Ca’fer-İ Tayyâr (r.anh)
Sevgili Peygamberimizin amcasının oğlu.
Nesebi, Ca’fer bin Ebî Tâlib bin Abdülmuttalib bin Hâşim’dir. Künyesi Ebû Abdullah, lakabı Tayyar ve Zülcenanayndır. Hazret-i Ali’den on yaş büyük, Hazret-i Akîl’den on yaş küçük idi. Habeş’e hicret edip, Hayber günü geri dönmüştür. Hicretin 8 (M.629) yılında, üçbin askerle, Şam civarında Mûte denilen yerde Rumlarla yapılan savaşta, kırkbir yaşında şehîd oldu. O gün doksandan fazla yara almıştı. Resûlullah efendimize çok benziyen yedi kişiden biri idi.
Babası Ebû Tâlib, kalabalık bir âilenin reisi olup, âilesini geçindirecek bir servete sahip değildi. Bunun için geçinmekte herkesten daha çok sıkıntı çekiyordu. Peygamber efendimiz, küçük yaşından beri yanında büyüdüğü ve iyiliğini gördüğü amcasına, bu sıkıntılı zamanında geçim yükünü hafifleterek bir yardım yapmak istiyordu. Bu sebeple birgün amcalarının en zengini olan Hazret-i Abbâs’a; “Ey Amcam! Biliyorsun ki, kardeşin Ebû Tâlib’in çok çocuğu vardır, insanların uğradığı şu kıtlık ve açlığı da biliyorsun, Haydi Ebû Tâlib’e gidelim, onun âile yükünü biraz hafifletelim. Bakıp, büyütmek üzere oğullarından birini ben, birisini de sen yanına al. Evlâdlarından ikisini onun üzerinden almak kâfi gelir” buyurdu. Hazret-i Abbâs; “Olur” deyince, kalktılar Ebû Tâlib’in yanına varıp tekliflerini söylediler. Ebû Tâlib; “Oğullarımdan Akîl’i ve Tâlib’i bana bırakın, istediğinizi alabilirsiniz” dedi. Böylece Peygamber efendimiz, Hazret-i Ali’yi; Hazret-i Abbâs da, Hazret-i Ca’fer’i yanına aldı.
Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimize peygamberliği bildirilmiş, insanlara, İslâm’ın tebliğ edilmesi emredilmişti. Bir gün Ebû Tâlib, oğlu Ca’fer ile şehrin dışında yürürken, Sevgili Peygamberimizi Hazret-i Ali ile beraber namaz kılarken gördü. Oğlu Ca’fer’e; “Git, sen de kardeşinin yanına dur, namaza başla!” dedi. Ca’fer (r.anh), Hazret-i Ali’nin yanında namaza durdu. Namazdan sonra Peygamber efendimiz; “Hak teâlâ, sana Cennet’te iki kanat versin, Cennet’te onlar ile uçarsın” buyurarak duâ etti.
Ca’fer (r.anh) ertesi gün Hazret-i Ali’nin yanına gelip, İslâmiyet hakkında pek çok suâller sordu. Hazret-i Ali, hepsine ikna edici cevaplar verince, Peygamber efendimizin huzûr-ı şerîflerine gidip müslüman olmakla şereflendi.
Müslümanlar yavaş yavaş çoğalıyor, sevgili Peygamberimizin her emrini cân-ü gönülden yapmak için yarış ediyorlardı. Müşrikler ise, müslümanların bu hâllerine şaşıyor, yakında putlarının devrileceğini düşündükçe çıldıracak gibi oluyorlardı. Bu sebeple başta Peygamber efendimize ve kimsesiz müslümanlara eziyet, işkence ve zulüm yapmağa koyuldular. Müslümanlar için her geçen gün çile ve ızdırap çoğalıyordu.
Peygamber efendimiz, Eshâbının dayanılmaz işkencelere uğramasına, ayaklarından iplerle develere bağlanıp, aksi istikâmetlere doğru çekilerek parçalatılmasına çok üzülüyordu. Bu işkenceler, her geçen gün daha da şiddetleniyor, merhamet dolu kalbi, bunlara tahammül edemiyordu. Bir gün Eshâbını (r.anhüm) topladı ve; “Ey Eshâbım! Şimdi yeryüzüne dağılınız. Allahü teâlâ, yakında sizi yine bir araya toplar” buyurdu. Onlar da; “Yâ Resûlallah! Nereye gidelim?” diye suâl ettiler. Peygamberimiz, mübarek eliyle işaret ederek, Habeş ülkesini gösterdiler ve; “İşte oraya! Habeş toprağına gidiniz! Çünkü orada, yanındakilerin hiçbirine zulmedilmeyen bir hükümdâr vardır. Hem orası bir doğruluk ülkesidir. Allahü teâlâ, içinde bulunduğunuz sıkıntılardan bir çıkış ve kurtuluş yolu açıncaya kadar, siz, orada bulununuz” buyurdu. Böylece Ca’fer-i Tayyar (r.anh), Habeşistan’a giden kafilenin reisi olarak yola çıktı. Oraya varınca çok iyi karşılandılar.
Mekkeli müşrikler bu durumdan haberdâr olunca, Habeşistan melikine iki elçi göndermeye karar verdiler. Necâşî’ye son derece kıymetli hediyeler hazırladılar. Necâşî’nin çok sevdiği Mekke meşîn derisinden bolca hazırlandı. Necâşî’nin din adamlarına, devlet erkânına hediyeler ayrıldı. Bu işe, Abdullah bin Ebî Rebîa ile Amr bin Âs vazifelendirildi. Mekkeli elçiler, Necâşî’nin hediyelerini takdîm ettiler ve Habeşistan’a hicret eden kafilenin iadesini istediler. Necâşî’nin patrikleri de, müşrikleri destekler mâhiyette sözler söylediler. Fakat, Melik Necâşî bu sözlere çok kızdı; “Vallahi hayır! Ben bu adamları teslim etmem. Bana iltica eden, memleketime gelenlere hıyanet edemem. Bunlar, beni başkasına tercih etmiş ve benim ülkeme gelmişlerdir.
Onun için, gelen muhacirleri sarayıma davet eder, onlara bu adamların söyledikleri sözlere karşı ne diyeceklerini sorar, cevaplarını dinlerim. Eğer muhacirler, bunların dedikleri gibi iseler, onları gelenlere verip, kendi milletlerine iade ederim, öyle değilse onları korur, ülkemde kaldıkça iyilik ederim” dedi.
Hicret eden müslümanlar, müşriklerle yüzleştirildiler. Bu konuşmalarda müslümanları Ca’fer-i Tayyar (r.anh) temsîl etmişti. Konuşmasının dirayeti ve Kur’ân-ı kerîmden okuduğu âyet-i kerîmeler, Necâşî’nin dikkatini çekmiş ve kendini tutamayarak; “Vallahi bu, aynı kandilden fışkıran bir nûrdur. Mûsâ ve Îsâ da (aleyhimesselâm) onunla gelmiştir” dedi. Kureyş elçileri, Necâşî’nin huzurundan elleri boş döndü. Bahtiyar Necâşî de, İslâmiyeti seçmiş, müslüman olmuş, Eshâb-ı kirâmı ziyadesiyle sevindirmişti.
Aradan seneler geçmiş, Peygamber efendimiz mîrâca çıkmış, Mekke’den Medîne’ye, önce Eshâbı sonra da kendisi hicret etmiş, müşriklerle Bedr gazâsı yapılmıştı. Bir gün Necâşî, Hazret-i Ca’fer’i ve diğer Eshâb-ı kirâmı çağırdı. Onlar geldiler. Necâşî, Ca’fer’e (r.anh); “Ben etrafa haberciler gönderdim. Bana müjde haberi getirdiler. Allahü teâlâ, Resûlüne yardım etmiş. Bedr savaşında düşmanları helâk eylemiş” dedi. Hazret-i Ca’fer, sevincini bildirip şükretti.
Ca’fer-i Tayyar, Habeşistan’da iken, Resûlullah efendimiz Necâşî’ye iki mektup gönderdi. Birinde, Necâşî’yi İslâmiyete davet ediyor; diğerinde de, zevci irtidâd eden, dinden dönen Ümmü Habîbe (r.anhâ) ile nikâhının kıyılmasını istiyordu. O âna kadar müslüman olduğunu gizleyen Necâşî, müslüman olduğunu açıkladı. Ümmü Habîbe (r.anhâ) ile Resûlullah efendimizin nikâhlarını kıydı. Hazret-i Ca’fer ve arkadaşlarını ve Ümmü Habîbe’yi (r.anhâ) bir gemi ile Medîneye gönderdi. Hicretin yedinci senesi idi. Peygamber efendimiz, Hayber’i fethetmiş, yahûdîleri mağlûb etmişti. Pek çok ganimetlerle Medîne’yi teşrif etmişlerdi. Peygamber efendimiz, hazret-i Cafer’in ve Eshabının Habeşistan’dan döndüklerini görünce çok sevindiler. Hazret-i Ca’fer’in alnından öpüp, kucaklayıp, mübarek bağırlarına bastılar. O kadar sevindiler ki; “Ben, Hayber’in fethine mi, yoksa Ca’fer’in gelişine mi sevineceğimi bilemiyorum”, Habeşistan’dan gelen Eshâbına da; “Sizin hicretiniz iki defadır. Siz, hem Habeş ülkesine, hem de yurduma hicret ettiniz” buyurdu. Necâşî’nin elçisi, sevgili Peygamberimizin huzuruna gelip; “Necâşî’nin gönderdiği mektubu takdim ettikten sonra; “Efendimizin, Eshâbına yaptığı iyilikleri hazret-i Ca’fer’e sorabilirsiniz” dedi. Ca’fer (r.anh) da; “Evet yâ Resûlallah! Bize şöyle şöyle iyilikler yaptı. Azıklarımızı koyup gemiye bindirdi. Allahü teâlâdan başka îlâh olmadığına, senin de Allah’ın Resûlü olduğuna şehâdet eyledi. Ayrıca; “Allahü teâlâdan, mağfiret olunmam için duâ buyursun” diyerek istirhamda bulundu” dedi. Sevgili Peygamberimiz, abdest tazeledikten sonra üç defâ “Ey Allah’ım! Necâşî’yi mağfiret eyle!” diyerek duâ buyurdular.
Hicretin sekizinci yılında, âlemlere rahmet olan Server-i kâinat aleyhi efdal-üs-salevât efendimiz, İslâmiyetin yayılması için yine çeşitli kabîlelere, devletlere elçiler gönderdiler. Bunların bâzılarından müsbet neticeler gelmiş, fakat Busra valisine gönderilen Hâris bin Ümeyr hazretleri, Şam’ın Belkâ nahiyesinin Mûte köyünde hıristiyan askerleri tarafından tutuklanmıştı. Şam valisi Şürahbil bin Amr’ın yanına götürülen Hazret-i Hâris, elçi olduğu hâlde, alçakça katledilip, şehîd edilmişti.
Bu habere sevgili Peygamberimiz çok üzülmüşler ve derhâl kahraman Eshâbının toplanmasını emir buyurmuşlardı. Bu emri alan Sahâbîler, çocuklarıyla hellâllaşıp, acele Cürf ordugâhında toplandılar. Habîb-i ekrem efendimiz öğle namazını kıldırdıktan sonra; “Cihâda çıkacak olan şu insanlara, Zeyd bin Hârise’yi kumandan tâyin ettim! Zeyd bin Hârise şehîd olursa, yerine Ca’fer bin Ebî Tâlib geçsin. Ca’fer bin Ebî Tâlib şehîd olursa, Abdullah bin Revâha geçsin. Abdullah bin Revâha da şehîd olursa, müslümanlar aralarında münâsib birini seçsin ve onu kendilerine kumandan yapsın!” buyurdu. Bunun üzerine Eshâb-ı kirâm, isimleri sayılan kahramanların şehîd olacağını anlayarak ağlamaya başladılar; “Yâ Resûlallah! Keşke sağ kalsalar da kendilerinden istifâde etseydik!...” dediler. Peygamber efendimiz cevap vermeyip sustular.
Bunları, orada bulunan Hazret-i Zeyd, Ca’fer ve Abdullah (r.anhüm) de işitmişler ve büyük bir sevince gark olmuşlardı. Çünkü en büyük gayeleri Allahü teâlânın dînini yayarken şehîd olmaktı. Artık müjde verilmiş ve bunu bizzat kulakları ile işitmişlerdi. Sevgili Peygamberimiz, beyaz İslâm sancağını Zeyd bin Hârise hazretlerine teslim etti. Ona, Hâris bin Ümeyr’in (r.anh) şehîd edildiği yere kadar gitmesini ve İslâm’ı tebliğ etmesini emretti. Kabul etmezlerse düşmanla çarpışmasını emir buyurdular.
Sevgili Peygamberimiz ve Medîne’de kalan sahâbîler, mücâhid gâzîleri Vedâ yokuşuna kadar tâkib ettiler. Burada Âlemlerin efendisi, mübarek İslâm ordusuna nasîhatte bulundu. Sonra mücâhidlerle vedâlaştılar. İslâm ordusu, tekbîr sadâlarıyla ayrıldı. Geride kalanlar, gidenlerin arkasından duâ edip, ufuktan kayboluncaya kadar, yaşlı gözlerle arkalarından gıbta ile baktılar...
Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân, Şam topraklarından Muân’a vardıkları sırada, Rumların yüzbin kişilik bir ordu ile üzerlerine geldiklerini öğrendiler. Orada konaklayıp iki gece kaldılar.
Şanlı sahâbîler, Mûte isimli köye geldiklerinde, yüzbin kişilik Rum ordusuyla karşılaştılar. Dağ taş düşman askeri ile dolmuştu. Görünüşte, mukayese kabul etmez bir kuvvet dengesizliği vardı. Buna göre, bir müslamanın otuzdan fazla rum ile çarpışması îcâbediyordu.
Her iki taraf da harp düzenine girdiler. Bu sırada, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem emri gereği, İslâm ordusundan bir hey’etin, Rum ordugâhına doğru ilerlediği görüldü. Bunlar Rum ordusuna, İslâm’a gelmelerini, yoksa cizye vermelerini teklif ettiler. Fakat onlar, bu daveti reddettiler. Artık kaybedilecek zaman yoktu. Zeyd bin Hârise’nin (r.anh) işaretiyle harb başladı. Şiddetli bir çarpışmadan sonra Hazret-i Zeyd şehîd oldu.
Zeyd bin Hârise’yi (r.anh) tâkib eden Hazret-i Ca’fer, hemen sancağı kaptı. İslâm sancağının dalgalandığını gören mücâhidler, yeni bir aşk ile savaşa devam ediyorlardı. Hazret-i Ca’fer, kendisinden geçmiş bir hâlde çarpışıyordu. Nihayet bir düşman askeri, Hazret-i Ca’fer’in sağ koluna bir kılıç vurdu. Sağ eli kesilen Hazret-i Ca’fer, mukaddes İslâm sancağını sol eliyle yere düşmeden yakaladı. Kaldırıp yine dalgalandırdı. Derken bir kılıç darbesi daha. Sol eli de kesilmişti. Bu defâ sancağı, kesik kollarının arasında göğsüne bastırarak dalgalandırmaya çalıştı. Fakat bir biri peşinden şiddetle inen düşman kılıçları ile çok özlediği şehâdet mertebesine kavuştu.
Resûl-i ekrem ve Nebiyyi muhterem efendimiz, kendisine harp meydanından bir haber gelmeden önce, Mûte’de olanları bildirmek üzere Eshâbını mescide toplamıştı. Sevgili Peygamberimizin mübarek yüzlerinden çok üzüntülü olduğu anlaşılıyor, daha çok üzülür korkusu ile kimse bir şey soramıyordu. Nihayet Eshâb-ı kirâmdan biri; “Canımız sana feda olsun yâ Resûlallah! Sizde olan üzüntüyü gördüğümüzden beri içimiz kan ağlıyor, üzüntümüzün derecesini ancak cenâb-ı Hak bilir!” dedi. Sevgili Peygamberimizin mübarek gözlerinden yaşlar boşandı ve buyurdular ki: “Bende gördüğünüz üzüntü, beni hüzün içinde bırakan şey, Eshâbımın şehîd olmaları idi. Bu hâl, onları, Cennet’te karşılıklı tahtlar üzerinde oturmuş kardeşler olarak görünceye kadar devam etti. Zeyd bin Hârise, sancağı eline aldı. Nihayet şehîd edildi. O şimdi Cennet’e girdi. Orada koşup duruyor. Sonra sancağı Ca’fer bin Ebî Tâlib aldı. Düşman ordularına saldırdı. Çarpıştı ve nihayet o da şehîd oldu. O, şehîd olarak Cennet’e girdi ve yakuttan iki kanat ile dilediği gibi uçup duruyor. Ca’fer’den sonra sancağı, Abdullah bin Revâha aldı. Elinde sancak olduğu hâlde düşmanlarla çarpıştı ve şehîd oldu ve Cennet’e girdi. Onlar, Cennet’te altından tahtlar üzerinde bana gösterildi. Ey Allah’ım! Zeyd’i mağfiret eyle!... Ey Allah’ım! Ca’fer’i mağfiret eyle! Ey Allah’ım! Abdullah bin Revâha’yı mağfiret eyle!”
Âlemlerin efendisinin mübarek gözlerinden hâlâ yaşlar boşanıyordu. Göz yaşları arasında şöyle devam ettiler: “Abdullah bin Revâha’dan sonra sancağı Hâlid bin Velîd aldı. İşte şimdi harp şiddetlendi. Ey Allah’ım! O (Hâlid bin Velîd), senin kılıçlarından bir kılıçtır. Ona yardım eyle!...” buyurdular.
Ca’fer bin Ebî Tâlib Hazretlerinin şehîd düştüğü gün bu hâdiseyi anlattıktan sonra kalktılar, Hazret-i Ca’fer’in evine gittiler. Hanımı Esmâ, evinin işlerini bitirmiş, çocuklarını yıkayıp saçlarını taramıştı. Sevgili Peygamberimiz; “Ey Esmâ! Ca’fer’in oğulları nerede? Onları bana getir!” buyurdular. Esmâ (r.anhâ) çocukları getirince, Resûlullah efendimiz onları bağrına bastı ve doya doya öpüp kokladı. Mübarek kalbleri dayanamadı. Mübarek gözlerinden yaşlar akıyordu. Bunu gören Hazret-i Ca’fer’in hanımı; “Anam-babam, canım sana feda olsun yâ Resûlallah! Niçin oğullarıma yetimlere yaptığınız merhameti gösteriyorsunuz? Yoksa Ca’fer ve arkadaşlarından acı bir haber mi aldınız?!” diye yalvararak sordu. Alemlerin efendisi, çok müteessir olmuştu: “Evet!... Onlar, bu gün şehîd oldular!...” buyurdu. Hazret-i Esmâ (r.anhâ) da yetim yavrularını bağrına basarak ağlamaya başladı. Bu manzaraya sevgili Peygamberimiz fazla dayanamamış, oradan ayrılmışlardı.
Ca’fer-i Tayyar (r.anh) son derece kahraman, cömerd, fakirlerin dostu ve misafirperver idi. Fakirlere ve gariplere muhabbeti ve iltifatları o kadar çok idi ki, Server-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, ona; “Fakirlerin babası” buyururlardı. Onun faziletlerinin çokluğundan dolayı da; “Senin sûretin de, sîretin de bana benzer” buyurarak, hem sîmâca, görünüş olarak, hem de gidişat, hâl, hareket ve ahlâk olarak kendilerine çok benzediğini bildirdiler.
Ca’fer-i Tayyar (r.anh) şehâdetinden sonra geriye, Abdullah, Muhammed, Avf ismindeki oğullarıyla, Ammâre ismindeki bir kız çocuğu bırakmıştı. Oğlu Abdullah vasıtasıyla nesli devam etti.
1) Müsned-i Ahmet bin Hanbel; cild-1, sh. 201
2) Sîret-i İbn-i Hişâm; cild-1, sh. 356
3) El-Kâmil fit-târih; cild-2, sh. 37, 38
4) İnsân-ul-uyûn; cild-1, sh. 338
5) El-İsâbe; cild-1, sh. 237
6) El-İstiâb; cild-1, sh. 210
7) Sahîh-i Buhârî; cild-5, sh. 85
8) Tam İlmihal Seâdet-i Ebediyye; sh. 992
9) Eshâb-ı Kirâm; sh. 206
10) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 244
11) Peygamberler Târihi Ansiklopedisi; cild-6, sh. 8, 161