Müslümanların kıblesi olan Kâbe-i muazzamanın içinde bulunduğu, İslâm âleminin merkezi olan mukaddes belde.
Mekke-i mükerreme şehri; Arabistan yarımadasının batısında, Kızıldeniz’in doğusunda, 21°-30° kuzey enlem, 20°- 40° doğu boylam dereceleri arasında yer alır. Denizden yüksekliği üçyüzaltmış metredir. Kara taşlı sıradağlar arasında uzun ve kavisli bir vadide yer almıştır. Etrafı taşlık olup, zirâate elverişli arazisi yokdur. İslâmiyetden önce de önemli ticâret merkezlerinden biri olarak bilinen Mekke-i mükerremenin târihi, İbrâhim aleyhisselâm zamanına kadar uzanır.
İbrâhim aleyhisselâm ve zevcesi Hazret-i Sâre’den çocukları olmuyordu. Yaşları da bir hayli ilerlemişti. İbrâhim aleyhisselâm kavuştuğu nîmetlere şükredip bir de sâlih evlâd ihsan etmesi için Allahü teâlâya duada bulundu. Hazret-i Sâre de böyle istiyordu. Fakat çocuğu olmuyordu. Hazret-i Sâre, hizmetçisi Hazret-i Hâcer’i âzâd edip, İbrâhim aleyhisselâmın onunla evlenmesini istedi ve; “Belki ondan çocuğun olur” dedi. Bunun üzerine İbrâhim aleyhisselâm Hazret-i Hâcer ile evlendi ve bu evlilikten İsmail aleyhisselâm dünyâya geldi. İbrâhim aleyhisselâmın alnında bulunan Muhammed aleyhisselâmın nuru, İsmail aleyhisselâma intikâl etti. Hazret-i Sâre bu nurun kendisine intikâl edeceğini umuyordu. Bu sebeble Hazret-i Hâcer’e karşı kalbinde gayret hâsıl oldu. İbrâhim aleyhisselâm ise, Hazret-i Sâre’yi hoş tutuyor, hatırını sorup gönlünü almaya çalışıyor ve incitmemeğe gayret ediyordu.
Hazret-i Sâre’nin gayreti daha da artınca; İbrâhim aleyhisselâmdan, Hazret-i Hâcer ile oğlu İsmail aleyhisselâmı başka bir yere götürüp bırakmasını istedi. Allahü teâlâ İbrâhim aleyhisselâma, Hazret-i Sâre’nin bu isteğini yerine getirmesini bildirdi. İbrâhim aleyhisselâm, Allahü teâlânın emriyle Hâcer Hâtûn ile oğlu İsmail aleyhisselâmı yanına alıp, Şam’dan ayrılarak, o sırada susuz ve ıssız bir yer olan Mekke’ye götürdü. Yanlarına içi hurma dolu bir sepet ve içi su dolu bir testi koyarak geri döndü. Hazret-i Hâcer; “Ey İbrâhim! Görüp görüşecek bir ferd, yiyip içecek bir şey bulunmayan bir vadide bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” dedi. Hâcer, tekrar tekrar bu sözleri söylemesine rağmen, İbrâhim aleyhisselâm ona iltifat etmeyip, yoluna devam etti. Nihayet Hazret-i Hâcer ona; “Bizi burada bırakmayı Allahü teâlâ mı emretti?” diye sordu. İbrâhim aleyhisselâm; “Evet, Allahü teâlâ emretti” diye cevap verince, Hâcer; “Öyle ise Allahü teâlâ bizi zâyî etmez ve korur” diyerek oğlunun yanına döndü.
İbrâhim aleyhisselâm da oradan ayrılıp Hâcer ile İsmail’in gözlerinden kayboldu. Seniyye mevkiine varınca, Allahü teâlâya ettiği dua, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirildi; “Ey Rabbimiz! Ben soyumdan bir kısmını (İsmail ile onun zürriyetini) hürmeti vâcib olan mukaddes evinin (Kabe’nin) yanına ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz! Orada namazı dosdoğru kılsınlar diye, insanlardan bir kısmının gönüllerini o yerlere yönelt (Kabe’yi ziyarete gelsinler). Onları çevreden gelecek her türlü meyvelerle rızıklandır ki, sana şükretsinler” (İbrâhim sûresi: 37).
Hâcer hâtûn ilk günlerde İbrâhim aleyhisselâmın kendileri için bıraktığı hurmadan yiyip, sudan içti. Oğlunu emzirdi. Hurma ve su bitince ana-oğul muhtaç duruma düştüler. Çok susamalarına rağmen ortalıkta bir damla su yoktu. Hâcer hâtûn, İsmail aleyhisselâmı yere yatırıp, su bulurum ümidiyle Safa tepesine çıktı. Kimseyi göremedi. Safa tepesinden indi. Vadiye varınca, ayağını çelmesin diye antarisinin eteğini topladı. Sonra çok müşkül bir işle karşılaşan bir insan azmiyle koştu. Nihayet vadiyi geçip, Merve tepesine geldi. Orada biraz durdu ve bir kimse görebilir miyim diye etrafa baktı. Fakat kimseler yoktu. Hâcer, böyle Safa ile Merve tepeleri arasında yedi defa gidip geldi. Bu sebeble hacda böyle yapmak vâcib oldu. Hazret-i Hâcer son defa Merve tepesi üzerine çıktığında bir ses işitti ve kendi kendine hitâb ederek; “Sus iyice dinle!” dedi. Dikkatle dinleyince, evvelki sesi bir defa daha işitti. Bunun üzerine Hâcer, sesin geldiği tarafa bakıp: “Ey ses sahibi! Sesini duyurdun. Eğer sen bize yardım edebilecek vaziyette isen, imdadımıza yetiş, bize yardım et!” der demez (şimdiki) zemzem kuyusunun bulunduğu yerde bir melek, Cebrail aleyhisselâm göründü ve; “Kimsin?” diye sordu. Hâcer; “İbrâhim’in çocuğu İsmail’in anası Hâcer’im” dedi. Cebrail aleyhisselâm; “Sizi kime emânet etti?” diye sorunca; “Allahü teâlâya emânet etti” cevâbını verdi. Cebrail aleyhisselâm; “Sizi her şeye kâdir olana emânet etmiş” dedi. Topuğu ile (veya kanadıyla) toprağı kazıp suyu (zemzem) meydana çıkardı. Hâcer bu durumu görünce, taşıp zayi olmaması için hemen suyun etrafını çevirip havuz hâline getirdi. Bir taraftan da testisini doldurmağa çalışıyordu. Hâcer bu sudan içti, çocuğa süt olup emzirdi. Cebrail aleyhisselâm Hâcer’e; “Sakın mahv oluruz diye korkmayın, işte şurası Beytullah’ın yeridir. O beyti şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki, Allahü teâlâ o beytin ehlini zayi etmez” dedi. Beytullah’ın bulunduğu yer tepe gibi olup yüksekçe idi. Seller sağını solunu yarıp aşındırmıştı.
Hazret-i Hâcer, aç olan kimsenin içerek doyduğu, susuz olanın içerek kandığı, hasta olanın içerek şifâ bulduğu bu suyun etrafını, topladığı taşlarla çevirdi. Bu suyun çıkışına ve duyduğu haberlere sevinen Hazret-i Hâcer, oğlu İsmail aleyhisselâm ile bir müddet bu yerde yalnız oturdu. Bu şekilde yaşarlarken, günün birinde Yemen tarafından Cürhüm kabilesine mensûb bir topluluk gelip, Mekke’nin alt tarafına kondu. Zemzem suyunun bulunduğu yerde bir takım kuşların dolaştığını gördüler. “Kuş kısmı, muhakkak bir suyun başında döner, dolaşır. Hâlbuki biz bu vadide su bulunmadığını biliyorduk. Durumu anlıyalım” diyerek adam gönderdiler. Zemzem suyunun varlığını öğrenince, kuyunun yanına gelip, Hazret-i Hâcer’den izin alarak oraya yerleştiler. Kadınlarla, muhabbetle sohbet etmeye muhtaç olduğu bir sırada, Cürhümîlerin gelişi, hazret-i Hâcer’in arzusuna muvafık oldu. Böylece Cürhümîler, Mekke civarına yerleştiler. Sonra kabilelerinden başka insanlara da haber gönderdiler. Onlar da gelip Mekke’de yerleşerek ev-bark sahibi oldular. Evler, binalar yaptılar. Mekke-i mükerreme şehri böylece kurulmuş oldu.
İsmail aleyhisselâm, hazret-i Hâcer’e ve kendisine hürmet gösteren Cürhümîler arasında büyüdü. Onlardan Arabça öğrendi. Çok güzel konuşurdu. Çağı gelince onlardan bir kız ile evlendi. Bu sırada annesi Hazret-i Hâcer doksan yaşında olduğu hâlde vefât etti. Hazret-i Hâcer’i, Kâbe’nin bitişiğinde Hicr denilen yere defnettiler.
Şam tarafında yaşayan İbrâhim aleyhisselâm Mekke’ye oğlu İsmail’i ve zevcesi Hâcer’i görmek üzere geldi. Fakat bu sırada Hazret-i Hâcer vefât etmişti. Allahü teâlânın emriyle, daha önce inşâ edilmiş fakat yıkılmış ve yeri kaybolmuş olan Kâbe’yi, temellerini bulup, oğlu İsmail aleyhisselâmla birlikte yeniden inşâ ettiler.
İbrâhim aleyhisselâm, oğlu İsmail’in getirdiği taşlarla Kâbe’yi bina etmeye devâm etti. Nihayet Kâbe’nin duvarları yükselince, yukarıya yetişemez oldu. Bunun üzerine büyükçe bir taş getirdiler. İbrâhim aleyhisselâm bu taşa basarak duvarı yapmaya devam etti. Mübarek ayak izinin de mevcûd olduğu bu taşa Makâm-ı İbrâhim denildi. Cennet taşlarından olan ve Ebû Kubeys dağında bulunan Hacer-ül-Esved taşı, Cebrail aleyhisselâmın işareti üzerine İsmail aleyhisselâm tarafından getirilerek yerine kondu. Böylece Kâbe’yi yapıp bitiren İbrâhim ve İsmail aleyhimesselâmın; meâlen şöyle dua ettiği Kur’ân-ı kerîmde bildirilmektedir “Yâ Rabbî! Bizden bu hayırlı işi kabul et. Muhakkak ki sen, duamızı işitici, niyetimizi bilicisin” (Bekara sûresi: 127).
İbrâhim aleyhisselâm Kâbe-i muazzamayı yapınca, Allahü teâlânın emriyle, oğlu İsmail aleyhisselâmla birlikte Beytullah’ı yedi defa tavaf ettiler. Yedi tavafı bitirdikten sonra, Makâm-ı İbrâhim’in arkasında ikişer rek’at namaz kıldılar. Bundan sonra Cebrail aleyhisselâm, İbrâhim aleyhisselâma hac ile ilgili bütün ibâdet yerlerini, Safâ, Merve, Mina, Müzdelife ve Arafat’ı gösterdi. Arafat’a kadar olan her yerde yapılacak ibâdetleri yaptırdı ve tek tek öğretti.
İbrâhim aleyhisselâm, haccın erkânını yerine getirdikten sonra, oğlu İsmail’e Kâbe’ye bakması ve onu koruması için tenbihâtta bulundu. Şam’a dönmeden bir gün önce Arafat’a çıkarak Mekke-i mükerremeye baktı. Burası bir vadi içinde olup, taşlı ve kumlu bir yerdi. Oğlu İsmail aleyhisselâmı ve evlâdını düşünerek şefkatle mübarek ellerini kaldırdı ve “Yâ Rabbî! İsmail’in evlâdına rahmet eyle” diye dua buyurdu. Şam’a gideceği sırada kendisine vahy gelerek; “Bütün insanlara haccı îlân et. Gerek yaya olarak, gerek her uzak yoldan zayıf develer (binekler) üzerinde tavaf için Kâbe’ye gelsinler” buyruldu. İbrâhim aleyhisselâm da Ebü Kubeys tepesine çıkarak, bu emri insanlara tebliğ etti. Sonra İbrâhim aleyhisselâm, oğlu İsmail aleyhisselâm ve Cürhümîlerle beraber hac ibâdetini yaptı. Daha sonra Şam’a döndü. Ertesi sene hac mevsiminde zevcesi Hazret-i Sâre ve diğer oğlu Hazret-i İshâk ile birlikte Mekke’ye gelerek hac yaptıktan sonra tekrar Şam’a döndü.
İsmail aleyhisselâma, aralarında yaşadığı Cürhümî kavmine peygamber olarak vazifelendirildiği bildirildi. Babası İbrâhim aleyhisselâmın dînini insanlara elli yıl kadar tebliğ etti. Ancak pek az kimse ona îmân etmekle şereflendi. İsmail aleyhisselâmın oniki oğlu olup, Kâbe’nin hizmetinde, emniyet ve muhafazasında bulundular. İsmail aleyhisselâm 130 yaşını geçmiş olarak Mekke’de vefât etti ve Kâbe-i muazzamanın kuzey duvarı önündeki Hatim denilen yere defnedildi.
Zemzem kuyusu ve Kâbe-i muazzama etrafında gelişip büyüyen Mekke şehri, aynı zamanda bir ticâret merkezi hâlini aldı. İsmail aleyhisselâmın soyuna ve Kâbe-i muazzamaya hürmet ve itibâr eden kavimler Mekke’de yıllarca kaldılar. Fakat inanmayanlar, Kâbe-i muazzamaya hürmetsizlik ve onu ziyarete gelenlere zulüm ettiklerinden, başka kavimlerin taarruzuna uğrayarak dağılıp gittiler. Îmân etmemekte ısrar eden kavimler, Kâbe’nin içinde çok çirkin hareketler yapacak kadar ileri gittiler. Gelen bir sel, şehri alt-üst edip, Kâbe-i muazzamayı bile yıktı. Ahâli çevreye dağıldığı gibi, bir çokları da öldü. İsmâil aleyhisselâmın nesli zamanla çoğalıp, Arabistan’ın çeşitli bölgelerine yayıldılar. Her gittikleri yerde galip gelerek, dindarlıkları sebebiyle, hürmet gördüler. Peygamber efendimizin dünyâyı teşriflerinde, Mekke’de, İsmail aleyhisselâmın torunlarından Adnan’ın soyundan gelen Kureyşoğulları hâkimdi. Onlar da baba ve dedelerinin bâzı güzel örf ve âdetlerini muhafaza etmekle beraber bozuldular. Zamanla çok az sayıdaki mü’minlerden ve Muhammed aleyhisselâmın nurunu taşıyan aileden başkaları azıtıp, doğru yoldan ayrılarak putlara taptılar. Hattâ Kâbe’nin içini bile putlarla doldurdular. Bu hâl, Muhammed aleyhisselâmın gelişine kadar devam etti.
Kureyş kabilesinin Hâşimî kolundan olan sevgili Peygamberimizin dünyâyı teşrif buyurdukları sırada, bir ticâret merkezi olmasından dolayı tacirler şehri de denilen Mekke-i mükerreme, Dâr-ün-Nedve denilen yerde toplanan istişare meclisi tarafından idare ediliyordu. Bu mecliste kabile reisleri yer alır, kendisine verilen vazifeleri yerine getirirdi. Mekke kervanları, Yemen’den Hint ürünleri, Çin ipekli kumaşları, Afrika’dan altın tozu, fil dişi ve köle; Mısır ve Suriye’den ise hububat, nebati yağ, çeşitli silâhlarla, pamuklu ve yünlü kumaşlar getirirlerdi. Mekke’de ayrıca her sene yerli malların satıldığı bir panayır kurulurdu.
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve selem, Mekke-i mukerremede doğdu. Çocukluğu ve gençliği orada geçti. Kırk yaşına geldiği zaman kendisine peygamber olduğu bildirildi. Mekkelileri putlara tapmaktan vazgeçip, tek ve bir olan Allahü teâlâya inanmaya davet etti. Mekkelilerden bâzıları O’nun dâvetine icabet edip inandı. En yakın akrabaları da dâhil pek çoğu inanmadılar. Sevgili Peygamberimize ve O’na inananlara akla gelmedik işkence ve zulümler yaptılar. Hattâ inanmayanlar, Peygamber efendimizi öldürmeğe kasdettiler. Bunun üzerine Allahü teâlânın emriyle Medîne-i münevvereye hicret buyurdu. Onunla birlikte, müslüman olan Mekkeliler de Medîne’ye hicret ettiler. Mekke-i mükerremenin fethine kadar Resûlullah efendimizin yanına hicret eden Eshâb-ı kirama Muhacir, onlara yardım eden Medîneli müslümanlara da Ensâr denildi. Peygamber efendimizin ve müslümanların Mekke’den Medîne’ye hicret etmesi, Medîne-i münevverenin İslâmiyetin merkezi durumuna gelmesine ve Mekke’nin iktisadî durumunun gerilemesine sebeb oldu. Mekkeli müşriklerle Bedr, Uhud ve Hendek’te karşılaşan ve onları perişan eden Peygamber efendimiz, hicretin sekizinci yılında Mekke-i mükerremeyi fethedince, halkın tamâmı müslüman oldu. Bu târihten itibaren İslâm devletinin iki mukaddes şehrinden biri hâline gelen Mekke-i mükerreme eski önemini tekrar kazandı. Fakat Peygamber efendimizin dört halîfesi zamanında, müslümanların İslâm dînini yaymak ve insanların dünyâda ve âhırette kurtuluşa ermelerini sağlamak için çeşitli memleketlere gitmeleri ve Kureyş kavminin ileri gelenlerinin yeni fethedilen beldelerde kumandan ve vali olarak vazife almaları, hele Irak’ın müslümanlar tarafından fethedilmesi, Mekke’nin iktisâden gerilemesine sebeb oldu. Çünkü Hint ticâreti, Basra körfezi ve Fırat vadisi yoluyla yapılmağa başlandı. Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman zamanlarında sel baskınlarına karşı setler yaptırıldı. Emevî halîfeleri de bu çalışmalara devam edip, tamamladılar. Gelmesi muhtemel olan sellere karşı yeni bir yatak kazıp, yüksek setler yaptılar. Burada binalar kurup tarımı geliştirmek için tedbir aldılar ve sulama te’sisleri yaptılar. Böylece Mekke’nin durumu gelişti. Bundan sonra, hâli vakti yerinde olan müslümanlar, burada toplanmağa ve yerleşmeğe başladılar. Hazret-i Ömer tarafından başlatılan ve Emevî halîfesi Birinci Velîd tarafından sürdürülen tâmiratlarla Kâbe-i muazzamanın avlusu genişletildi.
Mekke’de bir müddet halifelik yapan Abdullah bin Zübeyr (r.anh) ile vali Haccâc bin Yûsuf zamanında Kâbe-i muazzama yeniden yapıldı.
Mekke-i mükerreme bir müddet Yemen’den gelen haricî taifesinin işgaline uğradı. 750 (H.133)’de hilâfet Abbâsîlere geçince, Mekke de onların idaresine girdi. Tâif, Medîne ve Mekke’nin idaresi, Emevîler zamanında olduğu gibi, Abbasîler zamanında da halîfe ailesine yakın olanlara verildi. Abbasî halîfesi Harun Reşîd, dokuz defa hac için Mekke’ye gelerek, Mekke’nin gelişmesi ve îmârı için çok gayret sarfetti. Halîfe Me’mûn zamanında Mekke’nin idaresi Resûlullah efendimizin neslinden gelen Hazret-i Ali evlâdına verildi. Halîfe Me’mûn’un ölümünden sonra, bir müddet pahalılık ve kıtlık hüküm süren Mekke’de, zaman zaman karışıklıklar başgösterdi. 930 (H.317)’de Karmatîler Mekke’yi işgal edip, hac yollarını kestiler. Kâbe-i muazzamada bulunan Hacer-ül-esved’i alıp, Ahsâ’ya götürdüler. Mekke’de yaşayan Ehl-i sünnet müslümanlardan binlercesini katlettiler. 950 (H.339)’da Hacer-ül-esved’i geri getirip yerine koydular. Daha sonra Mekke-i mükerremenin idaresinde kendilerine “Şerîfler” adı verilen ve Hazret-i Ali’nin neslinden gelen kimseler hâkim oldular. Şerîfler devrinde Mekke gelişerek Medîne’yi geçti. Bu dönemde, Mekke şerîfliğinin bağımsızlığını korumak için çok gayret sarf edildi. Hattâ Fatımî hükümdarı adına Mekke’de hutbe okunması teklifi reddedildi. 976 (H.366)’da Fâtımîler, Mısır ticâret yolunu kesip Mekke’yi kuşattılar. Bu durumda çok güç bir hâlde kalan Mekke halkı, teslim olmak zorunda kaldı. Bundan kısa bir müddet sonra Fatımî taraftarı Yemen meliki es-Süleyhî, Mekke’yi aldı. Mekke’deki şerîfler, es-Süleyhî’den, kendilerinden birini hükümdar olarak seçmesini ve şehri bırakarak gitmesini istediler. Bunun üzerine es-Süleyhî, 1065 (H.461) yılında Ebû Hâşim Muhammed’i büyük şerîf tâyin etti. Böylece Mekke’de Hâşimî sülâlesi hüküm sürmeğe başladı. Bir asırdan fazla hâkimiyetleri devam etti. Yine Hazret-i Ali evlâdından Yenbû hâkimi Katâde, 1201 (H.598) yılında topraklarını Mekke’ye doğru genişletmeye başladı. Mekke’de kendine tarafdârlar buldu. Mîrâc kandili sebebiyle bütün halkın şehirden çıktığı bir sırada Mekke’yi aldı. İlk zamanlar bütün devletler ile arası açılan Katâde, Eyyûbî meliki el-Melik-ül-Âdil’in oğluna karşı sert muamele etti. Irak hacılarına da müdâhalede bulunarak, Abbasî halîfesini incitti. Fakat sonra, halîfeye elçi gönderip, özür dileyince affedilip, Bağdâd’a davet edildi. Yemen’de bir emirliğin kurulması münâsebeti ile, aslen Hasen (r.anh) soyundan gelen bir imâmı kuvvetle destekledi. Eyyûbî sultânı el-Melik-ül-Âdil’in torunu tarafından bu bölgenin tekrar işgal edilmesinden sonra, Mısır, Suriye ve Cenubî Arabistan Eyyûbîleri hutbede, halîfe ve şerîf ile beraber zikredildiler.
Katâde ailesi, 1241 (H.639)’dan îtibâren Mısır’da hâkimiyet kuran Eyyübîler ve onlara halef olan Memlûklülere tâbi olmak suretiyle bâzan yalnız, bâzan müşterek olarak Mekke emirliğini yürüttüler. Osmanlıların Mısır’ı fethetmesine kadar bu aile içinde Ebû Numey, Şerîf Aclân bin Rümeyse ve Şerîf Hasen bin Aclân gibi meşhûr Mekke emîrleri geldi.
Mısır’ın Yavuz Sultan Selim Hân tarafından fethedilmesinden sonra, Memlûk Devleti son buldu. Bu sırada Mekke emîri bulunan Şerîf Berekât bin Muhammed henüz 12 yaşında bulunan oğlu Numey’i Mekke’nin anahtarları ve bir takım hediyelerle Mısır’da bulunan Yavuz Sultan Selim Hân’a göndererek, tazimlerini ve Osmanlı hâkimiyetini severek kabul ettiğini bildirdi. Yavuz Sultan Selim Hân da, Mekke emîrinin elçisini kabul etti ve Ebû Numey’e hürmet göstererek, Mekke emîrine emirlik hil’atıyla, me’mûriyetini hâvi bir de berât (emirlik menşûru) gönderdi. Bundan başka Mekke ve Medîne ahâlisine dağıtılmak üzere ikiyüzbin altın ile deniz yoluyla külliyatlı mikdârda zahire yolladı. Bu suretle Haremeyn, Osmanlı hâkimiyetine girdi. Haremeyn’e kâdılar gönderildi. Daha önce Memlûk hükümdarları adına okunan hutbe, aynı zamanda hilâfeti de hâiz olan Osmanlı hükümdarı adına okundu. 1525 (H.931)’de Şerîf Berekât Muhammed vefât edince, yerine oğlu Ebû Numey getirildi. İradeli, ileri görüşlü ve aynı zamanda cesur bir kimse olan Ebû Numey bin Berekât uzun müddet Mekke emirliği yaptı. Cidde’ye asker çıkararak, Portekizlileri perişan bir şekilde geri çekilmek zorunda bıraktı. 1553 (H.960)’da Mekke emîrliğinden istifa ederek ayrılan Ebû Numey’in yerine oğlu Şerîf Ahmed getirildi. Aynı sene içinde Şerîf Ahmed’in ölümü üzerine yerine kardeşi Şerîf Hasen, Mekke emîri oldu.
Osmanlıların himayesinde bulundukları sırada, Mekke Şerîflerinin toprakları kuzeyde Hayber’e, güneyde Hali’ye, doğuda Necd’e kadar genişledi. Şerîf Hasen’in 1601 (H.1010)’da vefâtından sonra, İranlıların körüklemesiyle Mekke’de karışıklıklar başgösterdi. Eshâb-ı kiram düşmanı İranlılar, sünnî Osmanlılarla geçinemiyorlardı. Nihayet Osmanlı sultânı Dördüncü Murâd Hân, bütün İranlıların Mekke’den çıkarılmalarını emredip, hacca gelmelerini yasakladı. Bu durum sünnî müslümanlarla Eshâb-ı kiram düşmanı İranlıların çatışmasına yol açtı. Olaylar, Mekke’ye kadar yaygınlaştı. Mekke emîri, İranlılara Mekke’den çıkmalarını emretti. İranlılar Mekke’den çıkartılınca, mukaddes belde fitneden temizlenmiş oldu. Bundan sonra Şerîf Hasen’in sülâlesinden gelen kimseler, Mekke emîrliği vazifesini yürüttüler.
Vehhâbîler, 1800 (H.1215)’de ortaya çıkıp Mekke’ye saldırdılar. Mekke emîri Şerîf Galip Efendi, bunlara karşı mücâdele etti. Her iki taraftan çok kan döküldü. Şerîf Galip Efendi, Vehhâbîleri Mekke’ye sokmadı. Daha sonra Tâif taraflarına saldıran ve etraftaki Arab kabilelerini hâkimiyetleri altına alan Vehhâbîler, hac zamanında yeniden Mekke’ye hücûm ettilerse de, şehre girmekten korktular. Mekke halkı da Tâifdeki müslümanların öldürülmelerini işitince, Vehhâbîlere karşı çıkmaktan çekindiler. Şerîf Galip Efendi, Vehhâbîlere karşı koymak için asker toplamak üzere Cidde’ye gittiği sırada, Tâif faciasından çok korkan Mekke ahâlisi, Vehhâbî kumandanına bir hey’et göndererek şehri teslim edeceklerini bildirdiler. Bu durumdan istifâde eden Vehhâbîler, 1803 (H.1218) senesi Muharrem ayında Mekke’ye girip kendi inançlarını yaydılar.
Şerîf Galip Efendi, yanındaki askerlerle Cidde’den Mekke’ye gelerek, Vehhâbîleri şehirden çıkardı ve tekrar emir oldu. Mekkelilerden intikam almak isteyen Vehhâbîler, Tâif etrafındaki köylere saldırıp, çok cana kıydılar. Osman el-Müdayıkî adında bir zâlimi Taife vali yaptılar. Bu vali, Mekke civarındaki Vehhâbîleri toplayarak büyük bir kalabalıkla 1805 (H.1220) senesinde Mekke şehrini tekrar kuşattı. Mekke’deki müslümanlar aylarca sıkıntı çekip aç kaldılar. Son günlerde yemek için hiç bir şeyleri kalmadı. Şerîf Gâlib Efendi, milletin canını kurtarmak için, Vehhâbîlerle anlaşmaktan başka çâre olmadığını anladı. Mekke emirliği kendinde kalmak ve müslümanların canına, malına dokunmamak şartı ile şehri Vehhâbîlere teslim etti.
Bu sırada batıdaki İslâm düşmanlarıyla uğraşan Osmanlı sultânı İkinci Mahmûd Hân-ı Adlî, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşa’ya ferman gönderip, Vehhâbîleri terbiye etmesini ve Hicaz’ı onlardan kurtarmasını emretti. Mehmed Ali Paşa idaresindeki ordu 1813 (H.1228)’de Cidde’ye, oradan da Mekke’ye hareket etti. Şerîf Gâlib Efendi’nin gönderdiği gizli plânlara uyarak kolayca Mekke’ye girdi. Osmanlı ordusunun Mekke’ye girdiğini haber alan Vehhâbî kumandan ve askerleri dağlara kaçtılar.
Mehmed Ali Paşa, önce Mekke’ye Şerîf Gâlib Efendi’nin kardeşi Şerîf Yahyâ Efendi’yi, daha sonra da Muhammed bin Avn’ı emîr tâyin etti. Şerîf Gâlib Efendi’yi de Mısır’a gönderdi. Bir ara Muhammed bin Avn’ın bu vazifeden uzaklaştırılması üzerine Zâvi Zeyd, Mekke emîri oldu. Bilâhere Muhammed bin Avn tekrar Mekke emîri yapıldı. Onun ölümünden sonra da halk tarafından sevilen oğlu Abdullah getirildi. Şerîf Abdullah Mekke’de asayişi sağladı. Süveyş kanalını açtırdı ve dokuz sene Mekke emirliğinde kaldı. Nihayet 1877 (H.1294)’de vefât edince yerine kardeşi Şerîf Hüseyn Paşa, emîr tâyin edildi. Üç sene kadar emirlik yapan Şerîf Hüseyn Paşa, 1880 (H.1297)’de Cidde’de bir sû-i kast sonucu öldürüldü. Yerine Şerîf Gâlib Efendi’nin oğlu Abdülmuttalib getirildi. 1882 (H.1299)’da Abdülmuttalib’in azli üzerine İstanbul’da Şûrây-ı Devlet (Danıştay) üyesi olarak bulunan Avnürrefîk Paşa, Mekke emîrliğine tâyin edildi. 1904 (H.1322) târihine kadar Mekke emîrliği yapan Avnürrefîk Paşa’nın 1905 (H.1323) yılında vefâtı üzerine, daha önce Mekke emîrliği yaparken vefât eden Şerîf Abdullah Paşa’nın oğlu Şerîf Ali Paşa tâyin edildi. Üç sene Mekke emîrliği yapan Şerîf Ali Paşa, 1908 (H.1326)’da bu vazifeden azledildi. İkinci Meşrûtiyet’in 1908 (H.1326)’da ilânından sonra, Mekke emîrliğine Şerîf Muhammed bin Avn’ın küçük oğlu Abd-i İlah Paşa tâyin edildi. Fakat Mekke’ye hareket etmek üzereyken İstanbul’da aniden vefât etti. Nihayet Şerîf Ali Paşa’nın oğlu Şerîf Hüseyn Paşa, son defa olarak Mekke emîrliğine tâyin etindi. Osmanlı Devleti’nin İttihatçılar tarafından Birinci Dünyâ Harbine sokulmasından ve yanlış politika uygulamalarından sonra, Şerîf Hüseyn Paşa, Mekke’de istiklâlini ilân etti.
17 Haziran 1918’de Abdülazîz bin Abdurrahmân, İngilizlerin teşviki ile bir beyanname neşr ederek; Şerîf Hüseyn ve ona bağlı olanların kâfir oldukları iddiasında bulundu ve onlarla cihâd ettiğini bildirdi. Mekke ve Taife saldırdı. Fakat bu şehirleri Şerîf Hüseyn Paşa’dan alamadı. 1924 (H.1342)’de, İngilizler, Mekke emîri Şerîf Hüseyn Paşa’yı yakalayıp Kıbrıs’a götürdü. Paşa, 1931 (H.1349)’da kapatıldığı otelde vefât etti. Medîne’ye yerleşen oğlu Şerîf Abdullah da babası ölünce İngilizler tarafından Amman’a sürüldü. Şerîf Abdullah, 1946 (H.1365)’de Ürdün Devleti’ni kurdu ise de, 1951 (H.1370)’de Mescid-i Aksâ’da namaz kılarken, İngilizlerin kiralık katilleri tarafından şehîd edildi. Şerîf Hüseyn Paşa’nın ikinci oğlu Şerîf Faysal da, 1921 (H.1339)’da Irak Devleti’ni kurdu ve 1933 (H.1351)’de vefât etti.
Şerîf Hüseyn Paşa’nın Mekke’den uzaklaştırılması üzerine, Abdülazîz bin Abdurrahmân, 1924 (H.1343)’de Mekke’yi ele geçirip, 1926 senesinde bütün Hicaz’ı zabt ederek, kendini Hicaz kralı îlân etti.
Hâlen Suudi Arabistan Devleti’nin sınırları içinde bulunan Mekke-i mükerreme içinde Kâbe-i muazzama bulunduğundan, diğer şehirlerden daha faziletli ve mukaddes bir şehirdir. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Mekke’den hicret edip tekrar döndüğü vakit Kâbe’nin karşısına geçerek; “(Ey Kâbe!) Allahü teâlânın yarattığı en hayırlı memleketler içerisinde en çok sevdiğim yer sensin. Eğer senden çıkarılmasaydım ben de çıkmazdım” ve “Kabe nasıl en şerefli yer olmasın ki, ona, yalnız bakmak bile ibâdetdir” buyurdu.
Peygamber efendimiz; “Mescid-i Aksâ’da kılınan bir rek’at namaz, bin namaza, Mescid-i Nebevî’de kılınan bir rek’at namaz onbin namaza, Kâbe’de kılınan bir rek’at namaz ise yüzbin namaza muâdildir” buyurarak medh etti. Kâbe-i muazzamanın bulunduğu Mekke-i mükerreme şehri, kuzeyden güneye doğru karşılıklı uzanan Arafat ve Kabis dağları ile Sevr ve Hıra dağlarının arasında olup; şehrin (eski Mekke’nin) uzunluğu üç, genişliği de bir kilometredir.
Mekke-i mükerremede ve civarında bulunan mübarek yerlerden bâzıları şunlardır:
1- Kâbe-i muazzama: Mekke’nin ortasında olup, müslümanların kıblesi, hacıların etrafını tavaf ettikleri Beytullah, mukaddes ev (Bkz. Kâbe).
2- Mescid-i Haram; (Bkz. Mescid-i Haram).
3- Makâm-ı İbrâhim; (Bkz. Mescid-i Haram, Kâbe).
5- Zemzem kuyusu; (Bkz. Zemzem).
6- Hatîm; (Bkz. Mescid-i Haram, Kâbe).
7- Safa: Kâbe-i muazzamanın doğusunda bir tepe olup, hacda sa’y yapmağa bu tepeden başlanır.
8- Merve: Kâbe’nin yakınında bir tepe olup, sa’y esnasında Safa tepesinden sonra Merve tepesine gidilir. Safa ile Merve arası üçyüzotuz metredir.
9- Beyt-i Mevlid-i Nebevî: Peygamber efendimizin doğduğu evdir. Mekke’nin doğu cihetinde Şiab-ı Ebû Tâlib caddesindedir.
10- Ebû Kubeys Dağı: Kâbe-i muazzamanın ve Safa tepesinin doğu kısmında olup, Hazret-i İbrâhim bu dağın tepesinden insanları hacca davet etmişti.
11- Cennet-ül-Muallâ: Mekke’deki kabristanın ismidir. Hazret-i Hadîce ve bâzı Sahâbe-i kiram bu kabristanda medfûndur. Buradaki türbeler ve kabir taşları, Osmanlılardan sonra yıkılarak yerle bir edilmiştir.
12- Hira Dağı: Mekke-i mükerreme ile Minâ arasında bulunan bir dağdır. Peygamber efendimize ilk vahy bu dağdaki Hirâ mağarasında gelmiştir.
13- Sevr Dağı: Mekke-i mükerreme’nin güney cihetinde bulunan, Peygamber efendimiz ile Hazret-i Ebû Bekr’in Mekke’den Medîne’ye hicretleri esnasında gizlendikleri mağaranın bulunduğu dağ.
14- Minâ: Mekke’nin doğusundaki dağların eteğinden Arafat’a giden yol üzerinde bulunan bir yerin adı. Hac ibâdeti esnasında kurban kesilen ve cemre (şeytan) taşlamak için gidilen yerdir. İbrâhim aleyhisselâm oğlu hazret-i İsmail’i kurban etmek için buraya götürmüştü. Mekke ile arası altı kilometre olan Minâ, Mekke’nin kuzeyindedir.
15- Müzdelife: Arafat ile Minâ arasında bulunan, Âdem aleyhisselâmla Hazret-i Havva’nın yeryüzünde ilk kavuştukları yer. Hac esnasında burada bir müddet durmak (vakfe) vâcibtir.
16- Meş’ar-i Harâm: Müzdelife’nin nihâyetinde Cebel-i Kuzah yakınında bir yerdir. Müzdelife vakfesinin burada yapılması efdaldir.
17- Arafat: Mekke-i mükerremenin doğusunda bulunan, 70 metre yüksekliğindeki tepenin ve bu tepenin önünde bulunan ovanın ismidir. Kurban bayramından bir gün önce, Arefe günü burada vakfeye durmak haccın farzlarındandır. Tepe, koyu yeşil taş yığınlarından meydana gelmiştir. Arafat ovasının ortasındaki bu tepeye rahmet dağı mânâsına Cebel-ür-Rahme de denir. Peygamber efendimiz yüzbini aşkın müslümana Veda hutbesini burada okudu.
18- Hil: Hacda ihrama girme yerleri olan ve mîkat denilen yerler ile Mekke şehri, yâni Harem arasına hil denir.
19- Harem: Mekke-i mükerreme şehrinden biraz daha geniş olup, hudûdu İbrâhim aleyhisselâm tarafından çizilmiş ve yine onun tarafından dikilen taşlarla gösterilmiştir. Bu taşlar çok kere yenilenmiştir.
Mekke-i mükerremenin fazileti hakkında hadîs-i şerîflerde buyruldu ki: “İslâm beldelerinin hiç birisi kalmaz ki onu Deccal (orduları) çiğnememiş olsun. Yalnız Mekke ile Medîne bu istilâdan ma’sûn bulunur” ve “Mescid-i Harâm’da kılınan bir namaz, sâir mescidlerde kılınan yüzbin namazdan efdaldir.”
1) Mir’ât-ül-Haremeyn (Mir’ât-ı Mekke kısmı)
2) İbn-ül-Esîr; cild-8, sh. 491, cild-9, sh. 41, 233, 317, 422, cild-10, sh. 67, 153
3) Taberî; cild-3, sh. 551,1039, 2124
4) Hülâsat-ül-Kelam fî Beyâni Ümerâ-il-beled-il-harem
5) Ikd-ül-Ferîd; cild-2, sh. 235
6) Kâmûs-ul-a’lam; cild-6, sh. 4385
7) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 324-327
8) Rehber Ansiklopedisi; cild-11, sh. 341, cild-12, sh. 25
9) Peygamberler Târihi Ansiklopedisi; cild-2, İbrâhim aleyhisselâm ve İsmâil aleyhisselam maddeleri, cild-5, Muhammed aleyhisselâm maddesi
10) Hülefa-i İzâm-ı Osmaniyye’nin Haremeyn’deki eserleri
11) Ed-Din vet-Tarih-ul-Haremeyn’iş-Şerifeyn
12) Ahbâr-u Mekke (Ezrahî)
13) Kıyamet ve Âhıret