hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
13:53
14 Temmuz 2010 Çarşamba
Okunma Sayısı: 995
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmın ve Esbabının (aleyhimürrıdvân) yolu, bildirdikleri îtikâd.

Eshâb-ı kirâmın, Resûlullah’dan naklen bildirdiklerini, olduğu gibi, hiç bir şey eklemeden ve çıkarmadan kabul edip, böylece inanıp, onların yolunda olanlara Ehl-i sünnet ve cemâat fırkası veya Fırka-i nâciye; bu doğru ve asıl (hakîkî) İslâmiyet yolundan ayrılanlara da, bid’at fırkaları veya fırak-ı dâlle (dalâlet fırkaları, bozuk-sapık yollar) denildi. Ehl-i sünnet ve cemâat fırkasında olanlara kısaca sünnî, bid’at fırkalarında olanlara mübtedî adı verildi.
Allahü teâla, müslümanlardan, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin inandığı ve bildirdiği gibi îmân etmelerini istemektedir. Peygamber efendimiz bir tek îmân bildirmiştir. Eshâb-ı kirâm’ın hepsi, Resûlullah’ın bildirdiği gibi inanmış, îtikâdda (inançta) hiç bir ayrılıkları olmamıştır. Peygamberimizin vefâtından sonra insanlar, İslâmiyeti Eshâb-ı kirâmdan işiterek ve sorarak öğrendiler. Hepsi aynı îmânı (Ehl-i sünnet itikadını) bildirdiler. Bu îmân bilgilerini; kendilerinden hiç bir şey katmadan, Resûlullah efendimizden öğrendikleri gibi nakletmişlerdir. Onlar, Allahü teâlâyı tenzîh ve takdîs etmek, O’nun bildirdiklerini tereddütsüz kabul edip inanmak, müteşâbih (mânâsı açık olmayan) âyetlerin te’viline dalmamak... gibi hepsinde kemâl derecede mevcut bulunan vasıfları ile îmânlarını Peygamberimizden işittikleri gibi muhafaza ettiler.
Eshâb-ı kirâm, bu saf ve doğru îmânı, kendilerinden sonra yaşayan Tabiîn denilen müslümanlara öğrettiler. Tabiîn, öğrendikleri bu bilgileri kitaplara geçirdiler. Sonra gelen Tebe-i tabiîn ve daha sonra gelenler, bunlardan ve bunların kitaplarından gerekli bilgileri öğrendiler, kendilerinden sonra gelenlere naklettiler. Böylece Ehl-i sünnet bilgileri bu güne kadar nakil ve tevatür yoluyla doğru olarak geldi.
Resûl-i ekrem efendimiz, müslümanların yetmişüç fırkaya ayrılacaklarını, bunlardan O’nun (aleyhisselâm) ve Eshâbının (r.anhüm) yolunda gidenlerin (Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdında olanların) Cehennem’den kurtulacaklarını haber vermiştir. Nitekim; “Benî İsrâil, yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehennem’e gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasâra (yâni hıristiyanlar) da, yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehennem’e gitmiştir. Bir zaman sonra benim ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehennem’e gidip, yalnız bir fırka kurtulur!” buyurmaktadır. Eshâb-ı kirâm, bu fırkanın kimler olduğunu sorduğunda;
“Cehennem’den kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurmuştur.
Hadîs-i şerîfde bildirilen yetmişiki bozuk fırkanın hepsi geçmiş asırlarda ortaya çıkmış, pek çoğu unutulup gitmiştir. Bunlardan haricî, râfızî ve bâtınî (Bkz. ilgili maddeler) gibi bâzıları meşhûr olmuş, kendi aralarında çeşitli kollara ayrılmışlardır. Bu fırkalar, zamanla siyâsî, felsefî ve yabancı te’sirlerle çeşitli değişikliklere uğramış ve doğru yoldan ayrılmışlardır. Yalnız Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına yazdıkları îtikâd ve amel bilgileri, hiç değişmeden ve bozulmadan gelmiş, aradan asırlar geçmesine rağmen, red ve inkâr edilmez vasıflarını muhafaza etmişdir.
Dört büyük halîfe (r.anhüm) devrinden sonra, müslümanlar arasında karışıklık çıkarmak isteyen bâzı münafıklar ve İslâm dîninin kısa zamanda Asya, Afrika ve Anadolu’ya yayılması karşısında, korku ve telâşa kapılan yahûdî, hıristiyan ve öteki bâtıl inançların mensupları; İslâmiyeti söndürmek, müslümanların birliğini dağıtmak için çeşitli vâsıtalarla onların îtikâdlarını bozmaya, îmânlarını parçalamaya çalıştılar. Bu arada bid’at fırkalarının ortaya çıkardıkları yanlış fikirler, müslümanların îtikâdlarını bozmada ve onları parçalamada, bunlara yardımcı oldu. Ayrıca yeni müslüman olan bâzı kavimlerin İslâm dînine, eski inanç ve ibâdetlerinden bâzı şeyleri katmaya kalkmaları; pek çok saf müslümanın îtikâd ve ibâdetlerinde, sapıklıklara ve bozukluklara yolaçtı. Bütün bunlarla birlikte bir de siyâsî ve şahsî arzuları için, böyle kimselerle iş birliği yapanların faaliyeti netîcesinde, pek çok kimse şaşkına döndü. Ne yapacağını, kime inanacağını bilemedi...
İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, doğru yolda bulunmak, İslâm dînini bizzat Peygamber efendimizin ve Esbabının anlattığı gibi öğrenmek, inanmak ve yaşamak isteyenler için fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlara, kollara ayırdığı ve usûller, metodlar koyduğu gibi; Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin ve Eshâb-ı kirâmın (r.anhüm) bildirdiği îtikâd, îmân bilgilerini de topladı ve yüzlerce talebesine öğretti. Bu sebeble Ehl-i sünnetin reîsi ve kurucusu olarak kabul edildi. İmâm-ı a’zamın bu hususta ilk yazdığı kitabın ismi el-Fıkh-ul-ekber’dir. Kendisinden sonra, talebesinden ilm-i kelâm, yâni îmân bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlardan talebesi İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin yetiştirdiklerinden, Ebû Bekr-i Cürcânî dünyâca meşhûr oldu. Bunun talebesinden de Ebû Nasr-ı lyâd, kelâm ilminde, Ebû Mensûr-ı Mâtürîdî’yi yetiştirdi. Ebû Mensûr, İmâm-ı a’zamdan gelen kelâm bilgilerini kitaplara yazdı. Doğru yoldan sapanlarla mücâdele ederek, Ehl-i sünnet îtikâdını kuvvetlendirdi ve her tarafa yaydı. 944 (H.333) senesinde Semerkan’da vefât etti.
İmâm-ı Eş’arî de; İmâm-ı Şafiî’nin talebesi zincirinde bulunmaktadır. Bu iki büyük imâm; Eshâb-ı kirâm, Tabiîn ve Tebe-i tabiînin bildirdiği îtikâd, îmân bilgilerini açıklamışlar, kısımlara bölmüşler, herkesin anlayabileceği bir şekilde yaymışlardır. Eş’arî ve Mâtü’rîdî, hocalarının müşterek mezhebi olan (Ehl-i sünnet ve cemâat) dan dışarı çıkmamışlardır.
Ehl-i sünnetin îtikâdda iki imâmı olan Eş’arî ve Mâtü’rîdî, hep bu mezhebi yaymışlardır. Hurafelere ve eski Yunan felsefesinin bataklıklarına saplanan materyalistlere (maddecilere) karşı hep bu îtikâdı savundular. Bu iki büyük Ehl-i sünnet âliminin zamanları aynı ise de, bulundukları yerler birbirinden ayrı ve karşılarındaki saldırganların düşünüş ve davranışları başka olduğundan, savunma metodları ve cevapları birbirinden biraz farklı olmuştur. Fakat bu hâl, mezheblerinin, yollarının ayrı olduğunu göstermez.
Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı îtikâda uymayan, fena, bozuk îtikâdlar, îmânlar; gönül öldüren bir zehirdir. Bunlar, insanı ebedî ve sonsuz azaba yâni, Cehennem’e götürür. İbâdetlerde tembellik, gevşeklik olursa affolunabilir, fakat îtikâdda gevşek, davranmak hiç affedilmeyecektir. Nitekim Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Şirki (yâni kâfiri, inanmıyanı, îmânı bozuk olanı) asla affetmeyeceğim. Diğer bütün günahları, istediğim kimselerden affederim” (Nisa sûresi: 116) buyurmaktadır.
Kelâm âlimlerinin meşhûrlarından ve evliyanın büyüklerinden Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri; “Kalbe gelen bütün keşifleri, hâlleri bize verseler, fakat kalbimizi Ehl-i sünnet îtikâdı ile süslemeseler, kendimi mahv olmuş ve hâlimi harâb bilirim. Bütün harâblıkları, felâketleri üzerime yığsalar, lâkin kalbimi Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdı ile şereflendirseler, hiç üzülmem” buyurmuşlardır.
Ehl-i sünnet îtikâdındaki müslümanlar; ibâdet, münâkehât (evlenme), muamelât ve diğer amelle ilgili işlerinde, asırlardır dört hak mezhebe uymuşlardır. Bugün de bir müslümanın, Ehl-i sünnet itikadında olabilmesi için, hak olan dört mezhepten (Hanefî, Şafiî, Mâliki, Hanbelî) birinde bulunması lâzım geldiği kelâm ve akâid kitaplarında bildirilmiştir. Buna göre dört mezhepten birinde bulunmayan kimse, Ehl-i sünnet’ten ayrılmış olur. Ehl-i sünnet olmayan ise; ya sapık yollara düşer veya îmânını kaybeder. Bu dört mezhepten birine uymakla, onları taklid etmekle; Kur’ân-ı kerîme ve Resûlullah’ın sünnetine (yoluna) uymuş olur. Çünkü dört mezhebin imâmları, îtikâdda Ehl-i sünnet mezhebinde idiler.
Ehl-i sünnet’in dört mezhebe ayrılması, îmân ayrılığı değildir. Dört mezhepte olan müslümanların îmânları, inanışları birdir. İbâdetlerde ve günlük işlerde, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerin açıkça bildirmediği teferruata ait pek az mes’elede ayrılmışlardır. Bunun da rahmet olduğu hadîs-i şerîfde bildirilmiştir.
 Ehl-i sünnet’in başlıca îtikâd esasları: Allahü teâlâ, kadîm olan zâtı ile vardır. O’ndan başka her şey, O’nun var etmesi ile var olmuş, O’nun yaratması ile yokluktan varlığa gelmiştir. O, sonsuz olarak var idi. Kadîmdir, ezelîdir. Yâni hep var idi. Varlığından evvel yokluk olamaz. O’ndan başka bir şey yok idi. Bunların hepsini, O, sonradan yarattı. Kadîm ve ezelî olan, bakî ve ebedî olur. Hadis ve mahlûk olan, fânî ve muvakkat olur, yâni yok olur. Allahü teâlâ birdir. Varlığı lâzım olan, yalnız O’dur. İbâdete hakkı olan da, yalnız O’dur. O’ndan başka her şeyin var olmasına lüzum yoktur. Olsalar da olur, olmasalar da. O’ndan başka hiç bir şey, ibâdet olunmağa lâyık değildir.
Allahü teâlânın kâmil sıfatları vardır. Bu sıfatları: Hayât, İlm, Sem’, Basar, Kudret, İrâde, Kelâm ve Tekvin’dir. Bu sıfatları da, kadîmdir, ezelîdir. Varlıkları Allahü teâlâ iledir. Mahlûkların sonradan yaratılması ve onlarda her an meydana gelen değişiklikler, bu sıfatların kadîm olmasını bozmaz. Sıfatların bağlandığı şeylerin sonradan var olması, sıfatların ezelî olmasına mâni olmaz.
Allahü teâlâda noksan sıfatlar yoktur. Maddelerin, cisimlerin, arazların, yâni hâllerin sıfatlarından ve bunlara lâzım olan şeylerden münezzehdir, uzaktır. Allahü teâlânın sıfatları, zâtının ne aynı ne de gayrıdır. Allahü teâlâ, zamanlı, mekânlı, cihetli değildir. Bir yerde, bir tarafta değildir. Zamanları, yerleri, cihetleri O yaratmıştır. Bir şey bilmiyen bir kimse, O’nu, Arşın üstünde sanır, yukarda bilir. Arş da, yukarısı da, aşağısı da, O’nun mahlûkudur. Bunların hepsini, sonradan yaratmıştır.
Allahü teâlâ, madde değildir, cisim değildir, araz, hâl değildir. Hudûdlu, boyutlu değildir. Uzun, kısa, geniş, dar değildir. O’na, vâsi’ yâni geniş deriz. Fakat, bu genişlik, bizim bildiğimiz, anladığımız gibi değildir. O, Muhît’dir. Yâni her şeyi çevirmiştir. Fakat; bu ihâta, çevirmek, bizim anladığımız gibi değildir, O, karîb’dir. Yakındır ve bizimledir. Fakat, bizim anladığımız gibi değil! O’nun vâsi’, muhît, karîb ve bizim ile beraber olduğuna inanırız. Fakat, bu sıfatların ne demek olduğunu bilemeyiz.
 Buna dâir akla gelen her şey yanlıştır deriz. Allahü teâlâ, hiç bir şeyle ittihât etmez, birleşmez. Hiç bir şey de O’nunla birleşmez. O’na hiç bir şey hulûl etmez. O da, bir şeye hulûl etmez. Allahü teâlâ, ayrılmaz, parçalanmaz, tahlîl (analiz), terkîb (sentez) edilmez. O’nun benzeri, eşi yoktur. Kadını, çocukları yoktur. O, bildiğimiz, düşünebileceğimiz şeyler gibi değildir. Nasıl olduğu anlaşılamaz, düşünülemez. Benzeri, numûnesi, olamaz. Şu kadar biliriz ki, Allahü teâlâ vardır. Bildirdiği sıfatları da vardır. Fakat kendisinde, varlığında ve sıfatlarında akla gelen, hayâlimize gelen her şeyden münezzehtir, uzaktır. İnsanlar O’nu anlıyamaz.
Allahü teâlânıh isimleri, Tevkîfî’dir. Yâni şerî’atin sahibinin bildirmesine mevkûfdur, bağlıdır. Şerî’atin söylediği ismi söylemelidir. Şerî’atin bildirmediği isim söylenemez. Ne kadar kâmil, güzel isim olsa da, söylememelidir. Cevâd denir. Çünkü şerî’at, Cevâd demektedir. Fakat, yine cömerd mânâsında olan sehî ismi söylenemez. Çünkü şerî’at, O’na sehî dememiştir.
Kur’ân-ı kerîm Allah kelâmıdır. O’nun sözüdür. Sözünü, İslâm harflerinin ve seslerinin içine sokarak, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma göndermiştir. Bununla kullarına emirlerini ve yasaklarını bildirmiştir.
Mahlûklar, boğazlarındaki ses iplikçikleri, dil ve damakları ile konuşuyor, arzularını harf ve ses şeklinde meydana çıkarıyorlar. Allahü teâlâ, ses zarları, ağız, dil olmaksızın, kendi kelâmını, büyük kudreti ile, harf ve ses içinde kullarına göndermiştir. Emirlerini, nehylerini harf ve ses içinde meydana çıkarmıştır. Her iki kelâm da O’nundur. Yâni harf ve ses içine sokulmadan evvelki Kelâm-ı nefsî’si ve harf ve ses içinde bulunan Kelâm-ı lafzî’si hep O’nun kelâmıdır. Her ikisine de kelâm demek doğrudur. Nitekim bizim de, nefsî ve lafzî kelâmımızın ikisi de, sözümüzdür. Nefsîye hakîkî deyip, lafzîye mecaz demek, yâni kelâm gibi demek, yanlıştır. Çünkü, mecaz olan şeyler red edilebilir. Allahü teâlânın kelâm-ı lafzîsini red edip, buna, Allah kelâmı değildir demek, küfürdür. Evvelce gelen peygamberlere (âlâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) gönderilen kitâblar ve sahifeler de, hep Allah kelâmıdır. O kitâblarda ve sahifelerde ve Kur’ân-ı kerîmde bulunanların hepsi, Ahkâm-ı ilâhiyyedir. Her vakte uygun olan hükümleri, o zamanın insanlarına göndermiş ve onları bunlardan mes’ûl tutmuştur. Kur’ân-ı kerîmin hepsine, Kur’ân-ı kerîm denildiği gibi bir parçasına da Kur’ân-ı kerîm denilir.
Allahü teâlâyı mü’minler Cennet’te, cihetsiz olarak, karşısında bulunmıyarak, nasıl olduğu anlaşılamayarak ve ihâtasız, yâni bir şekilde olmayarak görecektir. Allahü teâlâyı âhırette görmeğe inanırız. Nasıl görüleceğini düşünmeyiz. Çünkü, O’nu görmeği akıl anlayamaz. İnanmaktan başka çâre yoktur. Felseseciler, mu’tezile ismindeki müslümanlar ve Ehl-i sünnet’ten başka bütün fırkalar buna inanmadılar. Görmedikleri, bilmedikleri şeyi gördükleri şeylere benzetmeğe kalkarak îmân şerefine kavuşamadılar.
Allahü teâlâ, insanları yarattığı gibi onların işlerini de yaratıyor. İyi ve fena şeylerin hepsi O’nun takdîri, dilemesi iledir. Fakat, iyi işlerden razıdır, beğenir. Fenalardan razı değildir, beğenmez, iyi ve kötü her iş, O’nun istemesi ve yaratması iledir. Mu’tezile fırkası ve bâzı sapık kimseler iyi, kötü her işini, insan, kendi yaratır diyor. Akıl ve din bunun yanlış olduğunu gösteriyor. Doğru söyliyen âlimler, yâni Ehl-i sünnetin büyükleri (rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmaîn) insanın, yaptığı işte, kendi kuvveti de te’sir ediyor dedi ve bu te’sire kesb ismini verdiler. Çünkü, elin titremesi ile, istekle kaldırılması arasında elbette fark vardır. Titremelere insan kudreti ve kesbi karışmıyor. İhtiyarî hareketlere ise karışıyor. İşte, bu kadar karışmaları, suâle ve cezaya sebeb olmakta, insan, sevâb veya günah kazanmaktadır.
Peygamberler (aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) Allahü teâlâ tarafından kullarına gönderilmiş insanlardır. Ümmetlerini Allahü teâlâya çağırmak, azgın, yanlış yoldan, doğru, seâdet yoluna çekmek için gönderilmişlerdir. Davetlerini kabul edenlere Cennet’i müjdelemişler, inanmayanları Cehennem azabı ile korkutmuşlardır. Onların, Allahü teâlâdan getirdikleri her haber doğrudur, yanlışlık yoktur. Peygamberlerin evveli Âdem aleyhisselâm, sonuncusu Muhammed aleyhisselâmdır. O’nun dîni bütün dinleri nesh etmiş, yürürlükten kaldırmıştır. O’nun kitabı, geçmiş kitapların en iyisidir. O’nun şerî’ati kıyâmete kadar bâkidir. Kimse tarafından değiştirilmiyecektir. Îsâ aleyhisselâm gökten inecek, O’nun şerî’ati ile amel edecek, yâni O’nun ümmeti olacaktır.
Peygamber efendimizin mi’râcı uyanık iken, kalb, ruh ve beden ile birlikte olmuştur; haktır. Allahü teâlâ, peygamberleri aleyhimüsselâm mucizelerle kuvvetlendirdi. Muhammed aleyhisselâmın kıyâmetten haber verdiği şeylerin hepsi doğrudur. Kabir azabı, kabrin ölüyü sıkması, kabirde Münker ve Nekîr denilen iki meleğin suâl sorması, kıyâmette her şeyin yok olacağı, göklerin yarılacağı, yıldızların yollarından çıkıp dağılacakları, küre-i erdin, dağların parçalanması ve herkesin mezardan çıkması, mahşer yerinde toplanması, yâni ruhların cesedlere gelmesi, kıyâmet gününün zelzelesi, o günün dehşeti, korkusu ve kıyâmette suâl ve hesâb ve dünyâda yapılmış olan şeylere orada, ellerin, ayakların ve her azanın şehâdet etmesi ve iyilik ve kötülük defterlerinin uçarak sağ veya sol taraftan verilmesi ve iyiliklerin ve günahların, oraya mahsûs bir terazide tartılması haktır, doğrudur. Orada sevabı ağır gelen, Cehennem’den kurtulacak, az gelen, ziyan edecektir. Oradaki terazi, bilinmeyen bir terazi olup, ağır ve hafîf gelmesi dünyâ terazisinin aksinedir. Yukarı çıkan kefe ağırdır. Aşağı inen hafiftir.
Orada önce peygamberler (aleyhimüssalevâtü vetteslimât), sonra sâlih kullar yâni Evliyâ-i kiram, Allahü teâlânın izni ile, günahı çok olan mü’minlere şefaat edeceklerdir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Ümmetimden büyük günahları olanlara şefaat edeceğim.” Cehennem’in üzerinde sırat köprüsü vardır. Mü’minler, bu köprüden geçip, Cennet’e gidecektir. Kâfirlerin ayakları kayarak, Cehennem’e düşeceklerdir. Mü’minlere mükâfat ve nîmet için hazırlanmış olan Cennet ve kâfirlere azâb için hazırlanmış olan Cehennem şimdi vardır. Her ikisini de, Allahü teâlâ yoktan var etmiştir. Kıyâmette her şey yok edilip, tekrar yaratıldıktan sonra, ebedî olarak varlıkta kalacaklar hiç yok olmayacaklardır. Suâl ve hesâbdan sonra, mü’minler Cennet’e girince, burada sonsuz kalacaklar, Cennet’ten hiç çıkmayacaklardır. Bunun gibi, kâfirler de, Cehennem’e girince, Cehennem’de sonsuz kalacaklar, ebedî olarak azâb çekeceklerdir. Bunların azâblarının azaltılması caiz değildir. “Onların azâbları hafifletilmiyecek, onlara hiç yardım olunmayacaktır” meâlindeki âyet-i kerîme meşhûrdur. Kalbinde zerre kadar îmânı bulunanı, günahlarının çokluğu sebebi ile Cehennem’e soksalar da, günahları kadar azâb edip, sonunda, Cehennem’den çıkarılır ve onun yüzünü siyah yapmazlar. Kâfirlerin yüzleri ise, siyah yapılır. Mü’minleri Cehennem’de zincirlere bağlamazlar. Boyunlarına tasma takmazlar. Böylece kalblerindeki zerre îmânın hürmeti belli olur. Kâfirleri ise, kelepçe ve zincirlere bağlarlar.
Melekler, Allahü teâlânın kıymetli kullarıdır. Allahü teâlânın emirlerine isyan etmeleri caiz değildir. Emir olunduklarını yaparlar. Evlenmeleri yoktur. Doğurmazlar, çoğalmazlar. Allahü teâlâ, bunlardan bâzılarını peygamber olarak seçmiştir. Diğer meleklere vahy, haber götürmek vazifesi ile şereflendirmiştir. Peygamberlerin (aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) kitâblarını ve sahîfelerini getiren bunlardır. Meselâ En’âm sûresini Cebrâil aleyhisselâm ile birlikte yetmişbin melek getirmiştir. Bunlar hatâ etmez, unutmaz. Hîle yapmaz, aldatmazlar. Bunların Allahü teâlâdan getirdikleri hep doğrudur. Şüpheli, ihtimalli değildir. Melekler, Allahü teâlânın azameti, celâli, büyüklüğünden korkudadır. Kendilerine verilen emirleri yapmaktan başka işleri yoktur.
Îmân: Ehl-i sünnet âlimlerinin kitablarında yazılı olan, Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) gelen haberlere inanmak ve inandığını söylemek demektir. (Her lisân ile söylemenin caiz olduğu, Dürr-i yektâ’da yazılıdır.) İbâdetler, îmândan değildir. Fakat, îmânın kemâlini artırır ve güzelleştirirler. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe (aleyhirrahme), îmân artmaz ve azalmaz, buyuruyor. Çünkü îmân, kalbin tasdik etmesi, kabul etmesi, inanması demektir. İnanmanın azı, çoğu olmaz. Azalan ve çoğalan bir inanışa, inanmak değil, zan ve vehm denir, îmânın kâmil veya noksan olması, ibâdetlerin çok ve az olması demektir. İbâdet çok olunca, îmânın kemâli çok denir. O hâlde, mü’minlerin îmânları, peygamberlerin (aleyhimüsselevâtü vetteslîmât) îmânları gibi olmaz. Çünkü, bunların îmânları ibâdetler sebebi ile kemâlin zirvesine varmıştır. Diğer mü’minlerin îmânları oraya yaklaşamaz. Her ne kadar, her iki îmân, îmân olmakta ortak iseler de, birincisi, ibâdetler vâsıtası ile başka türlü olmuştur. Sanki aralarında benzerlik yoktur. Mü’minlerin hepsi, insan olmakta, peygamberler (aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) ile ortaktır. Fakat, başka kıymetler, üstünlükler bunları yüksek derecelere çıkarmıştır. İnsanlıkları, sanki başka türlü olmuştur. Sanki, müşterek olan insanlıktan daha yüksek insandırlar. Belki insan bunlardır. Başkaları sanki insan değildir.
İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe (aleyhirrahme); “Ben elbette mü’minim” demelidir, diyor. İmâm-ı Şafiî (aleyhirrahme) ise; “Ben inşâallah mü’minim” diyebilir, buyuruyor. Bunun ikisi de doğrudur. İnsan şimdiki îmânını söylerken; “Ben elbette mü’minim” demelidir. Son nefesdeki îmânını söylerken; “Ben inşâallah mü’minim” diyebilir. Fakat, burada da, şüpheli söylemektense, elbette demek daha iyidir.
Mü’minin, büyük dahî olsa, günah işlemekle îmânı gitmez. Kâfir olmaz. Günahı çok olan bir mü’min, son nefesi boğazına gelmeden evvel, tövbe ederse, kurtulması çok umulur. Çünkü, Allahü teâlâ, tövbeyi kabul edeceğini vâd buyurmuştur. Eğer tövbe etmek şerefine kavuşamadı ise, onun işi, Allahü teâlâya kalmıştır. İsterse günahlarının hepsini affederek Cennet’e sokar, isterse Cehennem’de ateş ile veya sıkıntılar ile, günahları kadar, azâb yapar. Fakat sonunda kurtularak, yine Cennet’e girer.
 Çünkü, âhırette merhamete kavuşamıyan, yalnız kâfirlerdir. Zerre kadar îmânı olan, rahmete kavuşacaktır. Eğer günahlarından dolayı önceleri rahmete kavuşamazsa, sonunda Allahü teâlânın lütfu, inâyeti ile kavuşacaktır.
Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Mustafâ’dan sonra, (aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) müslümanların halîfesi, yâni Peygamber efendimizin aleyhisselâm vekili ve müslümanların reîsi, Ebû Bekr-i Sıddîk’dır (r.anh). Ondan sonra, halîfe Ömerül-Fârûk’tur (r.anh). Ondan sonra, Osman-ı Zinnûreyn (r.anh), ondan sonra Ali ibni Ebî Tâlib’dir (r.anh). Bu dördünün üstünlük sıraları, halîfelikteki sırası gibidir. Peygamber efendimizin Cennet’le müjdelediği Aşere-i mübeşşere ismi verilen on Eshâb-ı kirâmın Cennet’lik olduklarına şehâdet etmek haktır. Bunlar peygamberlerden sonra Cennet’e gireceklerdir. Bu on sahâbî, Ebû Bekr Sıddîk, Ömer-ül-Fârûk, Osman-ı Zinnûreyn, Aliyy-ül-Mürtezâ, Talha, Zübeyr, Abdurrahmân bin Avf, Ebû Ubeyde bin Cerrah, Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Sa’îd bin Zeyd’dir (r.anhüm). İlimde ve ictihâdda Âişe, zühd ve dünyâdan kesilmekte ise, Fâtıma daha ileridir.
Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân arasındaki muhârebeler, meselâ Deve ve Sıffîn vak’ası, iyi niyetlerle, güzel sebeblerle yapılmış olup, nefsin arzuları ile, inâd ve düşmanlık ile değildi. Her biri, kendi ictihâdına göre hareket etmiştir. İctihâdlarına uymayanlara inâd ve düşmanlık etmiyerek, onlardan ayrılmıştır. İctihadı doğru olanlara iki veya on sevâb, isabet etmeyenlere de, bir sevâb vardır. Bu muhârebelerde Emîr yâni Ali (r.anh) haklı idi. Ona uymayan ictihâdlar doğru değildi. Fakat, hiç birine dil uzatılamaz.
Muhbir-i sâdık yâni hep doğru haber verici, kıyâmet alâmetlerinden her ne haber verdiyse, hepsi doğrudur, Yanlışlık olamaz. O zaman güneş âdet dışı olarak garbdan doğacaktır. Hazret-i Mehdî çıkacak, Îsâ aleyhisselâm gökten inecek, Deccâl çıkacak, Ye’cûc Me’cûc denilen insanlar yeryüzüne yayılacaktır. Dâbbet-ül-erd denilen hayvan çıkacak, gökleri bir duman kaplayıp, bütün insanlara gelip, canlarını yakacak, herkes bunun acısından duâ edip; “Yâ Rabbî! Bu azabı üzerimizden kaldır. Sana îmân ediyoruz!” diyecektir. Alâmetlerin sonuncusu, bir ateştir ki, Aden’den çıkacaktır. Aden, Yemen’dedir.
Haram da rızıktır. Fakat Allahü teâlâ, helâlden istemek, kazanmak ve helâl yemekten razıdır. Herkes, helâl veya haram olan kendi rızkını yer. “Bir kimse kendi rızkını yiyemez, yahut başkasının rızkını yiyebilir” demek yanlıştır.
Günahları önemsememek, dînin emirleri ile alay etmek küfürdür.
Allahü teâlâdan ümidini kesmek, yâhud herhalde O’ndan emîn olmak da küfürdür.
Sağ olanların ölülere duâsında, ölüler için fayda vardır.
 İnsanlardan olan Resûller, meleklerin Resûllerinden, meleklerin Resûlleri yâni peygamberleri müslümanların avâmından üstündür. Müslümanların avâmı ise, meleklerin avâmından üstündür.
İslâm’ın temeli beştir. Bunlar; Kelime-i şehâdet, namaz, oruç, zekât ve hacdır.
Muhammed aleyhisselâmın ümmeti, başka peygamberlerin ümmetinden daha üstündür.
Matem tutmak, dinde yoktur; üzülmek başka, matem tutmak başkadır. Hadîs-i şerîfde Peygamber efendimiz; “İki şey vardır ki, insanı küfre (îmânın gitmesine) sürükler. Birisi, bir kimsenin soyuna sövmek, ikincisi ölü için matem tutmaktır” buyurdu.
Resûl-i ekreme, Eshâb-ı kirâma, Tabiîne ve evliyaya tevessül ederek, yâni onları vesîle ederek, duâ etmek; duânın kabulüne sebeb olur.
Dînî deliller, müctehidler için dörttür; Kitap, sünnet, icmâ’-ı ümmet, kıyâs-ı fukahâ: Avâmın delîli; müctehidin fetvâsıdır.
Tenasühe, yâni ölen insanın ruhunun başka bir çocuğa geçerek, tekrar dünyâya gelmesine inanmak, dîne aykırıdır. Böyle inananın îmânı gider.
Peygamberimizin mucizesi, evliyanın kerameti ve sâlih mü’minlerin firâseti haktır. Evliyanın kerameti, vefâtından sonra da devam eder.
Her ümmetteki evliyanın kerameti, kendi peygamberlerinin mû’cizesidir. Hiç bir velî, bir peygamber derecesine yetişemez.
Her bid’at dalâlettir, sapıklıktır. Bid’at, dinde sonradan yapılan şey demektir. Resûl-i ekrem efendimiz ve dört halîfesinin zamanlarında bulunmayıp da, onlardan sonra dinde meydana çıkarılan, îtikâd ve ibâdet olarak yapılmağa başlanan değişikliklerdir ve büyük felâkettir.
Mest denilen ayakkabı üzerine mesh ederek (ıslak el ile dokunarak) abdest alınır. Çıplak ayak üzerine mesh edilmez.
Ameller üç kısımdır: Farz, fazîlet, günah.
Farz olan ameller; Allahü teâlânın emri, meşiyyeti, muhabbeti, rızâsı, kazâsı, kaderi, yaratması, hükmü, ilmi ve Levh-il-mahfûza yazması iledir.
Fazîlet; Allahü teâlânın emri ile değildir. Lâkin irâdesi, sevgisi, rızâsı, kazâsı, kaderi, ilmi ve Levh-il-muhfûza yazması iledir.
Günahlara gelince; Allahü teâlânın emri ile değildir. Sevgisi, rızâsı, teşviki ile değildir. Lâkin irâdesi, kazâsı, kaderi ve Levh-il-mahfûza yazması iledir. Bununla muâhaze olunur. Çünkü kulun fi’li iledir.
Sûr haktır. O, İsrâfîl aleyhisselâmın üfleyeceği bir borudur. İki defa üflenir. Birincisinde, bütün canlılar ölürler. İkincisinde de, tekrar dirilirler.
Binlerce Ehl-i sünnet âliminin, kitaplarında bildirdikleri bu ve bunlara bağlı îtikâd esâslarına uygun îmân edenler, Ehl-i sünnet müslüman; bu esaslara aykırı inananlar ise Ehl-i sünnet yolundan ayrılmış kimseler olurlar.

KİMLER EHL-İ SÜNNETTİR ?
Ahmed-i Nâmık-ı Câmî, Miftâh-un-necât kitabında Ebü’l-Hasen bin Ali’den (r.anh) şöyle bildirmiştir. Resûlü ilah sallallahü aleyhi ve sellem, Ehl-i sünnet’in kavuşacağı nîmetleri saymaları üzerine, Eshâb-ı kirâm, aleyhimürrıdvân dediler ki: “Yâ Resûlallah! Bir kişinin sünnet ve cemâat üzere olduğu ne zaman (ne ile) bilinir?” Buyurdular ki: “Şu on haslet kendisinde mevcut ise (o kişinin Ehl-i sünnet ve cemâat üzere olduğu) bilinir. 1- Cemâati terk etmez, 2-Eshâbımı söz ile kötülemez, sövmez, 3- Bu ümmete (müslüman ümmete) kılıçla karşı çıkmaz, kılıç çekmez. 4- Kaderi tekzîb etmez (kadere inarır), 5- Îmânda şüphe etmez, 6- Allahü teâlânın dininde münazaa (itiraz, münâkaşa) etmez, 7- Ehl-i kıble olarak ölen kimsenin cenâze namazını kılmayı terk etmez, 8- Tevhîd ehli bir kimseye günahı sebebi ile (büyük bir günah işlese bile) kâfir demez, 9- Seferde ve hazarda (mukim iken ve yolcu iken) mest üzerine meshi terk etmez, 10- İyi veya günahkâr olan imâmın arkasında namaz, kılar ve cemâati terk etmez. Bu hasletlerden birisini terkeden, sünnet ve cemâati terk etmiş olur.”
 
 1) Hâşiyet-ü Redd-il-muhtâr; cild-1, sh. 48, 49, 50, 53
 2) Mektubat (İmâm-ı Rabbanî); cild-1, 29 ve 206. mektub
 3) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 45
 4) Eshâb-ı Kirâm; sh. 213
 5) Fâideli Bilgiler; sh. 42, 156
 6) Rehber Ansiklopedisi, cild-4, sh. 3
 7) Şerh-ul akâid
 8) El-Fıkh-ul Ekber
 9) Beyânu akâid-i Ehl-is-sünne

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Seyyid Fehim hazretleri her sene Van’a gelişinde bir müddet kalırdı.

GÜNÜN HADİSİ

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, yine seyyid şeyh Ferîde yazılmışdır. Nefs-i emmârenin kötülüğünü ve ona mahsûs hastalığı ve ilâcını bildirmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası