hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
11:39
13 Temmuz 2010 Salı
Okunma Sayısı: 777
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Âşir

Şehir dışında durup, rastladığı tüccardan ticâret malı zekâtını toplayan kimse.

Lügatte, onuncu, onda bir alan, toplayan demektir. Âşîrin çoğulu, uşşârdır. Istılahî (dindeki) mânâsı; şehir dışında yol üzerinde durup, tüccardan, ticâret mallarının zekâtını, yâni öşrünü alması için hükûmet tarafından tâyin olunan me’mûrdur.
Zekât hayvanları ile toprak mahsûllerinin zekâtını yerinde toplayan kimseye de Sâî denir. Sâî ile âşirin ikisine birden âmil denir. Âmil, İslâm târihinde sık geçen bir ünvan olup, muhtelif İslâm devletlerinde ve farklı devirlerde değişik mânâlarda kullanılmıştır. (Bkz. Âmil)
Âşirin, müslüman tüccardan aldığı öşür, zekâttır. Zekât, vergi değildir. Burada kasdedilen öşür, kelimenin lügat mânâsından anlaşılan onda bir mikdar olmadığı gibi, toprak mahsûllerinden alınan öşür de değildir. Müslümandan alınan öşür, zekât olduğu için, zekâtın verildiği kimselere verilir. Hükümetin âşirlerle zekâtı toplaması, müslüman tüccarın bu ibâdeti yapmasına yardımcı olmak içindir.
Âşirler, İslâm devletinde yaşayan zımmî (gayr-i müslim vatandaş) ve harbî (İslâm hükûmetinden izin alarak müslüman memleketine giren kâfir) tüccarın, her çeşit ticâret malından da vergi alırlar. Zımmîden alınan cizyedir. Harbîden alınanlar ise, gümrük vergisi durumundadır. Her ikisi de cizyenin sarfedildiği yerlere sarf edilir.
Abdülmelik bin Cüreyc, Amr bin Şuayb’dan rivâyet ederek şöyle anlattı: “Harbî olan Menbiç halkı, hazret-i Ömer’e mektup yazarak, “Bize, memleketine girmemize müsâde et. Ticâret yapalım. Biz kazanır size de vergi veririz” dediler. Bunun üzerine hazret-i Ömer, Eshâb-ı kirâmı toplayıp, mes’eleyi istişare etti. Muvafık görülünce, gümrük vergisi almaya karar verdiler.” Bu itibarla harbîlerden ilk gümrük vergisi, hazret-i Ömer zamanında alındı.
Ziyâd bin Hudayr (r.anh) anlattı ki: “Halîfe Hazret-i Ömer’in öşür almak için tâyin ettiği şahıslardan biri de benim. Bana kimseyi teftiş etmememi emretti. Ben de tüccarın bana gösterdiği mallardan, müslümanlardan kırkta, zımmîden yirmide, harbîden de onda bir aldım.”
Ebû Mûse’l-Eş’arî (r.anh), Hazret-i Ömer’e şöyle bir mektup yazdı: “Bu taraflarda bâzı müslüman tüccarlar, düşman memleketlerine gidiyorlar. Orada onlardan vergi alınıyor!...” Bunun üzerine Halîfe Ömer (r.anh); “Müslüman tüccardan aldıkları kadar, sen de onların tüccarından al” diye mektup yazdı.
Esedî’den rivâyet edildiğine göre; “Hazret-i Ömer, Ziyâd bin Hudayr’ı (r.anh) Irak ve Şam taraflarına âşir olarak vazifelendirmişti. Ziyâd (r.anh), vazife mahallinde iken, Benî Taglibli hıristiyan Arablardan birisi, atı ile yanına uğradı. Ata yirmibin dirhem takdir ettiler. Ziyâd (r.anh), adama; “İster atı bana ver, ondokuz bin dirhem al. İstersen at sende kalsın, vergisi olan bin dirhemi ver” dedi. Adam, bin dirhem ödemeyi tercih etti ve gitti. Aynı sene içinde o şahıs, yine Ziyâd’ın yanına uğradı. Ziyâd bin Hudayr, ondan bin dirhem daha istedi. Taglibli hıristiyan; “Her uğradığımda benden bin dirhem mi alacaksın?” diye sordu. O da; “Evet” dedi. Bunun üzerine o şahıs, Hazret-i Ömer’e gitti. Halîfe’yi Mekke-i mükerremede bulup huzuruna çıktı. Halîfe; “Sen kimsin?” diye sorunca, o şahıs kendini tanıttı ve şikâyetini arz etmeye başladı. Halîfe; “Kâfi” buyurdu. Başka bir şey söylemedi. O kimse, tekrar Ziyâd’ın yanına geldi. Halîfe’nin mektubu, o hıristiyandan daha önce gelmişti. Hazret-i Ömer’in mektubunda; “Yanına varıp vergisini veren o şahıstan, gelecek senenin aynı gününe kadar tekrar uğrarsa, bir şey alma” yazılıydı. Ziyâd bin Hudayr (r.anh), gelen hıristiyana çok ilgi gösterdi. O kimse, müslümanların Halîfe’ye karşı hürmetlerine ve İslâm’ın adaletine hayran kalarak; “Allah’a yemîn ederim ki, sana gönül rızâsı ile bin dirhemi zâten verecektim. Bunu almayıp bir senenin dolmasını beklediniz, İslâm’ın adaletine hayran oldum. Kendi dînimi bıraktım. Sana bu talimatı yazan o büyük zâtın dînine girdim, müslüman oldum” dedi.
Bir kimse âşir tâyin edilirken şu şartlar aranır:
1- Hür olmalıdır. Köleden zekât me’mûru olmaz. Çünkü köle, başkasına velî olma hakkına sahip değildir.
2- Müslüman olmalıdır: Âşir kâfirden olmaz. Çünkü kâfir, müslümana velî olma hakkına sahip değildir. Bu husus; “Allah, kâfirler için mü’minler üzerine hüccetle galebeye aslâ yol vermez” meâlindeki Nisa sûresinin, yüzkırkbirinci âyet-i kerîmesi ile sabittir. Bahr-ur-râik’de şöyle buyurulur: “Me’mûr tâyin etmekte, me’mûra tazim ve hürmet vardır. Ulemâ (İslâm âlimleri), müslüman olmayanı tazim ve hürmetin, onlara kıymet vermenin haram olduğunu bildirmişlerdir.” Şürnblâlî (r.aleyh) buyurdu ki: “Mekkâsın zemmine dâir gelen hadîs-i şerîflerden, zamânımızdaki zâlim olan âşirler kasdedilmektedir.” İbn-i Âbidîn hazretleri buyuruyor ki: “Yahûdî ve kâfirler şöyle dursun, fâsık, bozuk kimselerin me’mûr tâyin edilmesi bile haramdır.
Siyer-i Kebîr şerhinde bildirildiğine göre; Hazret-i Ömer, Sa’d bin Ebî Vakkâs’a yazdığı bir mektupda; “Müşriklerden hiç birini müslümanlar üzerine kâtip edinme. Çünkü onlar, dinlerine göre rüşvet alırlar. Hâlbuki dînimizde rüşvet yoktur” buyurdu.
İmâm-ı Ahmed bin Hanbel (r.aleyh), sahîh bir senedle Ebû Mûse’l-Eş’arî’nin (r.anh) şöyle anlattığını nakletti. Hazret-i Ömer’e; “Benim hıristiyan bir kâtibim var” demiştim de, bana; “Sana ne oluyor ki, müslüman birisini kendine kâtip yapmıyorsun?” buyurdu. Sonra; “Ey îmân edenler! Yahudilerle hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost ve yardımcı edinirse, o da onlardandır. Allahü teâlâ, düşmana dostluk etmekle nefslerine zulmedenleri hak yoluna eriştirmez” meâlindeki Mâide sûresinin ellibirinci âyet-i kerîmesini okuyup; “Allahü teâlâ böyle buyurmuyor mu?” dedi. Ben; “Ey mü’minlerin emîri! Dîni onadır. Bana yazısı lâzımdır” dedim. O zaman, Hazret-i Ömer bana; “Madem ki, Allahü teâlâ onları aşağıladı, ben onlara ikram edip, kıymet veremem. Madem ki, Allahü teâlâ onları zelîl, hor ve hakîr tuttu, ben de azîz tutamam. Madem ki, Allahü teâlâ onları kendisinden uzak tuttu, ben de yakın tutamam” buyurdu. Bunun üzerine ben; “Fakat Basra’nın işi onunla yürüyor, o olmazsa yürümez” diye arzettim. Bu söze karşılık, Hazret-i Ömer; “Ya o hıristiyan ölürse, ondan sonra ne yapacaksın? İşte bundan dolayı şimdilik onu bir mikdar çalıştır. Ancak sen, onu aratmayacak birini yetiştir!” buyurdu.
3- Âşir, yol emniyetini te’min edebilmeli, tüccarın mallarını himayeye, korumaya muktedir olmalıdır. Çünkü hükûmetin ticâret mallarından öşür alması, böyle bir yetkiye sâhib olması, tüccarın malını hırsızlardan ve yol kesicilerden koruması sebebiyle meşru olmaktadır. Bu sebeple âsîler bir kasaba veya köyü istilâ edip, onlardan öşürlerini alırlarsa, bilâhare hükûmet tarafından geri alındığında ikinci defâ öşür alınmaz.
4- Âşir, Hâşimî olmamalıdır: Zekât, Hâşimoğulları ve onların âzâd ettikleri köle ve cariyelere verilmez. Nitekim bir hadîs-i şerîfde; “Sadaka (yâni zekât) almak, şüphesiz Muhammed’in (aleyhisselâm) âline lâyık değildir. Çünkü sadakalar, insanların kirleri olup, onların günahlarından temizlenmelerine vesiledir” buyrulmuştur. Benî Hâşim’den murâd, Peygamber efendimizin amcası Ebû Tâlib’in oğulları olan; Ali, Ca’fer, Âkil ve Hâris (r.anhüm ecmaîn) evlâd ve torunlarından ibarettir. Hâşimoğullarının diğer kolları böyle değildir.
Bunların âzâdlı kölelerine gelince, bunlarda kendilerini âzâd edenlere tabidirler. Onlardan sayılırlar. Çünkü hadîs-i şerîfde; “Bir kavmin âzâdlısı, onlardandır. Bizim sadaka almamız helâl değildir. O hâlde âzâdlılarımız da sadaka alamazlar” buyruldu.
Âşir (öşür me’mûru) zekât verilen sekiz sınıftan biridir. Bu sebeple, âşirin aldığı bedelde, hem ücret ve hem de zekât şüphesi vardır. Onun için Gaye adlı fıkıh kitabında âşirin, Hâşimî olmaması şart koşulmuştur.
Ancak Nihâye ve diğer kitaplarda şöyle buyrulmuştur: “Hâşimî birisi zekât me’mûru olarak tâyin edilirse, zekâttan bir şey almaması gerekir. Yâni zekâttan alması ona helal değildir. Fakat zekât toplamak için me’mûr tâyin edilip, maaşı zekâttan başka bir şeyden verilirse, bunda beis yoktur.”
Bu şartları hâiz olan âşirin müslüman ve zımmî tüccarın elinde bulunan maldan öşür alabilmesi için; zekât nisabını doldurması, üzerinden bir kamerî sene geçmesi, ticâret için olması ve tüccarın kendi malı olması lâzımdır. Bu şartlardan biri eksik olursa, o maldan öşür alınmaz. Borcu, mevcut malından çok olan müslüman ve zımmî tüccardan birşey alınmaz. Harbî böyle değildir. Borcunun çok olması veya elindeki malın kendisine âid olup olmamasına bakılmaz, gümrük vergisi alınır. Çünkü bu vergi, ondan, himaye edilmesine karşılık alınır. Harbînin yanındaki mal, ticâret için olsa da, olmasa da nisâb mikdârını dolduruyorsa vergi alınır, doldurmuyorsa alınmaz. Ayrıca harbînin, İslâm memleketine ilk geldiğinde malı üzerinden bir sene geçmesi şartı da yoktur. Bundan sonra bir sene geçmedikçe ikinci defâ vergi alınmaz. Vergi alındıktan sonra kendi memleketine giden harbî, vergi verdiği günden bir sene geçmeden tekrar İslâm ülkesine gelirse yine gümrük vergisi alınır.
Nisâb mikdârı, malının kıymeti doksan altı gram altının kıymetine ulaşan veya daha fazla olan mikdârdır.
Âşir, yoldan geçen tüccardan, yanındaki malın ticâret malı olup olmadığını, yanında bir sene kalıp kalmadığını, zekât nisabını doldurup doldurmadığını sorar. Aldığı cevaplar müsbet ise müslümanın malından kırkta bir, zımmîden yirmide bir alır. Harbîden ise, harbînin memleketine eman ile giren müslüman tüccardan onlar; kırkta bir alıyorsa kırkta bir, onda bir alıyorsa onda bir, yâni onların aldıkları kadar vergi alınır. Şayet, ne kadar alındığı bilinmezse, harbîden onda biri alınır.
Harbîden onda bir alınması hususunda delîl, Hazret-i Ömer’in tatbîkâtıdır. Ömer (r.anh), âşirleri tâyin edince, onlara; “Müslümanlardan kırkda, zımmîden ise yirmide bir alınız” buyurdu. “Harbîden ne kadar alalım?” dediklerinde; “Onların bizim tüccarımızdan aldıkları kadar” buyurdu. “Onların bizim tüccarımızdan ne kadar aldıklarını bilmezsek” dediklerinde; “O zaman, onda bir alınız” buyurdu. Hazret-i Ömer’in bu emri, Eshâb-ı kirâmın huzurunda vuku buldu. Onlardan hiç birisi buna muhalefet etmedi. Böylece bu hususda, Eshâb-ı kirâmın icmâ’ı hâsıl oldu. Eğer harbînin memleketinde müslümanlardan herhangi bir vergi almazlarsa, harbî, dâr-ül-İslâm’a gelince da ondan bir şey alınmaz. Çünkü müslümanlar, böyle güzel muamelelerde bulunmaya, müslüman olmayanlardan daha lâyıktır.
Eğer harbînin memleketinde müslüman tüccarın mallarının hepsi alınıyorsa, dâr-ül-İslâm’da onlardan mallarının hepsi alınmaz. Bilakis harbîye verilen emân yâni emniyetini te’min etme hususunda verilen sözde durmuş olmak için, onu memleketine ulaştıracak mal kendisine bırakılır. Malları zekâttaki nisâb mikdârını bulmuyorsa, onlar memleketlerinde müslüman tüccarların nisâbdan az olan mallarından dahi vergi alsalar, harbîlerden bir şey alınmaz. Nisâbdan az maldan vergi almak zulümdür. Az mal ekseriyetle nafaka için hazırlanır. Ondan vergi almak, verilen emân sözüne aykırıdır. Ayrıca, onların müslümanların nisâbdan az mallarından vergi almaları zulümdür. Zulüm hususunda onlara uyulmaz.
Harbî çocuğun malından vergi alınmaz. Ancak müslümanların çocuklarının mallarından vergi aldıkları takdirde onların çocuklarının mallarından da alınır.
Müslüman ve zımmî tüccar, âşire, elinde bulunan mal için, üzerinden bir sene geçtiğini inkâr ederse veya; “Ben ticârete niyet etmedim. Bu benim değildir, o emânettir”, yâhud; “Ortak malıdır. Ben sâdece bu malın bekçisiyim”, yâhud; “Bu malda zekât yoktur. Bu malın zekâtını bulunduğum beldeden çıkmadan fakirlere dağıttım,” gibi sözler söylerse, yemîn etmesi ile sözü tasdik olunur. Ben öşrümü başka öşür me’mûruna verdim der ve başka öşür me’mûrunun da var olduğu bilinirse, yemîni ile beraber tasdîk olunur. Başka âşir olup olmadığı bilinmezse, sözü tasdîk olunmaz. Bütün bu durumlarda, tüccarın sözü, berâet makbuzu göstermeden, sâdece yemîn etmesiyle kabul edilir.
Tüccarın, seneler sonra yalan söylediği ortaya çıkarsa, zekât kendisinden alınır. Yalan söylemekle, zekât alma hakkı düşmez. Bu hükümler harbî olmayanlar yâni müslüman ile zımmîler hakkındadır. Müslümanın sözü tasdîk edilen hususlarda, zımmînin sözü de tasdîk edilir. Yalnız zımmî; “Ben malımın cizyesini fakire verdim derse, bu sözü tasdîk edilmez. Çünkü zımmînin bu vergiyi bizzat kendisinin vermeye hakkı olmadığı gibi, fakîrler de cizyenin verileceği kimseler değildir. Cizyenin verileceği yer, devletin amme harcamalarıdır.
Tüccar, beraberindeki koyun, deve, sığır gibi hayvanların otlak hayvanı olmadıklarını, onları ihtiyat için beslediğini söylerse, yemîn etmesi suretiyle sözü kabul edilir. Zîrâ öşür ancak, ticâret için alınıp satılan mallardan alınır. Zımmîler de aynı hükme tabidirler. Fakat harbîler için ticâret malı olması şartı yoktur.

HALÎFE HÂRÛN REŞÎD’E TAVSİYELER
İmâm-ı Ebû Yûsuf rahmetullahi aleyhin âşirler ve öşürlerin toplanması hususunda Halife Hârûn Reşîd’e tavsiyeleri özetle şöyledir: “Öşürlerin toplanması için dindar, sâlih ve güvenilir kimseleri vazifelendir. Onlara, insanlara karşı, haksızlık ve zulüm yapmamalarını, almaları lâzım gelenden fazla almamalarını emret.
Gönderdiğin me’mûrlar vazife yerlerine varıp, işe başlamalarından itibaren, buradaki tutumlarını, mallarını göstermek için gelen tüccara nasıl davrandıklarını, uymakla emrolundukları kaidelere göre hareket edip etmediklerini teftiş ve kontrol ettir.
Şayet, bu me’mûrlar, emredilenlerin aksini yapar, halka zulüm ve haksızlık ederse, onları vazifeden alır ve cezalandırırsın. Bir kimseye zulmetmişler veya mükellef olduğundan fazla almışlar ise, onlara göre uygun bir ceza verirsin.
Eğer onlar bu kötü hareketlerini bırakırlar, emredilenlere uyarlar, müslüman olsun, zımmî olsun, insanlara zulmetmekten sakınırlarsa, onları vazifelerinde bırakır, ikram ve ihsânlarda bulunursun. Onlar, dürüst ve ahlâklı olurlarsa, vazifelerinde tutar; insanlara muamelelerinde emirlerine uymayıp, haksızlık ve zulüm yaparlarsa cezalandırırsın. Böyle yaptığında iyinin iyiliği ve ihlâsı artar, kötü kimse de zulüm ve haksızlığa tekrar teşebbüs etmekten çekinip, vazgeçer.”

 1) Redd-ül-muhtâr; cild-2, sh. 39
 2) El-Ahkâm-us-sultâniyye (Kadı Ebû Ya’lâ, Beyrut, 1978); sh. 246
 3) Kitâb-ül-harâç (Ebû Yûsuf, Mısır 1978); sh. 146
 4) Mebsût-ı Serahsî; cild-2, sh. 209
 5) Bedâyi-us-sanâyî; cild-2, sh. 35
 6) Feth-ul-kadîr; cild-1, sh. 532
 7) Tebyîn-ül-hakâyık; cild-1, sh. 282
 8) El-Bahr-ur-râik; cild-2, sh. 248
 9) Fetâvâ-i Hindiyye; cild-1, sh. 183
10) El-İhtiyâr; cild-1, sh. 116
11) Kitâb-ül-harâç (Yahyâ bin Âdem); sh. 169
12) Kitâb-ul-emvâl
13) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 288-290
14) El-Ahkâm-us-sultâniyye (Mâverdî)

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Câfer-i Sâdık hazretlerinin, oğlu Mûsâ Kâzım için olan nasîhatı pek meşhûrdur. Oğluna buyurdu ki:

GÜNÜN HADİSİ

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, Mürtezâ hâna yazılmışdır. Din düşmanlarını aşağılamak, uydurma putlarını yıkmak lâzım olduğu bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası