İsmi Keykubâd, lakabı Alâüddîn, ünvanı ise Sultân-ül-âlem, Sultân-ül-a’zam idi. Sultan Gıyâsüddîn Keyhüsrev’in oğlu olup, doğum târihi bilinmemektedir. Babasının meliklik devrinde “1186-1192 (H.582-588)” Uluborlu yahut birinci hükümdârlık devrinde “1192-1196 (H.588-593)” Konya’da doğması ihtimâl dahilindedir. İyi bir şekilde büyütülüp, yetiştirilmesinde ve güzel bir terbiye verilmesinde titizlik gösterildi. Türk-İslâm an’anesine göre Emîr Seyfeddîn Ay-Aba ve Emîr Bedreddîn Gevhertaş atabek tâyin edildi. İşinin ehli olan Atabeği, onun; âlimlerden aklî ve naklî ilimler ile kitabet ve edebiyat öğrenmesine, büyük ihtimam gösterdi. Ana dili olan Türkçenin yanında Farsça, Rumca ve Arabça öğrendi. Farsça’ya şiir yazabilecek nisbette vâkıf oldu. Ayrıca, yüksek İslâmî ilimleri ve astronomiyi öğrendi. Devlet idaresinde yetiştirilip, İslâm ahlâkı verildi.
Babası Gıyâsüddîn Keyhüsrev’in 1196 (H.593) senesinde tahttan ayrılması ve Konya’dan Çukurova’ya gelip, Sis (Kozan) da kalması üzerine maceralı bir hayat sürmeye başladı. Daha sonra babasıyla Elbistan, Malatya, Haleb, Amid ve Ahlat’a gitti. Gittiği şehirlerin hâkimlerinden çok iyi muamele gördü. Hâkimler, Anadolu Selçuklu sultânı İkinci Rükneddîn Süleyman Şâh’a tâbi olduklarından, sabık hükümdâr ve âilesinin yanlarında fazla kalmasından çekiniyorlardı. Babasıyla beraber Karadeniz yoluyla İstanbul’a gitti. Haçlıların, 1204 (H.601)’de İstanbul’u işgali üzerine aynı sene Anadolu’ya geçti. Babası uç beğlerinin davetiyle 1205 (H.602)’de Anadolu Selçuklu sultânı olunca, Konya’ya geldi. Alâüddîn Keykubâd, Tokat merkez olmak üzere Dânişmend arazisine melik tâyin edildi. Adına hutbe okutup, para kestirdi; yedi yıl meliklik yaptı. Babasının vefâtıyla saltanata kardeşi İzzedîn Keykâvus geçti. Saltanatı ele geçirmek için harekete geçen Alâüddîn Keykubâd, Erzurum meliki amcası Mugîseddîn Tuğrul Şâh, Uç beği Dânişmendli Zahireddîn ve Ermeni Leon’dan aldığı kuvvetlerle 1211 (H.608)’de Kayseri’yi muhasara etti. Ermeniler, Sultan ile anlaşıp, desteği çekince tertibe mâruz kalmamak için Ankara’ya çekildi. Alâüddîn Keykubâd, Ankara’nın kale ve surlarını tahkim edip, 1212 (H.671) senesine kadar burada kaldı. Anadolu Selçuklu sultânı ağabeyi İzzeddîn Keykâvus’un şehri muhasarasına mukavemet ettiyse de, Sultan’ın ihsânlarına kavuşanlar tarafından yakalanıp, teslim edildi. Sultan’ın hocası Şeyh Mecdüddîn İshâk Efendi’nin tavassutuyla katl edilmeyip, Malatya’ya gönderildi. Malatya yakınlarındaki Minşar (Masara) ve daha sonrada Kezirpert kalesine hapsedilip, 1220 senesine kadar burada kaldı. Sultan İzzedîn Keykâvus, yüksek vasıf ve hususiyetlerini takdîr ettiği kardeşi Alâüddîn Keykubâd’ın tahta geçirilmesini vasiyet etti. Anadolu Selçuklu devlet adamları, kumandanlar ve âlimlerinin kararıyla tahta çıkması uygun görüldü. Beylerbeyi ve maiyeti, Alâüddîn Keykubâd’ı tahta davet müjdesini götürmek için yola çıktı. Bu sırada, Kezirpert kalesine mahbus olan Alâüddîn Keykubâd bir rüya gördü. Rüyasında; nûrânî yüzlü bir ihtiyarın gelip, ayaklarının bağını çözdüğünü, koltuğundan tutarak iri bir ata bindirdiğini gördü ve; “Bundan sonra Şihâbüddîn Ömer bin Muhammed Sühreverdînin (k.sirruh) himmeti ve muhabbeti seninle beraberdir” dediğini duydu. Neş’eli bir şekilde uyanan şehzadeyi, sebebini bilmediği bir sevinç kaplamıştı. Bu durum ikindi namazına kadar devam etti. İkindi namazını kıldıktan sonra, kendisine sultanlık haberini getiren Beylerbeyi Seyfeddîn Ay-Aba ve süvarileri görünce, kötü bir durumda karşılanacağı endişesiyle Farsça iki beyt söyledi. Mânâsı:
Çok ağlayan pek hâzin bulmuştur âlem beni,
Her gülenin elbisesi soyulur üryân olur.
Her kederin akşamı beni gamlı buldu,
Her müjdenin sabâhı güldüğümü görmedi.
Ömrünün sonunu düşünüp, ölümü bekleyen Alâüddîn Keykubâd, gelenlerden ağabeyinin vefât haberini duyup, saltanat daveti alınca, Allahü teâlâya şükretti. Zaman kaybetmeden harekete geçti. Sivas’ta ağabeyinin tabutu ile karşılaştı. Anadolu Selçuklu tahtına oturdu ve sultanlığını îlân etti. Âlimler, beyler ve devlet ricali, önünde toplanarak bî’at (tâbilik, bağlılık) yemîni yaptılar. Merasimden sonra emirlere hil’atler dağıtıldı. İktâ ve mülkiyet menşurları verildi. Payitahta giderken Kayseri, Aksaray ve sonra Konya’da beyler bağlılıklarını arzettiler. Abbasî halîfesi Nasır bin Müstedî de, büyük âlim Şeyh Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretlerini hil’at, mensur ve diğer hâkimiyet alâmetleriyle Konya’ya gönderdi. Halîfenin elçisi Şeyh Şihâbüddîn-i Sühreverdî (r.aleyh); ilmiyle âmil, İslâm âlemini fütüvvet teşkilâtıyla birleştiren, zahir ve bâtın ilimlerinde mahir bir âlimdi. Selçuklu tahtının genç sultânı Alâüddîn Keykubâd, böyle mübarek bir zâtın payitahtını şereflendireceğini haber alınca, üst seviyedeki beylerini karşılama ve refakat vazifesiyle Aksaray’a gönderdi. Kadı, âlim, şeyh, mutasavvıf, ahî ve devlet ricali onu karşılamak için yola çıktılar. Sultan, kendisi de hassa askerleri ile istikbâle çıktı. Sultan Alâüddîn Keykubâd, gönül sultânı, kalblerin kutbu Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretlerini görünce; Kezirpert kalesinde iken kendisine rüyasında sultanlık müjdesini veren nûr yüzlü zât olduğunu anladı. Karşılayıp, hürmetle elini öptü. Şeyh, İslâm dînine hizmet etmesi ve memleketinde adaleti yükseltmesi için Sultân’a duâ etti. Sultanla birlikte Konya’ya girdi. Güzel bir şekilde ağırlandı. Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretleri, Selçuklu Sarayı’nda tertip edilen merasimde, Sultân’a, Halîfe’nin hil’atını giydirdi, başına imâme yâni sarık koydu. Saltanat tevcih an’anesine göre, halîfenin gönderdiği asa ile Sultan’ın arkasına vurup, adalet ve şerî’atden ayrılmaması yolundaki tavsiyelerini tekrar ettikten sonra, tahta oturmasına müsâade etti. Sultan, halîfenin gönderdiği eğeri süslü bir ata bindirildi ve Bağdad’dan gelen tabaklardaki paralar üzerine saçıldı. Alâüddîn Keykubâd, saltanat alâmeti olarak çetr, sancak ve mehter takımı ile Sühreverdî hazretlerinin refakatinde ata bindi. Birlikte dolaşıp, saraya döndüler ve yemek yediler. Sohbette hapishanedeki rüyasını anlattı. Hükümdârlığın akabinde bir rüya daha gördü. Hayret içinde uyandı. Behâeddîn Veled’e ve Şeyh Sühreverdî hazretlerine anlattığı rüyasında; başının altından, göğsünün ham gümüşten, göbeğinden aşağısının tamamen tunçtan, her iki kalçasının kurşundan ve iki ayağının da kalaydan olduğunu görmüştü. Bütün tâbirciler, bu rüyanın yüceliğinden hayrette kaldılar. Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretleri bu rüyanın tâbirini Behâeddîn Veled hazretlerine havale etti ve kendisi hiç bir şey söylemedi. Behâeddîn Veled bu rüyayı şöyle tâbir etti: “Sen dünyâda oldukça, insanlar; rahat, temiz yaşayacaklar ve altın gibi kıymetli olacaklar. Senin ölümünden sonra, oğlunun sultanlık zamanı, senin zamanına nisbetle, gümüş derecesinde olacak; torunun zamanında tunç mertebesine düşecekler, haris insanlar başa geçecek. Saltanat üçüncü batna ulaşınca, her taraf karışacak. Halk arasında dürüstlük, vefâ ve şefkat kalmayacak. Dördüncü ve beşinci batna gelince, Rum ülkesi yâni Anadolu tamamen harabe olacak. Bütün memleketleri fesâd ehli kaplayacak. Selçuk âilesi zevale uğrayacak, dünyânın nizâmı bozulacak! Küçükler hiç yoktan büyüklerin yerine geçecek, önemli işler değersiz kimselerin elinde kalacak. Peygamber efendimizin; “Emirler, işleri ehli olmayan kimselere verirlerse, işte o zaman kıyametin kopmasını bekleyiniz” buyurduğu gibi, her taraftan haricîler (fitneciler) çıkacak. Moğol istilâsı bütün dünyâyı harabeye çevirecek. İslâm âlimlerinin, vekâr ve temkin sahibi evliyânın eserleri silinecek. Yeryüzünden bereket kalkacak, çaresiz kalan insanlar kıyametin kopmasını dört gözle bekleyecekler.” Sultan Alâüddîn Keykubâd ve mecliste bulunanlar, bu tâbiri dinledikten sonra ağladılar. O gün Sultan, Behâeddîn Veled ve Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretlerine kıymetli hediyeler verdi. Diğer âlimlere de hediyeler verip hepsinden duâ istedi. Şeyh Şihâbüddîn-i Sühreverdî’ye (k.sirruh) devlet ricali, beğler, ahî ve halk da çok hürmet edip, Konya’da kaldığı müddetçe hep ziyâretinde bulundular. O da feyz bereketlerini saçarak, tâliblerin ruhlarını cilalayıp, vâz ve nasîhatlerde bulundu. Dönüşünde sultân’ın refakatinde uğurlanıp, yol boyunca refâkatçılar verildi. Alâüddîn Keykubâd, Halîfe Nâsır’a; hıristiyan, Ermeni ve Rûm memleketleri haracından yüzbin dirhem gümüş, ellibin altın dinar, kıymetli atlar, Rûm köleler ve nadide elbiseler gönderdi. Halîfe, Sultan’ın kuvvet ve elçisi Şihâbüddîn-i Sühreverdî’ye (k.sirruh) gösterdiği tazimden ziyadesiyle memnûn oldu. Şihâbüddîn-i Sühreverdînin (r.aleyh) Alâüddîn Keykubâd ve ülkesi hakkında sitayişle bahsetmesi, âlim ve velîlerin Konya tarafına akın etmelerine sebeb oldu. Sultan’ın tahta çıkmasını, Eyyûbî hükümdârı Melik Eşref de tebrik etti.
Alâüddîn Keykubâd, maceralı gurbet ve hapishane hayâtından sonra muhteşem bir merasimle tahta geçince; iktidarını kuvvetlendirip, aldığı idarî, ictimâî, iktisadî, siyâsî ve askerî tedbirler ile icrââta başladı. Orta Asya’dan Orta Doğu’ya doğru yayılan Moğol zulmünden kaçan; Türkistan, Horasan, İran, Azerbaycan, Kafkasya ve Kıpçak ili’ndeki müslüman Türklerin her kesimine mensûb; âlim, mutasavvıf, san’atkâr, tacir ve ahâli, karadan ve denizden Selçuklu ülkesine sığındı. Bunlar, şefkatle karşılanıp, Anadolu’nun muhtelif şehir ve bölgelerinde iskân edildiler. Sultan Alâüddîn Keykubâd, istikbâlde muhtemel, Moğol tecâvüzüne karşı hudûd bölgelerini ve Anadolu’nun bâzı şehirlerini tahkîm ettirip, kaleler yaptırdı. Hudutlardaki tahkîmâta ilâveten; Konya, Sivas ve Kayseri gibi mühim şehirlerin sûr ve kalelerini yeniden yaptırdı. Konya sûrlarını inşâ ettirmeden önce, mâiyetiyle dolaşıp, şehrin büyüklüğü, zenginliği, ahâlinin refahı, çevresinin bağ, bahçe ve köşklerle dolu olmasından sırasıyla bahsettikten sonra şöyle dedi: “Cihân bizim kudretimizi biliyor. Lâkin dünyâ bir karar üzere kalmaz ve hâdiselerin ne getireceği önceden kestirilemez. Konya gibi büyük, güzel ve zengin bir şehri sûrdan mahrum bırakmak akıl kârı değildir.” Tahkîm için sur, burç ve kapıların yerleri tesbit edildikten sonra bunlardan dört büyük kapı, bir kaç burç ve sur bedelini bizzat kendi parasından yâni hazîne-i hâssadan verdi. Kalanını da devlet ricalinden beylere taksim ederek, masraflarının karşılanmasını ve bir an önce yapılmasını emr etti. Sivas’ta da aynı şekilde hareket edilmesini emr etti. Konya’daki inşâat kısa zamanda bitirildi. Her emirin kendi yaptırdığı eserler üzerine adları ve kitabeleri kondu. Sultan’ın kendisi de gümüş gibi beyaz mermerlerin üzerine âyet-i kerîme, hadîs-i şerîfler ve hikmetli sözler hakkederek, adını nakş ettirdi. Surların inşâsı tamamlanınca gezip gördü. Çok beğendi. Emirleri, san’atkârları mükâfatlandırdı. Konya, Sivas ve Kayseri’ye ilâveten; Amasya, Erzurum, Malatya ve diğer Anadolu şehirlerini de kale ve surlarla tahkîm ettirdi. Alâüddîn Keykubâd’ın firâsetle muhtemel tehlikeye karşı tedbir alması, İslâm alemince takdirle karşılandı.
İslâm medeniyet merkezlerini yakıp yıkan, yerine getirilemiyecek darbeler indiren, milyonlarca müslümanı öldürüp, kadınlarını esir diye askerlerine dağıtarak çok çirkin işler yapan ve Sarı Haçlılar da denilen Moğollara karşı Abbasî halîfesi Nasır, Sultan Alâüddîn Keykubâd’dan askerî yardım istedi. Halîfenin Muhyiddîn bin el-Cevzî başkanlığındaki elçilik hey’etini Sivas’ta karşılattırıp, Konya’da kabul etti. Halîfelik makâmına tazim, elçisine hürmet edip, halîfenin gönderdiği hil’at ve imâmeyi giydi. Elçi, Moğolların doğudaki kuvvetli İslâm devleti Harezmşahlar ile muharebe ettikten sonra, Orta Doğu’ya doğru ilerlediklerinden bahsederek, tehlikeyi haber verdi. Halîfe’nin diğer Müslüman hükümdârlardan olduğu gibi Sultan’dan da sâdece, ikibin asker ile mülk ve millet, din ve devletin bekası için yardım taleb ettiğini bildirdi. Alâüddîn Keykubâd, Halîfe’nin talebini ziyadesiyle karşılayıp; Malatya subasışı Bahâüddîn Kutluğca kumandasında beşbin kadîm sipâhîden müteşekkil seçkin bir kıt’ayla birlikte silâh ve techîzât ve bunların bir senelik erzakını gönderdi. Bu askerî birlik, uğradığı her yerde merasim ile karşılanıp, duâlarla uğurlandı. Halîfe, Moğolların Harezmşahlar ülkesinden geri çekilmesiyle, Musul’a kadar gelen Bahâüddîn Kutluğca ve kıt’asının geri dönmesini taleb etti.
Alâüddîn Keykubâd, Moğollara karşı şehirleri tahkim ettikten sonra, ordu Moğollarla uğraşırken, arkadan vurma tehlikesi olan hıristiyan prenslikleri ortadan kaldırmayı düşündü. Bunların en büyüğü Alanya’daki prenslikti. Rumların Kalonoros, Avrupalıların Candelere veya Scandalor kalesi dedikleri Alanya’nın fethi için, Antalya subaşısı Mübârizüddîn Ertokuş ve Eseüddîn Ayaz adlı beylerin topladığı bilgiler Sultan’a arz edildi. Kalonoros kalesi Kyr Vart’ın, Alara kalesi ise kardeşinin hâkimiyetinde idi. Belde, Akdeniz sahilinde siyâsî ve ticarî önemi hâiz, kışı bahar gibi hoş ve şirin, her taraf yeşil ve tabîat güzellikleriyle dolu idi. Kayseri’de bulunan Sultan, bütün bilgileri değerlendirdikten sonra, taşradaki emirlere ve uç beylerine fermanlar göndererek, bütün kuvvetlerinin Konya’da toplanmasını emretti.
Cihâd haberini duyan Türk beyleri, eğitimli askerleriyle vakit kaybetmeden gelip orduya katıldılar. Hazırlıklarını tamamlayan ordu, 1221 (H.618) senesi kış mevsiminde bir sabah tan yeri ağarırken hücûma geçti. Her tarafı kös sesleri inletiyordu. Sultan, orduyu üç bölüme ayırdı. Ordunun bir kısmı sahilden, bir kısmı gemilerle denizden, diğer kısmı da kayalık kısımdan şehre yaklaştı. Yalçın kayaları yumuşak kumlar gibi çiğneyen İslâm mücâhidleri, şehrin karşı tepesine mancınıkları yerleştirdiler.
Kale komutanı Kyr Vard, Selçuklu ordusunu şehrin önünde görünce, sâhib olduğu mülkün elinden gideceğini anladı. Bütün gece, kaleyi nasıl müdâfaa edeceğini düşündü. İslâm ordusundaki mücâhidler, bir taraftan muharebe hazırlıkları yapıyor, diğer yandan da düşman karşısında muzaffer olmaları için Allahü teâlâya duâ ediyorlardı. Ordugâhda okunan Kur’ân-ı kerîm sesleri semâya yükseliyordu. Şehâdet yolunda “Cennet-i âlâ”ya kavuşmayı arzulayan asker, gazâya hazırdı. Sabah ezanları okununca, İslâm mücâhidleri bölük bölük namaza durdular. Namazdan sonra el açıp, Allahü teâlâya yalvardılar.
Tan yeri ağarırken, Sultan Alâüddîn Keykubâd, kale komutanına bir elçi göndererek, ya İslâmiyeti kabul, ya kaleyi teslim etmesini veya harbe hazır olmasını bildirdi. Kyr Vard, kaleyi ele geçirmenin çok zor olduğunu bildiği için, bu teklifi kabul etmedi. Sultan, ordunun harb düzeni almasını emretti. Harb düzeni alan ordusunu teftişten sonra, İslâm mücâhidlerine niyetlerinin Allahü teâlânın rızâsı olması gerektiğini anlatan kısa bir konuşma yaptı ve hepsinden helâllik diledi.
Sultan Alâüddîn’in işaretiyle kösler vurmağa başladı: İslâm mücâhidleri şimşek gibi ileriye atıldı. Her tarafı atların kaldırdığı toz bulutu kapladı. “Allah Allah” nidaları dağlarda yankılanıyordu. Mancınıklar kaleyi dövüyor, mücâhidler yol bulmanın zor olduğu sarp yerlerden kaleye girmeye çalışıyorlardı.
Kaleye ulaşmak çok zor olduğundan, kuşatma günlerce sürdü. Havaların soğuması da kalenin fethini güçleştiriyordu. Muhasaranın başlamasından iki ay geçmesine rağmen kale bir türlü düşmemişti.
Bir gece Sultan, âdeti üzere teheccüd namazını kıldı. Allahü teâlâya, kalenin fethini müyesser eylemesi için yalvardı. Yattıktan bir süre sonra, rüyasında, güzel yüzlü bir genç şöyle söyledi: “Bu kaleyi, denizden ve karadan kuşatan hiç kimse ele geçiremedi. Ancak Allahü teâlânın yardımı ile sana kalenin fethi müyesser olacaktır.” Uykusundan uyanan Sultan, derhal beyleri yanına çağırdı. Rüyasını onlara anlattı. Yüz baş inek, bin baş koyun ve onbin dirhemi fakirlere ve gazâya katılan İslâm mücâhidlerine sadaka olarak dağıttı.
Sabah olduğunda, kalenin uzun süre daha dayanamayacağını anlayan kale komutanı Kyr Vard, önceden tanıdığı Antalya subaşısı Mübârizüddîn Ertokuş’a adam göndererek; kaleyi teslim edeceğini ve Sultan’la arasında aracılık yapmasını istediğini bildirdi. Sultan bu duruma çok sevindi. Allahü teâlâya şükretti.
Sultan ile Kyr Vard arasında yapılan anlaşmaya göre, Alâüddîn Keykubâd, kaleyi teslim alacak ve Kyr Vard’ın kızı ile evlenecek, buna karşılık Kyr Vard’a Akşehir ve yakınında bulunan birkaç köy iktâ olarak verilecekti. Kyr Vard, kaleden çıkıp, Sultan’ın otağına giderek Özür diledi. Müslüman Türklerin kaleyi aldıktan sonra kimseye eziyet etmediklerini görünce, müslüman oldu. Daha sonra kızı da müslüman olup, Mâh-ı Peri Hâtun ismini aldı ve çok hayırlar yaptırdı.
Sultan Alâüddîn Keykubâd, kös sesleriyle kaleye doğru ilerlerken, şehrin ileri gelenleri onu hediyelerle karşıladılar. Kaleye giren Alâüddîn Keykubâd, bu güzel beldeye sâhib olduğu ve ilk seferinin muzafferiyetle neticelendiği için Allahü teâlâya şükür secdesine kapandı. Daha sonra kalenin Kalonoros olan adının kendi ismine izâfeten Alâiyye’ye çevrilmesini emretti.
Alâiyye’den sonra Alara kalesi de teslim alındı. Şehre oniki kapılı saray, sûr ve burç yapıldı. Alâiyye’deki inşâ ve îmâr 1223 (H.620) senesinde tamamlandı. Yapımına daha önce başlanan Alâüddîn Câmii bitirilerek ibâdete açıldı. Şehir, medrese ve diğer eserler ile süslenip, Sultan’ın kışlık merkezi hâline getirildiği gibi, devlet erkânına ait konaklar da yapıldı. Tersane inşâ edilerek, denizciliğe önem verildi. İktisadî ve ticarî hayâtın gelişmesi için şehir ve hâricinde tedbirler alınıp, Türk ve müslüman tüccarlara san’atkârlara çeşitli imkânlar tanındı. Alâiyye ile Antalya arasına Şerofzan Han’ı ve kervansaraylar inşâ edildi. Ticâret kervanları, tacir ve mâiyyetinin ihtiyaçları sağlanıp, emniyete alındı.
Sultan Alâüddîn Keykubâd, Alâiyye’nin fethinden sonra kışı Antalya’da geçirdi. Baharda Kayseri’ye geldi. Fütûhat plânlarının tatbikine geçmeden, iç işlerin hâlline baktı. Devamlı fetihler, saltanat değişimi, taht mücâdeleleri, muhacirlerin iskânı, nüfûsun çoğalması, beylerin nüfûzunun artması; devletin önde gelen mes’eleleri idi. Ayrıca, devlet ricali arasında emniyetsizlik, hoşnutsuzluk vardı. Sultan, îmâr ve inşâ faaliyetlerinde mâlî mes’ûliyetler getirip, nüfuzu merkezîleştirme tedbirleri aldı. Kendisini öldürerek kardeşi Celâleddîn Keyferîdûn’u tahta çıkarmak niyetinde Olan bâzı beylerin varlığından haberdâr oldu. İlk tedbir olarak saray ve toplantılara gelen beylerin çizmeleri hâriç silâhsız gelmelerini emir buyurup, kaide hâline getirdi. Onları bertaraf etmek için hazırlık ve tedbirlerini tamamlamasıyla da saraya davet ettiği isyânkâr beylerden yirmidördünü cezalandırdı. Mâiyyetleri te’sirsiz hâle getirilip, çocukları Tâşthâne ve Gulâmhâne mektebine gönderilerek, terbiyeli bir şekilde yetiştirildi. 1227 (H.625) senesindeki bu hâdiselerden sonra, devlet işleri yeni tâyinler, yerinde ve isabetli tedbirlerle her bakımdan yoluna kondu. Sultan, tebeasının hak ve hukukunu içerde ve dışarda her türlü tecâvüzden koruduğu gibi, memleketteki yabancı misafirlere de aynı şekilde muamelede bulundu ve başvuran tüccarların, dertlerini dinledi. Tüccarlardan birinin Anadolu Selçuklu Devleti sarayına gelerek; “Haleb’den, Şam ve Bağdad kumaşlarını denk bağlayıp, bu memlekete (Anadolu) geliyordum. Ermeni Leon’un hükmettiği yerlerden geçerken, bütün mallarımı soydular, hayâtımı zor kurtardım. Kâfirin, Sultan’dan korkacağını düşünerek dergâhınıza geldim”, bir başka tacirin de; “Antalya sâhillerindenim. Bütün hayâtım boyunca ne kazandımsa gemiye yükleyip, deniz seferine çıktım. Mısır’a varıp, kâr etmek istedim. Fakat sahilden hücûm eden Frenkler (haçlılar) bizi esir ettiler. Bütün mallarımızı alıp sonra zindana attılar” şeklinde durumlarını arz etmeleri üzerine, zararları derhal tazmin edilmiştir.
Sultan Alâüddîn, Ani havâlisinden Kilikyâ’ya gelen Ermenilerin hudud tecâvüzlerini durdurmak, Anadolu’ya gelen Türkmenlere yer te’min etmek ve ticâret yollarını emniyete almak için sefere çıktı. Mübârizüddîn Çavlı kuzeyden, Emîr Komnenos Mavrozomes doğu istikâmetinden kara kuvvetleriyle ve Antalya subaşısı Mübârizüddîn Ertökuş da güneyden deniz kuvvetleri ile harekete geçti. Mübârizüddîn Ertökuş, sahilden ilerleyerek Ermenilerin karşı taarruzunun ve Kıbrıs Adası’ndaki haçlılar ile birleşmesinin önüne geçmek istedi. Türkler ile karşılaşan haçlılar mukavemet edemeyerek, kale ve hisarları boşaltıp gemilerle Kıbrıs’a döndüler. Manavgat, Anamur ve sahildeki diğer kaleler Ermeni ve Rumlar’dan teslim alınıp, kültüvâil denilen dizdarlar kumandasında Türk muhafızlar yerleştirildi. Mübârizüddîn Çavlı, Lârende tarafından Göksu vadisini tâkible Silifke’ye doğru ilerleyip, İçel bölgesini zabt etti. Buraya Kamereddîn Lala Bey vali tâyin edilerek, bölgeye Karamanlılar zamanına kadar Kamereddîn ili denildi. Emîr Komnenos, Maraş ve Ceyhan vadisi boyunca ilerleyerek Çukurova’ya indi. Ermeniler ile müttefikleri haçlılar perîşan olup, sulh istediler. Sultan, Kilikya’nın yakınlığı sebebiyle her zaman fethedilebileceği görüşü ile 1225 (H.623)’de Çukurova harekâtını durdurup, 1226 (H.624)’de sulh yapıldı. Andlaşmaya göre; Kilikya’daki Ermeniler tâbiiyeti, senelik vergiyi kabullendiler. Sis (Kozan) de câmi inşâ ettirerek, Sultan adına hutbe okutup, para basmayı kabul ettiler. Sis’teki müslümanlar, İslâm dîninin emirlerini serbestçe yapacak ve İslâmiyet resmen tanınacaktı. Reisleri kendi silâh ve techîzâtı ile, ihtiyaç ve sefer hâlinde, bin süvari ve beşyüz çarkçıdan müteşekkil muharip ve yardımcı kuvvet gönderecekti. Bu sefer esnasında fethedilen İçel arazisine Türkmenler iskân edilerek, arâzi, mal ve nüfus tahriri yapıldı.
O sırada Moğollar, Türkistan’dan batıya yönelerek Kırım’a kadar geldiler. Kırım’ın Karadeniz sahilindeki büyük ticâret merkezi Suğdak şehrini işgal ederek çok zulüm yaptılar. Ahâli çâreyi kaçmakta buldu. Pek çok tacir ve sermayedar, kurtarabildikleri kıymetli malları ve sermâyelerini gemilere yükleyip, Karadeniz’in güney sahillerine çıkarak, Anadolu Selçuklu Devleti’ne iltica ettiler. Suğdaklı kazazede ve felâketzedeler ile Kıpçak, İdil Türkleri ve Rus diyarında aynı akıbete uğrayan tüccarlar, Alâüddîn Keykubâd’a hâllerini arz ettiler. Sultan, dergâhına gelen mazlumları dinleyip, gönüllerini hoş tutarak kalblerini kazandı. Moğollar’ın zulümlerine ve fırsatçı Rumların yağma ve yerleşme faaliyetlerine mâni olmak için Suğdak üzerine denizaşırı bir sefer yapmaya karar verdi. Hududlardaki hizmetleriyle meşhûr Kastamonu uç beyi Hüsâmeddîn Çoban kumandasındaki Selçuklu kuvvetleri, Karadeniz donanmasıyla Sinop’tan Suğdak’a hareket ettiler. Suğdak’a çıkartma yapıp, şehri teslim aldılar. Havalideki Kıpçak hânı, Saksın şehri ahâlisi ve Rus knezi Selçuklulara karşı ittifak edip, onbin kişilik ordu hazırladılarsa da, muharebeye cesaret edemediler. Beşbin dinar altın ve çeşitli hediyeler vermek suretiyle Anadolu Selçuklu tâbiiyetini kabul ettiler. Rus knezi de, kıymetli hediyeler, Macar atları, kürkler ve ketenler göndererek âmân diledi. Suğdak’da Alâüddîn Keykubâd’ın fermanı okunup, îlân edildi. Câmi inşâ edilerek kâdı, imâm ve müezzinler tâyin edildi. 1227 (H.625) senesinde gerçekleştirilen Suğdak seferi neticesinde, Anadolu Selçuklu Devleti denizaşırı beldelere hâkim olup, pek çok ganîmet ve hediyeler ile dönüldü. Suğdak’da emniyet sağlanınca geri dönen tacirler, ticâret hayâtına tekrar devam ettiler.
Trabzon ve civârına hâkim olan Rumlar, Türklerin meşgûliyetinden faydalanarak, Karadeniz sahillerine taarruza geçtiler. Kırım seferinden sonra Sinop, Samsun ve Ünye sahillerine karşı harekâta geçildi. Melik Gıyâseddîn. Keyhüsrev ve atabeği Mübârizüddîn Ertokuş kumandasında gönderilen kara kuvvetleri, Gümüşhane yolu ile Zigana Dağı’nı aşıp, Maçka’ya doğru ilerlediler. Türklerin harekâtına mukavemet edemiyen Rumlar, müstahkem Trabzon sûrları içine çekilip, müdâfaaya geçtiler. Trabzon, kara ve deniz istikâmetinden, muhasara malzemeleri ve mancınıklarla kuşatmaya alındı. Şiddetli hücûmlar yapılıp, sûrların üstüne çıkılarak büyük kahramanlıklar gösterilmesine rağmen; kalenin sağlamlığı, fırtına ve yağmurun getirdiği seller, taarruzun devamını ve harekâtın seyrini zorlaştırıyordu. Engellerin artması, muhasaranın kaldırılmasına sebeb oldu. 1228 (H.625) seferinde zabt edilemeyen şehir daha sonra tâbiiyete alındı.
Doğudaki bâzı küçük beylikleri de aynı bayrak altında toplamaya çalışan Alâüddîn Keykubâd, Artuklu ve Mengücüklü topraklarını sınırlarına dâhil etti. Eyyûbî sultânı Melik Eşref ‘le araları, fitneciler tarafından açılmaya çalışıldıysa da, Melikin kızkardeşi ile evlenerek akrabalık te’sis etti ve güçlü bir ittifak kurdu. Yaklaşan Moğol tehlikesine karşı tedbirli davrandı. Onlara karşı savaşan Celâleddîn Harezmşâh’la dostluk kurup destekledi. Ancak Celâleddîn Harezmşah, Moğolların dayanılmaz zulmünden kaçarak Anadolu’yu istilâya kalkışınca, buna mâni olmak istedi. Araları açıldı. Melik Eşref ve Sultan Alâüddîn Keykubâd’ın birlikte düzenledikleri sefer neticesinde, Erzincan yakınlarında Yassıçimen’de Harezmliler yenildi. 1230 (H.628)’de yapılan bu savaşta, Moğolların karşısında güçlü bir kuvvet olan Harezm ordusu zayıfladı. Yok yere müslümanlâr birbirlerini kırdılar. Alâüddîn Keykubâd, Erzurum ve havalisini de tekrar topraklarına kattı. Bu galibiyet, Selçuklulara doğuda kısmî huzur te’min ettiyse de, Moğol tehlikesine yol açtı. Netîcede İslâm âleminin aleyhine çok büyük hâdiselere sebebiyet verdi. Harezmşâhlar, Moğollara karşı önemli bir sed teşkil ediyordu. Mağlûbiyetleri, bu seddin kalkmasına sebeb oldu. Daha sonra Moğollar batıya yürüyerek, Anadolu dâhil Orta Asya ve Orta Doğu’daki İslâmî ve İslâmiyetten önce de yapılmış nice medeniyet eserlerini, kütüphaneleri, mektebleri, rasadhâneleri, kıymetli kitapları, târihin önemli kaynaklarını yok ederek, milyonlarca Türk ve müslümanı öldürdüler.
Moğollar, Harezmşâhları mağlûb edince, 1230 (H.628)’de Celâleddîn Mengüberti’yi tâkible Doğu Anadolu’ya girdiler; yağma, tahrib, katliâm yaparak Harput’a vardılar. Hıristiyan Gürcü kraliçesi Rosudan’ın tahrikleriyle, 1232 (H.629)’da Sivas yakınlarına kadar ilerlediler. Pek çok insanı esir alıp, hayvan sürülerine el koydular. Alâüddîn Keykubâd, Moğolların tecâvüzünü öğrenince, Kemâleddîn Kâmyar’ı derhâl Sivas’a gönderdi. Moğolların kuvvet mikdârı ve gayesini öğrenmek için takibe başladı. Kemâleddîn Kâmyar, Erzurum havalisi kumandanı ile görüştü. Moğolları ordu ile değil de casuslar vasıtasıyla tâkib ederek, lüzumlu bilgiler topladı. Moğollar, Yunus Derbendi’ni aşıp, Mugan Ovası’na varınca, tahrikçi Gürcü kraliçesine karşı harekete geçildi. Kemâleddîn Kâmyar ve Mübârizüddîn Çavlı kumandasındaki Selçuklu ordusu, süvari, piyade kuvvetleri ve ağır muhasara silâhları ile Gürcistan’a girdiler. Gürcistan’da fetihlerde bulunarak ilerlediler. Kraliçe Rosudan sulh istedi. Kraliçe, daha önceden evlenip ayrıldığı Selçuklu şehzadesi Tuğrul Şâh’dan olan kızını Alâüddîn Keykubâd’ın oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev”e verdi. Selçuklu ordusu Gürcistan’dan dönüp, zafer haberini ve ganîmetleri Sultan’a arz ettiler. Sultan Alâüddîn Keykubâd, Moğol tehlikesini diplomasi yoluyla durdurmak istedi ve Ögedey’e elçi gönderdi. Moğollar, Cengiz Hân’ın bile kahramanlığına hayran kalıp, çekindiği Celâleddîn Mengüberti’yi mağlûb eden Alâüddîn Keykubâd karşısında ihtiyatlı davrandılar Alâüddîn Keykubâd, sağlığında Moğol istilâ ve tehlikesini ülkesinden uzak tuttu. İleri görüşlülükle hududlarındaki ve ülke içindeki mühim şehir ve kaleleri tahkim etti. Kemâleddîn Kâmyar’ı doğu hududuna sefere gönderdi, önceden âlim, fâzıl, zâhid ve mutasavvıflar yurdu olan ve medeniyet eserleri ile süslü Ahlat, Moğol tahribatıyla harabeye dönmüş idi. Sultan, Ahlat, Bitlis ve havalisini emniyete aldı. Bölgenin îmâr ve ihtiyâcının te’min edilmesini emrederek, nüfus, arazi ve emlâk tahrîrini yaptırdı, iskân ettiği ahâliye hayvan, tohum ve mal dağıttırıp, bir müddet vergiden muaf tuttu. Azerbaycan, Erran (Karabağ) ve havalisindeki ahâli, Alâüddîn Keykubâd’ın müşfik, âdil ve insanî hareketlerine hayran kalıp, akın akın Selçuklu topraklarına geldiler ve gayet güzel muamele gördüler. Bölgedeki Harezmli askerlerde Selçuklu hizmetine girip, Anadolu’nun ortalarına iskân edildiler. Ahlat bölgesi subaşılığı, Sinâneddîn Kaymaz’a verilerek, tâyinler, îmâr ve inşâ faaliyetlerine devam edildi.
Bu arada fitne ateşi körüklendi. Eyyûbîlerle, Selçukluların arası açıldı. Eyyûbîler, güneyde Selçuklu topraklarına girdiler. Moğollar da doğudan hücûma geçtiler. Alâüddîn Keykubâd, Moğollardan çok Eyyûbîlerin istilâ hareketlerine üzüldü. Eyyûbîler üzerine Tâcüddîn Pervane ve Harezmli Kayır Hân kumandasında, Selçuklu ve Harezmli askerlerinden müteşekkil bir ordu gönderdi. Müstahkem Amid şehrini kuşattılarsa da, sûrları aşamadılar. Sultan, Şemsüddîn Muhammed İsfehânî kumandasında teçhizatlı ve muhasara vasıtalarıyla mücehhez yardımcı kuvvet gönderdi. Kışın getirdiği ağır şartlar yüzünden Âmid fethedilemedi.
Sultan Alâüddîn Keykubâd, Âmid seferi dönüşünde, Eyyûbîlerin Güneydoğu Anadolu’daki faaliyetlerini durdurmak gayesiyle meliklerin arasını açarak Melik Kâmil’i yalnız bıraktı. 1237 (H.634) ilkbaharında Selçuklu Ordusu’nu Kayseri’nin Meşhed ovasında topladı. Ramazan bayramı namazını Kayseri’de kıldı. Büyük merasim yapıldı. Sultan, bayramın üçüncü günü Bağdad’dan ve diğer devletlerden gelen elçilik heyetlerine büyük bir ziyafet verdi. Ziyafetin sonunda rahatsızlanarak, Keykubâdiye Sarayı’na gitti. Muhtemelen zehirlenerek Ramazan bayramının dördüncü günü vefât etti. Sultanın vefâtıyla doğu seferi yarım kaldı.
Alâüddîn Keykubâd, saltanatının onyedinci senesinde vefât ettiğinde kırkbeş-elli yaşlarında idi. Konya’da Anadolu Selçuklu sultanlarının çoğunun medfûn bulunduğu Ulu Câmi de denilen Alâüddîn Câmii bitişiğindeki Künbedsaray adıyla da anılan Künbedhâne’ye defnedildi. Yerine İzzeddîn Kılıç Arslan’ı veliahd göstermesine rağmen, Gıyâseddîn Keyhüsrev tahta çıkarıldı.
Alâüddîn Keykubâd’ın şahsiyeti, Moğol Ögedey Kaan’ın elçisi tâcir Emîr Şemseddîn Ömer’in şu teşhisiyle özetlenebilir: “O, dünyâca beğenilmiş ve İslâm’da misli gelmemiş bir pâdişâhdır. Dîni ve görüşü sağlam, adaleti geniş, aklı kâmil, memleketi mâmur, serveti çok, ahâlisi hoşnuddur. Kendi memleketinde zâlimler ve yol kesiciler onun siyâseti ve kahrı sayesinde görülmez. Adalet tevziin de kuvvetli ve zayıf arasında fark gözetmez. Ülkesini idarede dirayetli ve düşman avlamakta uyanıktır.”
Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin talebelerinden olup, Cengiz istilâsıyla Anadolu’ya gelen Necmeddîn-i Râzî, Sultan Alâüddîn Keykubâd ve ülkesini şöyle anlatır: “Müslümanlar emniyet, asayiş ve huzuru Selçuklu hânedânının mübarek sancağı gölgesinde buldular. Bu dindar pâdişâhlar zamanında yapılan medreseler, hânekâhlar (zaviye), ribâtlar (kervansaray), hastaneler, köprüler ve başka hayır müesseseleri hiç bir devirde vücûda getirilmemiş; âlimlere, zâhidlere ve ahâliye gösterilen himaye ve şefkat, devirlerinde girişilen gazâlar ve kazanılan zaferler gibisi hiç bir zaman vukû bulmamıştır. Bu husus o kadar malûmdur ki, tafsilâta lüzüm yoktur. Zîrâ Türkistan, Fergana, Mâverâünnehr, Hârezm, Horasan, Gûr, Sîstan, İran, Irak, Diyârbekir, Suriye ve Anadolu ülkeleri onların ve tabiîlerinin eserleri ile doludur. Müslümanlar bu mübarek hânedâna duâ ve senâ ile meşgûldürler.”
Sultan Alâüddîn Keykubâd, samîmi bir müslüman olup, Ehl-i sünnet itikadında ve Hanefî mezhebinde idi. İbâdetlerini devamlı ve eksiksiz yapardı. Alâüddîn Keykubâd’ın İslâmiyeti tatbikini Taşdârı Celâleddîn Karatay şöyle anlatır: “On sekiz sene Sultan’ın hizmetinde bulundum. Gecenin üçte birinden fazlasını, uykuda geçirdiğini hatırlamıyorum. Bilâkis onu geceleri Kur’ân-ı kerîm okumak, namaz kılmak, duâ etmekle ve çalışmakla meşgûl gördüm.”
Alimlere hürmet eder, ilmi çok severdi. Başta Kur’ân-ı kerîm olmak üzere, dînî eserlerin yanında, târih, devlet idaresi ve siyâsî kitaplar okurdu. İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin Kimyâ-i Se’âdet, Kâbus Unsur ul-Meâlî’nin Kâbûsnâme ve Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme’sini okuduğu gibi, kıymetli âlimleri yanından eksik etmezdi. Şihâbüddîn-i Sühreverdî hazretlerini çok sevip, hürmet ederdi. Sıkıştığı hâllerde, onu vesîle ederek Allahü teâlâya duâ ederdi. Ayrıca Necmeddîn-i Râzî ve Mevlânâ’nın babası Sultân-ül-Ulemâ Behâeddîn Veled’in sohbetinde bulunup, istifâde etti. Behâeddîn Veled ile, tamamlanan Konya sûrlarını gezdiler. Sultân-ül-Ulemâ, sûrların sağlamlığını, güzelliğini ve metanetini beğenmekle beraber; yüzbin burç ve bedeni aşarak âlemi harâb eden, mazlumların duâ oklarının neler yapabileceğini sordu. Sonra Sultan’a; “Allah Allah, deyip cehd et ve cihâdda bulun. Adalet ve ihsân kalesini yükseltirsen, hayır ve duâ askerlerini kazanırsın. Zîrâ bunlar senin için binlerce kaleden daha mühimdir. Alemin ve ahâlinin emniyeti onlara bağlıdır” buyurmuştur. Sultan da gönül sultânının tavsiylerine uyarak, adaletle hükmetti ve İslâm’ın güzel ahlâkından ayrılmadı. Sultan’ın bu vasıflarına zamanın âlim ve yazarları pek çok eserde yer vermişlerdir. Kapısına gelip, yardım isteyenleri asla boş göndermez, gönüllerini hoş tutardı. Mazlumların hak ve hukukunu aramak için sefere çıkar, muharebeden çekinmezdi. Devrin târihçisi İbn-i Bîbî, bir manzumesinde şunları yazar: “Ey Şehinşâh-i âzam, Uluğ Keykubâd! Dil, senin vasıflarını anlatmağa kadir değildir. Herkesin ümid ve korkusu sana bağlıdır. Sana her an binlerce teşekkürler olsun ve dünyâ senin adaletin ile dolsun! Zîrâ sen, cihânın seçkini, Selçukluların iftihârı ve Allahü teâlânın arslanı bir pâdişâhsın!” Devamında da; “Saadet diyarı ve huzur sarayı olan Anadolu, dünyâda zayıf ve garîblerin sığınağı, hüner sahiplerinin barınağı iken, vefâtından, 1283 (H.682) yılına kadar bu memlekette kimsenin boğazından tatlı şerbet geçmedi ve bu ülke dâima bir gerileme içinde kaldı” diye yazar.
Alâüddîn Keykubâd, Seyyid Burhâneddîn Muhakkik Tirmizî ve talebesi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Muhyiddîn-i Arabî hazretleri devrinde yaşayıp, onlarla münâsebette bulundu. İslâm âleminde edebiyat ve tasavvuf lisânı olan Farsça’yı çok iyi biliyordu. Farsça şiirler yazardı. Devrin Melik-üş-şuarâsı Kani’î, Türkistan’dan Sultan’ın yanına gelerek üçyüzbin beytlik otuz cild Selçuklu Şehnâmesi’ni yazdı. Astronomi ilmine merakı olduğundan müneccim Bîbî’yi, Şam’dan Konya’ya davet etti. Anadolu’ya gelen ilim ehli ile Moğol istilâsından yurtlarını terk eden Türkistanlı ve İranlı pek çok âlim, edîb, şâir ve san’atkârı himaye ederek, imkân tanıdı. Alimler ve ilim âşıklarına medrese, hânekâh, zaviye, dâr-üş-şifâ yurtları inşâ ve îmâr ettirdi. Konya’da kendi adına Dâr-üş-şifâ-i Alâî’yi (hastane) yaptırdı. Ayrıca pek çok hayır eserleri inşâ ettirdi. Kerîmüddîn Mahmud Aksarâyî, târihinde, Sultan’ın çok akıllı, güzel ahlâklı olduğunu beyânla; “O’nun hayrat eserleri zamanın sahifeleri üzerinde ve cihânın her tarafında güneş ışığı kadar parlaktır” diye anlatır.
Alâüddîn Keykubâd, Türklerin en büyük cihângir sultanlarından idi. Dünyâya, İslâmiyetin emrettiği nizâmı vermek ve İ’lây-ı kelimetullah uğrunda mücâdele etti. Anadolu Selçuklu Devleti’nin kudret ve şerefini yükseltti. Mütecavizlere karşı şiddetli, fakat âdil davrandı. Bizanslılar, Haçlılar, Moğollar, Rumlar, Ermeniler ile din, millet ve vatan uğruna mücâdele etti. Eyyûbîler, Harezmşahlar ve âsî Türk beylerinin tecâvüzünü cezâlandırdı. Memleketinin hududlarını genişletti. Pek çok hükümdâr, bey, kumandan ona itâat etti. Alâüddîn Keykubâd’ın zaferlerini işitip, cihângirliğini teşhis eden Papa ve Alman imparatoru, dost geçinme çârelerini aradılar. Devletler, elçilik hey’etleri göndererek, dostluklar kurdular. Bu sebeple dünyânın sultânı mânâsında Sultân-ül-âlem denildi. Cihâd ve gazâlardaki muvaffakiyeti üzerine Abbâsî halîfesi de büyüklüğünü tasdik ederek, etrafa yazıp gönderdiği mektuplarda, en büyük sultan mânâsında Sultân-ül-âzam ünvanı ile hitâb etti.
Cihângirliği yanında iktisadî ve ticarî hayâta çok önem vermiştir. Ahâlisinin refah seviyesini yükseltmek için ikitisâdî ve ticarî hayat ile medeniyet yolunu dâima açık tuttu. Ticarî ve medenî münâsebetlerin baş âmili olan kara ve deniz yollarına önem verdi. İnşâ ettiği kervansaray ve hanlar, sahil şehirlerinde kurduğu limanlar bunun en açık şahididir. Ayrıca, onun devrinde ülkenin her tarafında ticâret merkezleri yaygınlaştırıldı. Beynelminel ticâret yollarının emniyeti sağlandı. Orta Doğu, Asya, Avrupa ve Afrika kıt’aları ile ticarî münâsebeti olan devlet, kavim ve kolonilerle andlaşmalar yapıldı. Alâüddîn Keykubâd’ın iktisadî ve ticarî hayâtın gelişmesi hususunda tâkib ettiği isabetli siyâseti netîcesinde, Anadolu önemli bir ticarî merkez hâlini aldı. Yolları emniyete almasına rağmen her ihtimâle karşı zengin ticarî mallar taşıyan büyük kervanların, denizlerde yabancı korsanlar tarafından tecâvüze uğraması hâlinde bunların zararları devlet hazînesinden karşılandı. Bu, muazzam bir teşvik ve himaye idi. Ticâret kervanlarının hem emniyeti, hem de istirâhati için ana yollar üzerine kervansaraylar yaptırdı. Kervansaraylar gayet mükemmel istirahat yerleri, emniyetli, müstahkem binalardı. Gelen kafilenin her türlü ihtiyâçları burada karşılanırdı. Yolculara ayırım yapılmaksızın ücretsiz ve aynı mikdarda yemek verilir, hayvanlarına bakılıp, hastaları tedâvî edilir, ilâç te’min edilir ve malları emniyete alınır, istirâhatleri sağlanırdı. Bu kervansaraylar zamanımızın; yolcunun rahatça istirahatini sağlayan otel, yiyecek ve içeceğini hazırlayan lokanta, tedâvî yapılıp, ilâç verilen revir, emniyetini sağlayan garnizon, malları muhafaza eden ambar, hayvanların barındırılıp, bakıldığı ahır ve çiftlik mâhiyetinde idi. Ticarî hayâtın gelişmesine paralel olarak ziraî ve sınaî istihsâl de aynı seviyede yüksek olup, ahâlinin refahı da iktisâdî yükselişe eşit idi. Avrupalılar Anadolu’yu efsânevî servetler ve hazîneler diyarı olarak görürlerdi. Sultan adına basılan Sikke-i Alâî ve Keykubâdî denilen altın paralar piyasanın en kıymetli, geçer akçesi idi. İktisadî yükselişe paralel, muazzam inşâ ve îmâr faaliyetleri yapıldı. Sultan, saltanatının ilk yıllarında merkez olarak kullandığı Konya, Kayseri, Sivas şehirlerini, başta surları olmak üzere, tahkim ve ilâvelerle îmâr ve inşâ ettirdi. Muhtemel Moğol istilâsına karşı da hudud ile diğer Anadolu içlerindeki şehir, kasaba ve kaleleri tamir ve inşâ ederek, savunmaya hazırladı. Rumlardan alınan Alâiyye, Sultan’ın nâmına uygun medenî eserlerle süslendi. Büyük şehirler ve lüzumlu yerler ile ihtiyâcı olan mahaller muhteşem sûrlarla çevrildi. Ayrıca câmi, medrese, hastane, tersane, köprü, kervansaray, han, hânekâh, zaviyeler inşâ ettirdi. Akdeniz sahilinde Alâiyye, Beyşehir gölü üzerinde Kubâdâbâd, Kayseri’de Keykubâdiye ve Konya saraylarını yaptırdı. Kubâdâbâd meyve ağaçları, yeşillikleri, suları, havası ve Beyşehir gölünün manzarası, rûha ferahlık veren câmi, köşk, hoş havuzlar ve çardaklar ile muhteşem bir mamure idi. Sultan’ın sefer haricindeki yazlığı, Kayseri’deki Keykubâdiye sarayı, çeşmeler, çiçekler ve güllerle çevriliydi. Sultan, sarayında yabancı elçileri kabul ederek, ziyafet verir, onlara Anadolu Selçuklu Devleti’nin gücünü en güzel şekilde gösterirdi.
Sultan, İslâm dîninin ve ülkesinin müdâfaası, cihâd farîzasının îfası, memleket ve vatandaşının emniyeti için ordu ve askerî teşkîlâta çok önem verirdi. Zamanında Anadolu Selçuklu Devleti’nin ordusu yüzbinden fazlaydı. Bu ordunun esâsını Anadolu’da her vilâyette bir subaşının kumandasında bulunan ve iktâ arazisine dağılan sipâhîler meydana getirirdi. Merkezde satın alınmış kölelerin meydâna getirdiği Gulâmhânelerde yâni köle mekteblerinde babalar elinde İslâmî terbiyeyle yetişen muhafız kuvvetler vardı. Bunların mevcudu onbin ile onikibin arasıydı. Ayrıca merkezde Gürcü, Kıpçak, Frenk ve Almanlar’dan müteşekkil ücretli askerler de bulunurdu. Yassıçimen Muharebesi ve Celâleddîn Mengüberti’nin mağlûbiyetinden sonra Selçukluların hizmetine giren Hârezmlilerin de onikibin süvari kıt’ası merkezde Sultan’a bağlıydı. Anadolu Selçuklu Devleti’nin tâbiiyyetindeki Ermeni, Trabzon ve İznik Rum hükümdârlarından sefer esnasında alınan yardımcı kuvvetler de vardı. Deniz kuvvetleri de olup, Karadeniz’de, Sinop, Akdeniz’de ise Antalya ve Alâiyye limanlarına sahipti. Buralarda tersane olup, donanma için gemiler inşâ edilirdi. Donanma, denizaşırı seferler yapabilecek derecede kuvvetliydi. Silâhlı kuvvetlerin ihtiyâcı memleket içinde te’min edilirdi. Güçlü bir istihbarat teşkîlâtı vardı.
Hep kuvvetli ve büyük pâdişâhlar yetiştiren Selçuklu hânedânı, Alâüddîn Keykubâd’ın vefâtından sonra birdenbire sükûta uğradı. Bir daha öncekiler gibi muhteşem bir sultan gelmedi. Selçuklu hânedânının İran ve Horasan’da hüküm süren Büyük Selçuklu kolu ilk devrelerde Tuğrul Bey, Alb Arslan, Melikşâh ve Sultan Sencer gibi cihângir ve büyük sultanlar yetiştirmişse de bunlardan sonra gelen sultanlar zayıf kalmışlardır. Netîce îtibâriyle Selçuklular Anadolu’da büyük bir cihâd ve medeniyet devri yaşadılar. İslâmiyeti yaymak, yaşamak ve yaşatmak için Anadolu toprağını kanlarıyla suladılar. Anadolu’nun her köşesi kahramanların ve velîlerin kabirleriyle süslendi. Bu yiğitler, asırlarca sürdürdükleri cihâdlar ve mücâdeleler ile Anadolu’ya bambaşka bir mânâ kazandırıp, güzel bir yurt yaptılar. Yüksek bir medeniyet kurdular. Bu güzel yurdun kurucuları Süleyman Şahlar, Kılıç Arslanlar, Danişmend Gâziler, Sultan Mes’ûd, Keyhüsrev ve Keykâvuslar olmuştur. Bu güzel vatanın kurulmasında, mükemmel ve seçkin bir Türk sultânı olan Alâüddîn Keykubâd’ın da hizmeti pek büyüktür. Ondan sonra Selçuklu hânedânı, Kösedağ bozgunu ve Moğol istilâsı ile çöktü. Ancak bu çöküşten bir müddet sonra, Türk milleti Kayı beyi etrafında toplanıp, pek muhteşem ve çok mükemmel bir şekilde teşkilâtlanan Osmanlı Devleti’ni kurdu. İslâmiyete uyarak, üç kıt’ada yepyeni ve benzeri görülmemiş bir cihân hâkimiyeti ve üstün bir medeniyet kurdular. Bu müstesna devlet asırlarca hüküm sürdü. İnsanlığın yüzünü güldürüp çok müreffeh bir hayat yaşattı. Gerek Selçukluların, gerekse Osmanlıların en mükemmel ve en bariz vasıfları, Peygamber efendimizin bildirdiği dosdoğru yol olan Ehl-i sünnet itikadına sarılmaları ve bunu yaymak için çalışmalarıdır.
1) El-Evâmir-ül-Alâiyye fil-umûr-ul Alâiyye (İbn-i Bilâ); sh. 201
2) Menâkıb-ül-ârifin (Eflâkî)
3) Ebü’l-Fereç târihi; sh. 375
4) El-Kâmil fit-târih; cild-12, sh. 136
5) Selçuk-nâme (Anonim); sh. 45
6) Ikd-ul-cum’ân (Bedrüddîn Aynî, Süleymâniye Kütüphanesi, Veliyyüddîn Efendi kısmı); cild-19, vr. 188
7) Nüzhet-ül-kulûb (Kazvînî); sh. 113
8) Kitâbu bast-ül-arz (İbn-i Sa’îd- Mağribî, Tetuan 1958); sh. 104
9) El-Veled-üş-şefîk (Kâdı Ahmed Nigidî); sh. 293
10) Documend Armeniens (Sempad); cild-1, sh. 645
11) Pro Ottoman Turkey; sh. 124
12) Nihâyet-ül-ereb (Nüveyrî, Köprülü Kütüphanesi nr. 1188); cild-4, sh. 176
13) Sîretü Celâleddîn Mengübertî (Fransızca tercümesi G. Houdas); sh. 306
14) Târih-ül-İslâm (Zehebî, Süleymâniye Kütübhanesi, Ayasofya kısmı nr. 3012); vr. 2046
15) Müsâmerat-ül-ahbâr ve musâyerat-ül-ahyâr (Aksarâyî, Ankara 1944); sh. 33
16) Mir’ât-ı kâinat; cild-2, sh. 112
17) Fütûhat-il-İslâmiyye; cild-2, sh. 51