hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
9:29
13 Temmuz 2010 Salı
Okunma Sayısı: 754
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

Timurlular’ın, Semerkand’daki hükümdârlarından.

İsmi Ahmed; babası, Tîmûr Hân’ın torunlarından Sultan Ebû Sa’îd bin Muhammed’dir. Annesi, Ordu Buga Tarhan’ın kızı idi. Semerkand’da 1451 senesinde doğdu. Mükemmel bir tahsîl ve terbiye gördü. Devrin en büyük âlimlerinden silsile-i aliyyenin onsekizincisi, müslümanların gözbebeği Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin sohbetinde bulunup, terbiyesinde yetişti. Ondan feyz aldı. Zahirî ve bâtınî ilimlerde derin âlim oldu. İlm-i siyâsetin, şâhikasına yükseldi. Ubeydullah-ı Ahrâr’ın (k.sirruh) teveccüh ve himmetleriyle hükümdârlığa hazır hâle geldi. Şehzadeliğinde, Ubeydullah-ı Ahrâr’ın talebesi olan babası Ebû Sa’îd Mirzâ tarafından Semerkand ve Buhârâ’nın idaresi verildi. Buraları, âdilâne bir şekilde idare etti. Şehzâdeliğnde, Yûnus Hân’ın kızı Mihr-Nigâr hanım ile evlendi.
Babası Ebû Sa’îd Mirzâ, 1469 senesinde Akkoyunlu hükümdârı Uzun Hasan’la harb ederken vefât edince, Semerkand tahtına geçti. Akkoyunlulara mağlûbiyetle dağılmaya yüz tutan Tîmûroğulları Devleti’ne hâkim oldu. Merkezi Semerkand olmak üzere, Mâverâünnehr-Tîmûrlu Devleti’nin başına geçti. Yirmibeş sene hükümdârlık yaptı. Devrinde Orta Asya, çok hareketli siyâsî hâdiselere sahne olmasına rağmen, ülkesini sulh ve sükûn içerisinde idare etti. İktidarının ilk yıllarında isyân eden kardeşi Sultan Mahmûd’u yendi. Esterâbâd hâkimi Sultan Mahmûd, kardeşi Sultan Ahmed Mirzâ’nın hâkim olduğu Semerkand şehrini kuşattı. Durumdan haberdâr olan Ubeydullah-ı Ahrâr (r.aleyh), bir mektup yazıp, bu işten vaz geçmesini istedi. Mektupta şöyle yazılıydı: “Büyükler, Semerkand şehri için korunmuş belde demişlerdir. Kitaplarında da böyle yazmışlardır. Semerkand’a kasd etmeniz uygun olmaz. Bu fakir, sizi çok sevdiğinden dolayı, vazifemi yerine getirmek için bu işten vaz geçmenizi tavsiye ederim. Bugüne kadar tavsiyelerimi kabul etmediniz. Ahâlinin arzularına uyup, bizim ikâzlarımıza aldırmadınız. Ne garip bir vaziyet! Halk kendi istekleri için çalışır. Ben ise senin için çalışıyorum. Semerkand’da fakir, muhtaç ve sâlih insan pek çoktur. Onları daha fazla darıltmak ve incitmek doğru değildir. Yanık gönüllerin neye sebeb olduğu malûmdur. Sâlihlerin ve mü’minlerin gönüllerini yaralamaktan çok sakınmak lâzımdır. Sırf Allah için yaptığım bu isteği kabul ediniz! Sen ve kardeşin karşılıklı olarak birbirinize yardımcı olun ki, Allah’ın rızâsını ve inayetini kazanasınız. Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, onları korumuştur. Hadîs-i kudsîde; “Onlarla muhârebe etmek, benimle cenkleşmektir” buyurmuştur. Nice hadîs-i şerîflerde de aynı hikmet bildirilmiştir.” Yine Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Sultan Mahmûd’un komutanlarından birine de şu mektubu gönderdi: “İnâd ve muhalefetten dönünüz. Bilmez misiniz ki; yüzbin kişi, Hâce Abdülhâlık silsilesinden bir kişiyle başa çıkamamıştır. Onlara saldıranlar mağlûb olur. Bu zâtlar (manevî) tasarruf sahipleridir ve Allahü teâlânın izniyle ne dilerlerse o olur”
Sultan Mahmûd Mirzâ, bu îkâzlara rağmen Semerkand’ı muhasaradan vaz geçmedi. Büyük bir orduyla Semerkand üzerine yürüdü. Ordusunun dörtbini Türkmen muhafızıydı. Sultan Ahmed, üzerine gelen bu kuvvete karşı koyacak vaziyette değildi. Şehri terk etmek için medreseye gidip, mürşidi Ubeydullah-ı Ahrâr’dan müsâade istedi. Ubeydullah-ı Ahrâr (k.sirruh), Sultan Ahmed Mirzâ’ya; “Siz kaçarsanız, bütün Semerkand ahâlisi başsız kalıp, yakalanır. Yerinde dur ve gönlünü hoş tut! Biz bu işe kefiliz” buyurdular. Sultan Ahmed Mirzâ’yı medreseye alıp, kendisi çıkış kapısının yanına oturdu. Kocaman bir de hurç (büyük eşya ve erzak torbası) getirip, içine günlerce yetecek erzak doldurttu. Ondan sonra yüzleri Sultan’a gelecek surette eşiğe oturup, kendisini teselliye çalıştı ve buyurdu ki: “Semerkand düşecek olursa, siz bu hurcu yanınıza alıp, âilenizle beraber düşmanın gireceği kapının ters tarafındaki kapıdan çıkar, gidersiniz.” Sonra yakınları, Mevlânâ Seyyid Hüseyn, Mevlânâ Kasım ve Mîr Abdülevvel ile Mevlânâ Ca’fer’i çağırttırıp; Tez gidin, surların burcuna çıkın ve Sultan Mahmûd Mirzâ’nın askeri bozguna uğramadan, benim yanıma gelmeyin! Faraza o asker mağlûb olmazsa, siz de gelmeyin!” emrini verdi. Sonrasını Mevlânâ Kasım şöyle anlattı: “Burcun üzerine çıktık ve murakabeye vardık. Bir an geldi ki, kendimizi göremez ve bulamaz olduk. Gördük ki; biz yokuz. Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri var. Sanki âlem, Hâce hazretlerinin vücûdu ile dolmuştu.” Muharebeye katılan bir asker de şunları anlatır:
“Biz, bir alay süvari, Sultan Mahmûd Mirzâ askeriyle muharebe ediyorduk. Üstünlük karşı taraftaydı. Ben arada bir surların üstünde murakabeye varmış olan sûfîlere göz atıyordum. Başlarını göğüslerine dayamış, sessiz ve hareketsiz oturuyorlardı. Muharebe uzun sürdü. Az kaldı ki, karşı taraf bizi dağıtıp, perişan edecekti. Şehir ahâlisi ümidini kaybetmiş, ne yapacağını bilemez hâle gelmişti. Bu sırada birdenbire, Kıpçak çölü tarafından korkunç bir kasırga esmeğe başladı. Sultan Mahmûd ve ordusu ne yapacağını şaşırdı. Kimse gözünü açamaz oldu. İnsanlar ve hayvanlar devrilmeğe başladı. Çadır, karargâh, sancak ve eşya havada uçuşuyor, adamlar bile kuru yapraklar gibi savruluyordu. Bu sırada Sultan Mahmûd Mirzâ ve birkaç yakını bir hendeğe sığınıp güçlükle korunuyorlardı. Fakat dağın kenarında bulunan bu hendeğin üzerine dağdan büyük bir kaya parçası düştü ve hendekdekilerin çoğunu öldürdü. Kaya parçasının çıkardığı sesten, Türkmen süvarilerinin atları ürküp, sahiplerini çiğneyerek kaçmaya başladı. Ortalık, herkesin birbirini çiğneyip ezdiği bir ana-baba günü oluverdi. Hendeğe düşen kayalardan kurtulan Sultan Mahmûd, atına atlayıp kasırga istikâmetinde, sür’atle kaçmaktan başka çâre bulamadı. Mürşid-i kâmil Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin teklifini kabul etmemenin cezasını çekti. Ordusu da arkasından kaçtı. Kardeşi Ahmed Mirzâ ise, Ubeydullah-ı Ahrâr’ın sözünü dinlediği için, kazanılması imkânsız görünen muhârebeyi kazandı. Din ve dünyâ saadetine kavuştu. Ordusunun başına geçerek, Semerkand ahâlisi ile kaçanların peşine düştü. Onları otuz kilometre kadar tâkib etti. Çok mal ve silâh topladı. Leşker-i gazâ (gazâ ordusu) vazifesini tamamlayınca, burçdaki murakabe hâlindeki sûfîlerden müteşekkil leşker-i duâ (duâ ordusu), zaferden sonra Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin huzuruna döndüler. Sultan Ahmed Mirzâ da, Ubeydullah-ı Ahrâr’ın (k.sirruh) huzuruna varıp, kurtuluş ve saâdet buldu.
Ayrıca, Şeyh Ömer Mirzâ ile Sultan Ahmed Mirzâ Hân arasında muharebe öncesi vuku bulan hâdise de ibret vericidir. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin en meşhûr talebelerinden ve Ahmed Mirzâ’nın çağdaşı Mevlânâ Muhammed, Silsilet-ül-Ârifîn adlı eserinde bunu şöyle bildirir: “Bir gün Şeyh Mirzâ Ömer’in, Kıpçak çölü sultanlarından Sultan Mahmûd’dan da yardım alarak, büyük bir orduyla Semerkand üzerine yürüdüğü haber verildi. Bunun üzerine Semerkand sultânı Sultan Ahmed Mirzâ, muharebe hazırlıklarını tamamlayıp, karşı koymak üzere büyük bir orduyla yola çıktı. Ubeydullah-ı Ahrâr’a da yanlarında gelmesini rica edince, o da orduya katıldı. Halk, Sultan’ın onu, sulh yapmak için yanında götürdüğünü zan etmişti. Übeydullah-ı Ahrâr kırk gün Sultan Ahmed’in ordusunda kaldı. Ordu, Akkurgan mevkiinde konaklamıştı. Sultan Ahmed, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine karşı askerlerden bir edebsizlik olmasın diye, orduyu geniş bir sahada topladı ve biraz uzakta tuttu. Birkaç gün bu şekilde hareketsiz beklediler. Bir gün Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Sultan Ahmed Mirzâ’ya; “Beni buraya niçin getirdin? Eğer muharebe yapmak istiyorsanız ben sipahi değilim. Sulh yapmak istiyorsanız, neden geciktiriyorsunuz? Benim artık burada asker arasında durmaya mecalim kalmadı” dedi. Sultan Ahmed Mirzâ; “Benim bir kararım yok. Her şeyi sizin doğru olan re’yinize bıraktım. Siz ne emr ederseniz, biz ona uyarız” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bir ata binip, yanına da yakınlarından bir cemâat alarak karşı tarafta bulunan Şeyh Ömer Mirzâ’nın ve Sultan Mahmûd’un bulunduğu yere doğru hareket etti. Bunu haber alan her iki sultan da karşılamaya çıktılar. Yolun yarısında karşıladılar. Sonra Şahrûh’a gittiler. Ubeydullah-ı Ahrâr (k.sirruh) Sultan Mahmûd’a çok iltifat gösterdi. Konuşma sırasında hep ona bakarak konuştu. Bundan sonra üç sultan, muharebeden vaz geçip sulh yapmayı kararlaştırdılar. Andlaşma şartları da tesbit edildi. İki tarafın askerlerinin saf bağlaması, aralarına büyük bir çadır kurulması ve üç sultânın bu çadırda toplanarak Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin idaresi altında andlaşmayı imzalaması kararlaştırıldı. Bu şekilde sulh yapılması karara bağlanınca, Ubeydullah-ı Ahrâr (k.sirruh), Sultan Ahmed Mirzâ’nın yanına dönüp durumu bildirdi. Ertesi gün sabah vakti Sultan Ahmed Mirzâ’nın askerleri, zırh giyinmeden, fakat silâhlarını kuşanmış olarak kararlaştırılan yere geldi. Saf hâlinde durdular. Ubeydullah-ı Ahrâr (k.sirruh) diğer iki sultânı getirmek üzere Şahrûh’a gitti. Mirzâ Mahmûd’un, bu işten memnuniyeti yüzünden okunuyordu. Fakat, Sultan Şeyh Ömer Mirzâ’nın hâlinde, garîb bir tutukluk ve ihtiyat vardı. Nitekim Ubeydullah-ı Ahrâr (k.sirruh) onları çağırdığında, Sultan Mahmûd şevkle dışarı çıktığı hâlde, Şeyh Ömer Mirzâ’nın hesaplı ve tedbirli hâli devam ediyordu. Bunun üzerine, Ubeydullah-ı Ahrâr, Sultan Mahmûd’u îkâz edip, herhangi bir hîleye karşı tedbirli olmasını söyledi. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin; “Deveni bağla, sonra tevekkül et” buyurduğunu bildirdi. Sonra karşı tarafın askerlerinde olduğu gibi bunların askerlerini de zırhsız, fakat silâhlı olarak andlaşma yapılacak mahalle götürdüler. Böylece üç pâdişâhın askerleri birbirleri karşısında saf tutup durdular. İçinde üç sultânın andlaşma yapacağı çadır da ortaya getirildi. Çadır bize uzak, size yakın gibi bir anlaşmazlık çıktı ve münâkaşa uzadı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, öğle namazı için abdestini karşılıklı saflar hâlinde duran iki ordu arasında aldı. Sonra Sultan Ahmed Mirzâ’ya haber gönderip; “Ben tek kişiyim ve ihtiyarlık zaafı içindeyim. Sizin bu kadar meşakkatli yolunuza dayanmağa çalışmam, birbirinize girmemeniz içindir. Yardım ancak bu kadar olur. Artık takatim kalmadı. Eğer bana itimâdınız varsa, çekişmeyi bırakınız! Çadırı nereye kurarlarsa kursunlar” dedi. Sultan Ahmed Mirzâ, hocasının bu buyruğu üzerine emir verip; “Mâni olmayın! Çadırı istedikleri yere kursunlar. Benim îtimâdım Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinedir” dedi. Nihayet çadır kuruldu. Sultan Ahmed Mirzâ, mâiyyeti ile geldi. Ubeydullah-ı Ahrâr (k.sirruh) da, Sultan Mahmûd Mirzâ ve Sultan Şeyh Ömer, Mirzâ’yı getirdi. Sultan Ahmed Mirzâ, onları karşıladı ve Ubeydullah-ı Ahrâr’ın (k.sirruh) işaretiyle Sultan Mahmûd Mirzâ ile kucaklaştı. Bundan sonra Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Sultan Şeyh Ömer Mirzâ’yı ağabeyi Sultan Ahmed Mirzâ’nın yanına götürdü. Sultan Şeyh Ömer Mirzâ, ağabeyi Sultan Ahmed-Mirzâ’nın elini öpüp, yüzüne gözüne sürerek ağladı. Bu manzarayı görenler de gözyaşlarını tutamadılar. Bundan sonra çadıra girdiler. Muhteşem bir toplantı oldu. Her üç sultan da, bütün mes’elelerde anlaştılar. Artık birbirlerine kılıç çekmeyeceklerine söz verdiler. Ahîdnâme (sözleşme) yazılınca, üçü de imzaladı. Bu andlaşma gereğince Taşkend, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri vasıtasıyla, Sultan Ahmed Mirzâ’dan Sultan Mahmûd Mirzâ’ya geçti. Bundan sonra Fâtiha-i şerîfe okundu. Sultanlar birbirlerine veda edip, ayrıldılar. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin, zamanımızın en meşhûr diplomatlarının dahi hâl edemiyeceği mes’eleyi muvaffakiyetle hâllini, bir talebesi şöyle değerlendirir: “Bir meydanda üç azgın deve birbirlerini ısırmak ve parçalamak üzere iken, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bunları yularlarından tutup yakalıyor ve birbirlerini ısırmalarına mâni oluyordu.” Sultan Ahmed Mirzâ’nın, ülkesine taarruzu sulh ile hâlli ve hocasının hatırı için fedâkârlık etmesi, halkı arasında takdirle karşılandı.
Sultan Ahmed Mirzâ, hocası Ubeydullah-ı Ahrâr başta olmak üzere devrin âlim ve velîlerine çok hürmet gösterir, onları himaye ederdi. Onlarla istişare eder, duâlarını alırdı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin hastalığının şiddetlendiğini işitince, bir Cum’a sabahı bütün devlet erkânı ile huzuruna gitti ve son defâ hocasını görmek nasîb oldu. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, o gece Kemânkerân köyünde vefât etti. Cenazesini Cumartesi sabahı Semerkand’a getirtti. Ubeydullah-ı Ahrâr (r.aleyh) gibi bir evliyâyı 1490 senesinde kalbine gömen Semerkand, madden ve manen daha da kıymetlendi. Ubeydullah-ı Ahrâr’ın (k.sirruh) vefâtından sonra, talebeleri ile hem-hâl olan Sultan Ahmed Mirzâ, 1494 senesi yazında, Aksu’da sıtmaya tutuldu. Temmuz ayı ortalarında kırk yaşında iken vefât etti. Yirmibeş sene hükümdârlık yapan Sultan Ahmed Mirzâ, Ehl-i sünnet itikadında, Hanefî mezhebinde, Hâcegân yolunda idi. Allahü teâlânın emirlerini eksiksiz yerine getirirdi. Beş vakit namazını kılan sâlih bir müslüman idi. Tebeasına adaletle muamele ederdi. Hocası Ubeydullah-ı Ahrâr’ın (k.sirruh) ve sohbet ehlinin meclisinde edeble otururdu. Hocasının meclisinde otururken, edebinden dizini bile değiştirmezdi. Bir defasında Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin meclisinde, âdeti hilâfına, ayağını değiştirerek oturdu. Kalktığında, hocasının emri ile oturduğu yere bakıldı. Bir kemik bulundu. En yakınları yanında dahi bu edebini muhafaza eder, kimsenin yanında ayaklarını uzatmaz, asil ve vakûrâne hareket ederdi. Türkistan, Mâverâünnehr ve diğer beldelerdeki âlim ve velîlerin hayat ve menkıbelerini anlatan ve okuyanın ihlâsını artıran Reşahât kitabında Sultan Ahmed Mirzâ’nın bu hâli ile ilgili olarak şunlar anlatılır: “Bir gün Sultan Ahmed Mirzâ, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerini, Mâturîd köyünden ziyârete gelmişti. Huzuruna girince, geride, iki dizi üzerine edeble oturdu. Ubeydullah-ı Ahrâr, ona çok iltifat etti. Buna rağmen Sultan Ahmed Mirzâ, onun heybeti karşısında tir tir titriyor, alnından ter damlaları dökülüyordu.” Her icrâatını, Ubeydullah-ı Ahrâr (k.sirruh) ile istişare eder, onun re’yi ile hareket ederdi. Bütün icrââtı, İslâmiyete uygun idi. Az konuşurdu. Çok cesurdu. Mükemmel ok kullanırdı. Harb tâlimi için sık sık ava çıkardı.
Sultan Ahmed Mirzâ, şehzade iken, babası Ebû Sa’îd onu, Yûnus Hân’ın kızı Mihr-Nigâr hanım ile evlendirdi. Değişik zamanlarda Tarhan Beğim, Kutuk Beğim, Hânzâde Beğim, Lâtife Beğim ve Habîbe Sultan Beğim adlı hanımlar ile evlendi. İki oğlu olduysa da küçük yaşta vefât etti. Karagöz, Râbia Sultan Beğim, Ak Beğim dedikleri Sâliha Sultan Beğim, Ayşe Sultan Beğim ve Ma’sûme Sultan Beğim adında beş kızı vardı.
Sultan Ahmed Mirzâ’nın sağladığı imkânlarla, devrinde pek kıymetli âlimler, işinde mâhir san’atkârlar ve devlet adamları yetişti. Sultan Ahmed Mirzâ’nın devlet erkânı arasında en meşhûrları şunlar idi: Cânî Beğ Dulday, Ahmed Hacı Beğ, Derviş Muhammed Tarhan, Abdü’l-Ali Tarhan, Seyyid Yûsuf Oğlakçı, Derviş Beğ, Muhammed Mecid Tarhan, Bakî Tarhan, Sultan Hüseyn Argun, Kul Muhammed Bupda, Abdülkerîm Eşrit. Bu devlet adamları, Sultan Ahmed Mirzâ’nın vefâtıyla boşalan Semerkand tahtına kardeşi Sultan Mahmûd Mirzâ’yı davet ettiler.

 1) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-13, sh. 124, 133
 2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1001
 3) Silsilet-ül-ârifîn (Süleymâniye Kütüphanesi Hacı Mahmûd bölümü, No: 2830); vr. 28 b
 4) Reşehât; sh. 175 vd.

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Abdülazîz Debbağ'ın bir grup talebesi bir yere gitmek için yola çıktılar.

GÜNÜN HADİSİ

Uzun bir hadis-i şerifin bir bölümü şöyledir:

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, yine, hep iyi düşünen, sâdık olan Muhammed Sıddîka yazılmışdır. Evliyâlık mertebelerini bildirmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası