hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
12:36
13 Temmuz 2010 Salı
Okunma Sayısı: 739
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

Evliyânın büyüklerinden.

Asıl adı Muhammed’dir. Lakabı Celâleddîn olup, Konya’yı teşrif etmelerinden dolayı Rûmî diye anılmıştır. Kendisi ayrıca, Hüdâvendigâr, Mevlânâ, Sultân-ül-âşıkîn, Sultân-ül-mahbûdîn, Mollâ-yı Rûm gibi lakablarıyla zikredilmiş, Molla Hünkâr olarak da anılmıştır. Soyundan gelenlere Çelebî denmektedir. Mevlânâ; “Efendimiz” demektir.
Yüce ve temiz soyu Resûlullah’ın ilk halîfesi olan Ebû Bekr-i Sıddîk (r.anh)’a ulaşır. Bu silsile, babası Sultân-ül-ulemâ Bahâeddîn Veled Muhammed bin Hüseyn bin Ahmed el-Hatîbî bin Mahmûd bin Mevdûd bin Sabit bin Müseyyib bin Mazhar ibni Hammâd bin Abdurrahmân bin Ebî Bekr-i Sıddîk (rıdvânullahü aleyhim ecmaîn) şeklindedir. Annesi, Mü’mine Hâtun’dur ve neseben İbrâhim Edhem hazretlerine dayandığını, bâzı kaynaklar zikretmektedir.
1207 (H.604) yılında Rabî’ül-evvel ayının altıncı günü Belh şehrinde doğmuştur. Muhammed Celâleddîn’in Belh’teki hayâtı pek fazla değildir. Henüz beş yaşında iken buradan ayrılmıştır. Babası Behâeddîn Veled bölgenin büyük âlimlerindendir. Zâten bütün ecdadı hürmet gösterilen âlimlerden olup, Belh’te ve Horasan’da tanınmakta idiler. Ona, Sultân-ül-ulemâ lakabı, o yörenin âlimlerinin de gördüğü ve birbirlerine anlattıkları bir rüyada Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm tarafından verilmiştir. Bu vak’adan sonra verdiği fetvaların altına; “Sultân-ül-ulemâ” yazdıkları görülmüştür. Ayrıca kendisini inkâr eden âlimlerde, hakkı teslîm etmişlerdir.
Sultân-ül-ulemâ Behâeddîn Veled’in büyüklüğü âfâkı tutmuş, âlimler, melikler ve şeyhler onun meclis ve vâzlarında bulunmuşlardır. Bunlar arasında Harezm Şâhı Sultan Saîd Celâleddîn de vardır ki üstâdı Fahreddîn-i Râzî ile birlikte Sultân-ül-ulemâ’nın meclis ve vâzında bulunmuşlardır.
Sultân-ül-ulemâ bâzı sebeblerle, kendisine bağlı üçyüz kişi ile birlikte Belh’ten ayrıldı. İlk olarak Nişâbur’a uğramış, burada Şeyh Ferîdüddîn-i Attâr Esrâr-nâme’sini bir rivâyette ise Mantuk-ut Tanyr’ını küçük Celâleddîn’e hediye etmiş, sorduğu sorulara beklenmedik cevaplar alarak, onu takdir etmiştir. Daha sonra Bağdâd’a ulaşan Sultân-ül-ulemâ’yı Şeyh Şehâbeddîn hazretleri hürmet için Bağdâd halkı ile birlikte yaya olarak karşılamıştır. Behâeddîn Veled hazretleri Bağdâd halkına vâz ve nasîhatte bulunmuşlar ve Mustansıriyye Medresesi’nde misafir olmuşlardır. Bu sırada devrin sultânlarından Konya’da hükûmet süren Türkiye Selçuklu Sultânı Alâüddîn Keykubâd, can u gönülden ona gâibâne muhabbet göstermiştir.
Bağdâd’dan Hicaz’a hareket eden Sultân-ül-ulemâ hac farîzasını îfâdan sonra Şam’a gelmişlerdir. Şam’dan Erzincan’a, oradan da Karaman (Larende)’ye ulaşmışlar ve Karaman’da yedi sene kalmışlardır. Bu zaman zarfında bulûğ çağına ulaşan Celâleddîn Muhammed, Hoca Şerâfeddîn Lala Semerkandî’nin kızı Gevher Hâtûn ile evlenmiş ve 1227 (H.623)’de oğlu Sultân Veled dünyâya gelmiştir. Mevlânâ burada annesini kaybetmiştir. Bu âileden Karaman’da kalan yadigârlardan biri de annesi olmuştur.
Daha sonra Sultân Alâüddîn Keykubâd’ın dâvetine icabet eden Behâeddîn Veled, 1230 (H.628) yılında Konya’ya gelmiştir. Bu gelişte Sultan Alâüddîn bizzat karşılamış, fevkalâde hürmet göstermiştir. Artık Konya onlara mekân olmuş ve Altûniyye Medresesi’nde kalmışlardır. Ondan sonra ilim neşriyle meşgul olmuşlar ve ölüm târihi olan 628 yılına kadar bu vazifeyi sürdürmüşlerdir. Sultân-ül-ulemâ Behâeddîn Veled’in bu zaman içinde Alâeddîn Keykubâd’a maddî ve manevî yardımları olmuş, onu gerektiği zaman irşâd ve îkaz etmiştir. Sultân Alâeddîn’e dâima melik diye hitabetmiş, o da Behâeddîn Veled’in varlığının büyük devlet olduğunu her zaman bilmiştir. Naklolunur ki, birgün Sultân’a; “Ey melik! Ben sultanım, sen de sultansın. Fakat senin saltanatın gözlerin açık oldukça devam eder, benimki ise gözlerimi kapadığım vakit başlar” buyurmuştur.
Târihte olduğu gibi bugün de bir Türk şehri olan Belh’de doğan, ilk çocukluk devrelerini bu şehirde geçiren, beş yaşında ise sefere çıkan Celâleddîn-i Rûmî hazretleri; babasından ayrılmamış, her nevî ilmi ilk olarak ondan tahsîl etmiştir. Bu hâl çocukluğundan başlayarak orta yaşlarına kadar sürmüştür. Dımeşk (Şam)’da bulundukları zaman Şeyh Muhyiddîn-i Arabî, Şeyh Sâdeddîn Hamevî ve şeyhlerin efendisi Osman Rûmî, Necmeddîn-i Konevî gibi büyüklerle sohbet etmiş, onların yanında bulunmuş ve nazarlarına mazhar olmuştur. Hattâ Şam Medresesi’ndeki hücrede, zaman zaman Hızır aleyhisselâmla da görüşmüştür.
O, babasının ölümüne kadar lügat ve arabiyâtdan çeşitli ilimlere kadar pek çok ilmi tahsîl etmiş, tefsîr, hadîs, fıkıh, mantık, usûl, meânî, edebiyat, matematik, fen ve tıb gibi pek çok zahirî ilimlerde mütehassıs olmuştur. Sultân-ül-ulemâ Behâeddîn Veled’in vefâtından sonra tedris ile uğraşmışsa da, sevgili babalarının, Seyyid Burhâneddîn Tirmizî’ye mânevî işaretleri üzerine ledünnî ilmi ondan öğrenmeye başlamıştır. Böylece, Burhâneddîn Tirmîzî de, şeyhi Sultan-ül-ulemâ Behâeddîn Veled’den aldığı ilimleri, Celâleddîn-i Rûmî’ye öğretmiştir. Celâleddîn-i Rûmî’ye ledünnî ilimler açıldığı gibi, riyâzât ve mücâhedât ile, Seyyid Burhâneddîn sayesinde vilâyet makamlarına yükselme hâsıl olmuştur. Ayrıca, Hızır aleyhisselâmdan da manevî olarak istifâde etmiştir.
Hâsılı Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Arabiyât ve lügat ilimlerinde, fıkıh, hadîs ve tefsirde, aklî ve naklî ilimlerde en yüksek derece ve olgunluklara ulaşmıştı. Asrında, dünyâ âlimlerinin önde geleni idi. Bütün ilimlerde muteber icazetler almıştır. Yukarda zikredilen âlimlerin hâricinde yine Şam’da iken şöhreti her yere yayılan Mevlânâ Kemâleddîn bin Adîm’den de ders almıştır. Akranları arasında Ortaya çıkan müşkiller onun tarafından çözülmüştür. O hiç bir zaman öğrenme ve öğretmede zamanını zayi etmemiştir.
Seyyid Burhâneddîn Tirmizî ile dokuz sene birlikte bulunan Mevlânâ Celâleddîn, onun Kayseri’ye dönüşünden sonra, Konya’da binlerce ilim talebesine akıllara durgunluk verecek bir şekilde ilim öğretmeye devam etmiştir.
İşte bu sıralarda Kayseri’de Seyyid Burhâneddîn Tirmizî vefât etmiş; Muhammed Celâleddîn tedrisât ile meşgul iken Şems-i Tebrîzî Konya’ya gelmişti. Şems-i Tebrîzî ile karşılaşan Celâleddîn-i Rûmî altı ay kadar onunla bulunmuş, zikir ve ibâdetle meşgul olmuştur. Bu zaman zarfında yanlarına sâdece Sultan Veled hazretleri girmekteydi. Bu hâl bâzılarının hasedini ortaya çıkarmış ve; “Şemseddînri Tebrîzî, Mevlânâ’ya tedrisâtı, okuyup öğretmeyi terk ettirdi” gibi dedikoduların yayılması üzerine, Şems, Şam tarafına gitmiştir.
Celâleddîn-i Rûmî, Şems’in ayrılığına dayanamamış ve oğlu Sultân Veled’i Şam’a göndermiştir. Şems, bu ricâ üzerine tekrar Konya’ya gelmiştir. 1247 (H.645)’de bir gece Mevlânâ ile otururken, yedi kişi gelip, Şems’i dışarı çağırdılar ve şehîd ettiler. Başka bir rivâyette de Şems habersizce Konya’yı terk etmiş, onu aramaya çıkan Mevlânâ, bizzat Şam’a, bir rivâyete göre ise Tebriz’e kadar gidip gelmişse de ondan haber alamamıştır.
Celâleddîn-i Rûmî bu aşkla 48 bin beyti bulan Dîvân-ı Kebîr’i yazmaya başlamıştır. Hazret-i Şems’e olan muhabbetinden eserinde Şems ve Hâmûs kelimelerini mahlas olarak kullanmış, Dîvânı, Şems’e izafeten Dîvân-ı Şems olarak anılmış ve bu ismin devamlılığını sağlamıştır.
Bütün bunlardan sonra müridlerinden Selâhaddîn Zerkûb-i Konevî’yi yakını olarak bilmiştir. Gerçekte kendi hücresinde bir kuyumcu olan Selâhaddîn Zerkûb müsâhib ve nedîm olmuştur. Hazret-i Mevlânâ, Selâhaddîn Zerkûb’a çok düşkün idi. Bu düşkünlüğü sebebiyle Selâhaddîn Zerkûb hazretlerinin kızını Sultân Veled ile evlendirerek sihrî akrabalığa kadar gitmişlerdir. Şeyh Selâhaddîn ile Mevlânâ’nın sohbeti on seneyi bulmuştur. Mevlânâ’nın sağlığında Şeyh Selâhaddîn de vefât etmiştir. Celâleddîn-i Rûmî hazretleri bizzat bütün Konyalılarla birlikte onun cenazesini teşyî etmişlerdir. Selâhaddîn Zerkûb’un vefâtına çok üzülen Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddîn’i kendisine halîfe seçmiştir. Hüsâmeddîn Çelebi, Mevlânâ ile olan sohbetlerinin yanında en mühim vazifesi, Dîvân-i Kebîr’den sonra meşhûr bir eser olan Mesnevî-i Şerîf’i yazması olmuştur. Hüsâmeddîn Çelebi’nin kalbine, şeyhinden bir eser yazma isteğinin doğması üzerine Mevlânâ (k.sirruh) eserin ilk onsekiz beytini kendisi yazmış, daha sonra söyleyerek Hüsâmeddîn Çelebi’ye yazdırmıştır. Altı cildi bulan ve 24 bin beyt civarında olan Mesnevî-i Şerîf’e hatimeyi, Sultân Veled yazmıştır. Hüsâmeddîn Çelebî, Selâhaddîn Zerkûb’dan sonra Hazret-i Mevlânâ ile dokuz sene birlikte bulunmuştur. Nihayet bir güz mevsiminde 1273 (H.672) senesi Cemâziyel-âhır ayının beşinci Pazar (19 Aralık) günü vefât eden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin cenaze namazını, hocası Sadreddîn-i Konevî (r.aleyh) kıldırdı.
Yerine Hüsâmeddîn Çelebi hazretleri halîfe olmuştur. Hazret-i Mevlânâ onu Mesnevî’sinde anmış hattâ eserinin ismini onun ismine hasrederek Hüsâmi-nâme koymuştur. Hazret-i Mevlânâ’nın ölümünden sonra oniki yıl halîfesi olan Hüsâmeddîn Çelebi’nin ölümü üzerine yerine Sultân Veled geçmiştir.
Celâleddîn-i Rûmî hazretleri sıdk-ı tâm (en mükemmel, noksansız bağlılık) yönünden aşkın sonuna ulaşmış bir velî olarak istirahat ettiği ve uyku uyudukları görülmemiştir. Açlığı son haddine ulaşmıştır. “Tamam kırk sene benim midemde bir gece taam bulunmadı” diye buyurmuştur. En çok iftâr buyurdukları yemek on lokmayı bulmamıştır. “Sînemde bir ejderha vardır, onun gıdaya tahammülü yoktur” demiştir. “Oruç sofrası sırrın sevdâsını arttırır, lâkin böyle bir sofradan Allahü teâlâya büsbütün bağlanmış olan sâdık kullar yed-i beyzâ bulurlar” demiştir. O’nun için hakîkî oruç, Allahü teâlâdan başka her şeyi terk etmek olup kendisinde hâsıl olmuş bir hâldir.
Namazda tam bir istiğrâk ve huşu ile niyaz üzere bulunur ve tamamen Hakk’ın sıfatları ile bulunmayı elde ederlerdi. “Namaz, Allahü teâlâya kavuşmadır. Fakat bu kavuşmanın ne şekilde olduğunu zahir ehli bilmez” buyurmuşlardır. Bu yüzden; “Mihrabı, dost cemâli olan kimse için yüz çeşit namaz, rükû ve sücûd vardır” demişlerdir.
Verâ ve takvası o derece idi ki lisâne gelmezdi. “Takvâ, nefse ait zevkleri terk etmektir” diye buyurmuşlardır.
“Biri bana âşıklık nedir?” diye sordu. Dedim ki: “Benim gibi olursan bilirsin” diyen Mevlânâ; şiir için de; “Ben o rütbe dildârım. O mertebe gönül almasını isterim ki meselâ dostlar yanıma geldiklerinde sıkılmasınlar diye şiir söylerim... Yoksa ben neredeyim, şiir nerede?” demektedir.
Oğlu Sultân Veled de bu hususta, Evliyâullah’ın şiirinin baştan başa tefsîr ve Kur’ân-ı kerîmin esrarlarıdır. Çünkü onlar kendilerinden fânî, Hak ile kâim olmuşlardır. Onların hareket ve sükûnetleri Hak’tandır. Şâirlerin şiirleri bunun zıddına fikir ve hayâl mahsûlüdür. Onların şiir söylemekten maksadı kendini göstermektedir. Şâirler velîlerin şiirlerini kendi şiirleri gibi görürler. Hâlbuki, evliyâullah’ın şiirleri Hudâ’yı göstermek içindir” demektedir.
Celâleddîn-i Rûmî hazretleri hakkında pek çok menkıbe vardır. Şahsı ve eserleri ile Türk edebiyatında taht kuranların başında Hazret-i Mevlânâ gelmektedir. O, edebiyatımızda şahıs olarak ve eserleri ile yer almıştır. Pek çok şâirimiz onun te’siri altında kalmışlar ve ona şiirlerinde yer vermişlerdir. Eserlerinden en çok Mesnevî-i Şerîf üzerinde durulmuştur. Zâten o; “Mesnevi benden sonra şeyhlik eder” buyurmuştur. Bu eseri ölümünden pek az bir zaman sonra Türk edebiyatına tercüme ve şerh edilmeye başlanmıştır. Bunların ilki Muînüddîn bin Mustafa tarafından II. Sultan Murâd Hân adına tercüme ve şerh edilen Mesnevî-i Murâdiyye’dir. Mesnevî-i Şerîf İslâm âlimleri arasında da muteber bir eserdir. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri “Üç kitabın eşi yoktur. Bunlar: Kur’ân-ı kerîm, Buhâr-i Şerîf ve Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’sidir” buyurmuştur.
Üçüncü olarak, eserleri kaynak olmak üzere Türk Edebiyatı içinde bir Mevlevî edebiyatı gelişmiştir. Bu durum günümüzde de kendisini kuvvetli bir şekilde hissettirmektedir.
Babası Behâeddîn Veled’e kadar tarîkatın silsilesi Ahmed el-Hatîbî, İmâm-ı Gazâlî, Ebû Bekr Nessâc, Muhammed Züccâc, Ebû Bekr-i Şiblî, Cüneyd-i Bağdadî, Sırrîy-i Sekatî, Ma’rûf-ı Kerhî, Dâvûd-ı Tâî, Habîb-i Acemî, Hasen-i Basrî, Ali bin Ebû Tâlib ondan sonra Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve selleme dayanır. Kendisi de bu silsileye tâbi olup, ölümünden sonra ortaya çıkan Mevlevî tarîkatının erkânı (usûl ve âdabı) oğlu Sultân Veled tarafından te’sîs edilmiştir. Osmanlı devletinin son zamanlarında sultânlara cülûs (tahta çıkma) larında kılıç kuşatmak vazifesi bunlara aittir.
 Celâleddîn-i Rûmî (k.sirruh), ney ve başka hiçbir çalgı çalmadı. Mûsikî dinlemedi ve raks etmedi. Yâni dans etmedi. Dünyâya nûr saçan Mesnevî’sine her memlekette, bir çok dillerde şerhler, açıklamalar yapılmıştır. Bunlardan pek kıymetlisi ve lezzetlisi, Mevlânâ Câmî’nin kitabı olup, bunu da birçok kimse, ayrıca şerh etmiştir. Bunların içinde de, Süleyman Neş’et Efendi’nin şerhinden elli altı sahifesi, yalnız dört beytin şerhi olup, sultan Abdülmecîd Hân zamanında, 1847 (H.1263)’de Matbaa-i Âmire’de tâb edilmiştir. Bu kitapta, Mevlânâ Câmî (k.sirruh) buyuruyor ki: “Mesnevî”nin birinci beytinde (Dinle neyden, nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikâyet ediyor) ney, İslâm dîninde yetişen kâmil yüksek insan demektir. Bunlar kendilerini ve her şeyi unutmuştur. Zihinleri her an, Allahü teâlânın rızâsını aramaktadır. Ney, Fârisî dilinde yok demektir. Bunlar da, kendi varlıklarından yok olmuştur. Ney denilen çalgı, içi boş bir çubuk olup, bundan çıkan her ses, onu çalan kimseden hâsıl olmaktadır. O büyükler de, kendi varlıklarından boşalıp, kendilerinde, Allahü teâlânın ahlâkı, sıfatları ve kemâlâtı zahir olmaktadır. Neyin üçüncü mânâsı, kamış kalem demektir ki, bundan da, insan-ı kâmil kasd edilmektedir. Kalemin hareketi ve yazması kendinden olmadığı gibi, kâmil insanın hareketleri ve sözleri de, hep Allahü teâlânın ilhamı iledir.” İkinci Sultan Abdülhamîd Hân zamanında Ankara valisi olan Âbidin Paşa, Mesnevi şerhi’nde ney’in insan-ı kâmil olduğunu, dokuz türlü isbât etmektedir. Mevlevîlik, sonraları câhillerin eline düşdüğünden, ney’i çalgı sanarak, ney, dümbelek gibi şeyler çalmağa, dans etmeğe başlamışlar, ibâdete haram karıştırmışlardır. Dînimizin ve Celâleddîn-i Rûmî’nin (k.sirruh) beğenmediği bu oyun âletleri, tekkelerden toplanarak, o tasavvuf üstâdının türbesine konunca, şimdi türbeyi ziyâret edenlerden bir kısmı, bunları, onun kullandığını zan ederek aldanmakda ise de, Mesnevî şerhlerini okuyarak, o hakikat güneşini yakından tanıyanlar, elbette aldanmamaktadır.
Ney çalmak, ilâhi okumak, oynamak, zıplamak şöyle dursun, Celâleddîn-i Rûmî (k.sirruh) yüksek sesle zikr bile yapmazdı. Nitekim “Mesnevî” sinde;
Pes zi cân kün, vasl-ı cânânrâ taleb
Bî-leb ü bî gam mîgû, nâm-ı Rab.
 Yâni “O hâlde sevgiliye kavuşmayı candan ve gönülden dile. Dudağını ve damağını kıpırdatmadan, Rabbin ismini (kalbinden) söyle.” demektedir.
Sultân Veled’e; “Oğlum! Eğer Cennet’te olmak istersen herkesle dost geçin, kimseye kin tutma ve herkese tevazu göster. Zîrâ asıl sultanlık alçak gönüllü olmaktır” buyurmuştur.
Eserleri: Mesnevî-i Şerîf, Dîvân-ı Kebîr, Dîvân-ı Rubâiyât, Fîh-i Mâfîh, Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbât’tan ibârettir.

HIZIR HAKLIDIR
Şemseddîn-i Attâr anlatır: “Mevlânâ Celleddîn-i Rûmî hazretleri bir gün câmide vâz ederken, mevzû; Hızır ile Mûsâ aleyhisselâmın hikâyesine gelmiş idi. Bu kıssayı, öyle fesahat ve belagat ile anlatıyordu ki, herkes nefesini kesip, can kulağı ile dinliyordu. Benim yanımda bir şahıs başını önüne eğmiş bir şeyler mırıldanıyordu. “Sanki yanımızda idin, sanki üçüncümüz sen idin” diyordu. Bunun Hızır aleyhisselâm olduğunu anladım. Yanına sokuldum. “Anladım, sen Hızır’sın, ne olur bana ihsân eyle” dedim. Cevâb olarak; “Burada Hazret-i Mevlânâ varken, benim sana ihsânda bulunmam deniz yanında teyemmüm gibi olur. Senin bütün müşkillerini o hâlleder” deyip, gözümden kayboldu. Ben bu hâli Mevlânâ hazretlerine anlatmak için yanına gittiğimde, daha söze başlamadan, o; “Ey Attâr! Hızır aleyhisselâmın sözleri doğrudur” diyerek benim sözümü kesti.

1) Tam İlmihal Seâdet-i Ebediyye; sh. 993
2) Mesnevî Şerhi (Âbidin Paşa)
3) Sipehsâlâr; sh. 9 
4) Menâkib-ül-Ârifin 
5) Mesnevî-i Şerif (Manzum Nahifî Tercümesi)
6) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 194
7) Herkese Lazım Olan Îmân; sh. 402 
8) Minhâc-ül-Fukarâ
9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; cild-8, sh. 147
10) Nefehât-ül-üns; sh. 516

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Şeyh Ahmed Kalender adında bir derviş, kemâl sâhibi bir kimse bulabilmek için Hindistan’a gitti.

GÜNÜN HADİSİ

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Kurb ve bu’d ve firâk ve vaslın bilinmeyen ma’nâlarını arz etmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası