İsmi Ali Ahmed Sâbir olup, lakabı Alâüddîn’dir. Mahdum Ali Ahmed Sâbir diye bilinir. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerinin yetiştirdiği en büyük velîlerden ve talebelerinin önde gelenlerinden olup, kızkardeşinin oğlu ve aynı zamanda damadı idi. Alâüddîn Sâbir, 1196 (H.592) senesi Rebî’ul-evvel ayının 19’unda Cum’a gecesi Herat’ta doğdu. 1291 (H.690) senesi Rebî’ul-evvel ayında Hindistan’ın Guvalyâr şehrinde vefât etti. Kabri, hak âşıklarınca ziyâret edilmektedir.
Alâüddîn Ali Sâbir’in annesi asîl bir âileden, babası Şâh Abdurrahîm de (r.aleyh) seyyid olup, Gavs-ül-âzam Abdülkâdir-i Geylânî’nin (r.aleyh) torunlarından idi. Annesi, Alâüddîn Ali Sâbir’e hâmile iken rüyasında, Peygamber efendimizi görünce, isminin Ahmed konmasını emir buyurdular. Kısa bir zaman sonra da hazret-i Ali görünerek ismini Ali koyun dedi. Doğumundan evvel Ali Ahmed ismi kondu. Doğumundan sonra da zamanının evliyâsı kendisine Alâüddîn lakabını verdiler.
Alâüddîn Sâbir, doğumundan îtibâren bir sabır numûnesi olarak görüldü. Konuşmaya başladığında ilk söylediği söz; “Lâ mevcûde illallah (Allahü teâlâdan başka hiç bir şey yoktur)” oldu. Beş yaşında mübarek pederi vefât etti. Yedi yaşında iken muntazaman (bayramlar hâriç) oruç tutmaya başladı. Teheccüd namazı kılar çok tefekkür ederdi. Annesi bu hâlini görüp, yaşının erken olduğunu söyledikte o; “Anneciğim! Kendimi Allahü teâlânın aşkında yakmak istiyorum. Elimde değil” derdi.
Babası Şâh Abdürrahîm’in bu dünyâdan ayrılma zamanı geldiğinde, mîdesinde çok şiddetli bir ağrı baş gösterdi. Halk, Ali Ahmed’e babasının iyileşmesi için duâ etmesini söylediklerinde, onlara; “Resûlullah efendimizi gördüm. Cennet-i âlâda babamı görmeye hazır idiler. Ve buraya ellerinde Cennet elbiseleri ile gelen meleklerin seslerini duyuyorum. Babamı götürmek üzere geliyorlar. Şimdi duâ etmenin hiç bir faydası yoktur” buyurdu. Sözlerini bitirir bitirmez muhterem pederi ruhunu teslim etti ve bütün ev dünyâ kokularına benzemeyen değişik ve çok güzel bir koku ile doldu.
Babası Abdürrahîm’in vefâtından sonra, annesi onu dayısı Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’e (r.aleyh) götürdü. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker onlara kucak açtı. Bu büyük evliyâ, ilk bakışta Ali Ahmed’in alnında parlayan nûru gördü. Kızkardeşine, böyle nadide bir cevheri kendisine getirdiği için teşekkür etti. Bakımını ve ilim öğretilmesi işini üzerine aldı. Böyle bir talebenin kendisine gelme sevincinden vecde geldi. Bir zaman vecd içinde kaldıktan sonra, kızkardeşi; “Sevgili kardeşim! Onu sizin hizmetinize getirdim. İnşâallah kabul buyurursunuz” dedi. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretleri; “Biz, Ali Ahmed’den, onun doğum ve ilerideki hâllerinden zâten haberdâr idik. Bizim yanımızda üç senede ilmini tamamlayacak” buyurdular.
Sirr-ül-Abdiyyâd kitabında şöyle yazıyor: “Ali Ahmed, verilen dersleri çok kısa bir zamanda öğreniyordu. Oruç tutuyor ve mücâhede yaparak nefsini terbiye ediyordu. Tedrisâtını üç senede bitirdi. Başkaları belki altı senede bitirebilirdi. Tedrisâtını bitirince, annesi, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’den Herat’a dönmek üzere izin istedi ve; “Sevgili kardeşim! Ali Ahmed’im oruç tutmağı çok sever. Lütfen göz-kulak olunuz ki, açlıktan ölmesin. Yaşarsam oniki sene sonra geri gelip düğününü yaparız” dedi. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker tebessüm buyurdu. Annesinin gönlünü yapmak için Ali Ahmed’i yanlarına çağırdı ve ona mutfağın yemek dağıtım vazifesini verdi. Kız kardeşi buna memnun oldu. Sabah ve akşam namazlarından sonra, Ali Ahmed, fakirlere yemek dağıtırdı. Sonra hücresine çekilir, mücâhede yapardı. Yemek yiyenler, Ali Ahmed Sâbir’in vazifeyi aldığı günden beri, yemek dağıttığı hâlde kendisinin hiç yemek yediğini görmediler.
Bir gün Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’e (r.aleyh), Ali Ahmed’in hücresinde ağladığı malûm oldu. Yemek dağıtımından sonra, Ali Ahmed’i bulup ağlama sebebini sordu. Ali Ahmed Sâbir; “Allahü teâlâ, bizi dünyâ hayâtından ayırdı. Velîlerin ve Ricâl-ül-gayb ismi verilen evliyânın hâricinde hiç bir insan yanıma gelmeyecek. Yoksa, evliyâlık yolunda ilerliyebilmem mümkün olmaz. Allahü teâlânın muhabbeti beni kapladı. Allahü teâlâ merhamet eylesin. İleride benim için daha neler olacak. Hak teâlânın takdirinden kaçılmaz. O’nun irâdesine mûtîyim” dedi ve hücresine çekildi.
Günlerce odasında murakabe hâlinde kaldı. 1226 (H.623)’de Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretleri, Ali Ahmed Sâbir’in hücresine girdiler. Kendisini derin bir murakabe hâlinde buldular. Yüksek sesle sağ kulağına, yedi defâ Kelime-i tevhîd okudular. Ancak yedincisinde gözlerini açabildi. Kendisini dışarıya çıkarttı. Önceden hazırladığı yere oturttu. Takkesini ve hırkasını giydirerek; vekîli olduğunu herkese îlân etti.
Ali Ahmed Sâbir, İslâmiyetin zayıfladığı Guvalyâr’a, hocası Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’in emri ile, 1252 (H.650)’de Alîmullah Ebdâl ile birlikte hareket etti. Oraya vardığında, Ebü’s-Samed bin Abdülvâhid bin Kutbiddîn Ensârî’nin evinde kaldı. Ertesi gün câmide, Guvalyâr’a vazifeli olarak geldiğini, herkese duyurdu. Muhammed Gülzâdî ve 36 yaşındaki oğlu Behâeddîn ve Cemâl Rohagar isimli bir komşusu, Alâüddîn Sâbir’in ilk talebeleri oldular. Behâüddîn ve Cemâl ders esnasında câmide bulunuyorlardı. Derste Alâüddîn-i Sâbir’i (r.aleyh) desteklediler. Ancak diğerleri aldırış etmeyip dağıldılar.
Ertesi gün Guvalyâr Câmii’nde vâz ederek kendisinin Guvalyâr halkına imâm olarak gönderildiğini tekrar etti. Halk, kabul etmemekte direniyordu. Alâüddîn-i Sâbir bu defa, kendisini bu vazife ile gönderenin, evliyânın sultânı Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker olduğunu söyledi. Halk, sessizce dağılıp, durumu idarecilerinden Kâdı Tabrak’a haber verdiler. Kâdı Tabrak, Alâüddîn Sâbir’e gelip imtihan etmeye kalkıştı ve; “Eğer hakîkaten sâlih bir kimse isen, üç ay önce kaybettiğim keçim hakkında bana bilgi ver” dedi. Alâüddîn Sâbir (r.aleyh), bir müddet gözlerini semâya çevirip baktı ve sonra; “Şehirde keçinin etini yiyenler gelsinler, yoksa onları isimleriyle çağıracağım” buyurdu. Birkaç dakika içinde bâzı kimseler gelip yaptıkarını îtirâf ettiler. Bu kerâmete şâhid olanlar, Alâüddîn Sâbir’in Guvalyâr imâmı olduğunu kabul ettiler. Kaba câhil Tabrak ise; “Bu büyücüdür. Yaptığı kerâmet değildir. Büyü aldatmasıdır” dedi. Oraya gelen zayıf karekterli reisleri Zamvan da fikir değiştirip, Alâüddîn Sâbir’e; “Doğru, sen bir büyücüsün. Yaptıkların büyüdür” dedi. O zaman Sâbir hazretleri; “Elhamdülillah! Bu fakîr, Peygamber efendimizin bir sünnetine uydu. O’na büyücü dedikleri gibi bize de diyorlar” buyurdu. Daha sonra oradan ayrılıp, Muhammed Gülzâdî’nin evine gitti. Başından geçenleri yazarak, Alîmullah Ebdâl ile hocası Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’e (r.aleyh) gönderdi.
22 Şubat 1253 (20 Zilhicce 650) senesinde Alîmullah Ebdâl, Ferîduddîn-i Genc-i Şeker’e mektubu verdi. O da bir fetva hazırlayarak, Resûlullah efendimizin manevî tasdîki ile Kâdı Tabrak’a gönderdi Kâdı Tabrak, fetvâyı aldığı zaman yırttı ve Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’e şöyle yazdı: “Uzun zamandır Guvalyâr’ın imâmeti bizdedir. Bunu hiç kimseye siz emrettiniz diye veremeyiz. Sizin emirlerinizin bizim için bir mânâsı yoktur. Resûlullah efendimizin doğrudan emri gelirse, halîfenizi imâmımız olarak kabul edebiliriz.” Mektup ve yırtık fetvâyı, Ali Ahmed Sâbir’e, Safrat isimli kadın hizmetçi getirdi. Çok üzülen Alâüddîn Sâbir, Safrat’a; “Madem ki o, bizim hocamızın fetvâsını yırtmıştır, biz de onun ismini Levh-ül-mahfuzdan yırttık. Ve bugünden itibaren bilsin ki, kendisi ve ona tâbi olanlar, kıyamete kadar cezâlanacaklardır” dedi. Alâüddîn Sâbir, hâdiseleri aynen Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’e iletti. Yırtılmış fetvâ ve mektup, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’in eline varınca, odasına kapanıp, onüç gün sonra çıktı. Guvalyâr reisi Zamvan’a 7 Muharrem 1253 (H651)’de şöyle bir mektup yolladı: “Allahü teâlâ. sizlere Guvalyâr’a reis olmak nasîb etti ise, Ali Ahmed’in de imâm olmasını takdir eyledi. Kendisini imâm tanımanız ve itâat etmenizi tavsiye ederim. Siz, Ali Ahmed’in isimlerinizi Levh-ül-mahfûzdan yırttığını bilmiyorsunuz? İmâmınızı kabul etmez iseniz, Allahü teâlâ size gazab eder. Kabul ederseniz, Allahü teâlâ ve O’nun Resûlü hoşnûd olur. Kâdı Tabrak ile beraber, Ali Ahmed’e büyücü demişsiniz. Bunları unutunuz. Benim Ahmed’im, Allahü teâlânın sevgili kullarındandır. Size imâm olarak vazifelendirilmiştir.
Bu fakîr ilâve ederim ki, Kâdı Tabrak, Ali Ahmed’e hürmet ve itâat etsin. İtâat etmezse, Allahü teâlâya isyân etmiş olur. Allahü teâlâ, kendine isyân edenleri cezalandırır. Cezasının ne kadar acı olduğunu herkes bilir. Ayrıca, yazmaya, anlatmaya lüzum yoktur. Alâüddîn Sâbir’in babasının ismi Abdürrahîm’dir. Onun babası Abdülvehhâb Seyfüddîn, onun babası Gavs-ül-âzam Abdülkâdir Muhyiddîn Geylânî’dir. Ne yazık ki, evlâd-ı Resûl varken, siz Guvalyâr halkı, başkalarının imâmetini tercih edersiniz. Tövbe ediniz ve Allahü teâlâdan korkunuz! Resûl-i ekremin evlâdına hürmet, hepimize lâzımdır. Tekrar ederim ki, şayet itâat etmezseniz, hepiniz helâk olursunuz. Allahü teâlâ; “Resûlullah’a itâat, Allahü teâlâya itâattır” buyuruyor. Şimdi itâat etmek ve etmemek kendi elinizdedir. Ferîdüddîn-i Genç-i Şeker, mektubunu mühürledi ve Alîmullah Ebdâl’e verdi. Ona; “Kıyâmüddîn Zamvan’a bunu götür” dedi. Mektub, Kıyâmüddîn Zamvan’a gittiğinde, Guvalyâr’ın ileri gelenleriyle beraber Kâdı Tabrak da oradaydı. Zamvan, mektubu alır almaz Alîmullah Ebdâl’e; “Ferîdüddîn hazretlerinin yapından ne zaman ayrıldın?” diye sorunca; “Öğle namazını onlarla kıldım. İkindi namazını Guvalyâr’da Mahdum Ali Ahmed Sâbir ile kıldım” dedi. “Bu kadar uzun yolu, bu kadar kısa zamanda nasıl geldin?” dediler. “Mahdum Ali Ahmed Sâbir’in kerâmeti ile. Siz de itâat ederseniz, sizde de böyle hâller zuhur edebilir” dedi. Ve hepsi şaşırdılar. Zamvan ve Kâdı, yine kendi nefsî arzularına uyup, Sâbir hazretlerini kabul etmediler. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’in mektubunu yırttılar. Alâüddîn Sâbir durumu bir mektupla hocasına bildirdi. Hocalarının cevâbı bir cümleden ibaretti: “Siz bilirsiniz!”
Hocasından mektupla izin alan Alâüddîn Sâbir hazretleri, Kur’ân-ı kerîmden bâzı âyet-i kerîmeler okudu. Hem semâya, hem de yeryüzüne baktı. İşte o anda zelzele başladı. Tekrar bir zelzele daha oldu. Bu, birincisinden daha şiddetli idi. Guvalyâr halkı korku içinde idi. Üçüncü defâ zelzele olduğunda, Guvalyâr reisi, doğruca Kâdı Tabrak’a gitti. “Bu garib zelzelelerin sebebi ne olabilir? Bana öyle geliyor ki, bunun sebebi, Ali Ahmed’i kabul etmeyişimizdir. Bütün şehir yerle bir olacak” dedi. Kâdı Tabrak; “Guvalyâr’da yaşlı bir büyücü kadın vardır. İsmi, Cugla Nasrat’tır. Yunanlıdır. Büyü yapmakta üstüne yoktur. Bu zelzele işini kendisine bir danışalım” dedi. Zamvan doğruca ona gidip zelzelenin sebebini sordu. Kadınla konuşurken, dördüncü defâ zelzele oldu. Kadın dedi ki: “Efendim! Bu büyü, sizin Guvalyâr kutbu zannettiğiniz yeni gelen kimsenin büyüsü olsa gerektir. Bana emir verirseniz, büyü yaparak, bir değil bir kaç defâ zelzele olur.” Zamvan’a inandırmak için büyü yapıp, zelzele olmuş gibi gösterdi. Herkes de zelzele oluyor sandı. Kadının büyüsü Zamvan’ı rahatlattı. 14 Mart 1253 (11 Muharrem 651) Cum’a günü idi. Mahdum Ali Ahmed, Câmiye Kâdı Tabrak ve Zamvan’dan evvel gitmişti. Yanında sâdece Alîmullah Ebdâl ve Behâüddîn vardı. Mihraba geçip oturdu. Kâdı Tabrak gelip; “Orayı benim için boşalt!” dedi. Alâüddîn Sâbir (r.aleyh); “Üzerime gelmemenizi tavsiye ederim. Yoksâ bütün şehir halkıyla beraber helâk olursunuz. Siz ve sizi tâkib edenler, kıyamet gününe kadar pişmanlık çekerler” buyurdu.
Kâdı Tabrak dinlemeyip reddetti ve “Neden hep ısrar edip duruyorsun? Hiç birimiz seni kabul etmiyoruz. Seninle karşılaşıp başa çıkması için bir kadın büyücü bile tuttuk” dedi. Bu son sözünden sonra Mahdum Sâbir, mihrâbdan çekildi. Câminin açık avlusuna çıktı. Yanında Alîmullah ve Behâüddîn de vardı. Hiç kimse, onlara namaz kılacak azıcık bir yer bile vermediler, öyle ki, Allahü teâlânın bu sevgili kulu, câminin dışındaki merdivenlere kadar itelendi. Cum’a namazı başladı. Cemâat rükûa gitti. Alâüddîn Sâbir hazretleri rükûa eğildiğinde, aniden câminin duvarları rükûa giderek cemâatin üzerine yıkıldı. Bütün şehir sallandı. Câminin dışındakiler koşuyorlardı. Muhammed Gülzâdî evinden çıkarak, namaz için gelen oğlunu aradı. Mahdum Sâbir ona; “Oğlunuz merdivenin altındaki boşlukda gömülü kaldı. Alîmullah Ebdâl, kendisini getirsin.” dedi. Behâüddîn kurtarıldıktan sonra, Alâüddîn Sâbir hazretleri, Gülzâdî’ye buyurdu ki: “Bir gün içinde Guvalyâr’dan altı mil uzağa gidiniz. Sevdiğiniz akrabalarınızı ve arkadaşlarınızı beraberinizde götürünüz. Allâhü teâlânın azabı henüz bitmedi.” Ondan sonra kuvvetli zelzeleler olmaya başladı. Guvalyâr şehri yerle bir oldu. Bu kuvvetli zelzeleler üç yere te’sir etmedi: 1- Mahdum Sâbir’in içinde bulunduğu elli metre karelik saha, 2- Şehîd kabirleri, 3-Muhammed Gülzâdî’nin evi. Guvalyâr, dört gün durmadan sallandı. Allahü teâlânın evliyâsını inkâr edenler ve büyücü diyenler böylece cezalarını görmüş oldular. İkiyüz elli sene Guvalyâr harâb hâlde kaldı.
Zelzele olan yirmidört kilometrelik bölgeye hiç kimse giremedi. Guvalyâr faciasından sonra, Sultan Nâsırüddîn Mahmûd çok korkmuştu. O zamanlar Delhi’de bulunan Sultan, vezirini, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerine yolladı. 1253 (23 Safer 651)’de yazdığı iltica yazısı kısaca şöyledir: “Kıymetli efendim! Guvalyâr faciasını işittim. Çok müteessir oldum. Kıyâmüddîn Zamvan’a benzemekten korkuyorum. Bu sebeple size sığınıyorum. Lütfedip emir ve talimatlarınızı gönderirseniz, onlara göre hareket ederim.” Gönderdiği iltica mektubuna karşı, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, Sultan’ın ve âilesinin ilticasını kabul etti. Ancak Guvalyâr’ın harâb olmuş arazisine kimsenin girmemesini ve Delhi’deki halîfesi Nizâmüddîn-i Evliyâ’nın teveccühlerine kavuşmasını tenbih etti.”
Şemsüddîn-i Türkî, Türkistan’dan 12 Zilhicce 1260 (H.658)’de yâni Guvalyâr faciasından yedi sene sonra, yirmibir talebe arkadaşıyla Acudhân’a geldiler. Şemsüddîn’in niyeti, Genc-i Şeker’e talebe olmaktı. Genc-i Şeker ise; “Şemsüddîn! Alâüddîn’e git. Sana lâzım olanı o verecektir” buyurdu. Şemsüddîn ve arkadaşları Guvalyâr’a doğru yola çıktılar. Zelzele olan yere kadar geldiler. Oradan içeriye, değil insanlar, kuşlar bile geçmiyordu. Cemâleddîn Ebdâl, Alâüddîn Sâbir adına zelzele hududunda misafirleri karşıladı. Şemsüddîn; “Bu tehlikeli bölgeye nasıl girecek ve o büyük velînin ellerini nasıl öpeceğiz?” diye sorunca, Cemâleddîn; “Merak etmeyin, birazdan Alîmullah Ebdâl gelip size yardımcı olacak” dedi. Bu arada Alîmullah Ebdâl geldi ve misafirleri Alâüddîn Sâbir’e götürdü. Kendisini murakabe hâlinde buldular. 22 gün ve gece, Mahdum Sâbir aynı vaziyette kaldı. Sâdece namaz vakitlerinde namazını kılıyor, eski durumuna tekrar geliyordu. Alîmullah Ebdâl, misafirlerinin geldiğini söylemek için fırsat bulamadı. Bu zaman zarfında, Şemsüddîn hâriç diğer bütün talebeler sabredemeyip Acudhân’a geri döndüler Şemsüddîn, Alâüddîn Ahmed’in bu kadar uzun zamandır dünyâyı ve kendi ihtiyaçlarını unutarak, tefekkür hâlinde kalmasını büyük bir hayranlıkla karşıladı. Zavallı arkadaşlarının ayrılışından oniki saat sonra Alâüddîn Sâbir kendine geldi ve sordu; “Şemsüddîn! Seni, hocam Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker gönderdi değil mi?” dedi. Şemsüddîn; “Siz daha iyi bilirsiniz efendim” dedi. Sâbir; “Allahü teâlânın güneşi semâda, bu fakîrin güneşi ise yeryüzündedir” buyurarak, Şemsüddîn’e Şems’ül-Arz (yeryüzünün güneşi) ünvanının verileceğini bildirdi.
Mahdum Ali Ahmed Sâbir, Şemsüddîn’i talebe olarak kabul etti. Kendisi ile birlikte üç gün kalmasını, daha sonra Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’e gitmesini, vefâtına kadar onun yanında kalmasını emretti. Sonra yine tefekküre daldı. Müteâkib üç gün içinde, kendisi ile konuşmak mümkün olmadı. Üç gün sonunda Alîmullah Ebdâl ile birlikte Acudhân’a doğru yola çıktılar.
Şemsüddîn, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerine, geldiğini söylediği zaman; “Alâüddîn Sâbir’in hizmetinden neden geri döndün?” buyurdu. O da; “Size hizmeti emretti efendim” dedi. “O zaman git ormandan odun topla ve sat. Nafakanı te’min et. Gündüz riyazet çekerek nefsini terbiye edeceksin, geceleri de kendini Allahü teâlâya vereceksin” buyurdu. Şemsüddîn dört sene bu işe devam etti. Bâzan satacak odun bulamaz, açlık çekerdi. Genc-i Şeker’in vefâtına kadar emredildiği şekilde hareket etti.
Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’in vefâtından sonra, Şemsüddîn, Acudhân şehrinden çıkıp Guvalyâr’a geldi. Hocası Sâbir’i o ağacın altında, aynı şekilde tefekkür hâlinde gördü. Korkusundan yanına yaklaşamayıp, arkasında bekledi. Alâüddîn Sâbir kendisine gelince, sordu; “Şemsüddîn! Geldin mi?” “Evet efendim. Emrinizi bekliyorum.” Alâüddîn Sâbir, sarığını ve hırkasını getirip, kendi eliyle hırkasını giydirdi ve sarığını Şemsüddîn’in başına koydu ve tekrar tefekkür hâline döndü. Böylece Şemsüddîn’in hilâfeti tasdîk olundu.
Şemsüddîn şöyle anlatır: “Hocam, zaman zaman murakabe hâlinde aynı ağacın dalına tutunur, sağ eli yukarıda, gözleri semâya doğru tek noktaya çevrilmiş öylece dururdu. Ezan okununca; Şemsüddîn! Dînimiz ne güzel; insanı, Allahü teâlânın huzuruna çağırıyor” der, beni imâmete geçirirdi. Bâzan da “Semsüddîn! Yiyecek bir şey var mı?” diye sorardı. Ben de ona bir ağacın meyvesinden verirdim. Dudaklarına değdirir ve atardı. Onları bereketlenmek için toplar, saklardım.”
Alâüddîn Sâbir, 1285 (H.684) senesinde Şemsüddîn’e Habs-ı Kebîr denen altı senelik mücâhedeye girmesini emretti. Habs-ı Kebîr, bir kabrin içinde yapılırdı. Alâüddîn Sâbir de bunu yapmıştı. Şemsüddîn de; “Başüstüne efendim” dedi. Kabrin içine girerek nefsini terbiye etmeye başladı. Bu mücâhededen çıktığında, hocası ona; “Şimdi Amber şehrine git. Alâüddîn-i Halcî’ye yardım et. Kaleyi zabt edin. Senin yardımın olmadan kaleyi alamayacak. Kaleyi aldığınız gün, ben vefât etmiş olacağım. O da, Rebî’ul-evvel ayının 13. günü 1291 (H.690)’da olacaktır.
Şemsüddîn bu sözleri duyunca ağlamaya başladı. Dedi ki: “Efendim, cenâze hizmetlerinizi kim yapacak? Nereye defnolunacaksınız? Sizi kabre kim koyacak? Türbeniz nasıl olacak?” Hocası da; “Hizmetleri siz yapacaksınız. Allahü teâlânın ihsânı ve büyüklerimizin rûhâniyeti yardımcınız olacak” buyurdu.
Şemsüddîn, hocasının emrini yerine getirmek için Amber Kalesi’ne gitti. Amber Kalesi’nin düşüşünden sonra, askerlerin arasından gizlice ayrıldı. Yolda Alîmullah Ebdâl ile karşılaştı. Alîmullah ağlıyordu. Buyurdukları gibi, Alâüddîn Sâbir’in aynı târihte vefât ettiğini öğrendi.
Bir defasında, uzak-yakın yerlerden binlerce ziyâretçinin toplandığı bir sırada, oralarda su sıkıntısı meydana geldi. İhtiyaç kadar su bulmanın imkânı yoktu. Alâüddîn Sâbir’in talebelerinden Mevlânâ Nûrullah, o günlerde rüyasında hocasını gördü. Kendisine; “Elde bulunan suyu, dergâh mescidinin küçük deposuna doldurun. Oraya Cehnet çeşmelerinden su akıtacağız. Böylece susuzluk çekmeyeceksiniz” buyurdu. Mevlânâ Nûrullah; “Peki efendim” deyip, uyanınca bildirilen şekilde yaptı. Bundan sonra hiç su sıkıntısı çekilmedi ve o küçük deponun suyu hiç tükenmedi.
Şâh Muhammed Hasen (r.aleyh) isimli bir zât anlatır; “Yine bu toplantılardan birinde, Mahdum Sâbir’in dergâhında bulunuyorduk. Oğlum Şâh Rauf Hasen, Hâce Ali Ahmed Sâbir’in menkıbe, kerâmet, söz ve güzel hâllerinin toplandığı Hakîkat-i Gülzâr-i Sâbir isimli eserden bâzı kısımlar okuyordu. Zamanın meşhûr zâtlarından bir çoğu da orada idiler. Mahdum Sâbir’in dergâhında hizmetçilik yapan birisi, kitabın bâzı yerlerine itiraz etti ve bâzı sorular sordu. Daha o anda bütün vücûdu cüzzam illetine (hastalığına) yakalandı. Pis pis kokmaya başladı. O cemâatte bulunanların hepsi, bu hâdiseye şâhid oldular ve kendisine; “Bu, Alâüddîn Sâbir’in hayâtına ait yazılara olan inançsızlığının cezasıdır” dediler. O kimse tövbe edip pişman oldu ise de, o haliyle oracıkta vefât etti.”
Mevlânâ Muhammed Nûrullah Bahraşî anlatır: “Hâce Alâüddîn’in dergâhında uzun zaman kaldım. Bir defasında, Mahraca Lanjit Singh isimli biri, Guvalyâr’a gelip dergâhı yıkmak üzere, bir grup askerle Delhi’den yola çıktı. Hâce’nin dergâhına yaklaştıkları sırada, askerlerin hepsinin gözleri bir anda kör oldu. Felâketin sebebini anlayıp, Hâce Mahdûm’dan Özür dilediler ve onun talebelerinden oldular. Bundan sonra, Allahü teâlânın izni ile hepsinin gözleri açıldı. Eskisinden daha iyi görür oldular.
Hayât-ı Sâbir Kalyarî kitabında şöyle anlatılır: “Orada bulunan iki İngiliz ava çıkmışlardı. Avlanırken, Hâce Mahdûm’un dergâhının yanına kadar geldiler. Avcılardan birisi, orada bulunan bir maymunu, hiç bir sebep yokken keyif için öldürdü. O anda kendisi de öldü. Öteki İngiliz çok korktu. Arkadaşının cesedini bile alamadan kaçıp gitti.”
Hindistan’da bulunan Meşhûr Ganj nehri üzerinde bir kanal açılacaktı. Kanal plânını hazırlamak vazifesi de bir İngiliz mühendisine verilmişti. Bunun hazırladığı plâna göre kanal, tam Hâce Mahdûm’un dergâhından geçiyordu. İnsanlar bu duruma karşı çıktı. Bütün karşı çıkmalara rağmen İngiliz mühendis, Hâce Mahdûm’un dergâhının yıkılması plânından vazgeçmedi. Kendisi dergâhın yakınında bir çadırda kalıyordu. Bir gece yatarken, kendisini, çadırın orta direğinde, başaşağı olarak asılmış buldu. Görünüşte, içeri giren ve çıkan olmamıştı. Sabahleyin durumu farkeden yardımcıları kendisini çözdüler ve bunun kendisine, Hâce’yi rahatsız etmemesine dâir bir îkâz olduğunu, dergâhı yıkmak kararından vazgeçmesini söylediler. Bu hâdise üzerine çok korkan mühendis, Alâüddîn Mahdûm’un dergâhını yıkmak kararından vazgeçtiği gibi, her gittiği yerde, ondan hürmetle bahsetmeye başladı.
Envâr-ül-âşıkîn kitabının müellifi, 1857 senesinde, Hindistan’da ayaklanma yatıştıktan sonra, Guvalyâr’a giderek Alâüddîn-i Sâbir’in kabrini ziyâret etti. Ziyareti esnasında bir İngiliz subayı dergâha geldi. Yanında adamları ve polisler vardı. Ayakkabılarıyla dergâha girmek istedi. Hizmetçi Mansab Ali Hân kendisini durdurarak; “Burası müslümanların mübarek velîlerinden birisi olan Alâüddîn Sâbir’in kabridir. Lütfen ayakkabılarınızı çıkarın” dedi. İngiliz subayı sinirinden kıpkırmızı oldu. Vurmak üzere kırbacını Mansab Ali Hân’a doğru kaldırdı. Tam vuracakken, Mansab Ali Hân mâni oldu. Öfkesinden deliye dönen İngiliz, bütün hizmetçileri ve ziyâretçileri yakalamaları için adamlarına emir verdi. Hepsini isyân etmekle itham etti. Hizmetçilerden bâzıları Sâbir’in kabrine gelip, İngiliz subayını şikâyet ettiler. Aynı anda İngiliz subayı midesini tutarak inlemeye başladı. Ağrısı gittikçe artıyordu. Adamlarına dönerek; “Burası kimin yeridir?” dedi. Onlar da kendisine; “Burası, Mahdum Alâüddîn Sâbir’in dergâhıdır” dediler. İngiliz subayı, yakaladıkları müslümanların serbest bırakılmasını emr ederek; “Görünüşe bakılırsa bu zâtı incittik. Beni Ruurhi’ye (Guvalyâr’dan 5 mil mesafede bir şehir) götürün” dedi. Oradan ayrıldılar, Fakat İngiliz subayı yolda öldü.
Alâüddîn Sâbir (r.aleyh), Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerine lâyık bir talebe, onun tam bir vekili oldu. Zahirî ve bâtınî ilimlerde emsali yoktu. Haramlardan, şüphelilerden, dünyâya düşkün olmaktan, dünyâya düşkün olanlarla beraber olmaktan uzak durdu. Ettiği duâ hemen kabul olurdu. Zamanında bulunan evliyânın baştâcı, hakîkatı arayanların yol göstericisi, zamanının süsü idi. Keşf ve kerâmetleri çoktur.
EVLİYÂYA HÜRMET
Alâüddîn Sâbir’in vefâtından bir zaman sonra çeşitli hâdiseler meydana geldi. Bu esnâda Hâce Mahdûm Sâbir’in kabri bir müddet kayboldu. Yeri belli olmayacak hâle geldi. Bir gün kâfirin birisi oradan geçerken, bir aydınlık gördü. Orası çok parlak görünüyor, hayvanlar bile o yere saygı gösteriyordu. Mezâr kalıntılarından oranın, bir müslüman mezârı olduğunu anladı. İslâmiyete olan düşmanlığının fazlalığı sebebiyle, hemen elindeki demir çubukla, orada bulunan son kalıntıları da dağıtmak için harekete geçti. Tam o esnâda pencere gibi bir şey gördü. İçerde ne var diye bakmak için pencereden başını soktuğunda, boynunu tekrar dışarı çıkaramadı ve orada öldü. Hâce Mahdûm Sabîr o gece, kendisini tanıyan ve sevenlerden bir kaçına rüyâda görünüp; “Burada bir köpek var. Ondan rahatsız oluyorum. Onu buradan uzaklaştırın!” buyurdu. Gidip baktılar. Kafası yere gömülmüş olan birisi vardı. Çıkardıklarında o kâfirin yüzünün köpek yüzü gibi olduğunu gördüler. Bu hâdiseyi görenler, büyüklere hakâret etmenin cezâsının pek ağır olacağını, bir defâ daha görerek anlamış oldular. Bundan sonra Mahdûm Sabîr’in kabri üzerine mükemmel bir türbe yapıldı. Bu muazzam türbe üzerine inip çıkan kırmızı bir nûr’u uzun zaman herkes gördü. Feyz ve mârifet kaynağı olarak etrâfına nûr saçmakta olan bu muazzam türbe, çok güzel muhâfaza edilmiş ve günümüze kadar gelmiştir.
1) Siyer-ül aktâb; sh. 177
2) Siyer-ül-evliyâ; sh. 123
3) Firdevs-ül-vücûb
4) Sırr-ül-ubûdiyyet
5) Hakîkat-ı Gülzâr-ı Sâbir, (Şâh Muhammed Hassan Sabrî, Rampûr 1320)
6) The Big five of India in Sufism; sh. 107
7) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-8, sh. 94
8) Hayâ-ı Sâbir Kalyarî; sh. 96