hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
9:31
13 Temmuz 2010 Salı
Okunma Sayısı: 861
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Aile

Ana-baba ve çocuklardan meydana gelen en küçük topluluk.

İnsan cemiyetinin temel nüvesi. Bir binanın sağlamlığı ve dayanıklılığı, temelinin sağlam olmasına bağlı olduğu gibi, milletlerin sağlıklı ve huzurlu olması da âilenin sağlam ve mazbut olmasına bağlıdır. Toplumun temeli olan âilede karşılıklı hak ve vazifelere dikkat edilmezse, cemiyette insanların huzuru kaçar ve nesiller bozulur. Bunun neticesinde cemiyet yıkılarak çöker. Bunun içindir ki, Allahü teâlâ gönderdiği bütün kitaplarında, âile müessesesinin korunması için nikâhı helâl, zinâyı haram kılmıştır.
Âile ilk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâmdan günümüze kadar bütün toplumların temeli olmuştur. İnsanlık târihinde ilk âileyi hazret-i Âdem’le, Hazret-i Havva ve evlâdları meydana getirdiler. O zaman Âdem aleyhisselâma, ayrı batından olan oğullarıyla kızlarının birbirleriyle nikâhlanması ve bu suretle hem neslinin devam etmesi, hem de âile müessesesinin muhafaza edilmesi emredilmişti.
Kadın ve erkeğin toplumun temeli olan âileyi meydana getirmeleri, nikâh ile meşrûiyet kazanır. İnsanları hak yola davet eden bütün peygamberler; nikâhın âile kurmada esâsı teşkil ettiğini, zinanın haram kılındığını ve kadının, âilenin temel unsurlarından olduğunu bildirdiler. Ancak peygamberlerin dâvetine kulaklarını tıkayan azgın insanlar ve peygamberlerin zamanlarından uzaklaşan kavimler, kendi istek ve arzularına göre, âile müessesesini yıkmağa ve kadını, âilenin temel unsuru olmaktan çıkarmağa çalıştılar.
Târihte yaşamış değişik milletler, değişik âile tiplerine ve anlayışına sahip olmuşlardır. Eski Hind’de kadın; evlenme, mîras ve diğer muamelelerde hiç bir hakka sahip olmayıp, sâdece bir zevk vâsıtası olarak görülüyor, hattâ kutsal kitab olarak kabul edilen Vedalarda, kasırgadan, ölümden, zehirden ve yılandan daha kötü bir mahlûk olarak tasvir ediliyordu. Budizm’in kurucusu olan Buda, önceleri kadını, dînine kabul etmiyordu. Kadının bu derece aşağı bir varlık olarak kabul edildiği Hind toplumunda belli ve sistemli bir âileden bahsetmek mümkün değildi.
İsrâiloğullarında da hak ettiği değer verilmeyen kadın, babasının evinde iken bile hizmetçi gibiydi. Baba onu bir mal gibi satabilirdi. Boşama hakkı, keyfî ve sınırsız olarak erkeğe aitti. Kızlar, Babalarının mirasından, ancak başka vâris olmadığı takdirde hak alabilirlerdi.
Eski Mısır’da, âilede babanın sözü geçerli olup, kadın da önemli yer tutmaktaydı. Babanın ölümünden sonra oğulları, onun dînî vazîfelerinin, hak ve yetkilerinin mîrâsçısıydı. Kısaca âile, toplumun temeli sayılıyordu.
Bâbillilerde ve Sümerlerde bir tek erkeğin bir kadınla evlenmesi esâsına dayanan bir âile düzeni vardı. Baba, âilenin bütün fertleri üzerinde geniş bir hak ve yetkiye sahipti. Âilenin bütün fertleri, baba için çalışırdı. Oğullar evlenseler dahî, baba ölünceye kadar baba evinde kalırlardı.
Komünizmin temelini teşkil eden fikirlerin yaygın olduğu eski İran’daki Sâsânî devletinde, âile müessesesi kabul edilmiyor, kız kardeşle ve kendi kızıyla evlenmek caiz görülüyor; hattâ teşvik ediliyordu. Kız kardeş ve annelerin bir değeri yoktu.
Eski Yunan’da, Genos adı verilen geniş bir âile tipi hâkimdi. Erkek çocuklar âilenin imtiyazlı ferdi oldukları hâlde, kadın ve kızlar hiç bir hakka sâhib değillerdi. Evlenmekten maksad; erkek çocuğa sâhib olmak ve şehvetleri tatmin etmekti. Yunan filozofu olan Eflâtun; “Kadın, elden ele orta malı olarak gezmeli” derken, Aristo; “Kadın, yaratılışta yarı kalmış bir erkektir” diyordu.
Çinlilerde kadın, insan sayılmadığından ad konulmazdı. İngiltere’de de kadın, erkekler tarafından alınıp satılan bir mal olarak kabul edilirdi. İlk günahın işlenmesine sebeb kabul edilen ve böylece insanlığın felâketini hazırlayanın kadın olduğuna inanan hıristiyanlar, kadına şeytan nazarıyla bakarlardı. Murdar bir varlık olarak kabul edildiği için İncil’e el süremezdi.
Eski Türklerde de âile, toplumun temeli olarak kabul edilip, erkek hâkim olmakla birlikte, kadının önemi büyüktü. Mal ve mülk sahibi olurdu.
Arabistan yarımadasında da âile, toplumun temeli olarak kabul edilmekle birlikte, kadın bir nevî tatmin vâsıtası olarak kabul edilirdi. Evlenme, âile kurma, boşanma ve mîras hakkından mahrumdu. Kadın bir ticâret metâı gibi alınır satılır, kız çocukları âile için yük ve zillet olarak kabul edildiği için, diri diri toprağa gömülürdü.
Hülâsa; târih boyunca milletlerin, ekonomik durum ve iklimin te’sirine göre çeşitli âile tipleri meydana gelmiştir. Toplumlara göre az çok farklılıklar göstererek devam eden âile, toplumun temeli olarak kabul edilmiştir. Fakat âilenin asıl fertlerinden olan kadın ise, bâzı istisnalar hâricinde, toplumda lâyık olduğu mevkii bulamamıştır.
En son ve en mükemmel din olan İslâmiyet; toplumun huzuru ve insan neslinin devamı için âilenin temel olduğunu bildirmiş, bu sebeble nikâhı helâl kılarak, zinayı yasaklamış ve haram saymıştır. Kadını ise en yüksek dereceye çıkarmıştır. İslâmiyetin kadına verdiği kıymeti hiç bir din hiç bir düşünce vermemiştir.
İnsan neslinin sağlıklı bir şekilde devam etmesi ve toplumun temeli olan âilenin sağlam olmasını emreden Allahü teâlâ, Nûr sûresi 32. âyetinde meâlen; “İçinizden bekâr ve dul olan erkek ve kadınları, kölelerinizden ve câriyelerinizden, nikâha sâlih olanları evlendiriniz. Eğer fakir iseler Allahü teâlâ onları (evlenmeleri sayesinde) fazl u keremiyle zengin yapar. Allahü teâlânın lütfü boldur. O her şeyi hakkıyla bilendir” buyurdu.
Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm da hadîs-i şerîflerinde; “Nikâh yapmak benim sünnetimdir. Sünnetimi yapmayan kimse benden değildir” ve “Ey gençler zümresi! Kim içinizden evlenmeğe muktedir ise evlensin. Çünkü gözü haramdan en çok saklayan, ırzı en sağlam muhafaza eden budur” ve “Muhabbetli ve doğuran kadınlarla evlenin. Çünkü ben kıyamet günü sizin çokluğunuzla iftihar ederim” buyurmak suretiyle evlenmeyi, toplumun temeli olan âile kurmayı ve insan neslinin sağlıklı bir şekilde devamını emr buyurmuştur.
İslâm dîni, kadının erkeğe, erkeğin kadına ve çocuklarına ve çocukların anasına, babasına karşı olan güzel vazifelerini, haklarını bildirmiştir. Hadîs-i şerîflerde; “Îmânı en olgun olanınız, ahlâkı en güzel olanınızdır” ve “En iyiniz, evinizde kadınlarına karşı iyi olanınızdır.” buyruldu. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, hicretin onuncu yılındaki vedâ haccındaki hutbesinde; “Kadınlarınıza eziyet etmeyiniz! Onlar, Allahü teâlânın sizlere emânetidir. Onlara yumuşak olunuz, iyilik ediniz” buyurmuştur.
İslâm dîni, âilede işlerin daha düzenli yürümesi, hak ve vazifelerin taksimi için erkeği hâkim kılmıştır. Nisa sûresi 34. âyetinde meâlen; “Erkekler, kadınları terbiye edici ve onlara iş vericidir. Allahü teâlâ erkekleri kadınlardan üstün yaratmıştır” buyuruldu. İslâmiyetin erkekleri kadınlardan üstün tutmasında bir çok sebeb ve hikmetler vardır. Bu üstünlük âile hayâtının düzgün olması için de lâzımdır. “Âile içinde kadın ile erkeğin hakkı eşit olmalı. Hayat müşterektir” sözü yanlış ve kıymetsizdir. Enbiyâ sûresi 22. âyetinde meâlen; “Allah’dan başka bir ilâh, bir tanrı daha bulunsaydı, âlemdeki nizâm bozulur, karmakarışık olurdu.” buyuruldu. Bu âyet-i kerîmedeki kuvvetli mantığa dayanarak düşünenlere göre, âile içinde derece derece herkesin ayrı bir hakkı ve değeri, şerefi lâzımdır ve âile arasında bir baş bulunmasına zaruret vardır. Millete bütün hakların verildiği bildirilen Cumhuriyet idaresinde bile, bir devlet başkanı yâni Cumhurbaşkanı vardır. Demek ki, devlet idaresinde olduğu gibi, her toplulukta ve bir topluluk olan âile hayâtında son sözün herhalde bir yere bağlanması lâzımdır. Dikkat edilirse, âilede müslüman erkekleri, kadınlarından daha çok vazife görmekle mükelleftirler. Çünkü para kazanmak, evin ihtiyaçlarını te’min etmek erkeğin omuzlarındadır. 
“Hayat müşterektir” diyerek bu ağır yükü kadınlara da yüklemeğe kalkışmak, işin içinde başka kötü niyet yoksa “Başınızın çâresine bakınız” diyerek erkeklerin kadınları himayelerinden silkip atması demek olup, kadınların zararına bir düşüncedir. “Hayat müşterektir” sözü ile, erkeklerin yüklendiği kazanma yüküne ortak olacakları işleri, evin içinde de yapabilirler. Ev işleri, çocukların bakımı para ile başkalarına yaptırılacak olursa büyük bir yekün tutacaktır. Âile bütçesine katkı düşüncesiyle dışarıda çalışan kadınların kazandıkları para, kendi özel masrafları ile birlikte hizmetçinin ücretini bile karşılayamıyacak, geçim yükü yine yalnız erkeğin sırtında kalacaktır. Bu suretle dışarıda çalışan kadın da günün bütün yorgunluğunu üzerine alarak evine döner. Anne şefkatinden uzak, sıcak bir âile yuvasına hasret kalan çocuklar da huzursuz ve problemli olarak yetişecektir. Evinden uzak olan anne ve babadan, şefkat ve merhametten uzak kalan çocuklardan meydana gelen âileden huzur beklemek de, bulutsuz havadan yağmur beklemeye benzer.
İbrâhim Hakkı hazretleri Mârifetnâme adlı eserinde özetle şöyle buyurmaktadır: “Huzurlu ve mes’ûd bir âilenin kurulabilmesi için, âile fertlerinin birbirlerine karşı vazifeleri vardır. Âilede erkek, zevcesine karşı, her zaman güzel huylu olmalı, yumuşak davranmalıdır. Çünkü Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Müslümanların en iyisi, en faydalısı, zevcesine karşı iyi ve faydalı olandır” buyurdu. Erkek, zevcesinin hâlini hatırını sorup, üzüntülü görürse onu teselli etmeli, sevineceği güzel şeyler anlatmalıdır. Yapamıyacağı şeyleri bile söz vererek, gönlünü almalıdır. Çocukları terbiyede ona yardım etmelidir. Memlekette âdet olan elbisenin, çamaşırın en kıymetlisini giydirmelidir. İyi şeyler yedirmeli, ona; geniş, kullanışlı, sıhhî ve İslâm hanımına yakışan elbise ve nefis yiyecekler te’min etmeyi kendisine borç bilmelidir. Yemeği yalnız yememeli, çoluk-çocukla yemelidir. Hanımını döğmemelidir. Çünkü Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki: “Bir erkek zevcesini döğerse, kıyamette ben onun davacısı olurum.”
Bâzı kimseler Nîsâ sûresi otuzüçüncü âyetinde kadınların döğülmesi emr olunuyor diyorlar. Hâlbuki, bu âyet-i kerîmede meâlen, “Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler. Çünkü, Allahü teâlâ bâzı kullarını bâzısından üstün yaratmıştır. Hem de erkekler, kendi mallarını onlar için harc ederler. Kadınların iyileri, Allahü teâlâya itâat eder ve zevclerinin haklarını gözetirler. Zevcleri hazır olmadıkları zaman, onların namuslarını ve mallarını Allah’ın yardımı ile korurlar. Hıyânet etmesinden korktuğunuz kadınlara zevc haklarını öğretin ve tatlı sözlerle nasîhat edin. Onları yatağınızdan ayırın. Yine uslanmaz iseler hafif döğün. Uslanırlarsa onları üzecek şey yapmayın” buyurulmaktadır. Görülüyor ki, mala ve namusa hıyânet etmeyen kadınları değil döğmek, onları ne sûretle olursa olsun, üzmek bile caiz değildir. Hâin olanları da yumruksuz açık el ile veya düğümsüz açık mendil ile hafif vurarak ıslah etmeğe izin verilmiştir. Namusa ve mala hıyanet edenlere her hükûmet ve her kânun ağır ceza vermektedir. İslâmiyet kadınlara çok kıymet verdiği, çok acıdığı için hâin olanlarını kânun pençesine düşürmeden önce, hafif vurmakla ıslâh edilmelerinin de tecrübe olunmasını emretmektedir.
Erkek hanımına, Allahü teâlânın emirlerini yapmak hususunda olan kusuru için bir günden çok dargın durmamalı, onun huysuzluklarını yumuşak karşılamalıdır. Zevcesinin ahlâkında bir değişiklik görürse, kabahati kendinde bulup, “Ben iyi olsaydım o böyle olmazdı” diye düşünmelidir. Zevcesinin iyiliği çoğalıp, her işi seve seve yapınca, ona duâ etmeli ve Allahü teâlâya şükr etmelidir. Bakkal, kasab, çarşı, pazar işlerini asla ona bırakmamalı, evin idaresinde onun fikrini sormalı, dışarıdaki büyük işleri söyleyerek onu üzmemelidir. Zevcesinin bilmeyerek yaptığı hareketleri için dâima uyanık bulunmalı, onun günah olmayan kusurlarını görmemezlikten gelmelidir. Günah iş ve sözden vazgeçmesini ve namaza, oruca ve gusl abdesti almağa devam etmesini tatlı ve yumuşak sözlerle nasîhat etmelidir. Zevcesinin ayblarını, sırlarını herkesten gizlemelidir. Ona latîfe, şaka yapmalıdır.
Zevcesine Kur’ân-ı kerîm okumasını, farzlardan, haramlardan, ona lâzım olanları öğretmelidir. Zevcesi namaz kılıyor ve kendisine itâat ediyorsa ve yabancı erkeklere açık, saçık görünmüyorsa; memnun olup, Allahü teâlâya şükr etmelidir. Ona gamını, kederini, düşmanlarını ve borçlarını söylememelidir. Ona yanında ve olmadığı zamanlarda hep hayır duâ etmeli, fena duâ etmemelidir. Zevcesini boşamamalıdır. Allahü teâlâ bütün mubahlar içinde yalnız talak vermeği (boşamayı) sevmez.
Âilede erkeğin kadına karşı vazifeleri olduğu gibi, kadının da erkeğine karşı vazifeleri vardır. Kadın kocasına karşı saygılı ve güler yüzlü olmalıdır. Eve geldiği zaman onu karşılayıp hâlini hatırını sormalıdır. Her emrinde ve işinde kocasına itâat etmelidir. Ondan izinsiz olarak bir yere gitmemelidir. Kocasının haram ve günah olmayan her emrine itâat etmeli, isteklerini yerine getirmelidir. Ramazan orucu hâricinde kocasından izinsiz olarak oruç tutmamalıdır. Güzelliği, malı ve zenğinliğiyle kocasına öğünmemelidir. Giyinme ve yeme işlerinde kocasına üzüntü vermemeli, onun gücü yetmiyeceği şeyleri istememelidir. Sesini kocasının sesinden yüksek çıkarmamalı, eziyet edip, canından, hayâtından usandırmamalıdır. Kocasının yanında ve arkasında ona duâ etmeli, onu övmemelidir. Kocası için mübah olan şeylerle süslenmeli, namusunu ve malını gece-gündüz korumalıdır. Yâni kendisi nâmahrem olan erkeklere görünmemeli, efendisinden izinsiz evine kimseyi almamalı ve hiç kimseye onun malından bir şey vermemelidir.
 
Karı ve kocanın çocuklarına karşı vazifeleri ise; anne ve baba, çocuklarının doğumuna sevinmelidir. Kız veya erkek ayırmamalı hattâ kız çocuğu olursa daha da sevinmelidir. Çocuğa güzel isim koymalıdır. Yedinci gününde veya daha sonra akîka niyetiyle koyun kesip kemiklerini kırmadan taksim etmeli, yâhud pişirip yedirmelidir. Yedinci gününden on yaşına kadar oğlunu sünnet ettirmelidir. Oğlu yâhud kızı altı yaşına gelince onlara Kur’ân-ı kerîm okumasını, farzları ve dînin diğer edeblerini öğretmelidir. Oğluna ok atmak, yüzmek ve kolay bir san’at öğretmeli. Kızına ise yemek pişirmek, yün eğirmek ve dikiş dikmek gibi işleri öğretmelidir. Bütün çocuklarını süsleme, giydirme, yedirme ve hediyede beraber tutmalıdır. Çocuklarını şefkatle öpmeli ve acıyarak kucağına almalı, onlara merhametli davranmalıdır. Onlarla oynayıp, güler yüzle konuşmalıdır. Onlara bedduâ etmeyip, hayır duâ etmelidir. On yaşına gelen çocuklarını erkek ve kız diye ayırıp başka başka yataklarda yatırmalı, odalarını ayırmalıdır. Evlenme çağına geldikleri zaman onları rızâlarıyla evlendirmelidir. Çocuklara yapamayacakları işi ve hizmeti emr etmemeli, onların âsî olmalarına sebep olmamalıdır. Yanında olanlarına kendi yediğinden yedirmeli, giydiğinden giydirmelidir. Hiç kimsenin evlâdı için kötü düşünmemelidir. Zirâ başkaları da onun çocukları için kötü düşünebilir.
Toplumun temeli olan âilede huzurun sağlanabilmesi için, çocukların da anne ve babalarına ve kardeşlerine karşı vazifeleri vardır; çocuklar anne ve babanın günah ve haram olmayan emirlerine itâat etmelidirler. Onların yanında gayet yumuşak konuşmalı, ne zaman çağırırlarsa hemen koşup gitmelidir. Babasını ismiyle çağırmamalı, saygı duyarak onun arkasından yürümelidir.
Kendi için istediği ve râzı olduğu şeyleri, onlar için de istemeli, istemediği ve beğenmediği şeyleri onlar için de istememelidir. Hizmete muhtaç oldukları vakit hizmetlerinde bulunmalı, giyime muhtaç oldukları vakit onları giydirmeli ve diğer ihtiyaçlarını gidermelidir. İhtiyarladıkları zaman onlara şefkat ve merhametle bakmalı, onların mağfireti için duâ etmelidir. Onlar öldükten sonra akrabalarını ve ahbablarını, ziyâret etmeli, sıla yaptığı kimselerle alâkayı kesmemelidir. Onlar için istiğfarda bulunup duâ etmelidir.
Abdullah bin Mes’ûd (r.anh) şöyle nakleder; “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden sordum; “Allahü teâlâya hangi amel daha sevgilidir?” Buyurdular ki: “Vaktinde kılınan namazdır.” Sonra hangisidir?” dedim. Buyurdular ki: “Anneye babaya ikram, iyilik, ihsân ve itâattır.” “Sonra hangisidir?” dedim. Buyurdular ki: “Allah yolunda cihâd etmektir.”
 Enes bin Mâlik’in (r.anh) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde; “Her kim ömrünün uzamasını, kendinin mesrûr ve rızkının artmasını isterse, ana ve babasına iyilik ile ikrâmdan geri kalmasın. Akraba ve taallukâtına da sıla-i rahm yapsın” buyurdu.

 1) Mârifetnâme
 2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 568, 569, 570
 3) Fâideli Bilgiler; sh. 286, 287

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Bir hükümdar maiyetiyle birlikte gezintiye çıkmıştı. Yolu üzerindeki bir köyde çok yaşlı bir adamın tarlasına fidan dikmekle meşgul olduğunu gördü, gayreti hoşuna gitti, yanına gelip latife yapmak istedi:

GÜNÜN HADİSİ

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, Ca’fer beğ Tehânîye yazılmışdır. Ehlullaha dil uzatan saygısızları, söz ile, yazı ile kötülemek câiz olduğu bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası