hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
12:15
13 Temmuz 2010 Salı
Okunma Sayısı: 978
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

Peygamber efendimizin müezzini, büyük sahâbî.

İlk müslüman olanlardandır. İsmi, Bilâl bin Rebâh Habeşî olup, künyesi Ebû Abdullah’tır. Habeşistanlı bir âileye mensubdur. Annesinin ismi, Hamâme’dir. Âilesi, Mekke-i mükerreme’de Benî Cumha kabîlesinin kölesi idi. Bilâl-i Habeşî, 581 senesinde Mekke’de doğdu. 641 (H.20) senesinde Şam’da vefât etti. Kabri, Şam’da Bâbüssagîr’dedir.
Bilâl-i Habeşî ilk îmân edenlerden olup, müşriklere karşı müslüman olduğunu açıkça bildiren yedi Sahâbîden biridir. O zaman Arabistan’da korkunç bir cehalet devri yaşanıyordu. İçki, kumar, zina, hırsızlık, zayıfları ezmek gibi zulüm ve ahlâksızlık nâmına ne varsa işleniyordu. Zorbalık, güçlülerin zayıflara karşı başvurduğu bir tahakküm vâsıtası olmuştu. Güçlülerin köle olarak kullandıkları nice zayıf ve garip kimselerden biri de Bilâl-i Habeşî hazretleri idi. Annesi de köle idi. Bilâl-i Habeşî’nin diğer kölelerden çok farklı bir hâli vardı. Son derece mert ve dürüst idi. Kölesi olduğu Ümeyye bin Halef’in mallarını satmak üzere, onun temsilcisi olarak kervanlara katılır, bol kazanç getirirdi. Diğer bir vasfı da sesinin çok güzel olmasıydı. Sahibi Ümeyye bin Halef, sesinin çok güzel olması sebebiyle onu düğün ve şenliklere beraberinde götürürdü. Bundan dolayı şenlik ve şölenlerde aranan kimse olmuştu. Ticâret için uzun yollar katederken, yorgunluktan ve sıcaktan yürüyemez hâle gelen kervan, onun nâmeleri ile canlanır, develer onun sesini işitince, coşup çatlarcasına yol alırdı. Ümeyye bin Halef, bütün vasıflarıyla Bilâl-i Habeşî’ye diğer kölelerden farklı muamele yapardı.
Bilâl-i Habeşî yine bir kervanla Ümeyye bin Halef’in mallarını satmak üzere Şam’a gitmişti. Bu kervanda Hazret-i Ebû Bekr de vardı. Bu ticâret seferi, hazret-i Ebû Bekr ile Bilâl-i Habeşî arasında dostluk kurulmasına sebeb oldu. Bu sırada Mekkelilerin tek geçim vâsıtası ticâret idi.
Diğer taraftan câhiliyye devrini yaşamakta olan Araplar, vahşette ve zulümde o derece ileri gitmişlerdi ki, küçük kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlar ve en ufak bir vicdan azabı çekmiyorlardı. Bir çok bâtıl inançlarının yanında kız çocuklarına sâhib olmayı da bir yüz karası sayıyorlardı. İnsanların böylesine bunaldığı ve çaresiz kaldığı bu sıralarda artık İslâm güneşinin doğup, âlemi aydınlatmasına çok az bir zaman, hattâ sayılı günler kalmıştı. Bunun ilk işaretlerinden biri de, Hazret-i Ebû Bekr’in Hazret-i Bilâl-i Habeşî ile ticârete çıkışlarında belirmişti.
Hazret-i Ebû Bekr, Şam’da bulunduğu sırada gördüğü bir rüyasını tâbir ettirmek üzere bir rahibe gitti. Giderken yanında Bilâl-i Habeşî’yi de götürdü. Rahibin yanına vardıklarında Hazret-i Ebû Bekr rüyasını anlattı. Râhib; “Rüyan sâdık bir rüyadır. Bir peygamber gönderilecek, sen O’nun hayâtında yardımcısı, vefâtından sonra da halîfesi olacaksın” dedi. Bilâl-i Habeşî, rahibin sözlerini ibret ve hayretle dinledikten sonra; “Putlar mı gönderecek?” diye sordu. Râhib; “Hayır, semâvâtı, arzı ve her şeyi yaratan Allah gönderecektir. O peygamber, eşi ve benzeri olmayan Allah’a ibâdet etmeyi ve putların kırılmasını emredecek” dedi. Bilâl-i Habeşî derin derin düşündükten sonra; “Putların kırılacağı gün!” diye mırıldandı. Râhib; “Evet onların hepsini kıracak” dedi. Bu kervan Şam’dan Mekke-i mükerreme’ye döndüğünde, İslâm’ın nûru âlemi aydınlatmıştı.
Şam seferinden dönen kervanda bulunanlar evlerine gitmeden önce, hemen Kâbe-i muazzamanın etrafında bulunan putların yanına gittiler. Sağ salim ve bereketli kazançla döndüklerinden dolayı putlarına teşekkür ettiler. Bunların arasında Bilâl-i Habeşî de vardı. Fakat Bilâl-i Habeşî, bu sefer her zaman kendisinde olan huzûr ve huşû hâlinin olmadığını gördü. Kendisini toparlamak istedi ise de muvaffak olamadı. İrâdesi elinden gitmişti. Kendi kendine; “Neden bu putlara ibâdet ediyorum? Neden bu putlara bu kadar muhabbet ve bağlılık gösteriyorum? Bu putlarda bu güne kadar ne gibi bir büyüklük gördüm? Kuvvet ve kudretlerinden nelere şâhid oldum?” diye suâller sormaya başladı ve bir cevap bulamadı.
Daha sonra sahibi Ümeyye bin Halef’in yanına gitti. Ümeyye bin Halef ve orada bulunan misafir müşrikler, Resûl-i ekrem efendimizden kinle bahsediyorlardı. Çünkü onların gözündeki Abdullah’ın oğlu Muhammed, yeni bir din getirerek, senelerdir taptıkları putları inkâr ediyordu. Bilâl-i Habeşî, efendisinin Peygamber efendimizden böyle kinle bahsetmesine çok şaşırdı. Zîrâ O’nun emîn olduğunu, yüksek ahlâkını, vefasını, yüksek zekâsını, nezâketini yine efendisinden öğrenmişti. Bu karışık fikirlerle evine gitti.
Bilâl-i Habeşî, gece yarısından sonra kaldığı evin kapısının yavaş yavaş çalındığını ve bir sesin “Bilâl! Bilâl!” diye fısıldadığını duydu. “Gecenin bu saatinde bu ses nedir?” diye doğruldu. Yine; “Bilâl! Bilâl!” diyen sesi işitti. Karanlıkta ürpererek sesin geldiği yere yaklaştı. “Kimsin?” dedi. “Ben Ebû Bekr” diye cevâb alınca; “Bu saatte ne istiyorsun? Ne söyleyeceksen sabah söyleyemez miydin?” dedi. Hazret-i Ebû Bekr; “Hayır yâ Bilâl! Söyleyeceğimi, sahibinin yanında sana açamam” dedi. Bilâl-i Habeşî; “Nedir o haber?” dedi. “Bu ümmetin Peygamberi sallallahü aleyhi ve sellem geldi” deyince, Bilâl-i Habeşî; “Bu ümmetin Peygamberi öyle mi!” diye tekrar etti. Hazret-i Ebû Bekr; “Evet yâ Bilâl” dedi. “Kimdir o?” deyince, Hazret-i Ebû Bekr; “Muhammed bin Abdullah’dır” dedi. Bilâl-i Habeşî; “Nasıl bildin?” diye sordu. Hazret-i Ebû Bekr; “O, peygamber olduğunu söylüyor ve gizlice insanları Allahü teâlâya îmân etmeye çağırıyor. Ben kendisine; “Yâ Ebel Kasım, bir haber duydum” dedim, “Ne duydun” dedi. Ben de; “İnsanları Allahü teâlâya îmân etmeye davet ettiğini ve O’nun Resûlü olduğunu söylediğini duydum” deyince; “Evet yâ Ebâ Bekr! Rabbim, Hazret-i İbrâhim’i insanlara müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdiği gibi, beni de bütün insanlara peygamber olarak gönderdi” dedi. Ben de; “Sen yüksek bir ahlâka sahipsin yalan söylemezsin dedim. Elini uzattı ben de elini tuttum, ona tâbi olup, müslüman oldum” deyince, Bilâl-i Habeşî; “Hemen mi kabul ettin? Yoksa senden bir menfaat mı bekliyor?” diye sordu. Hazret-i Ebû Bekr; “Hayır yâ Bilâl onun mala-mülke ihtiyâcı yok. O, Hadîce’nin (r.anhâ) ticâret kervanını yönetiyor ve kazancı yerinde” dedi. Bilâl-i Habeşî; “O, neye davet ediyor” deyince, Hazret-i Ebû Bekr; “O, her şeyin yaratıcısı olan Allah’a ibâdet etmeye davet ediyor. O’nun davet ettiği dinde üstünlük; ancak îmân ve kulluk iledir” dedi. Bilâl-i Habeşî başını eğip, bir müddet sessizce bekledi. Sonra da Hazret-i Ebû Bekr’in bildirdiği gibi kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.
Ümeyye, oniki kölesinden en çok Bilâl’i sevdiği için, aynı zamanda puthâne bekçiliğini de ona vermişti. Bilâl-i Habeşî müslüman olunca, puthânedeki bütün putları secde vaziyetine getirdi. Bu haber Ümeyye’ye ulaşınca, büyük bir dehşete kapılıp, yanına çağırttı ve; “Sen müslüman olmuşsun. Muhammed’in Rabbine secde ediyormuşsun, öyle mi?” diye sordu. Bilâl-i Habeşî de; “Evet! Büyük ve yüce olan Allahü teâlâya secde ederim” dedi. Ümeyye, hoşlanmadığı bu cevâbı alınca, derhal eziyet ve işkencelere başladı. Yoruluncaya kadar döverdi, öğle vakti güneş tam tepeye geldiğinde, onu soyar, sıcaktan kavrulmuş taşları çıplak vücûduna koyarak dağlardı. Ateş gibi yanan taşları üzerine yığdıktan sonra; “İslâm dîninden dön!... Lât ve Uzzâ putlarına îmân et” derdi. Bilâl-i Habeşî’nin vücûdu sıcak kumlardan yanar, ağır taş altında nefesi kesilirdi. Görenler onun bu acıklı hâlinden ürperirlerdi. Fakat Bilâl-i Habeşî bütün ağır işkencelerin altında; “Allahü teâlâ birdir! Allahü teâlâ birdir!” diyerek, îmânındaki sebatını bildirirdi. Bütün bu işkencelerle hıncını alamayan Ümeyye; onu bîtâb, halsiz düşürdükten sonra da, boynuna bir ip takıp, çocukların eline verirdi. Çocuklara Mekke sokaklarında dolaştırır, müşrikler de alay ederlerdi. Bilâl-i Habeşî garip ve kimsesiz olduğu için diğer müşriklerden de işkence görürdü. Ona ağır işkence yapanlardan biri de Ebû Cehl idi. Yazın en sıcak günlerinden birinde, çöl sanki alev alev yanıyordu. Açıkta bırakılan su, hemen eli yakacak kadar ısınıyordu. Herkesin serin gölge aradığı bir zaman, Ümeyye bin Halef, inançsızlığının verdiği öfke ve kinle, Bilâl-i Habeşî’yi tamamen soydu. Üzerinde bir don bıraktı ve bu haliyle alıp, çölün yanan kumların üzerine yatırdı. Bilâl-i Habeşî’nin kızgın kumlara yapışan teni yanıyor, verdiği ızdırap dayanılmaz bir hâl alıyordu. Bununla kalmayan Ümeyye, çaresizlikten inleyen, göğsü îmân aşkıyla kalkıp inen Bilâl-i Habeşî’nin üzerine taşlar yığıyordu. Kinler bitmiyordu. Etraftan gelen müşrikler, ya dîninden dönersin yâhud da seni öldüreceğiz diyerek akla gelmedik işkencelere katılıyorlardı. Bütün bunlar olurken, büyük sahâbî Bilâl-i Habeşî’nin gözünde, Resûlullah’ın hayâli ile kalbindeki Allah sevgisi, tesellî kaynağı oluyordu. Bunlar nasıl olsa bitecekti. Her zâlim yaptığının cezasını muhakkak çekecekti. Bilâl-i Habeşî bu tahammülü zor işkenceler altında; “Allah birdir, Allah birdir!” diyordu. Bu sırada sevgili Peygamberimiz oradan geçiyordu. Bilâl-i Habeşî’nin hâlini görerek üzüldü. “Allahü teâlânın ismini söylemek seni kurtarır” buyurdu. Mübarek hanelerine döndükten biraz sonra da, Hazret-i Ebû Bekr yanına geldi. Peygamberimiz, Bilâl-i Habeşî’nin çektiği işkenceyi Hazret-i Ebû Bekr’e söyleyip; “Çok üzüldüm” buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr hemen ona işkence yapılan yere gitti. Müşriklere; “Bilâl’e böyle yapmakla elinize ne geçer? Bunu bana satınız” dedi. “Dünyâ dolusu altın versen satmayız. Fakat, senin kölen Âmir ile değişiriz” dediler. Hazret-i Ebû Bekr’in kölesi Âmir, onun ticâret işlerini yapardı. Çok para kazanırdı. Yanında şahsî malından başka, onbin altını vardı. Hazret-i Ebû Bekr’in önemli bir yardımcısı olup, her işini yürütürdü. Fakat, kâfir idi. Îmân etmiyordu. Ebû Bekr (r.anh); “Âmir’i bütün malı ve paraları ile, Bilâl için size verdim” buyurdu. Sonra Bilâl’in (r.anh) elinden tutup, sevgili Peygamberimizin huzuruna getirerek âzâd etti. O sırada Cebrâil aleyhisselâm gelip, “Velleyl” sûresinin onyedinci âyetini getirdi. Nazil olan bu âyet-i kerîmede Allahü teâlâ, Hazret-i Ebû Bekr’in; Cehennem’den uzak olduğunu müjdeledi.
Bilâl-i Habeşî âzâd edildikten sonra, hicrete kadar Peygamberimizin yanından ayrılmadı. Medîne-i münevvereye hicret edince, bir müddet Sa’d bin Hayseme’nin evinde misafir oldu. Mekke’den Medîne’ye hicret eden Eshâb-ı kirâm ile Medîne’de bulunan Eshâb-ı kirâm yâni Ensâr arasında kardeşlik kurulmuştu. Mallarını, servetlerini paylaşmak ve her hususta yardımlaşmak üzere kurulan İslâm kardeşliğinde Peygamber efendimiz, Bilâl-i Habeşî’yi de, Ensârdan Ebû Rüveyha Abdullah bin Abdurrahmân ile kardeş yaptı. Bu kardeşlik, ömürleri boyunca büyük bir fedâkârlık ve sadâkatle devam etmiştir. Bilâl-i Habeşî’nin evlenmesi de hicretten sonra olmuştur.
Medîne-i münevvereye hicret edildikten bir müddet sonra Mescid-i Nebî yapıldı. Peygamber efendimiz, Eshâb-ı kirâma beş vakit namazı cemâatle bu mescidde kıldırıyordu. Namaz vaktinin girdiği; “Es-Salât, es-Salât” diye bağırarak bildiriliyordu. Daha sonra Peygamberimiz, Eshâb-ı kirâmla istişare edip, namaz vaktinin bildirilmesi için bir alâmet tesbitini arzu buyurdular. Bir kısmı çan, kimisi boru çalalım, bazısı da ateş yakalım dedi. Peygamberimiz; çanın hıristiyanlara, borunun yahûdîlere, ateşin mecûsîlere mahsus olduğunu söyleyerek başka bir alâmet istedi. Bu sırada Hazret-i Ömer ve Abdullah bin Zeyd namaza davetin nasıl yapılacağına dâir rüya gördüklerini söylediler. Her ikisi de rüyalarında ezanın okunuş şeklini işitmişlerdi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz, Bilâl-i Habeşî’yi çağırttı. Ezanın kendisine öğretilmesini ve okumasını emretti. Şöylece Bilâl-i Habeşî güzel sesiyle beş vakit namaz için ezan okumaya başladı. İslâm’da ilk ezan okuyan odur. Bilâl-i Habeşî bir gün sabah namazı vaktinde Peygamberimizin kapısı önünde; “Es-salâtü hayrün minen-nevm” diye iki defâ seslendi. Bunu Peygamber efendimiz beğenerek; “Bilâl bu ne güzel söz! Sabah ezânını okurken bunu da söyle” buyurdular. Böylece sabah ezanında bu söz de söylenmeye başladı. Bilâl-i Habeşî bütün gazâlarda Peygamberimizin yanında bulundu. Mekke-i mükerremenin fethedildiği günde Resûl-i ekrem efendimiz, has müezzini Bilâl-i Habeşî’yi yanında bulundurdu. Mekke fethedilip, Kâbe putlardan temizlenince, Peygamberimiz Bilâl-i Habeşî’ye, Kâbe-i Muazzamada ilk ezanı okuttu. Onun tatlı ve gür sesiyle tevhîd sedaları dalga dalga Mekke semâlarında yayıldı. Bunu işiten Eshâb-ı kirâm artık küfrün ortadan kaldırıldığını, Hakk’ın gelip bâtılın silindiğini görerek sevinç gözyaşları döktüler.
Peygamberimizin vefâtından sonra Bilâl-i Habeşî ayrılık acısırla tahammül edemiyerek, bir daha ezan okuyamadı. Resûlullah’a olan muhabbetiyle her gün yanıp tutuşuyor, gözyaşı döküyordu. Sonra da Medîne’de kalmaya tahammül edemediği için Şam’a gitmeye karar verdi. Hazret-i Ebû Bekr’in huzuruna varıp; “Ey Resûlullah’ın halîfesi! Ben, Resûlullah’dan: “Mü’minin en faziletli ameli, Allah yolunda cihâd etmesidir” buyurduğunu duydum” dedi. Hazret-i Ebû Bekr; “Yâ Bilâl! Ne istiyorsun?” diye sorunca, o da; “Ölünceye kadar Allah yolunda cihâd etmek istiyorum” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekr; “Yâ Bilâl! Sen gidince bize kim müezzinlik edecek?” dedi. Bilâl-i Habeşî gözlerinden yaşlar akarak; “Resûlullah’dan sonra artık ben kimse için müezzinlik yapamam” cevâbını verdi. Hazret-i Ebû Bekr; “Yâ Bilâl! Burada kal ve bize müezzinlik yap” dedi. Bunun üzerine Bilâl-i Habeşî; “Yâ Ebâ Bekr! Sen beni âzâd etmemişmiydin. Eğer kendin için âzâd ettiysen kalayım. Allahü teâlâ için âzâd ettiysen müsâade et gideyim” dedi. Hazret-i Ebû Bekr; “İstediğin yere gidebilirsin” diyerek müsâade etti. Böylece Şam’a gidip yerleşti. Hazret-i Ebû Bekr devrinde o bölgede yapılan gazâlara katıldı. Hicretin onaltıncı senesinde Ömer (r.anh) ordusuyla Şam’a geldiğinde, Bilâl-i Habeşî orduya katılıp Kudüs seferine katıldı.
Bilâl-i Habeşî, Şam’da bir müddet kaldıktan sonra bir gece rüyasında Peygamber efendimizi gördü. Peygamberimiz ona; “Beni ziyâret etmeyecek misin yâ Bilâl!” buyurdu. Bunun üzerine hemen Medîne yoluna düştü. Gelince doğruca Peygamberimizin kabr-i şerîfine gidip, Ravda-i mutahharaya yüzünü gözünü sürerek ziyâret etti. Resûlullah ile geçirdiği günleri hatırlayıp, hasret ve muhabbet gözyaşları dökerek uzun müddet ağladı. Bu sırada Peygamber efendimizin torunları Hasen ve Hüseyn (r.anhümâ), onu görüp boynuna sarıldılar ve bir ezan okuması için çok ısrar ettiler. Bilâl-i Habeşî bu ısrara dayanamayarak bir gün sabah namazı vaktinde ezan okumaya başladı. Peygamberimizin mescidinden Bilâl-i Habeşî’nin sesiyle yükselen ezanı duyan Eshâb-ı kirâm, kadın-erkek, çoluk-çocuk, sokaklara döküldüler. Hepsi Resûlullah ile yaşadıkları seâdetli günleri, Bilâl-i Habeşî’nin okuduğu ezan sedalarını hatırlayıp ağladılar. Fakat Bilâl-i Habeşî ezanda; “Eşhedû enne Muhammeden resûlullah” derken, Peygamber efendimizin mübarek ismi geçince, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ezanı tamamlamak için kendini zorladıysa da, gözyaşlarını tutamadı. Böylece ağlaya ağlaya ezanı bitirdi. O gün Eshâb-ı kirâm, sanki Resûlullah’ın bulunduğu günlerden bir gün yaşadı. Peygamberimize olan hasretleri ve derin muhabbetleriyle ağladılar, o günleri yâd ettiler. Bu ezan, Bilâl-i Habeşî’nin okuduğu son ezanı oldu. Bir kaç gün Medîne’de kaldıktan sonra Şam’a döndü. Fakat yolda hastalanıp evine güçlükle varabildi. Bu hastaltkla ömrünün son günlerini geçirdi ve vefât etti.
Vefât edeceği sırada büyük bir sevinç içinde; “Oh ne tatlı, artık Resûl aleyhisselâm ve arkadaşları ile buluşacağım” dedi.
O, îmânında gösterdiği sebat ve Resûlullah’ın hayâtında yanından ayrılmayıp hizmet etmesiyle, müezzini olmasıyla hep sevilip, rahmetle yâdedilmektedir. Hazret-i Ebû Bekr onu kölelikten âzâd ettiği için, Hazret-i Ömer; “Seyyidimiz efendimiz Ebû Bekr, seyyidimiz Bilâl’i âzâd etti” buyurmuştur. Peygamberimiz; “Bilâl ne iyi kimsedir. O, müezzinlerin efendisidir.” ve “Bilâl, Habeşlilerden ilk müslümandır”, “Ey Bilâl, zengin olarak değil fakir olarak vefât et!” buyurdu.
Hazret-i Bilâl-i Habeşî bizzat Peygamberimizden işiterek hadîs-i şerîf rivâyet etti. Rivayet ettiği bu hadîs-i şerîflerden kırk dördü Sahîh-i Buhârî, Sahîh-i Müslim ve dört Sünen kitabında yer aldı. Eshâb-ı kirâmdan; Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali, Abdullah ibni Mes’ûd, İbn-i Amr, Üsâme bin Zeyd, Ka’b bin Ucre, Câbir bin Abdullah, Berâ bin Azib (r.anhüm) ve diğer eshâb, ayrıca Tabiînin büyük hadîs âlimleri, Bilâl-i Habeşî’den hadîs-i şerîf rivâyet ettiler.
Bilâl-i Habeşî’nin (r.anh) Peygamberimizden bizzat işiterek rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bir kısmı şunlardır:
“Ezan ve gözümün nûru olan namaz ile bizi ferahlandır Yâ Bilâl!”
“Cennet’te Bilâl’i gördüm, ona Cennet’e ne ile girdin diye sordum. Sebebini bilemiyorum, ancak her abdest tâzeledikçe iki rekât namaz kılardım diye cevap verdi.”
“Gece kıyâmına (ibâdetine) devam edin; zîrâ bu, sizden önceki sâlihlerin ibâdetidir. Çünkü, gece ibâdeti, Allah’a yakınlık ve günâhlara keffâret olup, insanın bedenini hastalıklardan korur ve günahlardan uzaklaştırır.”

KÖTÜLÜK EDEN, CEZÂSINI BULUR
Bilâl-i Habeşi Peygamber efendimizin yaptığı bütün gazâlara katılıp cihâd etti. Bedr gazâsında, Kureyş’in ileri gelenleri muharebeye katıldıkları hâlde, Ümeyye bin Halef katılmak istemiyordu. Kureyş’in ileri gelenleri: “Ey Ümeyye! Sen herhalde kadınsın” deyince, Ümeyye istemiye istemiye muharebeye katıldı, iki taraf arasında muharebe başladı. İslâm ordusu saflarından “Allah! Allah!” sedaları yükseliyordu. Bu sesleri duyan Ümeyye’nin kalbine büyük bir korku düştü. Daha dün işkence ve eziyet ederken kölesinin söylediği bu sözler, şimdi bir dînin, yeni bir ümmetin şiarı olmuştu. Bir müddet sonra muharebe nihayete kadar yaklaşırken, Bilâl-i Habeşi onu gördü, işte küfrün başı Ümeyye bin Halef burada” diye bağırdı. Müslümanlardan bir cemâat Ümeyye’ye doğru yöneldiler. Onun ve beraberinde bulunan oğlunun etrafını sardılar. Bilâl-i Habeşi sür’atle koşarak Ümeyye’ye saldırdı ve bir kılıç darbesiyle başını vücûdundan ayırdı.

1) Tehzib-ül-esmâ vel-Lüga; cild-1, sh. 136
2) El-Â’lâm; cild-2, sh. 73
3) Tehzib-üt-tehzib; cild-1, sh. 502
4) Hilyet-ül-evliyâ; cild-1, sh. 147
5) El-İsâbe; cild-1, sh. 165
6) El-İstiab (El-isabe kenarında); cild-1, sh. 141
7) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-2, sh. 232
8) El-Menhel-ül-azbül-mevrûd; cild-2, sh. 117
9) İbn-i Hişâm; sh. 204, 347, 414, 448
10) Ensâb-ül-eşrâf; cild-2, sh. 455
11) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 991
12) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 235
13) Üsüd-ül-Gâbe; cild-1, sh. 206
14) Ikd-ül-ferid; cild-1, sh. 233 

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Bosnalı Abdullah Efendi, Bir sohbeti esnâsında, Peygamber efendimizin peygamberliği bildirilmeden önce İbrâhim aleyhisselâmın dîninde olduğunu şöyle anlattı:

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb da, şeyh Abdülvehhâba yazılmışdır. Bir seyyide yardım etmesini dilemekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası