hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
16:16
16 Temmuz 2010 Cuma
Okunma Sayısı: 755
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İnsanların madden ve rûhen huzura kavuşturulması.

Medeniyet kelimesinin aslı Arabça olup, şehir mânâsına gelen Medîne kökünden gelmektedir. Medeniyetin çok çeşitli tarif ve îzâhları yapılmıştır. İslâm âlimleri medeniyeti; “Tâmir-i bilâd, terfîh-i ibâd” şeklinde tarif etmişlerdir. Bu tarif kısaca, beldelerin îmâr edilerek insanlığın ihtiyâçlarını karşılayacak, rahat ve huzur içinde yaşayacak şekle sokulması, insanların da ruhen, maddeten, fikren yükselmesi demektir.
İnsanlık târihi boyunca yeryüzünde iki çeşit medeniyet görülmüştür. Bunlardan biri, îlâhî dinlere inanan cemiyetlerin ortaya koyduğu medeniyetler, diğeri de inançsız insan topluluklarının medeniyetleridir.
Medeniyetin târihi, ilk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâm zamanından itibaren başlar. İlk insanlar, bâzı târihçilerin zannettiği ve İslâm dînine inanmayanların uydurduğu, filimlerde görüldüğü gibi ilimsiz, fensiz, görüşsüz, çıplak, vahşî kimseler değildi. Bugün Asya, Afrika çöllerinde ve Amerikan ormanlarında medeniyetten uzak vahşîler yaşadığı gibi, ilk insanlar arasında da bilgisiz, basit yaşayanlar vardı. Fakat, bundan dolayı, ne bugünkü, ne de ilk insanların hepsi için vahşîdir ve gayr-i medenîdirler denilemez. Âdem aleyhisselâm ve ona îmân edenler, şehirlerde yaşardı. Okuma, yazma bilirlerdi. Demircilik, iplik yapmak, kumaş dokumak, çiftçilik ve ekmek yapmak gibi san’atları vardı. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâma on sahîfe gönderdi. Bu kitapta îmân edilecek şeyler, çeşitli dillerde lügatlar, her gün bir vakit namaz kılmak, gusül abdesti almak, oruç tutmak, leş, kan, domuz yememek, bir çok san’atlar, tıb, ilâçlar, hesap, hendese (geometri) gibi şeyler bildirilmişti. Altın ve gümüş üzerine para dahi basılmış, mâden ocakları işletilip, âletler yapılmıştı. Süryânî, İbranî ve Arabî diller ile kerpiç üstünde çok kitap da yazılmıştı.
Âdem aleyhisselâmdan, Peygamber efendimize kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberler yaşadıkları topluluklara medeniyeti öğrettiler. Allahü teâlâ, İdris aleyhisselâma otuz sahîfe gönderdi. Eski Yunanlıların Hermens dedikleri kimse ve daha sonraki filozofları, fizik, kimya ve tıb bilgilerini İdris aleyhisselâmın kitabından aldılar. İlk olarak kalem ile kitaplar yazan ve iğne ile dikiş diken, semânın ve yıldızların inceliklerinden bahseden İdris aleyhisselâmdır. Nuh aleyhisselâmın yaptığı geminin üç katlı olduğunu ve kazanının ateşle kaynayarak hareket ettiğini Kur’ân-ı kerîm açıkça bildirmektedir. Süleymân aleyhisselâm hem peygamber hem sultan idi. Kudüs’de Mescid-i Aksâ’yı yedi senede çok muhteşem olarak yaptırdı. Bir çok yerde saraylar inşâ ettirdi. Akabe körfezinden Fırat kenarına kadar kırk sene adaletle hüküm sürdü. Ticâret gemileri yaptırdı. Zamanında Kızıldeniz ve Umman Denizi’nde ticâret yapılırdı. İlk hamamı inşâ ettiren ve sabunu ilk yapan Süleymân aleyhisselâmdır. İlk defa zırh yapıp giyen Dâvûd aleyhisselâmdır. İlk olarak ata binen İsmail aleyhisselâmdır. İsmail aleyhisselâmdan önce atlar vahşî idi. Onlara binilmezdi. İsmail aleyhisselâm onları terbiye etti ve bindi. İsmail aleyhisselâmın oğulları, atların terbiyesini İsmail aleyhisselâmdan öğrendiler. Bu yüzden Arablar ata binmesini en iyi bilenlerdir.
 Günümüzde meşhûr olarak bilinen eski Hind, Âsur, Mısır, Yunan ve Roma medeniyetleri, putperest toplumların dünyâ hayât anlayışlarının toplamıdır. Bu toplumlarda bir çok tanrıya inanılır, bu tanrılar insan gibi düşünülür, heykelleri yapılır, kendilerine tapınaklarda tapınılır ve onların bâzı insanlara bilhassa krallara (Firavn, Nemrud, Promethe, Afrodid v.s. gibi) hulûl ettikleri, böylece bu kralların yarı tanrılaştıkları kabul edilirdi. Buna göre şekillenen günlük hayâtta insanlar, asiller, aristokratlar, plepler, köylüler, köleler ve daha çeşitli isimler altında sınıflandırılır, hâkim sınıflar diğerlerini dînî, ekonomik ve beşerî bakımdan sömürürler ve zulmederlerdi. Bu farklılık öldükten sonra mezarlarda da kendini gösterir, üstün sınıflar için piramitler, kral mezarları gibi büyük anıtlar yapılırdı. Çoğunda kadınlar ikinci sınıf insan muamelesi görür ve bâzılarında orta malı şeklinde düşünülürdü.
Zevkleri ise, Atina’daki hipodromlarda insanları çırıl çıplak spor müsabakalarına sokmak, çeşitli adlar altında tertipledikleri eğlencelerde bol bol şarap içerek her türlü çılgınlığı yapmak ve Roma’daki hipodromlarda da köle yaptıkları ve gladyatör dedikleri insanları birbirleriyle ölümüne dövüştürmekti. Ayrıca köleleri, günlerce aç bırakılmış arslanlara parçalattırmak vahşeti de o günkü insanların durumlarını anlatmak bakımından önemlidir. Toplu yaşasalar bile böyle cemiyetlere medenîlik adına bir payenin verilmesi oldukça güçtür.
İlâhî dinlerden olan ve Avrupa başta olmak üzere zamanla dünyânın çeşitli yerlerine yayılan Îsevîlik dînine bağlı olanların ortaya koydukları medeniyet ise, Îsevî olan milletlerin eski inanç, örf, âdet ve anlayışlarıyla karışarak yarı putperest bir medeniyet olmuştur. Hazret-i Îsâ’nın göğe çıkarılmasından kısa bir zaman sonra yahûdîlerin tertip ve teşvikiyle bozulmaya başlıyan Îsevîlik, felsesecilerin, papaların ve Avrupa krallarının müdahaleleriyle daha çok bozulmuş, anlaşılmaz, karmakarışık merasimlerden ibaret bir din hâline gelmiştir. Bu haliyle, papaların elindeki hıristiyanlık, mensuplarını dâima ilerletecek bir dinamizmden mahrum, sosyal hayâtı düzenleyici prensiblerden uzak, insanlığı kemâle getirici yol ve usûllerden habersiz olarak cihanşümûl bir medeniyeti doğurucu, besleyici olamadı. Her türlü fen bilgisinin, ziraî, sınaî, sıhhî, pedegojik ve diğer ilerlemelerin de en büyük mânisi oldu. Böylece Ortaçağ Avrupası, puthâneye döndürülmüş kiliseler ile zâlim derebey ve kralların şatoları ve sarayları etrafında bin bir çeşit hurafe ile doldurulmuş kafalar, adalet, merhamet, sevgi, saygı, cömertlik ve yardımseverlikten mahrum, katı kalbler ve cehaletin kararttığı daracık ufukları içinde kaba, görgüsüz, pis ve yarı vahşî insanlarla dolu idi. İlim, fen, teknoloji ve teknik âletler asırlar boyunca olduğu yerde kaldı ve hattâ geriye gitti. Hastalıklar çaresiz, hastalar bakımsız, fakirler ve köylüler hor ve zelil, ilim adamları ve düşünen insanlar tehlikeli ve büyülü kabul ediliyor, kadınlar her türlü hakaret ve zilletin hedefi oluyordu.
Hıristiyan dünyâsı böylesine zifiri karanlıkta yürürken, Arab dünyâsının hâli daha farklı değildi. İnsanlar, kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar vahşî, başkalarına her türlü zulmü reva görecek kadar gaddardı. İnsanların böylesine küfür ve zulüm karanlığına gömüldüğü sırada Mekke-i mükerremede İslâm güneşi parlamaya başladı. Kendisine peygamber olduğu bildirilen Muhammed aleyhisselâm, kavmine İslâm’ı tebliğe başladı. Çevresinde toplanan mübarek Eshâbına (r.anhüm) müşrikler olmadık zulüm ve eziyetler yaptılar. Yavaşlılıkla fakat sindire sindire yayılan İslâmiyet, kısa zamanda Medîne’ye ulaştı ve susamış gönülleri serinletti. Resûlullah’ın mübarek beldeyi teşrifi ile İslâm devletinin temelleri atıldı. Üçyüz küsur kişilik Bedr Eshâbı, küffâr ordusunu perişan etti. Uhud ve Hendek gazalarından sonra Hudeybiye sulhnâmesi ile Mekke yolu açıldı. Hicretten sekiz sene sonra Mekke-i mükerreme fethedildi. Cümle ahâlisi İslâmiyetle şereflendi. Komşu hükümdarlar mektublarla İslâm’a davet edildi. Habeş hükümdarı İslâmiyetle şereflendi. Arab yarımadasının her tarafı İslâm devletinin âdil idaresi ile şenlendi. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekten şeref duyan bir topluluktan, karıncayı rahatsız etmekten kaçan bir cemâat meydana geldi. Hiç bir gayr-i müslimin havsalasının almadığı bu durumun sırrı, Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlânın Resûlü olmasında gizlidir.
Resûlullah’ın, âhıreti teşrifinden sonra O’nun mübarek yolunun yayıcısı olan dört halîfesi ve diğer Eshâb-ı kiramı devrinde, müslümanlar, dört bir tarafa yayılıp, insanlığı karanlıktan kurtarmak için Afrika ve Asya içlerine kadar gittiler. Mensubu olmakla şeref kazandıkları İslâm’ı ve onun eşsiz medeniyetini yaydılar. Resûlullah’ı bir defa görmekle kazandıkları üstünlüklerden, başkalarını da faydalandırdılar. İnsanların ruhen ve bedenen huzura kavuşmasına sebeb oldular. Gittikleri yerlerde, Resûlullah’dan elde ettikleri ilimleri yaydılar. Her yerde öğretici oldular. Yeni ve köklü bir medeniyetin temellerini attılar. Zâlim kralların, katil diktatörlerin zulümleri altında inleyen mazlumları huzur ve rahata kavuşturdular. Bu mübarek insanların mirasını devralan Emevîler ve Abbasîler, Gaznelîler, Selçuklular ve Osmanlılar devri müslümanları, emsalsiz adalet örneği verdiler. Cehalet içinde kıvranan insanlar, İslâmiyetin; “İlim, mü’minin kaybettiği malıdır; nerede bulursa alsın.” “İlmi Çin’de de olsa alınız” emirlerine uyup, her yerde ve her zaman ilim taleb ettiler. Harbde küffâra karşı arslanlar gibi savaşıp sulhde ilim ile meşgul oldular. İçlerinden çok büyük din âlimleri ve aşılmaz fen âlimleri yetişti. Nice büyük kumandanlar bu insanların sürükleyicisi oldu. Eski medeniyetlerin bıraktığı faydalı miraslar, tercüme edilerek müslümanlara kazandırıldı. Zararlıları tenkid edildi. Onların tecrübe ve araştırmalarını daha da geliştiren İslâm âlimleri, her sahada eşsiz buluşlar yaptılar. Kaybedilen mal olarak kabul ettikleri ilmi, köşe bucak arayıp buldular. Daha da geliştirip, yaydılar. Endülüs’te, Mâverâünnehr’de, Bağdâd’da, Anadolu’da, Mısır ve Kuzey Afrika’da, yeni yeni kültür merkezleri kurdular. Kurdukları cami ve medreselerin kütübhânelerinde yüzbinlerce kitabı topladılar. Halîfe ve sultanlar, ilmi ve ilim sahiplerini teşvik ettiler. 
İspanyada kurulan Endülüs Emevî Devleti zamanla önemli ve büyük bir kültür, medeniyet ve ilim merkezi oldu. Fas, Kurtuba ve Gırnata üniversiteleri kurularak batıya ilim ve fen ışıkları yayıldı. Müslümanların İspanya’yı fethederek burada bir İslâm medeniyeti kurmaları ve haçlı seferleri sonunda müslümanlarla daha yakından haşır-neşir olan Avrupalılar, önce şaşkınlık ve hayranlık içinde bocalamışlar, sonra yavaş yavaş uyanarak çocuklarına Endülüs Üniversitelerinde fen bilgileri tahsîl ettirmeye, İslâm âlimlerinin yazdığı fen kitaplarını kendi dillerine çevirmeye ve müslümanlarda gördükleri teknik âletleri yapmaya başladılar. Buralarda yetişen gençler, hıristiyan âlemini, içinde bulunduğu gaflet ve cahillikten uyandırıp, bugünkü müsbet ilerlemenin temelinin atılmasına sebeb oldular. Doğuda yazılan eserleri kendi ülkelerine kaçırdılar. İslâm âlimlerinin eski Yunan filozoflarının bozuk kitaplarına verdikleri ilmî, inandırıcı cevâbları okuyarak içine düştükleri bataklıklardan kurtulmaya çalıştılar. Bu hâl, İslâmiyetin üstünlüğü karşısında ezilen ve papazların afaroz tehdidiyle suskunluk içinde olan Avrupalıları, bu defa, eski Yunan mitolojisini incelemeye, öğrenmeye sevk etti. Öğrendiklerini; resim, heykel, felsefe ve edebiyat eseri, müzik bestesi olarak kendilerine göre yeniden yazarak ve yayarak yeni bir yol tuttular. Bunlara rönesans, hırıstiyanlık dîninde yaptıkları değişikliklere de reform adını verdiler.
İslâmiyet, medenî insanın ve medeniyet sahibi toplulukların îmân, ibâdet, iş, ahlâk ve cemiyet hayâtında uyması gereken her şeyi bildirmiştir. Bunlar, Allahü teâlânın bildirdikleri, Resûlullah’ın öğrettikleri, Eshâb-ı kiramın naklettikleri ve mezheb imâmlarının açıkladıklarıdır. İnsanlığın bunaldığı her şeyin çözüm ve çâresi onların içinde mevcûddur.
Müslümanların târih boyunca kurdukları bütün medeniyetlerin kaynağı, mümtaz örneği ve rehberi asr-ı seâdettir. O devirdeki İslâm medeniyeti, sonra gelen müslüman milletlerin daha çok benzemek için çırpındıkları ötelerin ötesindeki idealleri olmuştur. Arablar, Afrika kavimleri, Asya’da Gürgâniye, Harezmşâhlar gibi meşhûr müslüman milletler ve müslüman Türkler, bugün bile gıbta edilen, imrenilen medeniyetlerine bu yolla ulaşmışlardır. İslâmiyet, belli milletlere değil, bütün insanlığa her devirde en yüksek medenî seviyeye ulaşmak için lâzım olan her şeyi bildirmiştir. Bu bakımdan İslâm medeniyeti, cihanşümûl bir medeniyettir. Ancak milletlerin bu cihanşümûl medeniyete ulaşma dereceleri, İslâmiyeti iyi öğrenme, doğru anlama ve ona tam uyma derecelerine göre farklı olmuştur. Bu milletler içinde Osmanlı Türklerinin bâzı dönemlerde yükseldikleri seviye hepsinden ileri olmuştur. Bu sebeble altı asır boyunca bütün dünyâya her şeyiyle mükemmel bir medeniyet numûnesi göstermişlerdir. Müslüman Türklerin ortaya koydukları bu medeniyete, Türk-İslâm medeniyeti adı verilmiştir, İstanbul, bu medeniyetin sembol şehri, burada yaşıyanlar da sembol insan olmuştur. Günümüzde bütün dünyâ milletleri bu medeniyetin hayranlığını dile getirmekte, pek çok ilim adamı, vakıf, yayınevi, araştırma teşkilâtları, insanlığın günlük hayâtından en girift mes’elesine kadar, içine düştüğü buhranlara çâre bulmak için, bu medeniyeti incelemektedirler. Medeniyeti, sâdece gelişmiş ve ileri bir teknoloji olarak ele almak ve san’at, edebiyat, estetik, duygu ve düşüncede yükselmişlik olarak kabul etmek doğru değildir. Medeniyet için her iki unsurun gerektiği kadar ve ölçülü bir şekilde mevcudiyeti şarttır. Medeniyetlerin güçlenmesi ve yaygınlaşması, teknoloji ile inancın birbirleriyle çok iyi bir şekilde te’lif edilmesine bağlıdır. Amerika’daki Astek medeniyeti, mensuplarının işgalci İspanyolların silâhlarına tahta kılıçla mukabele etmeleri sebebiyle çökmüştür. Keza Hamam medeniyeti tâbiri ile anılan Roma Medeniyetinin yıkılışı, ahlâksızlık sebebiyledir.
Müslümanlar, İslâmiyeti götürdükleri yerlere, İslâmiyetin gereği olan medeniyeti de beraber taşımışlar, insanların refah, huzur içerisinde kardeşçe yaşamasını sağlamışlardır. Bu medeniyetin bir parçası olan san’at dalında o bölgelere yollar, köprüler, hamamlar, kervansaraylar, ibadethaneler, çeşmeler, su kanalları yapmışlardır. İslâm san’atı, müslüman milletlerin ortaya koyduğu ortak san’atlardır. İslâmiyet, insanın dünyâda ve âhırette huzur içinde yaşamasını isterken, ondaki güzellik duygularını ve san’at merakını da harekete geçirir. Bunun için dînimiz, güzel san’at dallarını yasaklamış değildir. Yalnız, insanların putperest inançlarına son vermek ve toplulukların bu yöne yeniden meyletmesini önlemek için, Peygamber efendimiz, canlı varlıkların, resim ve heykellerin yapılmasına müsâade etmemiştir.
İslâm san’atları içerisinde mîmâri, edebiyat, minyatür, kitap süsleme, tezhip, el san’atları, hüsn-i hat, ağaç ve mâden san’atları, çinicilik, kakma, oyma çok ileri gitmiştir. İslâm san’atı içinde mimarînin özel bir yeri vardır. Müslümanlar her gittikleri yerde mîmârî eserler yaptırmışlardır. İspanya’daki Kurtuba Camii, işgal altında bulunan Mescid-i Aksa Camii, Macaristan, Bulgaristan, Yugoslavya, Arnavutluk ve Yunanistan’daki yüzlerce san’at eseri bunlar arasında yer alır. İstanbul’daki Süleymâniye, Edirne’deki Selimiye câmîleri, İslâm mîmârî san’atının bir şaheseridir.
İslâm san’atı, Emevîler zamanında başlamış, Abbasî, Fatımî, Eyyûbî, Memlûk san’atları şeklinde gelişerek nihayet Osmanlıların, doğu san’atları ile batı san’atlarını sentez etmesi ile yüksek ve geniş kubbeli direksiz câmîler, yüksek kemerli köprülerle zirveye ulaşmıştır. Modern mîmârî san’atı, Osmanlı mîmârî san’atını örnek almıştır. Osmanlı mîmârî san’atlarına paralel olarak Hindistan-Türk Mîmârî san’atları da çok ileri gitmiştir. Şah Cihân’ın yaptırdığı Taç Mahal, bu eserlerin en muhteşemidir. İslâm medeniyetinde san’at, insanların refah ve huzur içinde yaşamalarına yardımcı olmak üzere icra edilmesi esas alınmış, her şeyden önce insanların faydası gözetilmiştir.
İslâm dünyâsında yetişen âlimler; bir çok ilmin kurulmasında önderlik yapmışlardır. İmâm-ı Şafiî hukuk usûlünün; İmâm-ı Muhammed devletler hukukunun; İbn-i Haldun târih sosyolojisinin; İbn-i Heysem fizikde optik kısmının; Câbir bin Hayyân kimyanın; Harezmî cebirin; Kindî izafiyet teorisinin; Bîrûnî jeodezinin; Cezerî sibernetiğin temellerini atmışlardır. Yine yetişen binlerce âlimin yazdığı sayısız kitap, asırlarca ilim âlemine ışık tutmuş ve sonra gelen batılı bilginler, bu kitaplardan aldıkları bilgileri kendilerine mâl etmeye çalışarak, bu âlimleri unutturma yoluna gitmişlerdir. 
Ayrıca, kalb ilimlerinde mütehassıs olan ferd ve cemiyetin, maddî ve manevî terbiyesi ile uğraşan büyük âlimler yetişmiş, insanlara iyilik yapmanın yollarını öğretmişlerdir. Sağlam, manen kuvvetli cemiyetler bu büyüklerin irşâdları ile devamlılıklarını korumuştur. Bunlardaki tek gaye insanların ruhen olgunlaşması ve fazîlet sahibi olması, kendisine ve başkalarına karşı adaletle dolu bulunmasıdır. Bu durumda bâtıl ve hurafelerden de sıyrılmak yollarına gidilmiş, örnek topluluklar ortaya çıkmıştır. Zâten bu az çok aileden başlamış, misafirler başta olmak üzere, zayıf ve güçsüzlere yardım edilmiş ve yaralar sarılmıştır. Cemiyette zengin olsun, fakir olsun herkese aynı gözle bakılmıştır. Ruh hastalarının hastahânelere alınmaması ayrı bir husustur. Bu kabîl hastaların tedavilerinin yapıldığı yerler tekkeler olmuştur.

 1) Tarih-üt-temeddün-il-İslâmiyye 
 2) El-Hâdârat-ül-İslâmiye
 3) Rehber Ansiklopedisi; cild-11, sh. 302, 304
 4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 504, 757, 855
 5) Herkese Lazım Olan Îmân

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Bilâl bin Sa’d bir vâzında şöyle anlattı:

GÜNÜN HADİSİ

Din kitaplarında, (Şu on kısımdır, dokuzu şundadır) gibi ifadeler geçiyor. Onda dokuzu ne demektir?

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, Kılınc Hâna yazılmışdır. Sofînin kâin ve bâin olduğu ve kalbin birden fazla şeye bağlanmıyacağı ve muhabbet-i zâtiyye hâsıl olunca sevgiliden gelen elemlerle ni’metlerin müsâvî olduğu ve mukarreblerle ebrârın ibâdetleri arasındaki başkalığı ve kendini yok bilen Evliyâ ile insanları da’vet için geri dönmüş olan Evliyânın başkalıkları bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası