hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
9:19
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 999
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Adliye

Dâvâ ve ihtilâflara bakan kuruluş.

Dâvâlı ve dâvacı arasındaki ihtilâfları hâlleden, mazlûmun hakkını iâde edip, suçluyu cezâlandıran devlet teşkilâtı.
İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkların halli için gerekli bir müessese olan adliyenin geçmişi, insanlık târihi kadar eskidir. Ilk peygamber ve ilk insan olan Âdem aleyhisselam, oğulları arasında hükmetti. Ondan sonra gelen her peygamber de ümmeti arasındaki dâvâları halletti. Haklıyı haksızdan ayırdı. Nitekim hazret-i Davud ve oğlu Süleyman aleyhisselamın, adâletle hükmettikleri Kur’ân-ı kerîmde beyân buyrulmuştur. Fakat insanlar, ilahî kaynaktan uzaklaştıkça sapıttılar. Birbirlerine olmadık şekilde zulmetmeye başladılar. Kendilerine gönderilen peygamberlere îtibâr etmediler. Yer yer önceki peygamberlere nâzil olan semâvî kitaplardan işlerine gelen kısımları tatbik edip, işlerine gelmeyen kısımlarını bilmezden gelerek veya değiştirerek, kendileri için menfaat te’minine çalıştılar. Zamân geldi, kendilerine gönderilen peygamberleri şehid etmekten çekinmediler. İnsanları, diri diri hayvanlara atıp parçalatmaktan zevk alan krallar, imparatorlar türedi. Bir olan Allahü teâlâya ve O’nun peygamberine inananlara, akla hayâle gelmedik işkenceler yaptılar. Hak olan adâlet ve bu otoriteyi sağlıyacak adliye teşkilâtı olmadığı için herkes huzursuzluk içerisindeydi.
İslâmiyetten önce, Mekke’de de zulüm almış yürümüş, yaptığı haksızlıklarla övünen insanlar türemişti. Kız çocukları diri diri toprağa gömülür, arayıp soran olmazdı. Kabîle içerisinde akıl ve hikmet sâhibi olarak tanınan bir kimse, kendi anlayışına göre haklıyı haksızdan ayırd ederdi. Fakat merkezî bir otorite mevcud olmadığından, verilen kararları uygulayacak, mazlûmun hakkını haksızdan alacak, suçluyu cezâlandıracak salâhiyetli bir mercî yoktu. Herkes, kendi hakkını kendisi almak ve korumak mecbûriyetinde idi. Dolayısıyla, kuvvetli kim ise haklı o oluyordu. Böyle olunca, her türlü tecâvüz ve haksızlıklar, bunun netîcesi olarak da kan dâvâları çoğalıyordu.
Normal olarak, insanlar arasında hâkimlik yapan kişinin, iki hasım arasında karar vermesi, katî bir hükme varması zor oluyordu. Kendisine mürâcaat eden iki taraftan birinin haksızlığına hüküm verirse, haklı olan taraf zayıf ise, haksız olan kuvvetliden hakkını alamazdı. Tersine haklı gelen taraf kuvvetli ise, karşı taraftan hakkını kaba kuvvet zoruyla alırdı. Hâkimlik eden şahıs, sâdece taraflar arasında haklı veya haksız diye hüküm verebilir, fakat, hak sâhibinin hakkını zâlimden alıp kendine teslim edemezdi.
İslâmiyetten önce, Mekke-i mükerremede, iyilik sever bâzı kimseler aralarında anlaşarak, haksızlıkları önlemek için bir cemiyet kurdular. Daha sonraları Peygamber efendimizin de katıldığı bu cemiyet, her ne kadar zâlimden mazlûmun hakkını alıyor, en küçük bir haksızlığa meydan vermemeye çalışıyor ise de, kifâyetsiz idi. Elbetteki böyle küçük bir cemiyetin, devletin yapacağı bir vazifeyi yerine getirmesi mümkün değildi.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize peygamberliğinin bildirilmesinden sonra, İslâmiyetin yayılmaya başlamasıyla birlikte birdenbire bir adliye teşkilâtının meydana çıktığı elbette söylenemez. Çünkü, muntazam bir adliye teşkîlatının bulunması ve düzenli olarak işlemesi, bir devletin kontrolünde olur. Belli bir devlet olmadan, bu teşkîlat da geniş manâsıyla düşünülemez. Bununla berâber, esasda vazifesi kâdılık (hâkimlik) olan adliyenin vazifesini, yine Peygamber efendimiz bizzat kendileri yapıyorlardı. Zaten; “... İnsanlar arasında adâletle hükmet...” meâlindeki Sa’d sûresinin 26. ayet-i kerîmesi de bunu emrediyordu.
Hattâ, İslâmiyetten evvel, hâkimliğe âit bâzı mes’elelerin Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize intikâl ettirildiği, Hacer-ul-esved taşının Kâbe duvarına yerleştirilmesi hâdisesinin buna bir misâl olduğu da kaynak eserlerde zikredilmektedir.
Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, Medîne-i münevvereye hicretinden ve orada İslâm Devleti’ni kurmasından sonra, İslâm Adliye Teşkîlâtı’nın da temeli atılmış oldu. Hicretten sonra müslümanlar arasında kardeşlik te’sis edildi. Medîne’de bulunan yabancı kabîleler ile andlaşmalar yapıldı. Bu andlaşmalar kâidelere bağlandı. İlk yazılı anayasa tesbit edildi. Adlî mevzûlarda daha esaslı usûller kondu. Böylece, herkesin kendi hakkını kendinin koruyup, alması kaldırıldı. Ferdlerin haklarını korumak, devletin vazifesi oldu.
Âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîfler, bu yeni İslâm Devleti’nin kânunları oldu. Hüküm verenin taraf tutması, kuvvetli tarafı haklı çıkaracak hükümler vermeye çalışması ihtimâli kalmadı. Bir hususda, İslâmiyet neyi emrediyorsa, karar o şekilde verilir, değişmek ihtimâli olmaz ve aynı dâvâ tekrar hâkim huzûruna getirilmezdi. Fakat bu hal, câhiliyye devrinde böyle değildi. Bir hâkimin huzûrunda, aleyhinde karar çıkması hâlinde, kuvvetli taraf, netîcenin kendi lehine dönmesi için dâvâyı başka bir hâkime götürürdü.
Fakat, Resûlullah efendimiz tarafından verilen bir kararın başka biri tarafından değiştirilmesi ihtimâli yoktu. Taraflar, verilen karâra uymak mecbûriyetinde idiler. Bu hususta ayet-i kerîmelerde meâlen buyruldu ki:
“Allahü teâlâ ve Resulü bir işe hüküm verdiği zamân, mü’min bir erkekle mü’min bir kadın için, kendi işlerinden dolayı Allahü teâlânın ve Resûlunun hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur. Kim Allahü teâlâya ve Resûlüne isyân ederse, muhakkak açık bir sapıklık etmiş olur.” (Ahzab sûresi: 36)
“Rabbin hakkı için, onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme nefsleri hiç bir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe imân etmiş olmazlar.” (Nisâ sûresi: 65)
“Mü’minler, aralarında hüküm olunmak için Allahü teâlânın kitabına ve Peygamberine çağrıldıkları vakit, onların sözü ancak; “Dinledik ve itâat ettik” demeleridir. İşte bunlar, zafer bulacak, saâddete erecek olanlardır.” (Nûr sûresi: 51)
Peygamber efendimiz, kendilerine intikâl eden adlî dâvâlara bizzat kendileri bakarak, Kur’ân-ı kerîmin emrettiği şekilde hükümler veriyordu. Bunu yaparken daha sonraki asırlarda gelecek olan İslâm hâkimlerinin de, dikkat ve riâyet etmeleri îcâb eden belli usüller ve kâideler koyuyordu.
 Bu arada, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimize getirilen dâvâlar halledilirken, henüz müslüman olmayan kabîleler, bu hâli ibret ve gıbta ile tâkib ederek, İslâm’ın adâletine hayrân oluyorlardı. Hatta Necran hıristiyanları, Peygamber efendimize mürâcaat ederek, aralarında ihtilâfa düştükleri mes’eleleri halletmek üzere birini göndermesini istediler. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de Ebû Ubeyde bin Cerrâh hazretlerini gönderdi.
Müslümanlar çoğalıp, İslâm memleketi genişledikçe, Eshâb-ı kirâmdan bâzıları çeşitli yerlere, kâdılık (hâkimlik) vazifesi ile gönderildiler. Hazret-i Ömer, hazret-i Ali, İbn-i Mes’ûd, Ubey bin Ka’b, Mu’az bin Cebel, Zeyd bin Sâbit ve Ebû Muse’l-Eş’arî (r.anhüm) o zamânda kâdılık yapan Eshâb-ı kirâmdandır. Bu kâdıların verdiği hükümler, Resûlullah efendimize gönderiliyordu.
İslâmiyet, diğer sahâlarda olduğu gibi, bu sahâda da, hukuk âlemine yenilik ve tam bir adâlet getirmiş, her türlü haksızlıkların önüne bu şekilde geçilmiştir. Meselâ, herkesin işlediği fiilden kendisinin mes’ûl olması, ferdin işlediği fiillerde, niyetinin, o fiili niçin yaptığının da mühim olması ve hüküm verilirken bunun dikkate alınması, ayrıca, durumu ne olursa olsun her ferdin, kânun önünde eşit haklara sahip bulunması bu yeniliklerden bâzılarıdır.
“Mes’ûliyetin şahsiliği prensibi” de denilen, herkesin kendi işinden kendinin mes’ûl olması eski zamânlarda yoktu. Meselâ, medeniyette ileri olarak bilinen Bâbil Krallığı’nın hukuk kânunları olan Hammurâbi kânunlarında adâlete, hukûka aykırı maddeler bulunuyordu. Bu kanunlara, mesela bir kısas kanununa göre, bir kimse, işlediği bir suçtan dolayı bizzat kendisi cezâlandırılmıyordu. Bir kimse, başka bir kimsenin kızını öldürse, kısas olarak kâtil değil, kızı öldürülürdü. İslâm’ın bildirdiği ilâhî adâlette ise, herkes kendi fiilinin cezâsını kendisi çekecektir. Nitekim, Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “... Hiç bir günahkâr, başkasının günahını taşımaz...” buyrulmaktadır. (İsrâ sûresi: 15)
 İslâm Adliye Sistemi’nde, bir ferde işlediği bir suçtan dolayı cezâ verilirken; o kimsenin, o suçu işlerken niyetinin ne olduğu, suçu hangi hâlde işlediği, kasdî olarak mı, kazara mı işlediği, yoksa başkası tarafından cebir kullanılarak, zorla mı işlettirildiği gibi hususlar dikkate alınır. Bu sebeple, çocuk, deli ve uyuyan kimsenin hareketlerinde bir kasıt durumu mevzu bahis olmadığı için, bunlar yaptıklarından mes’ûl tutulmamışlardır. Ayrıca, insanlardan başka, diğer bütün mahluklar, her türlü mes’ûliyetten uzaktırlar. Halbuki, İslâm’dan önce durum böyle değildi. Cansız varlıklardan bir zarar gelse, güyâ cezâ verilirdi. Meselâ, bir kimse bir kuyuya düşerek ölse, o kuyu, kısas olarak ölenin vârislerine kalırdı.
Bütün bunlardan daha mühim olmak üzere, İslâm Adliye Sistemi’nde; nesebi, kavmi, kabîlesi, vatanı ve bulunduğu mevki ve makâmı ne olursa olsun, istisnâsız bütün herkes adâlet önünde eşittir. Yâni kâdı, lüzum ve ihtiyaç görülmesi hâlinde sultanın ifâdesini alabilir ve bunu yaparken de en ufak bir şeyden çekinmez. Kadı Şüreyh’in halîfe hazret-i Ali ile bir yahûdiyi muhakemesi, Kadı Hızır Bey’in Fatih Sultan Mehmed Han’la bir hıristiyanı muhakemesi meşhûrdur.
Halbuki, İslâmiyetten evvel böyle değildi. Mensub olduğu kabîleye ve kabîle içindeki durumuna göre insanlara farklı muâmele yapılıyordu. Nitekim bir hadîs-i şerîfde, bu duruma işâret edilerek buyruldu ki: “Sizden evvelki kavimlerin helâk olmalarının sebebi şudur: Onların aralarında makam ve mevki sâhibi kimselerden biri hırsızlık yapınca, hırsıza lüzumlu cezâyı vermezler, onu salıverirlerdi. şâyet makam ve mevki sâhibi olmayan biri hırsızlık yaparsa, onu hemen cezâlandırırlardı.”
Bütün bunlar ve kaynak eserlerde zikredilen mâlumatlar gösteriyor ki, İslâm Adliye Teşkîlatı, Kur’ân-ı kerîmin emrettiği, bildirdiği şekilde, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem tarafından kurulmuş köklü bir müessesedir. Gayr-i müslim tebeanın bile takdirini kazanıp yüzyıllarca insanlara adâlet dağıtan İslâm Adliye teşkilâtı’nın kaynaklarını; Allahü teâlânın kitabı Kur’ân-ı kerîm, onun tefsîri olan Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin sünneti, bunların da açıklaması olan Eshâb-ı kirâm ve müctehidlerin kıyas, ictihad ve icmâları meydana getirir. İslâm hukûkunun tatbik edildiği toplumların, İslâmiyete uygun olan eski örf ve âdetleri de nazar-ı îtibâra alınmıştır.
İslâm târihinde görülen ilk dâvâlar, Resûlullah efendimizin bizzat gördüğü veya Eshâbından birini vazifelendirdiği adlî dâvâlardır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem döneminde yeni müslüman olan yerlere de vâli-kâdılar gönderilip, oradaki müslümanların dâvâları halledildiği gibi, Hulefâ-i râşidin döneminde de yeni fethedilen yerlere kâdılar tâyin edildi. Hazret-i Ebû Bekr’in hazret-i Ömer’i, onun da yeni kurulan Kûfe şehrine Kadı Şüreyh’i kâdı tâyin etmeleri meşhûrdur.
Hazret-i Ömer, Şüreyh’i kâdı tâyin edince, mahkemede hüküm verirken; ilk önce Kur’ân-ı kerîme, onda bulamazsa Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin sünnetine bakmasını, onda da bulamazsa kendi re’yi ile ictihâd etmesini tavsiye etti.
Mektupları ve nasîhatleri ile tâyin ettiği kâdıları takviye eden Ömer (r. Anh), vâlilerine de mektuplar yazar, onlara da âdil idâre hususunda nasîhatlerde bulunurdu. Şam vâlisi Muâviye’ye (r.anh) veya Suriye umûmî vâlisi Ebû Ubeyde’ye (r.anh) gönderildiğine dâir rivâyetler bulunan bir mektubunda şöyle buyurdu:
“Ben sana, âdil idâre konusunda, benim ve senin için söylenmesi ihmâl edilmeyecek hususları ihtivâ eden bu mektubumu yazıyorum. Dînini koruyacak, rızk ve sevabdan seni nasiblendirecek şu beş haslet ve âdeti muhâfaza et: İki hasım huzûruna gelirse, doğru hükmedebilmen için âdil ve isbat edici deliller ortaya koymalarını, sonra şek ve şüpheden uzak, açık bir yemîn vermelerini iste. Zayıfı yanına yaklaştır. Böyle yaparsan dili açılır, konuşur ve kalbi korkudan kurtulur. Yabancı olanı fazla bekletme. Çünkü beklemesi uzayınca ihtiyâcını bırakır, kendi memleketine dönüp gider. Haksızlık eden kimse, ihtilâfın halli için hâkimin önüne çıkmayı istemez. Hak olan taraf ve nasıl hüküm vereceğin konusunda kanâatin tam olmadığı durumlarda, sulh yolunu tut. Vesselam.”
Hazret-i Ömer zamânında Medîne’de dâr-ul-kazâ (adliye binası) yaptırıldı. Vilâyet ve kazâlara kâdılar tâyin edildi.
Hazret-i Osman, Medîne’de dâvâlara bizzat kendisi baktı. Aşere-i mübeşşereden bâzıları, mahkeme esnâsında hazret-i Osman’ın istişâre hey’etinde idiler.
Hazret-i Ali halîfe olunca, başşehri Kûfe’ye aldı. Vilâyet ve kazâlara kâdılar tâyin etti. Zamân zamân kendisi de bâzı dâvâlara baktı. Dâvâlı ve şâhidlerin ifâdelerini ayrı yerlerde alırdı.
Hazret-i Muâviye zamânında da adlî işler pek güzel şekilde devâm etti. Mahkeme kararları tescil edilmeye başlandı. Hazret-i Muâviye’den sonraki Emevî halîfeleri zamânında, kâdıların tâyinleri vâlilere verildi. Halîfe Ömer bin Abdülaziz, adlî idârenin tekâmülüne yardımcı oldu. Gönderdiği talimatnâmelerle kâdıların işlerini kolaylaştırdı. Adâleti ile, ikinci Ömer nâmıyla meşhûr oldu. Kendi mahkemelerine gitmekte serbest olan gayr-i müslimler bile, âdil İslâm kâdılarına mürâcaat eder hâle geldiler. Abbasîler devrinde; Kâdı’l-kudât teşkilâtı kuruldu. Bu teşkilât, kâdıların tâyinlerini, terfilerini ve kontrollerini yapıyordu. Abbâsî halîfesi Hârun-ür-Reşîd, kâdı’l-kudât olarak ilk önce Hanefî hukukçusu İmâm-ı Ebû Yûsuf’u tâyin etti.
Adliye me’mûrları: Adlî işlerde görevlendirilen me’mûrların başında kâdılar (hâkimler) gelir. Kâdı, adlî teşkîlatın asıl me’mûrudur. (Bkz. Kadı)
Kâdıya yardım eden yardımcı me’mûrlar da vardır. Bunların başında müftîler gelir. Müftîler, kâdının yardımcısı ve müşâviridir. Hukukî ve dinî bir mes’elenin halli ve açıklanması için kendisine arz edilen sualleri cevaplandırmakla vazifelidir. (Bkz. Müftî)
İslâm Hukûku’nda, herkesin dâvâsını tâkib etmenin mümkün olmayacağından hareketle, dâvâyı, dâvâlı veya dâvâcı adına tâkib eden bir vekil vardır. Vekîl, bugünkü avukat karşılığıdır. Hazret-i Ali, kardeşi Âkil’i ve daha sonra yeğeni Abdullah bin Ca’fer’i kendisine vekîl tayin etmişti.
İslâm Hukûku’nda, kamu dâvâsı açmak için “savcıya ihtiyaç yoktur. Çünkü, direkt olarak şahsı ilgilendirmeyip, umûmu ilgilendiren ve Hakkullah adını alan hakların ihlâl edilmesinde, halîfe ve kâdıdan başlamak üzere sâde vatandaşa kadar herkes mahkemeye başvurup kamu dâvâsı açabilir. Buna şahâdet-i hisbe denir.
Kâdıların yardımcıları arasında, noterlik vazifesini îfâ eden; udûl, şuhûd, şurutî, kâtib-ül-vesâik gibi isimler verilen kimseler de vardır. Resûlullah efendimiz zamânında ticarî ve hukûkî akit ve muâmeleler, idârî tasarruf ve siyâsî andlaşmalar yazı ile tesbit edilirdi. Nitekim Bekara sûresinin 282. âyet-i kerîmesi de hukûki ve ticârî akit ve muâmelelerin yazı ile tevsik edilmesini emretmektedir.
Kadıların bir diğer yardımcıları da zabıt kâtibleri idi. Öyle ki, zamân zamân kâdıların yerine dâvâya bile bakarlardı. Kâtiblik, Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme gelen vahyin yazıcıları olan vahiy katipleri ile başladı. Yalnız, ilk zamânlarda mahkemelerin çok az olması sebebiyle, zabıt kâtiblerine pek ihtiyac duyulmadı. Hazret-i Ali’nin bir dâvâyı, çağırdığı kâtibe tescil ettirdiği kaynaklarda bildirilmektedir. Hazret-i Ömer zamânında Basra kâdısı olan Ebû Mûse’l-Eş’arî’nin de kâtibinin bulunduğu yine kaynaklarda zikredilmektedir. (Bkz. Kâtib)
Kâdılara yardımcı me’mûrlar arasında, bugünkü mubâşirler gibi, mahkeme salonunda huzur ve düzeni sağlayan, teblîgatları yapan kimseler de vardı.
Kâdılara yardımcı olan me’mûrlardan biri de, mîrâs taksim işlerini halleden kâsımdır. Ölenin mîrâsına anında el koyarak, vârisler arasında taksîm edip, hak sâhiplerinin zararını önlerdi. Hazret-i Ali’nin kâsımı Abdullah bin Yahyâ el-Kindî meşhûrdur. (Bkz. Ferâiz)
Kâdıların işlerini kolaylaştırmak için, şâhidlerin âdil olup olmadıklarını araştıran me’mûrlar da vardı. Bunlara müzekkî denirdi. Şâhidleri araştırırken kâdıyı temsil eden müzekkî, kâdı ile aynı vasıfları taşırdı. Müslüman ve âdil olup, köle olmaması gerekirdi.
Kâdıya yardımcı olanlardan biri de tercümandı. Tercüman; müslüman, âdil, sâlih, güvenilir kimseler arasından seçilir, dil bilmeyenlerin sözlerini kâdıya tercüme ederdi.
Mahkemeler, kâdı ve ihtiyâca göre yardımcıları ile taraflar ve şâhidlerden meydâna gelirdi. Başlangıçta câmi ve evlerde, ihtiyaç duyulan saatte görülen dâvâlar, sonraları, dâvâların artması sebebiyle yaptırılan husûsî binâlarda, belirli gün ve saatlerde görülmeye başlandı.
İlk önceleri mahkemelere, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bizzat kendileri bakıyorlardı. Yeni yerler fethedildikçe oralara vazifeli vâliler gönderdiler. Bu vâliler, aynı zamânda kâdılık da yapıyorlardı. Hulefâ-i râşidîn zamânında da böyle devâm etti. Bâzı yerlere vâliden başka kâdı da tâyin edildi. Kâdıların kısas gerektiren kararları halîfe tarafından tasdiklenmeden îfâ edilemiyordu. Kâdıların kararlarına yapılan îtirazları incelemek için, hazret-i Ömer zamânında, hac esnâsında Mekke-i mukerremede temyiz mahkemesi kurulurdu. Bu mahkemeye bizzat hazret-i Ömer başkanlık ederdi.
Sonraları normal mahkemelerin bakmaktan âciz kaldıkları, nüfuzlu şahısların işledikleri suçlar ile halk tarafından idârecilere açılan dâvâlara bakan mezâlim mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemelerin başkanları, ehemmiyetinden dolayı, halîfe, vâli, vezir, emîr gibi kimseler olurdu. (Bkz. Mahkeme)

İSLÂM MUHAKEME USÛLÜ
 Hazret-i Ömer’in, Basra vâli ve kâdısı olan Ebû Mûse’l-Eş’ârî’ye gönderdiği, İslâm muhâkeme usûlünü de târif eden mektubu:
“Kazâ (dâvâları halletmek), değiştirmesi ve bozulması câiz olmayan bir farîzadır ve uyulması îcâbeden bir sünnettir. Bir hâdise hakkında sana baş vurulunca, iki tarafın sözlerini güzelce dinle (anla), bir hak ikrâr ve îtirâf edilince, hükme bağla. Verdiğin hükmü yerine getir. Çünkü, infâz edilmiyecek olan hakkın sâdece söylenmesi fayda vermez. Meclisinde, adâlet huzûrunda insanları eşit tut. Tâ ki, mevki sahipleri senden tarafgîrlik ümîdine düşmesinler, zayıf olanlar da adâletinden me’yûs, kalben kırık olmasınlar.
Beyyine (delil) ve şâhid getirme dâvâcıya, yemîn etmek de dâvâyı inkar edene âittir. Yâni dâvâcı şâhid bulamazsa, isteği üzere, dâvâlıya yemîn tevcih edilir. Müslümanların arasında sulh yapılması câizdir. Ancak haramı helâl, helâli haram kılacak bir sulh câiz değildir. Dünkü gün vermiş olduğun bir hüküm, nefsine mürâcaatla, haklılığa, doğruluğa yol bulduğun takdirde, seni hakka dönmekten men etmesin. Yani ictihâdın değişerek evvelce vermiş olduğun bir hükümde isâbetsizliğine kâni olursan, o hükmün, benzeri bir hâdise hakkında yeni ictihâdına göre hüküm vermene mâni olmasın. Çünkü hak kadîmdir. Hakka dönmek, bâtılda sebât etmekten hayırlıdır.
Kalbini çalıştırıp hükümlerini Kur’an’da, sünnette bulamadığın mes’eleler hakkında güzelce îmâl-i fikr et (düşün), sonra bu gibi şeylerin benzerini bul, bunları birbiriyle kıyâs et. Bunlardan Hak teâlâya daha sevimli, daha yakın ve hakka, doğruya daha benzer olanı seç. Dâvâcıya, (beyyinesini, delîlini ikâme edecek kadar) bir mühlet ver. Bu müddet içinde beyyinesini izhâr ederse, hakkını alır; edemezse aleyhine hüküm verilmesi îcâb eder. Böyle bir mühlet verilmesi, mâzeret husûsunda, pek beliğ ve şüphenin izâlesi için de pek açık bir esastır.
 Bütün müslümanlar, birbiri hakkında âdildirler. Kazfden (bir müslümana iftirâdan dolayı) hakkında hâd cezâsı tatbik edilmiş olan, yâhut velîlik veyâ akrâbalık sebebiyle kendisinde menfeati celb (çeken), mazarratı (zararları) def töhmeti bulunan, veya yalan yere şâhidlikte bulundukları tecrübe ile anlaşılan kimseler müstesnâ, bunlardan başkasının şehâdetleri kabûl olunur. Çünkü Hak teâlâ, sizin gizli işlerinizden yüzçevirmiş, beyyineler sebebi ile sizden mes’ûliyeti kaldırmıştır. Yâni insanların gizli şeylerini araştırıp ona göre hüküm vermekle mükellef değilsiniz. Sizin yapacağınız şey, beyyinelere, delillere göre hüküm vermektir. Dünyevî hükümler, zâhire, görünene göredir. Bunlarda gizlilik, açık olanlara tâbidir. Uhrevi hükümlerde ise gizliler asıldır, görünenler, gizli olanlara tâbidir.
Muhâkeme esnâsında, insanlara, kızmaktan, sabırsızlıktan, kalb ızdırâbından ve müteezzi olmaktan (üzülmekten) hazer et (kaçın)! Yâni muhâkemeyi sabır ile, teenni ile yürüt. Çünkü Allahü teâlâ, kazâ işlerinde doğrulukla hükmedenleri mükâfatlandırır, amellerini güzel yapar. Her kim niyetini kendisi ile Allahü teâlâ arasında hâlis kılarsa, Hak teâlâ onun, kendisiyle insanlar arasında işlerine kifâyet eder, yâni onu korur, vereceği hükümden dolayı bir tehlikeye maruz kalmaz. Herhangi bir kimse, meselâ hâkim, hilâfını Allahü teâlânın bildiği bir sıfatla; yani kendisinde gerçekten bulunmayan bir fazîletle, insanlara karşı süslenecek olursa, Allahü teâlâ onu, insanlar arasında rüsvâ eder. Çünkü Allahü teâlâ, ibâdetlerden, ancak hâlisâne olanları kabûl eder. Diğerlerini etmez.
Hak teâlânın dünyâda vereceği rızk ve rahmetinden, hazînelerinden ihsân buyuracağı mükâfât hakkında ne düşünüyorsun? (Yani bunun derecesi sonsuzdur.) Ona göre hareket et. Hükmünde hakdan ayrılma, mükâfâtını cenâb-ı Hak’dan bekle!”
 
1) Ahkâm-i Sultâniye (Ebû Ya’lâ, Mısır 1958); sh. 57
 2) Ahkâm-ı Sultâniye (Mâverdi, Mısır 1966); sh. 65
 3) Medeniyet-i İslâmiyye Târihi; cild-1, sh. 217
 4) El-Hadarât-ul-İslâmiyye fil-karn-il-râbi-il hicrî (Adam Mez, Kâhire 1957); cild-1 sh. 378
 5) İslâm Hukûku (Sava Paşa, Ankara 1955-1956); sh. 10
 6) Bedâyi-us-sanâyi; cild-7, sh. 9
 7) Mebsût; cild-16, sh. 60

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Şems Dâbîr, zamânının bilgili şâirlerinden biriydi.

GÜNÜN HADİSİ

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, yine Mîr Muhammed Nu’mâna yazılmışdır “kaddesallahü sirrehül’azîz”. Bu yolun yedi adım olduğu ve sevilenlerden birkaçının altıncı adıma erişdikleri bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası