hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
11:45
13 Temmuz 2010 Salı
Okunma Sayısı: 1179
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

Hindistan’da kurulan Türk-İslâm devletlerinden.

Tîmûr Hân’ın beşinci batından torunu Bâbür Şâh tarafından 1526 (H.933) senesinde kuruldu. Gürgâniye ve Tîmûroğulları Devleti diye de bilinir. Bâbür Şâh, 1483 (H.888) senesinde Fergana’nın başşehri Endican’da dünyâya geldi. Fergana bölgesinde küçük bir Tîmûrlu prensliğini idare eden babası Ömer Şeyh Mirzâ 1494 senesinde ölünce, Fergana hükümdârı oldu. Daha saltanatının ilk günlerinde akrabâlarının hücûmlarına mâruz kaldı. Bir araftan onlarla uğraşırken, Şeybânî öbeklerinin git gide kuvvetlenmeleri üzerine idaresi altındaki topraklarda sağlam bir devlet kurmanın mümkün olamayacağını anladı. Bu yüzden, 1504 (H.910) senesinde Kabil’i, daha sonra da Kandehar’ı alarak oraya yerleşti. 1508 senesi Eylül ayında ilk defâ Hindistan’a sefer düzenledi. Üç ay süren bu sefer sırasında ülkeyi tanıdı ve çok mikdarda ganîmet elde etti.
Bâbür Şâh’ın asıl gâyesi Maveraünnehr’i ele geçirmekti. 1511 senesinde Safevîlerin yardımı ile Mâverâünnehr’in bâzı şehirlerini ve Semerkand hükümdârlığını ele geçirdi ise de bir süre sonra Özbeklere yenilerek Ceyhun nehrinin güneyine çekilmek mecburiyetinde kaldı. 1519 senesine kadar iç mes’elelerle uğraştı. Aynı senenin Kasım ayında, Hayberl geçerek Hindistan’a girdi. Kısa sürede Pencab ile Senâb arasındaki bölgeleri hâkimiyeti altına aldı. Beş defâ Pencab’a sefer yaptı. Bu seferler neticesinde, Kuzey Hindistan’ı fethetti. 1525 (H.932) senesi Kasım ayında Delhi üzerine yürüdü. 1526 senesi Mayıs ayının yirmibirinde Pânipüt meydan muharebesinde Delhi Sultânı İbrâhim Lodî’nin sayıca çok fazla olan ordusunu yendi. 1526 yılı Aralık ayında dünyânın en büyük şehirlerinden olan Delhi, Agra ve Hanpur’u fethetti. Agra’yı başkent yaptı.
Bâbür Şâh, 1527 senesi Şubat ayında, hindûların üzerine yürümek niyeti ile Agra’dan hareket etti. Lodîlerin, Racistan’da kontrolü kaybetmeleri üzerine müstakil hâle gelen hindûlar, lükümdârları Rana Senka’nın etrafında toplanarak, yüzbin kişilik bir ordu ve bir kaç yüz fille yeni Hindistan fâtihinin üzerine yürüdüler. Bu, çok kritik târihî bir andı. Zîrâ Hindistan’daki beş asırlık müslüman hâkimiyeti, ilk defâ hindûlar tarafından tehdid ediliyordu. Bâbür Şâh’ın harbi kaybetmesi demek; Ganj vadisinin hindûların eline düşmesi, netîce itibariyle Müslüman-Türk hâkimiyetinin Hind kıtasında son bulması demekti. Bâbür Şâh, onüçbinbeşyüz kişilik çok seçkin bir Türkmen atlı birliği ile düşman üzerine yürüdü. Yanında Osmanlı Türklerinden Mustafa Rûmî’nin kumanda ettiği bir topçu birliği de vardı. Hindûlarda top ve tüfek yoktu. Ateşli silâhlar ve Türk atlısının üstün savaş kabiliyeti, Bâbür Şâh’a parlak bir zafer kazandırdı. Düşman tamamen imha edildi. Bu zafer, müslüman Türklerin Pânipüt’te kazandıklarından daha büyük bir zafer idi. Biyana civarında geçen Bukanya meydan muharebesi, Bâbür Şâh’a gâzi ünvanını kazandırdı.
Zamanında ülkenin sınırları güneyde Vindiya dağlarından, kuzeyde Amuderyâ’ya kadar uzandı. Bâbür Şâh, 1530 (H.937) senesi Aralık ayının yirmibeşinde Agra’da vefât edince yerine, yirmiiki yaşındaki büyük oğlu Hümâyûn Mirzâ geçti.
1508 senesinde Kabil’de doğan Nâsıreddîn Hümâyûn Şâh, saltanatının ilk zamanlarında kardeşi Kâmran Mirzâ ile uğraşmak zorunda kaldı. Pânipüt’de bâbür Şâh’a yenilen İbrâhim Lodî’nin Bengal’e kaçan oğlu Mahmûd Lodî, hükümdâr değişikliğinden ve iç çatışmalardan faydalanmayı umarak, Bâbürlü Devleti’nin topraklarına saldırıp Cavnpûr’u ele geçirdi. Bunun üzerine yeni hükümdâr Hümâyûn Şâh, ordusu ile Cavnpûr önlerine geldi. Mahmûd Lodî’yi bozguna uğratarak, şehri tekrar ele geçirdi. Daha sonra Şîr Hân Sur idaresindeki Çunâr kalesini kuşattı. Kuşatma dört ay sürmesine rağmen kale ele geçirilemedi. Şîr Hân, andlaşma ile Hümâyûn Şâh’ın hâkimiyetini tanıyınca, muhasara kaldırıldı. Bu sırada, Bâbürlü topraklarına Gücerât sultânı saldırdı, ancak gönderdiği birlikler, Agra’ya ulaşmadan imha edildi. Bu durum üzerine Hümâyûn Şâh, Gücerât’a sefer düzenleyerek, Gücerât sultânı Bahâdır Şâh’ın ordugâhını kuşattı. Bahâdır Şâh, Mandu’ya kaçmak zorunda kaldı. Böylece Hümâyûn Şâh, Gücerât’a hâkim oldu. Kardeşi Askerî’yi Gücerât’a vali tâyin etti ise de, bir süre sonra Bahâdır Şâh, Gücerât’ı tekrar ele geçirdi. 1537 senesinde Bahâdır’ın öldürülmesi üzerine, bölge tekrar karıştı. Bu karışıklıktan Hümâyûn Şâh’ın yanısıra, Şîr Hân da istifâde etmek istiyordu. Hümâyûn Şâh, Bavr’i ele geçirerek bir süre orada kaldı. Bu arada, kardeşi Hindal, Agra’da hükümdârlığını îlân etti. Şîr Hân ise, Benâres ve Teliyâgerhi arasında kalan bütün bölgeleri ele geçirdi. Bengal toprakları artık Hümâyûn Şâh için tehlikeli idi. Kardeşi Kâmran, bir fırsatını bulup Agra’yı ele geçirdi. Hümâyûn Şâh, tekrar duruma hâkim olmak için geri dönerken, yolda Şîr Hân kuvvetleriyle karşılaştı. 1539 senesi Haziran ayının yirmiyedisinde, Şîr Hân’ın, bir gece baskınıyla ağır bir yenilgiye uğradı ve Agra’ya üçyüz kişi ile ulaşabildi. Savaştan sonra Şîr Hân, sultanlığını îlân ederek, Şîr Şâh lakabını aldı. Hümâyûn Şâh, 1540 (H.947) senesinin başlarında başkent Agra’yı da terketmek zorunda kaldı. Elinde sâdece Afganistan, Sind, Kuzey Pencab, Keşmir ve Belûcistan kalmıştı. 1543 senesinde Hümâyûn Şâh, Kuzey Pencab, Sind ve Belûcistan’ı da Sûrîlere bırakmak zorunda kaldı. Kendisi, Şâh Tahmasb Safevîye sığındı. 1553 senesi Ocak ayına kadar orada kaldı ve çok iyi muamele gördü. Daha sonra Şâh Tahmasb’dan aldığı yardımcı kuvvetle tekrar Hindistan’a yöneldi. 1554 (H.961) senesi Eylül ayında kardeşi Kâmran Mirzâ’dan Kandehar’ı aldı. Kardeşleri ile uzun mücâdeleler yaptı. Kâmran Mirzâ’nın tarafdârı olan Askerî, yakalanarak Mekke’ye gönderildi. Diğer kardeşi Hindal, Moğolların yaptığı bir baskında öldürüldü. Aynı sene Kâmran Mirzâ yakalandı ve Mekke’ye gönderildi. Böylece Afganistan ve Bedahş’ı ele geçirdi. 1555 senesi Şubat ayında tekrar Hindistan’ın fethine girişti. Kısa zamanda Pencab havalisine hâkim oldu. Aynı sene Haziran ayının yirmiikisinde Sûrîlerle yaptığı Maçivara meydan savaşını kazandı. Böylece Hindistan kapıları tekrar Hümâyûn Şâh’a açıldı. Bu zafer, Bâbür Devleti’nin ikinci kuruluş târihi olarak kabul edilmektedir.
 Hümâyûn Şâh, 1556 senesi Ocak ayının yirmisekizinde öldü. O sırada Hindistan’da bulunan büyük Türk denizcisi Şeydi Ali Reis’in tavsiyesine uyularak, oğlu Ekber’in tahta çıkışına kadar ölümü gizli tutuldu. Hümâyûn Şâh, Delhi’de defnedildi.
1556 (H.964) senesinin Şubat ayında küçük yaşta iken tahta çıkan Ekber Şâh’ın ilk senelerinde, devlet idaresi, babasının yardımcısı Bayram Hân’ın elinde kaldı. Bayram Hân, Ekber Şâh tarafından Hân-ı Hânân yâni başvezirlik makâmına yükseltildi.
Saltanat değişikliğinden faydalanmak isteyen Sûrîlerle, 1556 senesi Ekim ayında Pânipüt’te yapılan muhârebeyi Bâbürlüler kazandı. Daha sonra Ekber Şâh, Malva bağımsız Racpurt devletlerini, Gücerât ve Handeş’i ele geçirdi. 1573 (H.981) senesinde Bengal hükümdârı Davud’un öldürülmesiyle, Bengal toprakları bir defâ daha Bâbürlülerin idaresi altına girdi. Kabil ve Kandehar’ın ele geçirilmesi ile, bir çok istilâcılar için Hindistan’a geçit veren kuzeybatı hududu, emniyet altına alındı. Kandehar’ın alınması da, İran ile uzun bir süre çekişmeye sebeb oldu.
Ekber Şâh zamanında diplomatik seviyede en çok Safevîler ile dostça münâsebetler kuruldu. Özbek hükümdârı Abdullah Hân ile hudutların tâyini için bir andlaşma yapıldı. Hind Okyanusunda bulunan Portekizlilerden gelen müşterek tehlike karşısında, Osmanlı Devleti ile de temaslar yapıldı. Fakat Delhi ile İstanbul arasındaki çok uzun mesafe, düşünülen ittifakı engelledi.
1595 senesinde Dekken’de Nizamşahlar şehzadeleri arasında taht mücâdelelerinin başlaması üzerine, Ekber Şâh’dan yardım istendi. Bâbürlü orduları, Ahmednagar’ı kuşattılarsa da bir netîce elde edemediler. 1600 senesinde Bâbürlü ordusu tekrar Ahmednagar’ı kuşatarak ele geçirdi ve buradaki Nizamşahlar Sultanlığı’nı ortadan kaldırdı.
Ekber Şâh, sünnî olan devletin inancı ile bağdaşmayan Dîn-i İlâhî adı ile derleme bir din kurmakla, İslâmiyete olan düşmanlığını açıkça ortaya koydu. Bu uydurma din sayesinde bütün tebeası üzerinde manevî ve ruhanî hükümdârlığını te’sis etmek istedi. Mecûsî, brehmen ve hıristiyanlara istedikleri hürriyeti tanırken, müslümanlara zulüm ve işkence etti. Ekber’in din düşmanlığını, zamanının büyük âlimlerinden ve Hindistan’ın Serhend şehrinde yaşamış olan, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretleri Mektûbât adlı eserinde uzun anlatmaktadır.
Ekber, saltanat yıllarında bir taraftan sınırlarını genişletirken, diğer taraftan da askerî ve idarî sahalarda faaliyette bulundu. İlk olarak damgalama usûlünü getirdi. Ülkedeki topraklar, olduğu gibi hükümdâra bağlı devlet toprağı hâline getirildi. Ordudaki subaylara ve me’mûrlara derece verildi. Arazi gelirlerini kontrol etmek için Kurubi adı verilen tahsildar teşkîlâtı kuruldu.
Şiddetli bir dizanteri hastalığına yakalanan Ekber, bütün tedavilere, rağmen, iyileşemiyerek 1603 (H.1012) senesinde öldü. Cesedi, o zamanlar Behiştâbâd, daha sonra İskender adı verilen bahçeye gömüldü. Sonradan halefleri tarafından üzerine büyük bir türbe yapıldı.
Ekber’in, ölümünden önce veliahd tâyin ettiği Selim adlı oğlu, Muhammed Cihângîr adıyla tahta geçti. Otuzbeş yaşında olan Cihângîr, saltanat değişikliğinden faydalanarak baş kaldıranların Delhi’ye bağlanması için çalıştı. Cihângîr Şâh, çok çabuk te’sir altında kalıyordu. İran’dan Hindistan’a göç eden Mirzâ Gıyas Bey’in kızı Nûr Cihân ile evlendi. Güzel ve kabiliyetli bir kadın olan Nûr Cihân, zamanla Cihângîr Şâh’ı tamamen etkisi altına aldı. Nûr Cihân’ın kardeşi Âsaf Hân da iyi bir idareci ve maliyeci idi. Nûr Cihân ve âilesi, devlet işlerini ele geçirmek için gayet plânlı bir şekilde hareket etti. Buna rağmen 1622 senesine kadar Cihângîr Şâh’ın devlet idaresinde tam bir kontrolü vardı.
1612 senesinde, Bengal’de çıkan bir Afgan ayaklanması bastırıldı. Daha sonra Mevâr, racası Amar Singh, kuvvetini arttırarak devlete karşı ayaklandı. Şehzade Hürrem 1614 senesinde Mevâr’a vali tâyin edildi. Yapılan mücâdele sonunda Amar Singh, boyun eğmek ve barış istemek mecburiyetinde kaldı. Oğlu rehin olarak Bâbürlü sarayına gönderildi. Dekken bölgesindeki Nizamşâhların Habeş asıllı kumandanı Melik Amber, Bâbürlülerin başka işlerle meşgül olmasından faydalanarak, bölgenin batısında dağlık arazide yaşayan Marâthalar’ı gerilla grubları şeklinde teşkilâtlandırdı. Gerilla taktiğini iyi bir şekilde uygulayan Melik Amber, Bâbürlü kumandanların arasındaki anlaşmazlıklardan da istifâde ederek, Ahmednagar’ı 1608 senesinde ele geçirdi. Bu durum karşısında Bâbürlü ordusuna kumandan tâyin edilen Şehzade Hürrem, 1616 senesinde Ahmednagar şehri dâhil, kaybedilen bütün toprakları geri aldı. Bu başarılarından dolayı Cihângîr Şâh, oğluna Şâh Cihân lakabını verdi. Cihângîr Şâh’ın Keşmir’de bulunduğu bir sırada Melik Amber, Nizamşâhları tekrar teşkilâtlandırarak Ahmednagar’ı ikinci defâ kuşattı. Şehzade Hürrem yine bu bölgeye gönderildi. İki gün süren mücâdelelerden sonra Nizamşâhlar yeniden barış istemeğe mecbur kaldılar. 1622 senesinde Safevî hükümdârı Şâh Birinci Abbâs, Osmanlı Devleti ile barış imzalayıp, batıdan gelecek herhangi bir saldırıya karşı kendisini güven altına aldıktan sonra, Bâbürlüler üzerine yürüdü. Kandehar’ı ele geçirdi. Cihângîr Şâh, Safevîlere karşı ordu hazırlamaya çalıştı. Şehzade Hürrem, orduya katılmak için bâzı şartlar ileri sürdü. Bu şartlar, babası tarafından reddedildi. Bunun üzerine Şehzade ayaklandı. Bir süre sonra, bir netice elde edemiyeceğini anlayınca, babasından af diledi ve Bâlâgât valiliğine tâyin edildi. Cihângîr Şâh, 1627 senesi Ekim ayının yirmisekizinde Keşmir’den, Lahor’a dönerken yolda vefât etti. Lahor civarında Şâh Dara denilen yerde toprağa verildi ve zamanla üzerine bir türbe yaptırıldı.
Cihângîr Şâh’dan sonra oğlu Şâh Cihân, Şehâbeddîn ünvanı ile tahta geçti. Kısa bir süre sonra, devlete bağlı olarak Dekken’de hüküm süren küçük devletler, Bâbürlüler için tehlike arz etmeye başladı. Bunların başında hükümdârlıkları ismen devam eden Nizamşâhlar gelmekte idi. 1630 senesinde harekete geçen Şâh Cihân, Nizamşâhlar’ı, Devletâbâd’a kadar sürdü ve Darur şehrini ele geçirdi. Ertesi sene Devletâbâd’ı da alarak, Nizamşâhlar’ı ortadan kaldırdı.
 Orta Hindistan’ın diğer güçlü devleti Kutbşâhlar idi. Bunlar şiîliği benimsediklerinden, sünnî olmaları için Şâh Cihân tarafından bir ferman yollandı ve Safevîler adına okunan hutbenin kendi adına okunmasını istedi. Büyük bir orduyla Dekken’e gelince, Kutbşâhlar korktular. Hutbede, dört halîfeyi ve Şâh Cihân’ı zikrettikleri gibi, senelik bir mikdar vergi ödemeyi de kabul ettiler. Böylece bu devletlerle olan mes’eleler, Bâbürlülerin lehine hâlledildi.
Şâh Cihân 1657 (H.1068) senesinde hastalanınca, oğulları arasında taht kavgası başladı. Evrengzîb Âlemgîr Şâh adındaki oğlu, kardeşlerine karşı üstünlük sağladı ve babasını tahtından indirilerek, 1658 senesi Temmuz ayında, Agra’da sultanlığını îlân etti. 1662 senesinde, Bengal valisi Mir Cumlâ, bir orduyla Assam’a gönderilerek, buradaki raca mağlûb edildi. 1667 senesinde Afgan kabîlelerinden Yûsufzaîlerin, 1672’de de Afridîlerin isyânları bastırıldı.
Marâthâlar’ın liderlerinden Sıvacı, sultanlığı Bâbürlüler tarafından yıkılınca, kuvvetlerini Bicâpur’da topladı. Etrafa yaptığı baskınlarla gücünü arttırdı. 1664 (H.1075) senesinde Sürat limanını bir baskınla yağmaladı. Âlemgîr, onun üzerine Amberli Raca Cay Singh’i gönderdi. Sıvacı, idaresi altındaki toprakların büyük kısmını Bâbürlülere bırakarak, Âlemgîr’e tâbi oldu. Bir süre sonra, bir anlaşmazlık sonucu 1669 senesinde Bâbürlülere saldırdı. Girdiği muharebelerin bir kısmını kazandı, bir kısmını kaybetti. Âlemgîr’in, isyân eden Afgan kabîleleriyle uğraşmasından faydalanan Sıvacı, 1674 senesinde istiklâlini îlân etti. Bâbürlülere karşı saldırılarını sürdürdü. Bicâpur yakınlarında, Dilir Hân komutasındaki Bâbürlü ordusu tarafından ağır bir yenilgiye uğratıldı. Ölümü üzerine yerine geçen oğlu Şambhûcî Âlemgîr Şâh’ı dört-beş sene uğraştırdı. Bu arada Kutbşâhlar ve Âdilşâhlar üzerine yürüdü. Âdilşâhların başkentini ele geçirerek bu devlete son verdi. Bu sırada Âdilşâhlara yardım etmek isteyen Kutbşâhları mağlûb ederek, Haydarâbâd’ı aldı ve Kutbşâhlar Devleti’ni ortadan kaldırmak için Golkonda’yı muhasara etti. Sekiz aylık bir muhasaradan sonra ele geçirerek Kutbşâhlar Devleti’ne son verdi.
Çok müttekî olan ve âlimleri seven Âlemgîr Şâh, zamanında Gürgâniyye Devleti’ne eski haşmetli devrini yaşattı. Büyük âlim İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oğlu Muhammed Ma’sûm-i Farûkî ve onun oğlu Muhammed Seyfeddîn hazretlerinden feyz aldı. Şeyh Nizam Muînüddîn-i Nakşibendî başkanlığındaki bir hey’ete, Hanefî mezhebi üzerine Fetâvâ-i Hindiyye adındaki çok kıymetli fetva kitabını hazırlattı.
Evrengzîb Âlemgîr Şâh, dış siyâsete de önem verdi. Safevîlerle olan saldırmazlık anlaşması devam ettirildi. Basra ve Arabistan’la mektuplaşmalar oldu. Mekke şerîfine elçiler yollanarak, büyük maddî yardımda bulunuldu. Bu devrede, Osmanlı Gürgâniye münâsebetleri de ileri safhada idi. İkinci Süleyman Hân’ın, Hindistan elçiliği ile vazifelendirdiği Ahmed Ağa, 1690 senesinde büyük bir merasimle karşılandı ve Anadolu’nun temsilcisi olarak kabul edildi. Osmanlıların yanı sıra Batılı devletlerden İtalya, Fransa ve İngiltere ile de temaslarda bulunuldu.
Ebü’l-Muzaffer, Muhyiddîn Evrengzîb ve Gâzî ünvanlarına sâhib olan Âlemgîr Şâh, yakalandığı hastalıktan kurtulamıyarak 1707 (H.1119) senesi Mart ayının üçünde Ahmednagar’da vefât etti.
Gürgâniye Devleti, Evrengzîb’den sonra büyük devlet olma vasfını kaybetmeye başladı. Devlet, halefleri zamanında uçuruma gittiği gibi, hükümdârlar da, gelişen dış baskı netîcesinde yıprandılar.
Bâbürlü Devleti’nde çökme alâmetleri onsekizinci asırda hissedilmeye başlandı. Evrengzîb’den sonra tahta geçen oğlu Birinci Şâh-ı Âlem Bahâdır Şâh, devlet işlerini düzene koyduktan sonra, Racput mes’elesini hâlletmek istedi. Fakat bu arada ayaklanan kardeşi ile mücâdele edip, onu bertaraf etti. Bir müddet âsîlerle uğraştı ve 1712 senesinde Lahor’da vefât etti.
Yerine geçen oğlu Cihândâr Şâh’in saltanatı bir sene sürdü. Yerine kardeşi Ferruh geçti. Ferruh’un zamanında devlet büyük iç mücâdelelere sahne oldu. Bu yüzden parçalanmalar meydana geldi. 1722 senesinde Safevîlerin yıkılması ile yeni bir birlik teşkil edip İran tahtına çıkan Nâdir Şâh, Afganlaşmış bir Kalaç kabîlesi olan Gılzaylar üzerine yürüdü. Gılzaylar yenilince, Hind sınırına sığındılar. Bu yüzden Nâdir Şâh Bâbürlüleri bir kaç defâ îkâz etti. Fakat Bâbürlülerin, Gılzaylara ses çıkarmadığını görünce, 1738 senesinde sefere çıkıp, Bâbürlülerin ata yurdu Kabil’i işgal ederek Pencab ve Delhi’yi de aldı. Ele geçirdiği Hind hazînelerini İran’a taşıdı. Nâdir Şâh’ın ölümünden sonra bağımsızlığını îlân eden Ahmed Şâh Dürrânî, 1757’de Delhi ve Agra’yı yağmaladı. Hindistan’ı işgal etti.
Kuzey-batı Hindistan’da büyük bir devlet kurdu. 1761’de Pâni-püt’te Marâthâları müthiş bir bozguna uğrattı. Diğer taraftan, Avrupa devletleri de Bâbür Devleti’nin hâkimiyetini zaafa uğratmak için büyük çaba sarfettiler. İkinci Âlemgîr Şâh vezîri Gâzieddîn tarafından öldürülünce, 1760 senesinde İkinci Şâh-ı âlem tahta geçti. İngilizlerin çıkardığı fitnelerle devlet iyice zayıflamıştı. Zor durumda kalan Şâh-ı Alem, İngiliz idaresine giren ilk Bâbürlü hükümdârı oldu.
1837 senesinde Bâbürlülerin son hükümdârı tahta çıkarıldı. Asıl adı Ebü’l Muzaffer Sirâceddîn Muhammed olan İkinci Bahâdır Şâh hükümdâr îlân edildi. 1857 senesinde İkinci Bahâdır Şâh, büyük bir ayaklanma ile Delhi ve çevresini aldı. Adına para bastırmaya ve hutbe okutmaya muvaffak oldu. İngilizler buna şiddetle tepki gösterdiler. Hindistan’daki Eshâb-ı kirâm düşmanları, hindûlar ve hâin vezir Ahsenullah Hân’ın yardımı ile, İngiliz askeri Delhi şehrine girdi. Evleri, dükkanları basıp, malları ve paraları yağma ettiler. İnsanlık târihinde görülmemiş zulümlerle kadın ve çocukları kılıçtan geçirdiler. İçecek su bile bulunmaz oldu. Hümâyûn, Şâh’ın türbesine sığınan çok yaşlı Şâh’ı, çoluk çocukları ile elleri bağlı olarak kale tarafına götürdüler. Patrik Hudson, yolda Şâh’ın üç oğlunu don ve gömlekle bırakıp, göğüslerine kurşun sıkarak şehîd etti ve kanlarından içti. Cesedlerini kale kapısına astırdı. Bir gün sonra, başlarını İngiliz kumandanı Henri Bernard’a götürdü. Sonra bu başları suda kaynatıp, Şâh’a ve zevcesine çorba olarak gönderdi. Çok aç olduklarından hemen ağızlarına koydular. Fakat çiğneyip yutamadılar. Ne eti olduğunu bilmedikleri hâlde, çıkarıp toprağa bıraktılar. Hudson hâini; “Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım” diye alay etti. Sonra Sultan’ı, zevcesini ve diğer yakınlarını Rangon şehrine sürerek haps ettiler. İngilizler Delhi’de üçbin müslümanı kurşunlayarak, yirmiyedibin kişiyi de keserek şehîd ettiler. Sâdece gece kaçanlar kurtulabildi. Hıristiyanlar, diğer şehirlerde ve köylerde de sayısız müslüman öldürdüler. Târihî san’at eserlerini yıktılar. Eşi bulunmayan ve kıymet biçilemeyen zînet eşyalarını gemilere doldurup, Londra’ya götürdüler. 1862 senesi Kasım ayında, bu son Bâbürlü temsilcisi, ülkesinden çok uzakta hayâta gözlerini kapadı.
İkinci Bahâdır Şâh’ın ölümü ile Bâbür hânedânı, Hindistan’ın târih sahnesinden çekildi. İngilizler, siyâsî iktidarı ele geçirip, hemen her yerde yaptıkları gibi Hindistan’ı da bir isyânlar diyarı hâline getirdiler. Değişik inanç ve kültürdeki insanları birbirlerine karşı kışkırtarak, onların birlik ve düzenine imkân vermeyip, mâlî kaynakları kendi ülkelerine aktardılar. Ayrıca, müslümanlar arasındakj yardımlaşmayı ve kardeşliği yıkmak için çeşitli entrikalar çevirerek, ajanları vasıtasıyla Kâdıyânilik denilen bozuk bir din ortaya çıkarıp, müslümanları doğru yoldan saptırmaya çalıştılar.
Bâbürlü hükümdârları, mutlak hâkimiyetin tek sahibi, aynı zamanda askerî kuvvetlerin başkumandanıydı. Pâdişâhdan sonra devlet işlerinde söz sahibi ikinci kişi Vekil-üs-saltana idi. Bu şahıs, nazarî olarak bütün askerî ve sivil işlerde sultânın vekili idi. Fakat bu makam, her zaman mevcut değildi. Sultanların tam manâsıyla devleti idare ettikleri zamanda, bu görev sâdece bir şeref ünvanı olarak kaldı. Bundan sonra Vezir veya Dîvân-ı âlâ denilen ve mâlî işleri yürüten bir hükûmet görevlisi gelirdi. Vezîrin yanında Dîvân-ı Hâlise ve Dîvân-ı Ten adlarında iki yardımcısı vardı. Dîvân-ı Hâlise, merkezden idare edilen ve gelirleri merkeze gönderilen toprakların işleri ve maaşları ile meşgul olurdu. Dîvân-ı Ten ise, Cagir denilen ve hizmet karşılığı verilen bütün timar işlerine bakardı. Mir Bahşi, merkezde, bütün ordunun idarî ve mâlî işlerinden sorumlu idi. Sadr-us-Südûr, din işlerinin başı olup, aynı zamanda vakıflar, çeşitli yardım ve sadaka işleri, âlimlerin ve din adamlarının geçimleri için ayrılmış toprakların dağıtımı ve denetimi ile meşgul olur ve Kâdı’l-kudât görevini de yapardı.
Bâbürlülerde, Bey karşılığı olarak daha çok Mansabdâr ünvanı kullanılırdı. Bu, mansab sahibi demekti. Me’murların hepsi ve saray görevlileri mansabdâr idi. Bunların sayı ve derecelen devirlere göre değişmekteydi. İlk zamanlar, en alt derecede Dehbaşı (onbaşı) en üst derecede ise Penc-hezârî yâni beşbin kişinin kumandanı bulunurdu. Daha sonra mansabdârlar artırılarak, Heft-hezârî yâni yedi bin kişilik kumandanlık kuruldu. Hânedân âilesinden olmayan kişi, en fazla beşbin kişinin kumandanı rütbesine kadar yükselirdi. Ayrıca fahrî kumandanlık ünvanları vardı. Bunlar me’mûriyetleri sınıflandırmak ve düzenlemek maksadı ile verilirdi. Daha sonra mansabdârların rütbeleri alınırken, zât ve süvâr tâbirleri birlikte kullanıldı. Bâbürlülerde, sivil ve askerî me’mûrlar arasında belirli bir fark yoktu. Bütün me’mûrlar nazarî olarak asker sayılırdı. At sayısına göre maaş alan kumandanlar, kendi atını te’min ederlerdi. Kendi atını te’min edemeyen süvarilere Bagîr denilirdi.
Bâbürlü ordusunda şehzadelerin ve mansabdârların birliklerinden başka, Vâlâşâhî denilen hassa askerleri de hizmet görmekteydiler. Ayrıca Ekber Şâh tarafından kurulan ve Ahadi adı verilen bir seçkinler kıtası da vardı. Kumandanlar ve timar sahipleri, adamlarının maaşlarını kendileri ayarlarlardı. Yaya askerlerin savaşlarda yeri yok gibiydi. Her yönden itibâr edilmiyen askeri bir sınıftı. Yayaların savaşçı bölümü; silâhendâzlar, okçular ve mızrakçılardan meydana geliyordu. Ekber Şâh’ın kumandanlarının, Damga denilen ve onikibin fitilli tüfekçiden meydana gelen bir birliği vardı. Topçu, ağır ve hafif olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştı. Bâbürlü ordusunun ulaştığı en yüksek sayı; ikiyüzbini süvari ve kırkbini piyade olmak üzere ikiyüzkırkbin kişidir. Ordu, savaşlara, sürgün avları tertipleyerek hazırlanırdı. Askerlerin ferdî eğitimlerine çok önem verilirdi. Gerek silâhlarla, gerekse vücûdu geliştirmek ve harp san’atını öğrenmek için âletli-âletsiz çeşitli idmanlar yaparlardı.
Devletin başlıca gelir kaynağı ziraî mahsûle dayanıyordu. Gümrük, tuz, darbhâne, hediyeler ve cizye ise ikinci derecedeki gelir kaynağıydı. Bunlar içinde cizyenin gelir kaynağı olarak pek yeri vardı. Ekber Şâh zamanında kaldırıldı ise de, Evrengzîb Âlemgîr zamanda tekrar konuldu. Başlıca ziraî ürünleri; hububat, darı, bakliyat, küçük öIçüde sebze, şeker ve baharatlar idi. Avrupa ülkelerine satılan tarım ürünlerinin başında baharat gelirdi. Pamuklu kumaşlar bütün ülkede dokunmaktaydı. Bu kumaşlar, sahile yakın bölgelerden deniz aşırı memleketlere satılırdı. Muslin ve basma gibi ince ve nefis kumaşlar, ara yolu ile uzak ülkelere gönderilirdi. Onyedinci asırda Avrupa’ya yapılan Hind bezi ihracâtı büyük bir gelişme göstermişti.
Bâbürlü sultanları ve hânedân âilesi, edebiyât ve güzel san’atlar ile bizzat kendileri de ilgilenirlerdi. Devletin kurucusu Bâbür Şâh; edebiyat ve güzel san’atlar sahasındaki eserleri ile dikkat çeker. Hattı Bâburî adıyla yeni bir yazı stili geliştirmişti. Çağatay edebiyatının en güzel ve orijinal eserlerini yazdı. Babür-nâme, Aruz risâlesi, Mübeyyen, Risâle-i vâlidiye tercümesi adlı eserleri ile Dîvânını Çağatay Türkçe’sinde yazdı. Ekber Şâh, ilim adamlarını ve şâirleri sarayında himaye etti. İran ve Türkistan’dan gelen bu devir şâirlerinin bir çoğu Türk’tü. Ekber Şâh’ın emri ile, bir hey’et tarafından Târih-i Elfî adıyla Farsça bir eser yazıldı. Yine bu devirde resim ve minyatür san’atında büyük gelişme görüldü.
Bâbürlü sultanları, Hindistan’da bir çok îmâr faaliyetlerinde bulundular. Bâbür Şâh, Hindistan’da beş sene gibi kısa bir zaman geçirmesine rağmen, bâzı eserler yaptırmıştı. Pâni-püt zaferinin hâtırasına yapılan Kabilşâh, Sambhal ve Agra câmileri bunlar arasındadır, Hümâyûn Şâh devrinde çok sayıda bina yapıldı ise de, bunların pek azı gününüze ulaşabildi. Fethâbât Câmii bunlardan biridir. Ekber Şâh da uzun süren saltanatı zamanında bir çok eser yapırdı. Hümâyûn ve Şemsüddîn Eteke Hân türbeleri, Agra ve Lahor kaleleri, Fetîhpur Sikri şehri ve câmii, mescid, Şeyh Selim Çeştî ve Muhammed Gavs türbesi, Cavnpûr köprüsü, Agra kalesinde Cihângîr-i Mahal sarayı, Allahâbâd’da Çalis sitûn köşkü, yaptırdığı eserlerin başlıcalarıdır. Cihângîr Şâh zamanında mîmârlık çalışmaları, önceki devirlere göre daha azdır. Onun en büyük eserleri, doğu Bengal’de yeni bir eyâlet merkezi olan Dakka’da inşâ edilmiştir. Ayrıca Lahor’daki Moti Mescid onun eseridir. Devrinin en meşhûr eseri, tamâmı beyaz mermerden yapılmış olan kayınpederi İtimâdüddevle’nin Agra’daki türbesidir. Şâh Cihân devrinde, Bâbürlü mimarisi en parlak devrini yaşadı. Onun ilk eserlerinden birisi, eşi Ercümend Bânû Begim için 1630 senesinde inşâ ettirdiği yirmiiki senede tamamlanan ve bir benzeri bulunmayan eşsiz Taç Mahal’dir Osmanlı mimarlarından üstâd Mehmed Îsâ Efendi’nin plânına göre yapılan eser, bugün de eski güzelliğini korumakladır. Ayrıca Şâh Cihân, Agra ve Lahor kalelerinde bir çok eserler yaptırdı. Delhi’de Şâhcihânâbâd ismiyle yeni bir şehir kurdurdu. Agra kalesinde daha eski devirlerden kalma bâzı yapıları yıktırıp, yerine yenilerini inşâ ettirdi. Şâh Cihân devrinin önemli eserlerinden biri de İstanbul’daki Topkapı Sarayı’nın bir benzeri olan Delhi Kalesi’dir. İki kapılı olan kaleye halk, Lahor kapısından girerdi. Agra ve Delhi’deki Moti mescidlerde, san’at en güzel şeklini bulmuştu. Âlemgîr Şâh devrinde mîmârî sahada bir çöküş başlamasına rağmen yine de bâzı eserler inşâ ettirmekten geri kalmadı. Banares’de bir câmi, Delhi kalesindeki Moti ve Lahor’da Pâdişâhî Mescidi onun yaptırdığı eserlerden bâzılarıdır.

1) Rehber Ansiklopedisi; cild-2, sh. 158
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1041
3) Eshâb-ı kirâm; sh. 313
4) Dıyâ-ul-kulûb; sh. 98
5) Bâbür-nâme (Hatırat)
6) Müslüman Türk Devletleri; sh. 341

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Hâfız Sa’dullah’ın talebelerinden Nüvvâb Han Fîrûz-cenk bir gün hocasına gelerek;

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, hâce Cihâna yazılmışdır. Peygamberlerin en üstününe “aleyhi ve aleyhim minessalevâti ekmelühâ ve minetteslîmâti etemmühâ” ve Hulefâ-i Râşidîne uymağa çalışmak lâzım olduğu bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası