadır. Sadâkat, ülfet, vefâ, şefkat, sıla-i rahm ve tevekkül, adâletten meydâna gelen güzel huylardandır.
Adâlet; huyları ve hareketleri, dîne ve akla uygun olmaktır. Görünüşü içi gibi olmak, herkesin yanında yalnız iken olduğu gibi bulunmaktır. İki yüzlü olmamaktır. İki yüzlüluk, adâlet değil münâfıklıktır.
İslâm âlimleri, adâletin iyi huyların en şereflisi olduğunu bildirmişler ve; “Âdil kimse insanların en iyisidir” buyurmuşlardır. İyiliklerin en şereflisi de adâlettir. Adâlet, îtidalde yani ortada olmak demektir. “Ortadan ayrılanda adâlet vardır” demek yanlış olur.
Bir malı, bir nîmeti bölerken, muamelatta, alış-verişte ve ukûbatta, yani cezâ vermekte adâlet lâzımdır.
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde adâlet ve ihsânı emretmekte ve Nahl sûresi 90. ayetinde meâlen; “Muhakkak ki Allahü teâlâ, adâleti, ihsânı ve akrabâya vermeyi emrediyor...” buyurmaktadır.
Süfyân bin Uyeyne de; “Adâlet, dışını ve içini aynı bulundurmak; ihsân; içini dışından daha iyi yapmaktır” buyurdu.
Râgıb-ı İsfehânî (r.aleyh), adâleti; “Normal olarak borcunu ödemek, alacağını almak, vazifesini yapıp, karşılığında hak ettiğini almaktır. İhsân ise, borcunu öderken fazlasıyla ödemek, alacağını alırken de alacağından daha azını almaktır” diye târif etmektedir.
Sultanın, devlet reisinin ve adamlarının teb’asına adâlet üzere davranıp şefkatli olmaları, âhıret azablarını göz önüne getirmeleri, hüküm verirken ehline ve teb’asına âdil olmaları lazımdır. Âhîrette kurtulanlar ancak âdil davrananlardır.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Sultanın bir saatlik adâleti, teb’anın altmış senelik ibâdetinden iyidir”, başka bir rivâyette ise; “Yetmiş senelik ibâdetinden iyidir” buyurdu. Âlimlerden biri, bu hadîs-i şerîfin tefsîrinde buyurdu ki: “Âlimler; altmış sene, çarşı pazarda bulunanlara emr-i mâruf yapıp, Cum’a namazı vaktinde, dükkanlarınızın kapılarını örtün, câmiye gidin dese, yine de bir çokları buna aldırış etmez. Ama sultan; “Cum’a namazı vaktinde hiç kimse dükkanını açmayacaktır. Herkes Cum’aya gidecektir” diye emir verse, kimse dükkanını açmaz.” “Sultanın bir saatlik adâletinin, teb’anın altmış yıllık ibâdetinden iyi olduğu buradan anlaşılmaktadır.”
“Sahîh-i Müslim’de, Abdullah bin Ömer’in (r.anhüma) bildirdiği hadîs-i şerîfde; “Muhakkak hi adâletle hareket edenler, nûrdan minberler üzerinde bulunurlar” buyruldu.
Bir hadîs-i şerîf de de; “On kişi üzerine hükûmet eden kimseyi, Arasat’a bağlı olarak getirirler. Adâlet etmişse kurtulur, zulm etmişse tutulur” buyruldu. Başka bir rivâyette de; “İki kimseyi idâre eden” buyrulmuştur. O hâlde, Allahü teâlânın kullarına zulmeden, hakikatte kendine zulmetmiş olur. Çünkü zulmün karşılığı insanın kendine döner. İnsanın evvela kendine, hareketlerine, azalarına; ikinci olarak da, çoluk-çocuğuna, komşularına, arkadaşlarına adâlet yapması lazımdır. Adliyecilerin ve hükûmet adamlarının da, millete adâlet yapması gerekir. Demek ki, bir insanda adâletin bulunabilmesi için, önce kendi hareketlerinde, adâleti gözetmeli her kuvvet ve azasını yaratılış gayesine göre kullanmalıdır. Allahü teâlânın adetini değiştirip, onları aklın ve İslâmiyetin beğenmediği yerlerde kullanmamalıdır. Çoluk-çocuğu varsa, onlara karşı da, akla ve dîne uygun hareket etmeli, dînin gösterdiği güzel ahlâkdan sapmamalıdır. Güzel ahlâk ile huylanmalıdır. Hâkim, vâli, kumandan ve herhangi bir âmir, emri altında bulunanlara adâletli muâmele etmelidir. Böyle olan kimse, bu dünyâda Allahü teâlânın sevgili kulu olmuştur. Kıyâmette de âdiller için vâd edilen nîmetlere kavuşur. Bu şekildeki kimsenin hayır ve bereketi, onun bulunduğu tâlihli zamâna, mübârek yere ve orada bulunmakla bahtiyâr olan insanlara, hayvanlara, hatta nebâtlara ve rızklara sirâyet eder, yayılır. Fakat, Allah korusun, bir yerin ileri gelenleri şefkatli, iyi huylu, adâletli olmaz, insan haklarına saldırır, zulm, yağma, işkence yaparlarsa, bunlar adâlet erbâbı değil, şeytanın dost ve yoldaşlarıdır.
Aldatmasın seni, diktatörün sarayları, kumaşı,
Saray bahçesini, sular dâim, mazlûmların gözyaşı!
beyti tam yerinde söylenmiştir. Emri altında olanlara merhamet etmeyenler, kıyâmet günü Allahü teâlânın merhametinden uzak kalacaklardır.
Meryem sûresinin 81. ayet-i kerîmesinde meâlen, “Mâlik, hâkim olduğunu söylediği şeylerin hepsini elinden alırız. Yalnız başına huzûrumuza gelir” buyrulmuştur. Burada buyrulduğu gibi, Allahü teâlânın mahkemesine, yüzü kara, sürünerek getirilir. Yaptığı kötülükleri inkar edemez. Hepsinin cezâsını ziyâdesiyle çeker. Yaptığı zulümlerin, işkencelerin karanlığı, etrâfını kaplar. Önünü göremez. Azab meleklerinin pençesinde, kendi yaptıklarının kat kat kötüsünü çekmek için, Cehennem’e atılır. Allahü teâlânın dînini beğenmediği, ona karşı geldiği için rahmete kavuşamaz.
Adâletin ne olduğunu insan aklı ile bulmak çok güç olduğundan, Allahü teâlâ, kullarına acıyarak, memleketleri korumak için bir ölçü âleti gönderdi. Bu ilâhî âletle, yâni peygamberlerin (aleyhimüssalevâtü vetteslîmat) getirdikleri dinlerle adâleti ölçmek kolay oldu. İslâm devletlerinde hâkimler adâleti bu ilahî kanunlarla sağladılar. Hadîd sûresinin 25. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Onlara kitab ve terâzi gönderdik ki, bunlarla adâleti yerine getirsinler.” buyruldu. Burada kitap din demektir. Çünki din; Kur’ân-ı kerîmdeki emir ve yasakların hükmüdür. İslâmiyete nâmus-i ilahi de denir. Bugün ve kıyâmete kadar kullanılması emrolunan ilâhî ölçü, Muhammed aleyhisselama gönderilen ölçüdür.
Ahlâk ilmine göre adâlet üçe ayrılır: Birincisi, Allahü teâlâya kulluk etmektir. Allahü teâlânın merhameti, nimetleri, ihsânları, her mahlûka yayılmıştır. Ni’metlerinin en büyüğü, kullarına saâdet yolunu göstermesidir. Hakları yok iken, hepsini en güzel şekilde yaratmıştır. Ebedi, sayısız nîmetler, iyilikler vermiştir. Böyle bir sâhibe, yaratana ibâdet etmek, O’nun ihsân ettiği nîmetlere şükretmek elbette lâzımdır. Adâlet için sâhibinin hakkını gözetmek îcâb eder. Her insanın, yaratanına borçlu olduğu kulluk hakkını yerine getirmesi vâcibdir.
İkincisi, insanların hakkını edâ etmektir. Hükûmete, âmirlere, kânunlara karşı gelmemek, âlimlere hürmet, emânetlere vefâ, alış-veriş haklarını edâ, vâdlerini îfâ etmek lâzımdır.
Üçüncüsü, geçmişlerin haklarını edâ etmektir. Bu, onların borçlarını ödemek, vasiyetlerini yerine getirmek, vakflarını muhâfaza ve bıraktığı hayrat ve hasenâtı devâm ettirmekle olur.
Adâlet mefhumunun, haksızlık ve zulüm bulunma ihtimâli olmadan, en güzel şekilde tecelli edeceği, zâlimden mazlûmun hakkının alınacağı gün mahşer günüdür. O muazzam hesap gününe Rûz-i cezâ veya Mahkeme-i kübrâ da denir. Orada hâkim, görünen ve görünmeyen bütün mahlukâtın yaratıcısı yegâne sâhip ve mâliki, kudret ve azâmet sâhibi olan Hak teâlâ hazretleridir. O günde, adâletin noksan tecellî etmesi, zâlimde, mazlûmun ufacık bir hakkının bile kalması mümkün değildir. Orada adâlet tam tecellî edecektir. Allahü teâlânın peygamberleri vâsıtasıyla kullarına bildirdiği ve uymalarını emrettiği adâlete de ilâhi adâlet denmektedir.
Adâlet ile alâkalı olarak bâzı ayet-i kerîmelerde meâlen buyruldu ki:
“...(Ey Resûlum!) De ki: Ben Allahü teâlânın indirdiği her kitaba îmân ettim. Aranızda adâleti yerine getirmekle emrolundum. Allahü teâlâ bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir...” (Şûrâ sûresi: 15)
Ey mü’minler! Hak üzere durup adâleti yerine getirmeye çalışan hâkimler ve Allah için doğru söyleyen Şahidler olun...” (Nisâ sûresi: 135)
“Ey mü’minler! Allah için hakkı ayakta tutan hâkimler ve adâletle sâhidlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kîniniz, sizi adâletsizliğe götürmesin. Adâlet yapın hi, o, takvâya en yakın olandır. Allahü teâlâdan korkun. Çünkü Allahü teâlâ yaptıklarınızdan haberdârdır.” (Mâide sûresi: 8)
“...Söz sâhibi olduğunuz zamân, dâvâcı veyâ dâvâlı, hısım ve akrâbanız bile olsa hep adâleti gözetin...” (En’âm sûresi: 152)
“Muhakkak ki Allahü teâlâ, size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zamân adâletle hüküm vermenizi emreder. Hakîkaten, Allahü teâlâ bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allahü teâlâ, hükümlerinizi hakkıyla işitici, emânete aid işlerinizi hakkıyla görücüdür.” (Nisâ sûresi: 58)
“Muhakkak ki Allahü teâlâ, adâleti, ihsânı ve akrabâya (muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emrediyor. Zinâdan, fenâlıklardan ve insanlara zulüm yapmaktan da nehyediyor. Size böylece öğüt veriyor ki, iyice dinleyip, anlayasınız ve benimseyip tutasınız.” (Nahl sûresi: 90)
“...Hep adâletle hareket edin! Muhakkak ki, Allahü teâlâ, adâletle hareket edenleri (âdil olanları) sever.” (Hucurât sûresi: 9)
Adâlet ile alâkalı olarak bâzı hadîs-i şerîflerde de buyruldu ki:
“Üç kimsenin duâsı reddedilmez. Bunlardan biri de âdil devlet adamıdır.”
“Çocuklarınız arasında adâleti gözetiniz.”
“Hak ve adâlet üzere bir gün hâkimlik yapmağı, bir sene devâmlı gazâ etmekten daha çok severim.”
“Bir saat adâlet ile idârecilik yapmak, altmış sene nâfile ibâdet yapmaktan daha iyidir.”

 1) Ahlâk-ı Alâî; sh. 61
 2) Ahlâk-ı Celâlî; sh. 31
 3) İslâm Ahlâkı; sh. 37
 4) Rehber Ansiklopedisi; cild-1, sh. 51
 5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 378

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Selçuklu Sultânı Rükneddîn, Mevlânâ’ya beş kese altın gönderip almasını arzu etti.

GÜNÜN HADİSİ

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, yine büyük mürşidine yazılmışdır. Terakkîlerini ve Allahü teâlânın ihsânlarını bildirmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası