Buralarda din ve fen ilimleri öğretilirdi. Arabça “Derase” kökünden gelen medrese kelimesi; talebenin ders alıp ilim öğrendiği yer mânâsına mekân ismidir. Umûmî olarak sıbyan mektebinin (ilk okulun) üstünde eğitim ve öğretim yapan orta ve yüksek tahsil müesseselerine medrese denilmiştir. Medrese tâbiri ilk olarak Nişâbûr havâlisinde kurulan eğitim ve öğretim müesseseleri için kullanılmıştır. Bundan önceki devirlerde bu seviyede eğitim ve öğretim müesseseleri varsa da, bu müesseseler için medrese tâbiri kullanılmamıştır. Bi’setten yâni Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem ilk vahy geldikten sonra, İslâmiyeti kabul eden ilk mü’minler, Sahâbe-i kiramdan Hazret-i Erkâm’ın evinde gizlice toplanırlar ve Peygamber efendimizin rehberliğinde İslâmiyeti ve Kur’ân-ı kerîmi tâlim eder, gelişmeleri değerlendirirlerdi. İslâmiyetde mektep ve medresenin bu şekilde doğduğu söylenebilir, İslâmiyetin ilk medresesi olmakla şereflenen Dâr-ül-Erkâm (Erkâm’ın evi), şimdi o günleri hatırlatmak üzere aynen muhafaza edilmektedir. Hicretten sonra, Medîne-i münevverede Peygamber efendimiz tarafından İslâm Devletinin temelleri atılınca, orada te’sis edilen Mescid-i Nebevî, İslâmî eğitim ve öğretimin merkezi hâline getirilmiştir. Müslümanlar, orada toplanır, İslâmiyeti öğrenir, Kur’ân-ı kerîm tâlim eder, bir dünyâ ve âhıret nizâmı olarak İslâm’ın muzaffer olması için plân ve programlar hazırlamaya çalışırlardı. Peygamber efendimiz mescidlerinin sofasını bu işe tahsîs etmişler ve İslâm’ı, âyet âyet burada kafalara ve gönüllere yerleştirmişlerdir. O zaman Sahâbe-i kiramın hem peygamberi, hem imâmı, hem de muallimi olan Peygamber efendimizin etrafında bütün ömrünü ve varlığını bu işe vakfetmiş, ayrı bir halka teşekkül etmişti. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, bunlara Eshâb-ı suffa (Mescidin sofasında toplanan dostlar) adını vermişti. Bunlar, yetişkin, genç mü’minlerden ibaretti ve bütün işleri, Peygamberimizden sallallahü aleyhi ve sellem öğrendiklerini aynen tesbit etmek, yazmak, yaşamak ve yaymaktı. Selmân-ı Fârisî, Ebû Hüreyre (r.anhümâ) gibi İslâm büyükleri hep burada yetişmişlerdir. Ayrıca, bunların ibate ve iaşeleri (her türlü masrafları), zengin müslümanlarca karşılanıyordu. Bu örnek, daha sonra eğitim ve öğretimle ilgili vakıfların kurulmasına başlangıç teşkîl etti. Diğer taraftan Medîne’de örnek olarak kurulan ve geliştirilen bu eğitim sistemi ve teşkîlâtı, bundan sonra kurulan cami içi ve dışı eğitim müesseselerine model teşkil etmiştir. Ayrıca, Suffa medresesinde ders veren muallimler, bu işi meccânen (ücretsiz) yapmışlardır. Zamanla Suffa’nın ihtiyâca kâfî gelmemesi üzerine Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Medîne’nin muhtelif yerlerindeki mescidleri ve hattâ bunlar dışındaki bâzı mahalleri tedris yeri hâline getirdi. Medîne’de dokuz adet mescidin bu gaye ile kullanıldığı bilinmektedir. Camilerde başlayan eğitim ve öğretim faaliyetleri, cami dışı müesseseler kurulduktan sonra da devam etmiş; küçük çocukların eğitim ve öğretimi, onların cami ve mescidleri temiz tutamayacakları düşüncesi ile, ilk devirden beri, daha çok mâbedlerin dışında yürütülmüştür. Buralarda yazı tahtası, silgi kullanıldığı bilinmektedir. Yetişkinlerin eğitim ve öğretiminin camilerde yürütülmesi, dört halîfe devrinde de aynen devam etmiş, belki de yeni teşekkül eden ve henüz tedvin edilmeyen (bir araya toplanmamış olan) Kur’ân-ı kerîm, tefsir ve hadîs gibi ilimlerin karakterleri îcâbı cami dışına taşıma ihtiyâcı duyulmamış, hattâ câmi dışı eğitim ve öğretim müesseselerinin kurulmalarından sonra da yüksek tahsil, camilerde ve onların etrafında teşekkül eden müesseselerde (medrese, dâr-ül-hadîs, dâr-ül-kurrâ, dâr-üt-tıbb) yürütülmüştür. Emevîler devrinde ise, çocuklar için müstakil ve mükellef mektebler açılmıştı. Sekizinci asırda üçbin talebeyi barındıran Belhli Ebü’l-Kâsım Dehhâk’ın mektebi, ilköğretimde önemli bir merhale kabul edilebilir. Bu nevi mekteblere, küttâb veya mekteb, öğretmenlerine de muallim denirdi (Bkz Küttâb). İslâm dünyâsında mekteb kelimesi yerine, muhtelif devirlerde, muhtelif isimler kullanılmıştır. Emevîler devrinde, mekteb; Abbasîler devrinde, Beyt-ül-hikme, beyt-ül-ilim, dâr-ül-ilim; Türkler’de ise, (Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde) medrese tâbirlerine yer verilmiştir. İslâm târihçilerinin medresenin ilk kurucusu olarak Nizâm-ül-mülk üzerinde ittifak ettikleri ileri sürülürse de, daha önce, Nişâbûr’da Beyhekiyye Medresesi’nin kurulduğu kaydedilmektedir. Gerçekte Nizâm-ül-mülk’ten önce Gazneli Mahmûd, Gazne’de ve kardeşi Nasır bin Sebüktekin, 1033 (H.425) yılında Nişâbûr’da medrese yaptırmışlardır. Ancak bunlardan önce de bâzı husûsî mâhiyette medreselerin varlıkları bilinmektedir. Ebû Hâtım-ül-Müstî kendi kütüphânesini medrese hâline getirmiş, yanına da yabancı talebelerin barınacakları bir te’sis kurmuştu. Nişâbûr’da, Şafiî fakîhi en-Nişâbûri için medrese yapılmıştı. Diğer taraftan Ebû Aliyyü’l-Hüseynî’nin fıkıh kürsüsü, El-Medreset-ül-ehlîyye denilen husûsî medreseleri teşkil ediyorlardı ki, bunlar o devirde yaygın olan şiîlik cereyanına karşı sünnîliği müdafaa ve yaymak için kurulmuş müesseselerdi. Yine târihi kaynakların yazdığına göre; İslâm dünyâsında medrese teşkilâtının kuruluş ve gelişmesinde en büyük hisse, şüphesiz Büyük Selçuklu Türklerine aitti. Gerçekten medreselerin geniş anlamda, devlet eliyle kurulması, tahsilin parasız olması ve medrese teşkilâtının en küçük ayrıntılara kadar tesbiti, Selçukluların eseridir. Selçuklular kurdukları medreseleri, hem ilmin gelişmesini sağlamak hem ilmiye mensublarına maaş bağlayarak onları devletin yanında tutmak, husûsiyle Fâtımîlerin şiîlik propagandalarına ve diğer râfizî itikadına karşı Sünnîliğin müdâfaası ve yayılması gayesiyle te’sis etmişlerdir. Önce Alb Arslan’ın sonra Melikşah’ın veziri olan meşhûr Siyâsetnâme adlı kitabın yazarı Nizâm-ül-Mülk, ilk medresesini Nizamiye Medresesi adı ile Bağdâd şehrinde kurmuştur. Dicle kenarında 1064 (H.457) târihinde inşâsına başlanan medrese, iki sene sonra tamamlanarak 1067 (H.460) da tedrise başlamış ve tamamlanması için o günün parası ile yüzbin dinar harcanmıştır. Medresenin müderrisliğine de ilk olarak Ebu İshak Şîrâzi tâyin edilmişti. Bundan sonra İslâm dünyâsında medrese kurma faaliyetleri hızlanmaya ve köylere kadar açılmaya başlandı. Türk milletinin bu örnek müesseseleri; küçük farklarla, İslâm dünyâsının her tarafına birer feyz kaynağı olarak yayıldı. Böyle umûmî medreselerden ayrı olarak İslâm dünyâsında bir de ihtisas eğitimi yaptıran medreseler kurulmuştu. Bu ihtisas medreseleri, hizmetleri ve gayeleri bakımından üçe ayrılırdı. Bunlar; Dâr-ül-hadîsler, Dâr-ül-kurrâlar ve Dâr-üt-tıblardı. 1- Dâr-ul-hadîs medreseleri; hadîs-i şerîflerin tedris ve tedkîkine tahsis edilmiş olan medreselerdir. Bu medreselerin ilki, Haleb atabeklerinden Nûreddîn Mahmûd bin Zengî tarafından Şam’da açılmış olan en-Nûriyye Medresesi’dir. İkincisi, Musul’da açılmıştır. Daha sonra pek çok yerde Dâr-ül-hadîs medreseleri açılmıştır. Türkiye Selçuklularının veziri Sâhib Atâ’nın Konya’da açtığı İnce Minâre Medresesi ve İlhanlı veziri Şemseddîn Cüveynî’nin Sivas’ta açtığı Çifte Minâre Medrese’si bunlardandır. 2- Dâr-ül-kurrâlar; Kur’ân-ı kerîm ile alâkalı ilimlerin öğretildiği medreselerdir. Çok öncelerde kurulan bu medreseler, Anadolu Selçukluları ve Karamanoğullarında da devam etmiş ve Dâr-ul-huffâz denmiştir. Bu medreselerden sâdece Konya’da; Sâhib Ata, Ferhûniye, Sa’deddîn Ömer, Nâsuh Bey, Hacı Yahyâ Bey, Hoca Selmân ve Hacı medreseleri açılmış ve diğer İslâm beldelerinde de yaygınlaştırılmıştır. Şemseddîn gibi çeşitli Dâr-ul-huffâz (KİTAPTA DA EKSİKLİK VAR ???) 3- Dâr-üt-tıb medreseleri ise; tıb eğitimi ve hasta tedavisinin birlikte yapıldığı medreselerdir. Bunlara; Dâr-üt-tıb, Dâr-üş-şifâ, Dâr-us-sıhha, Dâr-ul-merza, Dâr-ul-âfiye, Mâristân, Bîmâristân gibi adlar verilmıştır. Bilhassa Anadolu’da Selçuklular döneminde bir çok Dâr-üş-şifâ kurulmuştur. Kayseri’de Gevher Nesîbe 1205 (H.416), Sivas’ta Birinci Keykâvus 1217 (H.614), Divriği’de Turan Melike Hanım 1288 (H.687), İlhanlılar devrinde Amasya Dâr-üş-şifâsı 1308 (H.708), Silvan’da Bîmârıstân-ı Fârûkî ve Mardin’de Artukoğullarından Necmeddîn İlgâzi’nin 1108 ve 1122 (H.502 ve 516) Mâristân adlı Dâr-üş-şifâsı, bunların belli başlıları idi. Osmanlılar döneminde de Dâr-üş-şifâ yapımına devam edilmiş, bilhassa Bursa’da Yıldırım Dâr-üş-sifâsı, İstanbul’da Fâtih, Haseki Sultan, Atık Valide,Edirne’de ikinci Bâyezîd, Manisa’da Valide Sultan Dâr-üş-şifâları kurulmuştur. Hele Süleymâniye Tıb Medresesi, başlı başına bir merhale kabûl edilmektedir. Medreseler, yapı itibariyle; avlu, eyvan, kışlık dershane, mescid, talebe hücreleri, aşhane, havuz, çeşme, türbe, merdiven ve helâ bölümlerinden meydana gelirdi. Avlu, medreselerin en önemli kısmıdır. Medresenin bina tertibi avlu çevresinde kurulmuştur. Medresenin bir bütün hâlinde çalışmasını sağlamakta önemli bir bölüm olan avlu, mevsime ve iklime göre açık ve kapalı olmak üzere iki çeşittir. Üstü açık olan avlu, medresenin iç tertibini kuran önemli bir mekân vasfını taşır. Üstü kapalı avlular ise, yatay bir boşluk olmaktan ziyâde bir mekân özelliğini taşır. Kapalı avlulu medreselerde bu avlu kare veya kareye yakın bir dikdörtgen şeklindedir. Açık avlular ise umumiyetle dikdörtgen şeklindedir. Bu diktörtgen avlunun uzun kenarlarına daha fazla talebe odası yapmak mümkün olmuştur. Açık avlulu medreselerde, revak; avlunun tabiî bir parçasıdır. Kapalı avlulu medreselerin ise bir kısmında revak vardır. Medreselerde önemli bir bölüm de, güneşin sıcağından ve yağmurdan korunmak için yapılan istirahat ve çalışma yerleri olan eyvanlardır. Bu eyvanların sayısı bir ile dört arasında değişmektedir. Medreselerde sıcak mevsimlerde dersler eyvanlarda yapılırdı. Anadolu medreselerinde ana eyvan, yazlık dershane olarak kullanılmıştır. Ayrıca soğuk mevsimlerde kullanılmak üzere kışlık dershaneler de yapılmıştır. Kışlık dershaneler ana eyvanın sağına ve soluna bitişik olarak yapılmıştır. Medreselerde önemli bir unsur da mesciddir. Her medresenin müstakil veya yarı müstakil bir mescidi bulunurdu. Talebelerin kaldığı odalar da, medresede önemli bir bölümdür. Kapıları avluya açılan bu odaların dışa bakan pencereleri çok nâdir bulunurdu. Talebe odaları umumiyetle avlunun iki yanına inşâ edilmiş ve duvarlarında oyma dolap ve odanın bir köşesinde ocak yeri vardır. Bunlardan başka medreselerde yemek ihtiyâcını karşılamak için aşhane bulunurdu. Ayrıca havuz, çeşme, hela gibi bölümleri vardı. Bâzı medreselerde önemli bir bölüm de türbedir. Medreseyi yaptıran zâtlar veya orada ders veren müderrislerden bâzıları vefât edince, yaptırdıkları veya ders okuttukları medresede defnedilip bir türbe yapılması gelenek hâlini almıştı. Medreseyi yaptıranın isteğine ve gücüne göre, medrese dışında imaret, kütübhâne, hamam gibi yapılar ilâve edilirdi. Medreseyi kuran kimse ister devlet adamı, ister başka bir şahıs olsun, bir vakfiye yazdırırdı. Bunda, müessesenin nasıl işliyeceği ve vazifelilerin yevmiyeleri ile ücretleri zikredilirdi. Medreselerde bütün talebenin ortak ders yapabileceği umûmî ve büyük bir dershane ve onun etrafında dizilen odalar vardı. Her talebenin ayrı odası olurdu. Müderrisler umûmî mevzuları ortadaki büyük dershanede anlatır, daha sonra her talebe odasına çekilir ve müderrisi ile başbaşa kendi sahasında çalışırdı. Medresede ders veren öğretim görevlisine müderris denirdi. Müderrisler, imtihan yapılarak seçilirdi. Müderrisin derslerini tekrarlayıp îzah eden müderris yardımcılarına müzakereci veya mu’îd denirdi. Medreseden imtihanla me’zun olan her talebeye verilen diplomaya icâzetname denirdi. Bu icazetnamede, medresede okunan derslerin ve müderrislerin adları yazılırdı. Henüz Mu’îdliğe yâni müderris yardımcılığına kadar çıkamamış talebenin de, bir hocanın dersini bitirdikten sonra, diğer bir hocaya devam edebilmeleri için mutlaka ellerinde temessük yâni o dersi başarı ile bitirdiğine dâir belge bulunması şarttı. Medreselerde tâlim ve terbiye, sabah namazından sonra başlar, çok defa öğle namazına kadar devam ederdi. Ondan sonra, talebe, serbest bırakılırdı. Umumiyetle haftanın üç günü (Salı, Perşembe ve Cum’a) tatil yapılırdı. Bu günlerde talebeler yine medresede bulunurlar ve derslerine hazırlanırlardı. Günde beş saat ders okutulurdu. Bütün İslâm dünyâsında olduğu gibi, Osmanlılarda da eğitim ve öğretim umûmî ölçüde medreselere dayanmaktadır. Osmanlılarda medreseye gidecek bir talebe, önce Sıbyan mekteplerine öğrenciler beş-altı yaşında alınır ve bunlara alfabe (elif-ba), yazı okuma, Kur’ân-ı kerîm ve amel-i erba’a denilen dört işlem problemleri öğretilirdi. Osmanlılarda Sıbyan mektebleri köylere varıncaya kadar her yere yayılmıştı. Onbeş ve onaltıncı asırlar içindeki Sıbyan mekteblerinin sâdece İstanbul’da ikibin aded olduğunu Evliya Çelebi haber vermektedir. Bu, Osmanlı Devleti’nin geniş sınırları içinde düşünülecek olursa; ülkedeki Sıbyan mekteblerinin yüzbinleri bulacağı kolaylıkla tahmin edilebilir. Onaltıncı asırda Osmanlı ülkesinde dolaşmış bir Fransız seyyahı, her köyde mektebe rastlamış ve ilk tahsilin Osmanlılarda garp (batı) memleketleriyle mukayese edilemeyecek kadar ileride olduğunu hayretle görmüştü. Buralara cami ve mescidlerde yapılan ilköğretim ve eğitim faaliyetleri de ilâve edilirse, Osmanlılarda yaygın bir eğitim ve öğretimin olduğu anlaşılır. Din ilimlerinden başka, hey’et (astronomi), hesab (matematik), hendese (geometri), hikmet, tıb gibi ilim dallarına da mühim yer veren medreseler; din ve dünyâ ilimlerini, hassas bir denge içinde kazandırmıştır. İnsanı dünyânın esîri yapmadan, dünyânın fâtihi ve sahibi yapmak maksadıyla, devletin temel taşı olan din ve devlet adamlarını en mükemmel şekilde yetiştirmeyi sağlardı. Medreseler, bütün dünyâya örnek teşkil eden din ve devlet adamlarını yetiştirirken, şimdi, modern pedagojinin kabul edip; Dalton plânı ve Vinetka sistemi adıyla uygulamaya koyduğu ferdî kabiliyete göre ferdî öğretim yapmayı hedef alan plân ve programlardan daha mükemmel bir metod geliştirmiş, bütün medreselerde bu metod tatbik edilmiştir. Bu metoda göre medresler, bugün modern pedagojinin de tavsiye ettiği bir tarzda sınıf geçme yerine ders geçme yolunu seçmiş; mezuniyeti yıllara değil, kabiliyet ve çalışkanlığa bağlamıştı. Bu bakımdan medreselerde okuma süresi, hoca ve talebelerinin gayretine bağlı olarak uzayıp kısalırdı. Zekî ve çalışkan bir öğrenci, tahsilini çabuk tamamlayıp kısa zamanda me’zûn olabilirdi. Ancak devlet me’mûru olabilmesi için belli yaş aranırdı. Medreselerde umûmî derslerin yapıldığı sınıflarda talebe sayısı yirmiyi geçmezdi. Bu durum, derslerin tekrarlarla, karşılıklı soru sorulup cevap verilme imkânını sağlar, derslerin kolay anlaşılmasına imkân hazırlardı. Bugünkü eğitimde de bu husus, çok önemli kabul edilir. Medreseler bundan asırlar önce, eğitim ve öğretimi, bir sınıf ve zümre imtiyazı olmaktan çıkarmak ve toplumda sosyal adaleti, fertler arasında fırsat ve imkân eşitliğini sağlamak için, parasız tedrisât yaparlardı. Talebenin ve öğretim elemanlarının masraflarını zenginler ve çok defa bu maksatla kurulmuş vakıflar karşılardı. Böylece eğitim ve öğretimin finansmanı işinde devletin yükü, mümkün mertebe hafif tutulurdu. Medreseler, sâdece din ve dünyâ ilimlerini öğretmekle kalmamış, ruh terbiyesi ile beden terbiyesini birlikte yürütmüşlerdi. Bu sebeble medreselerde yüzme, güreş, koşu, ok atma, cirit oyunu, ata binme gibi sporlara da yer verilmiştir. Bunlardan başka medreselerde, yine başta hüsn-i hat, tezyinat, hitabet ve kitabet olmak üzere çeşitli bediî (estetik) faaliyetlere de mühim yer ayrılmıştı. Kültür ve medeniyet târihimizde şerefli birer yer tutan hattatlar, nakkaşlar, mîmârlar, hatipler vs. hep medreselerden yetişmişlerdir. İnsanlığın bugün sâhib olduğu ilim ve teknik seviyedeki en büyük pay, İslâm memleketlerinde kurulan medreselerde yetişen müslüman âlimlerindir. Yirminci yüzyılda artık baş döndürücü bir sür’ate ulaşmış olan fen bilgileri ve teknik hârikaların temel bilgilerinin hemen hepsi müslüman âlimlerin kitaplarına dayanmaktadır. Tıb, matematik, astronomi, fizik, kimya, biyoloji gibi birçok ana ilim dalında İslâm dünyâsında yüzyıllar boyunca yazılmış ve hepsi çok kıymetli bilgilerle dolu kitaplar, dünyânın meşhûr kütüphânelerinin en kıymetli eserleri olarak muhafaza edilmektedir. İslâmiyetin doğuşundan itibaren onsekizinci yüzyıla gelinceye kadar, çeşitli İslâm memleketlerinde yetişen âlimlerin bir ibâdet vecdi içinde geceli-gündüzlü yaptıkları çalışmalar ile dünyâ her bakımdan aydınlanmış, yeni yeni ilmî keşif ve teknik buluşlar insanlığa hediye edilmiştir. İslâm dünyâsında üç çeşit âlim yetişmiştir. Yalnız fen bilgilerinde mütehassıs olanlara fen âlimi, yalnız din bilgilerinde mütehassıs olanlara da din âlimi denilmiştir. Din bilgilerinde üstâd ve zamanındaki fen bilgilerinde mütehassıs olanlara ise İslâm âlimi denilmiştir.
1) Rehber Ansiklopedisi; cild-11, sh. 311 2) İslâm’da Eğitim ve ÖğretimTârihi (Ahmed Çelebi, İstanbul-1976); sh. 108 3) Anahatları ile İslâm Eğitim Târihi (Ziyâ Kazıcı, İstanbul-1983) 4) Medrese-i Nizâmiye-i Bağdâd (Sa’id Nefis, Tahran-1313) 5) Ed-Dâris fimâ fî Dımeşk min-el-medâris (Nuaymi, Dımeşk-1948)
Yabancı Dil
İngilizce Dini Bilgiler
Arapça Dini Bilgiler
Almanca Dini Bilgiler
Fransızca Dini Bilgiler
İspanyolca Dini Bilgiler
Rusça Dini Bilgiler
Farsça Dini Bilgiler
Özbekçe Dini Bilgiler
Türkmence Dini Bilgiler
Urduca Dini Bilgiler
Arnavutça Dini Bilgiler
Boşnakça Dini Bilgiler
Azerice Dini Bilgiler
Bulgarca Dini Bilgiler