Lugatte, huy, seciye, tabîat manâlarına gelen hulk kelimesinin çoğuludur. Bunlar gibi, insandaki mânevî değerlerin, davranışların hepsine birden ahlâk denilmektedir. Rûhun hâllerini ve işlerini yani ahlâkı bildiren ilme, ahlâk ilmi denir. ahlâk ilmi, din bilgilerinin esâsı olan sekiz yüksek ilimden birisidir. İslâm dinine göre huylar, güzel ve çirkin olmak üzere ikiye ayrılır. Güzel huylara ahlâk-ı hasene, ahlâk-ı hamîde, kötü huylara da ahlâk-ı kabîha, ahlâk-ı zemîme gibi isimler verilir. Edeb, hayâ, cömertlik, tevâzû, ikrâm gibi huylar güzel; kibir, cimrilik, sefîhlik gibi huylar da çirkin kabûl edilir. Bütün bunlardan bahseden ilme de ahlâk ilmi denir. İslâm âlimleri, güzel ahlâkı; “Güler yüzlü olmak, insanların kalbini kırmamak, kimse ile münâkaşa etmemek, müslümanlara sû-i zânda bulunmamak, cömerd olmak, Allahü teâlânın dînine hizmet etmek, alnı açık olmak, insanların sıkıntılarına katlanmak ve karşılık beklememek” şeklinde bildirmişler ve böyle târif etmişlerdir. Adem aleyhisselâmın ve Havvâ vâlidemizin Cennet’ten çıkarılıp dünyâya indirilmesinden sonra bir çok çocukları oldu. Çocuklarının ve torunlarının sayısı arttıkça, toplumlar meydana geldi. Allahü teâlâ bu toplumlara peygamberler ve kitaplar göndererek, insanlara doğru yolu ve cemiyet halinde yaşarken dikkat etmeleri gereken bir çok kuralları bildirdi. Topluluklar, ilahî emirlerden uzaklaşıp, ahlâksızlık baş gösterince, Allahü teâlâ onlara doğru yolu bildirmek için peygamberler gönderdi. Peygamberlere inanmayan, ahlâksızlıklarını devâm ettiren kavimleri de helâk etti. Nûh aleyhisselâm zamânında ahlâksızlık almış yürümüş, zînâ had safhaya ulaşmış, kadınlarda hayâ ve edeb kalmamıştı. Nûh aleyhisselâmın nasîhâtlarını dinlemiyorlar, onu her yerde yalanlıyorlardı. Küçükler büyüklere saygı nedir bilmiyor ve kötülük yapıyorlardı. İnsanların, yapılan iyiliklere, kötülükle karşılık vermeleri âdet hâline gelmiş ve kibirlerinden fakirlerle oturup kalkmaları da kınanır olmuştu. Allahü teâlâ onların bu kadar ahlâksızlaşmaları ve yola gelmemeleri üzerine, Nûh tûfânını yaratarak inanmayanların hepsini helâk eyledi. Sâdece Nûh aleyhisselâm ve ona uyanlar, O’nun emriyle yaptıkları bir gemiye binip kurtuldular. Lût aleyhisselâmın peygamber olarak gönderildiği Sedum ahâlisi (Lût Kavmi), Lût gölü civârında ve Kur’ân-ı kerîmde “El-Mü’tefikât” (Alt-üst edilen yer) olarak bildirilen bölgede yaşıyordu. Bunlar putlara tapıyor, yol kesip, soygunculuk yapıyorlar ve o zamâna kadar hiç bir kavim ve millet tarafından işlenmemiş, bugün en tehlikeli hastalıklardan AIDS’in baş sebeplerinden olduğu tesbit ve isbât edilen livâta (erkeğin erkeğe yaklaşması) gibi çirkin ve iğrenç fiili hiç çekinmeden herkesin içinde işliyorlardı. Adâletsizlik ve zulüm kol geziyor, zayıf insanlar eziliyor, fuhuş ve ahlâksızlık olan söz ve fiiller, herkesin içinde aleni olarak yapılıyordu. Edeb ve hayâ tamâmen yok olmuştu. Ayıp ve günah bilinen herşey topluluk içinde yapıldığı gibi, yapanlar daha çok îtibâr görüyordu. En kötüsü, bu yapılan çirkin ve iğrenç hareketlerden kimse kimseyi sakındırmıyor, bu hareketleri yapmayanlar, toplumun dışına itilip ayıplanıyordu. Allahü teâlâ bu kavme, Lût aleyhisselamı gönderdi. Fakat kavmi ona inanmayıp, ahlâksızlıklarını daha da arttırdı. Bunun üzerine Allahü teâlâ, bu kavmi helâk için Cebrail, İsrâfil ve Azrail’i (aleyhimüsselâm) gönderdi. Allahü teâlânın emri ile kavmin üzerine, kime isâbet edeceği belli olan ateşte pişmiş taşlar yağdırıldı. Kavmin yaşadığı şehirler, olduğu gibi yere batırıldı. Kavimden sadece Lût aleyhisselâm ve ona uyanlar kurtuldu. Fahr-i kâinat efendimiz doğmadan önce de bütun âlem mânevî yönden müthiş bir zulmet ve karanlık içinde idi. İnsanlar sınır tanımıyan bir azgınlığın içine düşmüşlerdi. Allahü teâlânın çok kıymet verdiği Kâbe-i muazzamaya üçyüz altmış adet put yerleştirmişlerdi. İşte bu zamânda zulüm son haddine varıyor, ahlâksızlık iftihar vesîlesi olarak kabûl ediliyordu. Arabistan; dînî, rûhi, içtimâî ve siyâsî bakımdan yaygın bir karanlık, tam bir câhiliyyet, taşkınlık, azgınlık ve sapıklık içerisinde idi. İçki, kumar, zînâ, hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlâksızlık namına ne varsa alabildiğine yayılmıştı. Zulme, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız ve tüyler ürpertici bir vâsıta olarak başvuruluyor; kadın, elde basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da kız çocuklarının doğmasını bir felâket ve yüz karası sayıyorlardı. Bu korkunç telâkkî o dereceye çıkmıştı ki, küçük kız çocuklarını kumlar üzerine açtıkları çukurlara diri diri yatırıp; “Babacığım! Babacığım!” diyerek boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryad etmelerine rağmen, üzerlerini toprakla kapatarak, ölüme terkediyorlardı. Bu hareketlerinden dolayı vicdanları hiç sızlamıyor, hatta bunu bir kahramanlık sayıyorlardı. Netîce îtibariyle, o zamânın insanları arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adâlet gibi güzel hasletler yok olmuş gibiydi. Allahü teâlâ Peygamber efendimize peygamberliğini bildirdikten sonra, vahy yoluyla insanlara doğru yolu, güzel ahlâkı bildirdi. Yavaş yavaş câhiliyet karanlığından kurtulan yeryüzünü, İslâm güneşi aydınlatıyordu. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfde; “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyurdu. Müslümanlar, gittikleri heryere adâleti, doğuruluğu, iyiliği, şefkati ve merhameti götürdükleri için, İslâm dîni kısa zamânda yayıldı. ahlâksızlık yerini güzel ahlâka, ilme ve doğruluğa bıraktı. İslâm âlimleri, ahlâk ilmine çok ehemmiyet verip, üzerinde önemle durmuşlar, buna dâir çeşitli eserler te’lif etmişlerdir. Çünkü, insanların iki cihan saâdeti, rahat ve huzur içinde yaşayabilmeleri güzel ahlâka riâyet etmeleriyle mümkün olur. Bütün sistemler, rejimler sâhib oldukları topluluklara bir takım ahlâkî kâideler koymaya mecbur kalmışlardır. Fakat, her şeyde olduğu gibi, bu hususta en mükemmel hüküm ve kâideler, baştan başa ahlâk ve fazîlet dîni olan İslâm’ın koyduğu hükümlerdir. Abdullah bin Mübârek’in Kitâb-üz-zühd’ü, Hâris-i Muhâsibî’nin Er-Riâye li hukukillah’ı, Ebû Tâlib-i Mekkî’nin Kût’ul-kulûb’u, İbn-i Miskeveyh’in Tehzîb-ül-ahlâk’ı, Mâverdî’nin Edeb-ud-dünyâ ved-dîn’i, İmâm-ı Kuşeyrî’nin Risâle’si, Muhammed bin Hüseyn el-Acurrî’nin Ahlâk-ul-ulemâ’sı, İmâm-ı Gazâlî’nin İhyâu ulumiddîn, Kimyâ-i seâdet adlı eserleri, Şihâbuddîn-i Sühreverdî’nin Avârif-ül-mearîf’i, Celâleddîn-i Devanî’nin Ahlâk-ı Celâlî’si, Hüseyn Vâiz-i Kâşifî’nin Ahlâk-ı Muhsinî’si Kınalızâde Ali Efendi’nin Ahlâk-ı Alâî’si, Nâsıruddîn Tûsî’nin Ahlâk-ı Nâsırî’si, Muhammed Rebhamî’nin Riyâd-un-nâsihîn’i İslâm âleminde te’lif edilen meşhûr ahlâk eserlerinden bâzılarıdır. İslâm ahlâkı üç kısma ayrılır: 1- İnsan, yalnız iken, başkasını düşünmeden işlerinin iyi veya kötü olduğunu anlatan ilme; İlm-i ahlâk denir. İnsan yalnız olduğu zamân da, bu işleri, bildiği gibi yapar. Meselâ, yumuşak huylu, cömerd, hayâ sâhibi insan, yalnızken de, başkaları yanında da, hep öyledir. İlm-i ahlâk, insanın böyle hiç değişmeyen işlerini öğretir. 2- İnsanın ev içinde, çoluk-çocuğuna karşı hareketlerini tedkîk eder. Buna Tedbîr-i menzil yâni ev idâresi âdâbı denir. 3- İnsanın cemiyetteki vazifelerini, hareketlerini, herkese faydalı olmasını öğretir. Buna Siyâset-i Medîne yâni ictimâî veya sosyal terbiye denir. Müslümanların, İslâm’ın güzel ahlâkını her yerde tatbik etmeleri lâzımdır. Güzel ahlâklı olmak sûretiyle müslümanlığı tanıtmak, emr-i mâruf yapmak olur. Allahü teâlâ, Kalem sûresinin 4. âyet-i kerîmesinde Muhammed aleyhisselâma meâlen: “Sen huluk-ı azîm üzeresin” buyurdu. Âyet-i kerîmedeki huluk-ı azîm yani güzel huylar, Kur’ân-ı kerîmin bildirdiği ahlâktır. Çok kimselerin İslâm dinine girmesine, Resûlullah’ın güzel ahlâkı sebeb oldu. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfinde; “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”, diğer bir hadîs-i şerîfinde de; “Kıyâmet günü mîzâna konan şeylerin en ağırı güzel ahlâktır” buyurdu. Peygamber efendimize; “Amellerin en üstünü nedir?” diye, suâl edilince; “Güzel ahlâktır” buyurdu. Bir kişi Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme gelip, nasîhat isteyince; “Nerede olursan ol, Allahü teâlâdan kork” buyurdu. Gelen kimse; “Biraz daha nasîhat et” dedi. “Her kötülükten sonra bir iyilik yap ki, o kötülüğü silsin” buyurdu. “Biraz daha nasîhat et” deyince; “İnsanlarla güzel geçin, onlara karşı güzel huylu ol” buyurdu. Bir başka hadîs-i şerîf de; “Allahü teâlâ kime güzel ahlâk ve güzel yüz nasîb ederse, Cehennem ateşi onu yakmaz” buyurdu. Resûlullah efendimize sallallahü aleyhi vesellem; “Filân kadın gündüzleri oruç tutar, geceleri namaz kılar, fakat huyu kötüdür. Dili ile komşularını incitir” dediklerinde; “Onun yeri Cehennem’dir” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Sirkenin balı bozduğu gibi, kötü ahlâk da ameli bozar.” Resûl aleyhisselam, güzellik, ahlâk bakımından ve her bakımdan insanların en üstünü idi. Duâ ederken; “Allah’ım, senden sıhhat, âfiyet ve güzel ahlâk isterim” ve “Allah’ım, yaratılışımı güzel yaptığın gibi, ahlâkımı da güzel eyle” diye duâ etmiştir. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimize; “Allahü teâlânın kuluna verdiği en iyi şey nedir?” diye sual edildikte; “Güzel ahlâktır” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Güneşin buzu erittiği gibi, güzel ahlâk da günahları yok eder.” Abdurrahmân bin Semre (r.anh) şöyle rivâyet eder: Resûlullah efendimiz, yanında bulunduğum bir sırada buyurdu ki: “Dün gece garib bir şey gördüm. Ümmetimden bir erkek diz üstü düşmüştü. Kendisi ile Allahü teâlâ arasında bir perde vardı. Güzel ahlâkını getirdiler, aradaki perde kalktı ve Allahü teâlâya kavuştu.” Yine buyurdu ki: “Kul, güzel ahlâkı sebebiyle gündüz oruç tutmuş, geceleri namaz kılarak geçirmiş gibi derece kazanır. İbâdeti az da olsa yüksek derecelere kavuşur.” Fudayl bin lyad hazretleri buyurdu ki: “Güzel huylu bir fâsıkla arkadaşlık etmeyi, kötü huylu hafızla arkadaşlık etmekten daha çok severim.” Kettanî hazretleri de; “Tasavvuf ehli iyi huyludur. Kimin ahlâkı senin ahlâkından güzel ise, o senden daha çok tasavvuf ehlidir” buyurdu. Hasen-i Basrî hazretleri; “Kötü huylu olan, kendine eziyet eder” buyurdu. Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) buyurdu ki: “İnsan, güzel ahlâkı sebebiyle Cennet’in yüksek derecelerine kavuşur. Kötü ahlâklı kimse ise, çok ibâdet de etse, Cehennem’in derinliklerine yuvarlanabilir.” Hazret-i Ömer; “Güzel ahlâk ile insanların arasına karışınız. Fakat amelleriniz ile ayrılınız. Onlar kötü amel yapsa da siz yapmayınız” buyurmuştur. Yahya bin Mu’az (r.aleyh) de; “Kötü huy öyle bir günahtır ki, o kötü huyla işlenen çok iyilikler boşa gider, fayda vermez” buyurmuştur. İbn-i Abbas (r.anh); “Her binânın bir temeli vardır. İslâm binasının temeli de güzel ahlâktır” buyurdu. Atâ bin Yesâr (r.aleyh); “Yükselenler, hep güzel ahlâkları sâyesinde yükselmişlerdir. ahlâkın kemâl mertebesine, ancak Muhammed aleyhisselam yükselmiştir” buyurdu. Allahü teâlâya en çok yaklaşanlar, güzel ahlâkta Resûlullah’a en çok tabi olanlardır. Güzel ahlâka sâhib olmak için, kötü huyları teşhis etmek lazımdır. Bir kimse, bu teşhisi ya kendi yapar. Yâhud bir âlimin, rehberin bildirmesi ile anlar. Mü’min, mü’minin aynasıdır. İnsan kendi kusurlarını zor anlar. Güvendiği arkadaşına sorarak kusurunu öğrenir. Sâdık olan dost, onu tehlikelerden koruyan kimsedir. Düşmanlarının kendisine karşı kullandıkları kelimelerde, insana ayıplarını tanıtmağa yarar. Çünkü düşman, insanın ayıplarını arayıp, yüzüne çarpar. Arkadaşlar ise, insanın ayıplarını pek görmezler. Birisi İbrâhim Edhem hazretlerine, aybını, kusurunu bildirmesi için yalvarınca; “Seni dost edindim. Her hâlin hareketlerin bana güzel görünüyor. Aybını başkalarına sor” dedi. Başkasında bir ayıp görünce, bunu kendinde aramak, kendinde bulursa, bundan kurtulmağa çalışmak lâzımdır. “Mü’min mü’minin aynasıdır” hadîs-i şerîfinin mânâsı budur. Yâni, başkasının ayıplarında, kendi ayıplarını görür. Îsâ aleyhisselama, bu güzel ahlâkını kimden öğrendin dediklerinde; “Bir kimseden öğrenmedim. İnsanlara baktım. Hoşuma gitmiyen şeylerinden sakındım ve beğendiklerimi yaptım” buyurdu. Hazret-i Lokman Hakîm’e; “Edebi kimden öğrendin?” dediklerinde; “Edebsizden!” dedi. Selef-i sâlihinin, Eshâb-ı kirâmın, velilerin hayât hikâyelerini okumak da iyi huylu olmağa sebeb olur. Kendinde kötü huy bulunan kimse, buna yakalanmasının sebebini araştırmalı, bu sebebi yok etmeğe, zıddını yapmağa çalışmalıdır. Kötü huydan kurtulmak, bunun zıddını yapmak için çok uğraşmak lâzımdır. Çünkü, insanın alıştığı şeyden kurtulması güçtür. Kötü şeyler nefse tatlı gelir. Büyüklerden Ebû Osman el-Hayrîyi ziyâfete dâvet ettiler. Dâvet yerine vardığı zamân kendisine; “Kusura bakma, çok insan geldi seni kabûl edemiyeceğiz” dediler. Az gidince tekrar çağırdılar. Gelince tekrar, kabûl edemiyeceklerini bildirdiler. Böyle bir kaç defâ çağırıp döndürdükten sonra kendisine dediler ki: “Biz bunu seni denemek için yaptık. Gerçekten güzel ahlâklıymışsın!” Cevâbında buyurdu ki: “Bu ahlâk o kadar güzel midir? Bir köpeği de çağırsanız gelir, kovsanız gider.” Hadîs-i şerîflerde buyuruluyor ki: “Ahlâkınızı güzelleştiriniz.” “Allahü teâlâ indinde kulların en sevgilisi, ahlâkca en güzel olanıdır.” “Allahü teâlâ indinde, kötü ahlâktan büyük günah yoktur. Çünkü, kötü ahlâklı, bir günahtan tövbe edip kurtulursa, bir başka günaha düşer. Hiç bir vakit günahtan kurtulamaz.” “Bir kimse tövbe ederse, tövbesini Allahü teâlâ kabûl eder. Kötü ahlâklı kimsenin tövbesi ise makbul olmaz. Zirâ bir günahtan tövbe ederse kötü ahlâkı sebebiyle, daha büyük bir günah işler.” “Güzel ahlâk; senden kesilen akrabânı ziyâret etmek, sana vermeyene vermek, sana zulmedeni affetmektir.” “Yumuşak davran! Sertlikten ve çirkin şeyden sakın! Yumuşaklık insanı süsler. Çirkinliği giderir.” “Yumuşak davranmayan, hayır yapmamış olur.” “İçinizde en sevdiğim kimse, huyu en güzel olanınızdır.” “Kendisine yumuşaklık verilen kimseye, dünyâ ve âhiret iyilikleri verilmiştir.” “Hayâ imândandır. İmâm olan Cennet’tedir. Fuhş, kötülüktür, kötüler Cehennem’dedir.” “Cehennem’e girmesi haram olan ve Cehennem’in de onu yakması haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse insanlara kolaylık, yumuşaklık gösterendir.” “Yumuşak olanlar ve kolaylık gösterenler, hayvanın yularını tutan kimse gibidir. Durdurmak isterse hayvan ona uyar. Taşın üzerine sürmek isterse hayvan oraya koşar.” “Kızdığı zamân istediğini yapabilecek bir kimse, kızmazsa, Allahü teâlâ, kıyâmet günü onu herkesin arasından çağırır, Cennet’te istediğin hûrinin yanına git, der.” Bir kimse Resûlullah’dan nasîhat istedikte; “Kızma, sinirlenme” buyurdu. Bir kaç kerre sordukta, hepsinde de; “Kızma, sinirlenme.” buyurdu.
1) Ahlâk-ı Alâi 2) İhyâu Ulûmiddîn 3) Ahlâk-ı Nâsırî 4) Ahlâk-ı Celâlî 5) Ahlâk-ı Muhsinî 6) Er-Riâye li hukûkillah 7) İslâm Ahlâkı 8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye 9) Peygamberler Târihi; cild-2, sh. 160, 162, 163
Yabancı Dil
İngilizce Dini Bilgiler
Arapça Dini Bilgiler
Almanca Dini Bilgiler
Fransızca Dini Bilgiler
İspanyolca Dini Bilgiler
Rusça Dini Bilgiler
Farsça Dini Bilgiler
Özbekçe Dini Bilgiler
Türkmence Dini Bilgiler
Urduca Dini Bilgiler
Arnavutça Dini Bilgiler
Boşnakça Dini Bilgiler
Azerice Dini Bilgiler
Bulgarca Dini Bilgiler