hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
14:12
15 Temmuz 2010 Perşembe
Okunma Sayısı: 824
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

Server-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin 627 (H.6) senesinin Zilkade ayında, Mekke hududundaki Hudeybiye denilen yerde, Mekkeli müşriklerle yaptığı andlaşma.

Hendek gazâsından sonra, İslâm devletinin gücünü çevredeki kabîlelerin bir kısmı kabul ettiler. Artık müslümanlarla dost geçinmenin, hattâ müslüman olmanın en isabetli yol olacağını düşünmeye başladılar. Bâzıları, Peygamber efendimizin huzuruna gelip, müslüman olmakla şereflendiler.
Hicretin altıncı senesinin Zilkade ayı idi. Bir gece Nebî-i muhterem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz rüyasında, Eshâb-ı kirâm ile Mekke-i mükerremeye gidip Kâbe-i muazzamayı tavaf ettiklerini, bir kısmının saçlarını kısalttıklarını, bir kısmının da kazıttıklarını gördü. Resûlullah efendimiz, bu rüyasını Eshâbına anlattığında, onlar pek ziyâde heyecanlandılar. Hicretten bu yana, doğup büyüdükleri, acı tatlı hâtıralarla dolu, o güzel yurtları olan Mekke’ye gideceklerdi. Beş vakit namazda yönlerini döndükleri ve hasretini çektikleri mukaddes Kabe’yi ziyaret edip tavafta bulunacaklardı. Bu ne güzel bir müjde idi... Eshâb-ı kirâm, sevgili Peygamberimizin; “Siz, muhakkak Mescid-i harâm’a gireceksiniz!” müjdesini alır almaz, hemen hazırlıklara başladı.
Habîb-i ekrem efendimiz, hazırlıklarını bitirdikten sonra, Abdullah bin Ümmi Mektûm’u, Medine’de vekil bıraktı. Zilkade ayının birinci Pazartesi günü, Kusvâ ismindeki devesine bindi. Hazırlanan bin dörtyüz eshâbı ile birlikte, Medine’de kalanlarla vedâlaşttlar. Ömreye niyet ederek, mukaddes belde Mekke’ye doğru yürüdüler. Yanlarına yolcu silâhı olan kılıçlarını ve kurban etmek üzere de yetmiş deve almışlardı. Kafileye ikiyüz atlı ve dört hanım sahâbî katılmıştı. Hanımlardan biri, sevgili Peygamberimizin mübarek, temiz zevcesi hazret-i Ümmü Seleme idi.
Zü’l-Huleyfe denilen mîkât yerine geldiklerinde, ihrama girdiler, öğle namazını kıldılar. Sonra, kesilecek develerin kulaklarını işaretleyip, boyunlarına ip bağladılar. Nâciye-tübnü Cündüb Eslemî (r.anh), yardımcılar verilerek, develerin başında vazifelendirildi. Abbâd bin Bişr, yirmi kişilik bir süvârî birliğine kumandan tâyin edilerek ileri keşfe gönderildi. Büşr bin Süfyân; Mekke’ye haberci gönderildi.
İhram elbisesini giyen sevgili Peygamberimiz ve kahraman Eshâb, beyazlara bürünmüş bir hâlde, Allahü teâlâya hamd ve şânının yüceliğini tasdik etmeye ve yalvarmaya başladılar; “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! La şerike leke Lebbeyk! İnnel Hamde ven-nî’mete leke vel-mülke la şerike lek!” Bu mübarek telbiye ile yer gök inliyor, Zü’l-Huleyfe, nûrânî bir havaya bürünüyordu. Herkes heyecanlanmış, bir an önce Mekke’ye varmak için Zü’l-Huleyfe’den ayrılmışlardı.
Yolda, hazret-i Ömer ile Sa’d bin Ubâde hazretleri, Habîb-i ekrem efendimize yaklaşıp; “Yâ Resûlallah! Seninle harp hâlinde bulunan kimselerin üzerine silâhsız olarak mı gideceğiz? Kureyşlilerin size saldırıp, mübarek vücûdunuza bir zarar vermelerinden korkarız?...” diyerek endişelerini belirttiler. İki cihanın serveri, onlara; “Ben, ömreye niyet ettim. Bu hâlde iken silâh taşımak istemem” buyurdular.
Yolculuk sakin geçiyordu. Yol üzerindeki çeşitli kabîlelere uğranıyor, Peygamber efendimiz, onları İslâm’a davet ediyordu. Bir kısmı kabul etmekten çekiniyor, bir kısmı ise hediyeler gönderiyorlardı. Bu şekilde yolun yarısını geçmişler, Usfân’ın arkasında Gadîr-ül-Eştât denilen mevkîe varmışlardı. Burada, daha önce Mekkelilere haber gönderilmek üzere vazifelendirilen Büşr bin Süfyân hazretleri, Kureyşlilerle görüşüp geri dönmüştü. Peygamber efendimize, gördüklerini şöyle anlattı: “Yâ Resûlallah! Kureyşliler, senin geldiğini haber almışlar, korkularından etraftaki kabîlelere ziyafetler çekerek, onların yardımlarını istemişler. İkiyüz kişilik bir süvâri birliğini keşf için size doğru yola çıkardılar. Etraftaki kabîleler, bu isteği kabul edip Beldah mevkiinde birleştiler. Pek çok askerî yığınak yaptılar ve sizi Mekke’ye sokmamak üzere yemin ettiler.” Bu habere, Âlemlerin efendisi çok müteessir oldular ve; “Kureyş helak oldu. Zâten harb onları yiyip bitirmiştir... Kureyş müşrikleri, kendilerinde bir kuvvet mi var zannediyor? Vallahi Allahü teâlânın, yaymak için beni gönderdiği bu dîni, hâkim ve üstün kılıncaya, başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışmaktan asla geri durmayacağım!” buyurdu. Sonra kahraman Eshâbına dönerek, bu konudaki rey ve görüşlerini sordu. Bütün benliği ile Resûlullah’a kendilerini adamış olan şanlı Eshâbı; “Allahü teâlâ ve Resûlü daha iyi bilir. Canımız sana feda olsun yâ Resûlallah! Biz, Beytullah’ı tavaf etmek niyetiyle yola çıktık. Bir kimseyi öldürmek ve çarpışmak için gelmedik. Ancak, Kabe’yi ziyaret etmemizi engellemek isterlerse, muhakkak onlarla çarpışır, hedefimize ulaşırız!...” dediler.
Eshâb-ı kirâmın bu kararlı hâli, sevgili Peygamberimizin hoşuna gitti. Buyurdular ki: “Haydi, öyle ise Allahü teâlânın ism-i şerîfi ile yürüyünüz!...” Sahâbîler, Peygamber efendimizin etrafında; “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk!...” diyerek telbiye ve; “Allahü ekber! Allahü ekber!” diyerek tekbir getirerek Mekke’ye doğru ilerlemeye başladılar.
Bir öğle vaktinde Bilâl-i Habeşî (r.anh), sesinin bütün güzelliği ile ezân-ı şerîfi okuyarak, namaz vaktinin girdiğini bildirmişti. Bu sırada, ikiyüz kişilik Kureyş süvâri birliği oraya yetişmiş, Mekke ile sahâbîlerin arasına girerek, hücûma hazır vaziyette durmuştu. Buna rağmen, Âlemlerin efendisi yüce Eshâbı ile saf olup namaza durdular. Sevgili Peygamberimizin arkasında bin beşyüz civarındaki Eshâbının saf hâlinde hareketsiz kıyamda duruşları, rükûya eğilmeleri, görülmeye değer bir manzara idi. Hele, hep birlikte secdeye gitmeleri, heybetli bir dağın eğilip, doğrulmasına benziyordu. Onların, Allahü teâlânın huzurunda şerefli alınlarını toprağa sürerek tevâzû göstermeleri, Kureyş süvârilerinden bâzılarının kalblerine İslâm’ın muhabbetini düşürdü. Eshâb, selâm verip namazdan çıktıklarında. Kureyş süvâri komutanının; “Müslümanların bu hâllerinden istifâde ederek baskın yapsaydık, onların çoğunu öldürürdük! Onlar namazda iken niçin saldırmadık?” diye hayıflandığı, sonra da: “Merak etmeyiniz. Nasıl olsa namaza tekrar duracaklardır.” diyerek, bu defa fırsatı kaçırmayacaklarını arkadaşlarına bildirdi.
Onların bu sözlerini Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâm ile vahiy göndererek Peygamber efendimize bildirdi.
Gelen âyet-i kerîmede buyruluyordu ki: “(Ey Habîbim!) Sen de içlerinde bulunup, (düşman karşısında) onlara (Eshâbına) namaz kıldıracağın zaman (onları iki kısma ayır) bir kısmı seninle birlikte (namazda, diğeri de düşman karşısında) dursun. Silâhlarını yanlarına alsınlar. Seninle namazda olup, bir rek’at kılanlar (namazı bozacak amellerden sakınarak) düşman karşısına gitsinler. Bundan sonra, henüz namazını kılmamış olan diğer kısmı gelip, ikinci rek’atı seninle kılsınlar ve onlar da zırhlarını, koruyucu âletlerini ve silâhlarını yanlarına alsınlar. (Teşehhüdü seninle okusunlar. Sen selâm verince, onlar selâm vermeden düşman karşısına gitsinler. Önce bir rek’at kılmış olanlar geri gelip, kendi başlarına bir rek’at daha kılarak selâm versinler, ikinci rek’atı imâmla kılmış olanlar da tekrar gelip, bir rek’at daha kılarak namazı tamamlayıp selâm versinler.) Kâfirler arzu ederler ki, silâh ve eşyalarınızdan gafil bulunasınız da size ansızın bir baskın yapalar... Eğer size, yağmurdan bir eziyet olursa, yahut hasta bulunursanız, silâhlarınızı koymanızda üzerinize bir vebal yoktur. Fakat yine bütün ihtiyat tedbirlerini alın. Şüphe yok ki, Allahü teâlâ kâfirlere hor ve hakir edici bir azâb hazırlamıştır.” (Nisa sûresi: 102)
İkindi vaktinde, hazret-i Bilâl ezan okuduğunda, Kureyş süvârileri yine Mekke ile Eshâb-ı kirâmın arasında hücûma hazır olarak durdular. Peygamber efendimiz, Eshâbına âyet-i kerîmede belirtildiği gibi namazlarını kıldırdı.
Müslümanların bu tedbirli namaz kılışlarına, müşrikler hayret ettiler. Allahü teâlâ, onların kalblerine korku verdi. Herhangi bir harekette bulunmaya cesaret edemediler. Mekke’ye haber götürmek üzere oradan ayrıldılar. Peygamber efendimiz ve Eshâbı da buradan Hudeybiye denilen mevkîe doğru harekete geçtiler.
Mukaddes Mekke hudûduna geldiklerinde, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin devesi Kusvâ, zahirî hiç bir sebep yok iken çöküverdi. Kaldırmak için çok uğraştılar fakat kalkmadı. Bunun üzerine, Kâinatın sultânı efendimiz; “Onun böyle bir çökme huyu yoktur. Fakat, bir zamanlar (Ebrehe’nin) filini Mekke’ye girmekten tutup alıkoyan Allahü teâlâ, şimdi de Kusvâ’yı tutup alıkoydu. Varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, Kureyş, Allahü teâlânın, Harem dâhilinde yapılmasını haram ettiği (çarpışmayı ve kan akıtmayı terk etmek gibi) şeylerden hangisini benden isterlerse istesinler, onların bu isteklerini muhakkak yerine getireceğim!” buyurdu. Bundan sonra Kusvâ’yı kaldırmak istediler. Deve sıçrayıp kalktı. Harem hududlarından içeri girmedi, tam hudud üzerinde bulunan Hudeybiye mevkiinde durdu. Peygamber efendimiz Eshâb-ı kirâmla, suyu az olan bir yerde konakladılar.
Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, çadırını mübarek Mekke hududunun dışına kurdu. Eshâbıyla burada beklemeye başladılar. Vakit girince, namazları, Mekke-i mükerreme hududu içinde kılıyorlardı. Kuyularda içecek ve kullanacak su kalmamıştı. Sâdece Peygamber efendimizin ibriğinde vardı. Güç durumda kalan Sahâbîler; “Canımız sana feda olsun yâ Resûlallah! “Yanımızda, yalnız sizin ibriğinizdeki su var, helak olduk...” dediler. Âlemlerin efendisi; “Ben sizin aranızda iken, siz helak olmazsınız” buyurdular. Sonra “Bismillah” diyerek, mübarek elini ibriğin üzerine koydular, sonra kaldırıp; “Alınız!...” buyurduğunda, mübarek parmaklarının arasından, çeşme gibi, sular akmaya başladı. Eshâb-ı kirâm; kana kana su içtiler, abdest aldılar, bütün kırbalarını doldurdular, at ve develerini suladılar. Eshâbını gülümseyerek seyreden merhamet deryası sevgili Peygamberimiz, Allahü teâlâya hamd ettiler.
O gün, orada hazır bulunan hazret-i Câbir bin Abdullah; “Biz, binbeşyüz kişi idik. Eğer yüzbin kişi dahî olsaydık, o su, hepimize yeterdi” buyurdu.
Resûl-i ekrem efendimiz, Hudeybiye’de iken öteden beri müslümanlarla dost olan Huzâa kabîlesinin reîsi Büdeyl, huzura gelip, Kureyş ordusunun çevre kabîlelerinin de katılmasıyla Hudeybiye’de konduklarını, orduları dağılıncaya kadar çarpışmaya yemîn ettiklerini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz, çarpışmak üzere gelmediklerini maksadlarının sâdece ziyaret olduğunu bildirdi. Büdeyl, bu haberi müşrik ordu kumandanına bildirmek üzere yola çıktı. Müşrikler, Büdeyl’den Peygamber efendimizin buyurduklarını dinledikten sonra, ileri gelen adamlarından Urve bin Mes’ûd’u görüşmeye gönderdiler.
Urve, Kureyş’in hiç kimseyi Mekke’ye sokmamak üzere kesin kararlı olduğunu bildirince, Habîb-i ekrem efendimiz; “Ey Urve! Allah için söyle! Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine, şu Kâbe-i muazzamayı ziyaret ve tavafa mâni olunur mu?” buyurduktan sonra; “Biz, buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmiş değiliz. Ancak umre yapmak, Kâbe-i muazzamayı tavaf ve ziyaret etmek için gelmiş bulunuyoruz. Buna rağmen bizi, kim Beytullah’ı ziyaretten alıkoymaya kalkarsa, onunla çarpışırız. Şüphesiz ki, harpler Kureyş’i ziyadesiyle yıpratmış, güçsüz hâle getirmiş ve pek çok zararlara uğratmıştır. Şayet onlar arzu ederlerse, kendilerine bir mütâreke müddeti tâyin edeyim. Bu müddet içinde, benim tarafımdan emniyet içinde bulunsunlar. Onlar, benimle diğer kabîleler arasına girmesinler. Beni, onlarla başbaşa bıraksınlar. Eğer ben, o kabîlelere galip gelir de, cenâb-ı Hak da onlara hidâyet ihsân edip müslüman olurlarsa, Kureyş müşrikleri isterlerse, onlar gibi müslüman olabilirler. Şayet ben, zannetikleri gibi, diğer topluluklara galip gelemezsem, o zaman kendileri de rahata kavuşmuş, kuvvet kazanmış olurlar. Eğer, Kureyş müşrikleri bunları kabul etmez de benimle çarpışmaya kalkarlarsa, varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, yaymaya çalıştığım bu din uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım. O zaman Allahü teâlâ da, bana yardım edeceği hakkındaki vâdini şüphesiz yerine getirecektir!” buyurdu.
Urve, bir taraftan Peygamber efendimizi dinlerken, bir taraftan da Eshâb-ı kirâmın hâl ve hareketlerine, birbirlerine ve Âlemlerin efendisine olan davranışlarına, saygı ve hürmetlerine dikkat ediyordu. Sevgili Peygamberimizin teklifini dinledikten sonra kalktı. Kureyşîlere bunu anlatmak üzere yürüdü. Onların yanına varıp; “Ey Kureyş topluluğu! Benim Kayser, Necâşî, Kisrâ gibi birçok hükümdarların huzurlarına elçi olarak gittiğimi bilirsiniz. Yemîn ederim ki, ben, şimdiye kadar, müslümanların, Muhammed’e gösterdikleri hürmet ve saygının hiç bir hükümdara yapıldığını görmedim. Sahâbîlerinden hiç biri, O’ndan izin almadıkça konuşmuyor, başından bir kıl düşse, kapıp bereketlenmek için koyunlarında saklıyorlar. Aldığı abdest suyunu, birbirleriyle kapışırcasına paylaşıyorlar. Yanında konuşurlarken, seslerini duyulmayacak kadar kısıyorlar. O’na olan hürmetlerinden, yüzüne bakamıyor ve gözlerini önlerine indiriyorlar. O, Eshâbına bir işaret verse veya bir emirde bulunsa, can behâsına da olsa, yerine getirmeye çalışıyorlar.
Ey Kureyş cemâati! Elinizi ne kadar kılıçlarınıza atsanız, bütün çârelere başvursanız onlar, Peygamberlerinin bir kılını bile size teslim etmezler. Hattâ her hangi bir zararın erişmesine ve O’na kimsenin el sürmesine bile meydan vermezler. Durum budur. Bundan sonrasını iyi düşünün! Hâl böyle iken, Muhammed bize iyi bir mütâreke teklif ediyor, bundan faydalanın!” dedi. Kureyşli müşrikler, bu sözleri kabul etmeyip, Urve’ye kaba davrandılar ve onu darılttılar.
Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Kureyş karargâhından bir haber gelmeyince, Hırâş bin Ümeyye’yi (r.anh), tekliflerini tekrar etmek üzere elçi olarak gönderdiler. Müşrikler, İslâm elçisine çok kaba davrandılar. Devesini kesip yediler, kendisini öldürmek için üzerine yürüdüler. Ellerinden zor kurtulan Hırâş bin Ümeyye, Peygamber efendimizin huzuruna gelip durumu anlatınca, elçisine yapılan bu hakarete çok üzüldüler. Bu sırada müşrik karargâhından Ahâbiş kabîlesinin reîsi Huleys göründü. Peygamber efendimize doğru geliyordu. Müşrikler elçi olarak onu görevlendirmişlerdi. Sevgili Peygamberimiz Huleys’in geldiğini görünce; “Bu gelen, kurbana saygı gösteren, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmeye ve ibâdet yapmağa özenen bir kavimdendir. (Ey Eshâbım!) Kurbanlık develeri ona doğru sürünüz de görsün!” buyurdu. Eshâb-ı kirâm, kurbanlık develeri ona doğru salıverdiler ve; “Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk!” diye telbiye getirdiler. Huleys, boyunları bağlı, kulakları işaretli kurbanlıkları görünce, uzun uzun baktı. Gözleri doldu ve; “Müslümanların, Kabe’yi tavaf ve ziyaretten başka hiç bir niyetleri yok. Onları, bundan men etmek ne kadar kötü bir harekettir! Kabe’nin Rabbine yemîn ederim ki, Kureyşliler, bu yanlış hareketlerinden dolayı helak olacaklardır!” demekten kendini alamadı. Bu sözleri işiten Âlemlerin efendisi; “Evet öyledir, ey Kinâne oğullarına mensûb olan kardeş” buyurdu. Huleys, utancından Resûlullah efendimizin huzuruna gelemediği gibi, mübarek yüzüne dahî bakamadı. Geri Kureyş karargâhına döndü. Gördüklerini anlatıp; “Sizin, O’nu, Kabe’yi ziyaretten men etmenizi doğru bulmuyorum” diye açıkça fikrini söyledi. Kureyş müşrikleri çok sinirlendiler ve Huleys’i cahillikle suçladılar.
Müşrikler, bu defa gaddarlığı ile nam salmış Mikrez bin Hafs’ı elçi gönderdiler. O da cevâbını alarak geri döndü. Mikrez’in elçiliğinden sonra müşrikler, müslümanların ani bir baskın yapmasından korkuya kapıldılar.
Peygamber efendimiz, işi yarıda bırakmak istemiyor ve Kureyşlilerce itibarlı olan bir Esbabını göndermek istiyordu. Neticede hazret-i Osman’ın gönderilmesine karar verildi. Sevgili Peygamberimiz, Osman bin Affân’a (r.anh); “Biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik. Sâdece Kâbe-i muazzamayı tavaf ve ziyaret etmek için gelmiş bulunuyoruz. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesip döneceğiz, diye söyle” ve “Onları İslâm’a davet et” buyurdular. Ayrıca Mekke’de bulunan müslümanlara, Mekke’nin yakın bir zamanda fethedileceğini müjdelemesini de tenbih ettiler.
Hazret-i Osman, müşriklerin yanına gidip, Peygamber efendimizin buyurduklarını aynen anlattı. Onlar, hazret-i Osman’ın teklifine de olumsuz cevap verdiler. İstediği takdirde sâdece kendisinin Beytullah’ı tavaf edebileceğini söylediler. Hazret-i Osman ise; “Resûl aleyhisselâm, Beytullah’ı tavaf etmedikçe, ben de etmem!” buyurdu. Buna çok kızan müşrikler, onu alıkoydular. Bu haber, Eshâba; “Osman şehîd edildi!” şeklinde ulaştı. Durumu Peygamber efendimize bildirdiklerinde çok üzüldüler ve; “Bu haber doğru ise, bu kavimle çarpışmadıkça buradan ayrılmayacağız” buyurdular. Sonra orada bulunan Semûre ismindeki ağacın altına oturup; “Allahü teâlâ, bana bî’at etmenizi emretti” buyurarak, Esbabını bî’ate davet etti. Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân hazretlerinin herbiri elini, Peygamber efendimizin mübarek eli üzerine koyarak; “Allahü teâlâ, sana zafer ihsân edinceye kadar, önünde çarpışa çarpışa fethi gerçekleştirmek, veya bu uğurda şehîd olmak üzere bî’at ettik!” diye söz verdiler. Peygamber efendimiz, bir elini, diğer elinin üzerine koyarak orada bulunmayan hazret-i Osman nâmına kendi kendine bî’at etti. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Esbabının bu bî’atına çok memnun olup; “Ağaç altında, gerçekten bî’at edenlerden hiç biri Cehennem’e girmeyecektir” buyurdu. Gönderilen Fetih sûresinin onsekizinci âyet-i kerîmesinde de meâlen; “Ağaç altında, sana söz veren mü’minlerden Allahü teâlâ elbette razıdır.” buyruldu. Bu bî’ate, Bî’at-ı Rıdvan denildi.
Bîat-ı Rıdvan’a katılan Eshâb-ı kirâmın hepsi inanmayanlara karşı tek bir kalb ve tek bir vücûd olmuşlardı. Bu bağlılık ve sevgileri, Peygamber efendimizin etrafında çelikten bir kale meydana getirmişti. Birlik ve beraberliğin, kardeşliğin, inanmanın en güzel numûnesini göstermişlerdi. Eshâb-ı kirâm radıyallahü anhüm, artık kılıçlarını çekmiş, yerlerinde duramıyor, Resûl aleyhisselâmın bir işaretini bekliyorlardı.
Bu sırada İslâm karargâhını gözetleyen Kureyş casusları, mücâhidlerin, sevgili Peygamberimize, bu uğurda şehîdlik şerbetini içinceye kadar çarpışmak üzere bî’at ettiklerini ve hazırlık yaptıklarını görmüşlerdi. Derhâl Kureyş karargâhına varıp, olup bitenleri anlattılar. İslâm ordusunun, gece-gündüz savaşa hazır durumda beklediğini ve her an saldırabileceklerini anlayan küffâr ordusunun kalbine korku düştü. Anlaşmaktan başka çıkar yol olmadığını görerek, acele bir elçilik hey’eti seçtiler. Süheyl bin Amr başkanlığındaki bu hey’ete; “Bu sene Mekke’ye girmemeleri şartıyla andlaşma yapın” denildi.
Sevgili Peygamberimiz, Kureyş elçilerini kabul buyurdu. Mekke’de tutuklanan hazret-i Osman’ın ve daha önce hapsedilen on kadar Eshâbın serbest bırakılması sağlandıktan sonra, andlaşmaya varıldı. Sıra yazılmasına gelmişti. Hazret-i Ali kâtip olarak seçildi. Sulhnâmeyi yazmak üzere kâğıt, divit hazırlandı. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Habîbullah efendimiz, hazret-i Ali’ye; “Yaz” buyurdu. “Bismillâhirrahmânirrahîm!” Buna Süheyl derhâl itiraz edip; “Yemîn ederim ki, ben Rahman sözünün ne demek olduğunu bilmiyorum. Böyle yazma! Bismike Allahümme diye yaz! Yoksa barışa yanaşmam!” dedi. Peygamber efendimiz, barışın yapılmasında çok büyük hikmetler görüyordu. Bu sebeple; “Bismike Allahümme de güzeldir” buyurdular ve hazret-i Ali’ye böyle yazılmasını emrettiler. Yazıldıktan sonra Peygamber efendimiz; “Bu, Muhammed Resûlullah’ın Süheyl bin Amr ile üzerinde anlaştıkları ve sulh oldukları, şartlarını taraflarca yerine getirmek üzere imzaladığı maddelerdir” buyurduğunda, Süheyl’in, hazret-i Ali’nin elini tuttuğu görüldü ve Peygamber efendimize dönüp, “Yemîn ederiz ki, biz senin Resûlullah olduğunu kabul etseydik, sana karşı gelmez, Kabe’yi ziyaret etmene mâni olmazdık! Bu sebeple, Resûlullah yerine, Abdullah’ın oğlu Muhammed yaz!” dedi. Peygamber efendimiz, onu da kabul buyurarak; “Vallahi siz, beni yalanlasanız da, ben yine hiç şüphesiz Allahü teâlânın Resûlüyüm. İsmimi ve babamın ismini yazdırmak, benim peygamberliğimi gidermez ki, Yâ Ali! Onu sil, Muhammed bin Abdullah yaz” buyurdular.
Resûlullah isminin silinmesine, Eshâb-ı kirâmdan hiç birinin gönlü razı olmadı. Bir anda her şeyi unutup; “Yâ Ali! Muhammed Resûlullah yaz, aksi hâlde, bu müşriklerle aramızı ancak kılıç hâlleder!...” dediler. Peygamber efendimiz Eshâbının bu gayretlerine memnun oldular, fakat mübarek elleriyle susmalarını işaret buyurdular. Hazret-i Ali’ye, silmesini emir buyurunca, o; “Canım sana feda olsun yâ Resûlallah! Senin bu mübarek sıfatını silmeye elim varmıyor!...” diyerek özür diledi. Sevgili Peygamberimiz, orayı göstermesini istedi. Gösterince elinden alıp, kendi mübarek parmağı ile silerek Abdullah’ın oğlu yazdırdı.
Sonra, maddeler yazılmaya başlandı. Bu maddeler:
1- Andlaşma on yıl geçerli olacak, bu zaman içinde iki taraf birbiriyle harb etmeyecek.
2- Müslümanlar bu sene Kabe’yi ziyaret etmeyecek. Ancak bir sene sonra ziyaret edebilecekler.
3- Kabe’yi ziyarete gelen müslümanlar, üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu silâhından başka silâh bulundurmayacaklar.
4- Müslümanlar Kabe’yi tavaf ederken, Mekkeli müşrikler Kabe’den dışarı çıkıp oların serbestçe tavaf yapmalarını sağlayacaklar.
5- Kureyşlilerden müslüman olan bir kimse, velîsinden izinsiz Medine’ye giderse, iade edilecek. Müslümanlardan biri Kureyş tarafına geçerek, Mekke’ye giderse iade edilmeyecektir. Hazret-i Ömer bu madde için; “Yâ Resûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin?” diye sorunca; sevgili Peygamberimiz gülümseyerek; “Evet. Bizden onlara gidecek olanları Allahü teâlâ bizden uzak etsin!” buyurdular.
6- Eshâbdan biri, hac veya ömre yapmak niyetiyle Mekke’ye gelse, canı ve malı emniyette olacak.
7- Müşriklerden biri, Şam’a, Mısır’a veya başka yere giderken Medine’ye uğrarsa, onun da canı, malı emniyette olacak.
8- Diğer Arab kabîleleri, istedikleri tarafın himayesine girebilecekler. Müslümanlar veya müşriklerle birleşmekte serbest olacaklardı.
Sulhnâme iki suret yazılıp, taraflarca imzalandı. Müşrikler karargâhlarına döndüler.
Artık müşriklerle yapılacak bir iş kalmamıştı. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Eshâb-ı kirâma; “Kalkınız! Kurbanlarınızı kesiniz. Başlarınızı tıraş ettikten sonra ihramdan çıkınız” buyurdular. Peygamber efendimiz, herkesten önce kurbanını kesti. Sonra kendisini, berberî Hırâş bin Ümeyye hazretleri tıraş etti. Eshâb-ı kirâm, o mübarek saçları daha yere düşmeden havada kapıştılar ve bereketlenmek için sakladılar. Sahâbîler de kurbanlarını kesip, bir kısmı saçlarını kazıttı, bir kısmı kısalttırdı.
Hudeybiye’de yirmi gün kadar kalınmıştı. Peygamber efendimiz arkadaşları ile birlikte Medine’ye dönmek üzere hareket ettiler. Yolda Allahü teâlâ, Peygamber efendimize Fetih sûresini vahyederek, nimetini ve yardımlarını tamamlayacağını müjdeledi.
Müslümanların aleyhlerinde gibi görünen bu maddeler için, Kureyş hey’eti çok sevinçli idi. Hâlbuki bu sulhnâme müslümanlar için, büyük bir zaferdi ve bu maddeler müslümanların lehine idi. Her şeyden önce, müslümanların bir devlet olduğunu kabul ediyorlardı. Mekke’den bir müşrik, ticâret veya başka bir şey için Şam’a, Mısır’a giderken Medîne’ye uğrasa, canı malı emniyette olacaktı. Böylece müşrikler müslümanların yaşayışlarını yakından görecek, İslâm’ın adaleti, Eshâbın birbirlerine olan güzel davranışları karşısında hayran kalacak ve İslâmiyeti seveceklerdi. Netîcede müslüman olup sahâbîlerin safları arasına katılacaklardı.
On sene devam etmesi gereken bu andlaşma ile, müslümanlar çoğalacaklar, güçleneceklerdi. İslâmiyet her tarafa yayılacaktı.
Ancak; “Kureyşlilerden biri, müslüman olup Medîne’ye sığınmak isterse, iade olunacak” maddesi için Peygamber efendimiz müteessir olmuşlar ve; “Allahü teâlâ, onlar için elbette bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır” buyurmuşlardı...
‘Kâinatın sultânı sallallahü aleyhi ve sellem, muzaffer olarak nûrlu Medine’yi teşrif ettiği günlerde, Kureyş’in Sakîf kabîlesinden Ebû Basîr, müslüman olmakla şereflenmişti. Müşriklerin arasında yaşayamayacağını anlayan Ebû Basîr (r.anh), yaya olarak Medîne’ye geldi. Hudeybiye andlaşmasının gereği olarak Medîne’den ayrılıp, Kızıldeniz sahilindeki Îs denilen yere yerleşti. Burası Kureyş müşriklerinin Şam’a gittikleri ticâret yolu üzerinde bulunuyordu. Bundan sonra, Kureyş’ten müslüman olanlar, Medîne’ye değil, Îs’e, Ebû Basîr’in (r.anh) yanına gittiler. Bunlardan ilki Ebû Cendel hazretleriydi. Artık bunun arkası devam etti. Elli kişi, yüz kişi, ikiyüz, üçyüz kişi oldular. Kureyş kervanı Şam’a giderken buradan geçmek mecburiyetinde idi. Ebû Basîr hazretleri ve yanındaki müslümanlar, buradan geçen müşrikleri yakalıyor ve müslüman olmalarını istiyorlardı. Müslüman olmayanlarla çarpışıp, onları güç durumda bırakıyorlardı.
Mekkeli müşrikler, artık Şam ticâret yollarının kesildiğini görüp, Medîne’ye bir hey’et gönderdiler. Hudeybiye sulhnâmesinin, “Kureyşlilerden müslüman olan bir kimse velîsinden izinsiz Medîne’ye giderse iade edilecek!...” maddesinin kaldırılması için yalvardılar. Peygamber efendimiz merhamet buyurup, onların bu isteklerini kabul ettiler. Böylece Kureyşlilerin Şam ticâret yolları açılmış oldu. Müslümanlar da sabretmelerinin karşılığını görüp Medîne’ye Peygamber efendimizin yanına geldiler.
Müşrikler, bu sulhnâmede belirtilen maddelere ancak iki sene uyabildiler. Hicretin sekizinci senesinde müslümanların müttefiki olan Huzâa kabîlesine saldırıp yirmi kadar adamlarını öldürdüler. Onlar da Resûlullah efendimize gelip durumu bildirdiler ve yardım istediler. Peygamber efendimiz de kabul buyurarak, sulhnâmeyi bozan Kureyş üzerine yürüyüp 630 (H.8) yılında Mekke’yi fethettiler.

 1) Sîret-i İbn-i Hişâm; cild-3, sh. 321
 2) Megâzî; cild-2, sh. 573
 3) Târih-ül-ümem vel-mülûk; cild-3, sh. 71
 4) Tabakat-ı İbn-i Sa’d; cild-2, sh. 95
 5) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-4, sh. 323
 6) İnsan-ül-Uyûn; cild-2, sh. 688
 7) Sahîh-i Buhârî; cild-5, sh. 67
 8) Şerh-ul-Mevâhib liz-Zerkânî; cild-2, sh. 181
 9) Tefsir-i Mazharî; cild-9, sh. 2
 10) Tefsir-i Taberî; cild-26, sh. 107
 11) Peygamberler Târihi Ansiklopedisi; cild-6, sh. 132
 12) İslâm Târihi Medîne Devri; cild-6, sh. 129
 13) Rehber Ansiklopedisi; cild-7, sh. 322

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Çağırılan bütün dâvetlere sünnet olduğu için gider.

GÜNÜN HADİSİ

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, nakîb seyyid, şeyh Ferîde “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” yazılmışdır. İslâmiyyetin sâhibi Muhammed aleyhisselâma uyanları övmekde ve Onun islâmiyyetine uymak istemiyenleri sevmemek, onları düşmân bilmek lâzım olduğu bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası