hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
16:22
16 Temmuz 2010 Cuma
Okunma Sayısı: 897
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

1250-1517 yılları arasında Mısır ve Suriye dolaylarında hüküm süren devlet.

Memlûk, Arabça bir kelime olup köle demektir. Bu yüzden Memlûkler Devleti’ne Kölemenler de denilmektedir.
Eyyûbîler, gayr-i müslim Kıpçak Türkleri üzerine yapılan seferlerde elde edilen eğitim ve terbiyeye müsait köleleri, küçük yaşta satın alıp, sıkı bir eğitimle yetiştirirlerdi. İlim, san’at ve idâri alanda yetiştirilen bu seçkin zevat, daha sonraları devletin ileri kademelerinde vazifelendirilirlerdi. Başlangıçta hükümdar ve emirlerin muhafız birliklerine bağlı olan bu köleler, üstün meziyetleri ile kendilerini gösterirler ve sahipleri tarafından âzâd edilirlerdi. Durum ve kabiliyetlerine göre devletin idarî kademelerinde ve sultânın yakın hizmetlerinde yükselirlerdi. Bunların eğitimi için iki kışla te’sis edilmişti. Kışlalardan biri Eyyûbî sultânı Melik Salih Necmeddîn tarafından Kâhire’de, Nil nehri üzerinde bulunan Ravda adasında kurulmuş idi. Burada, Kıpçak Türklerinden olan Memlûkler eğitim görürler ve kışlaları su ortasında olduğu için Memâlîk-i Bahriyye (deniz köleleri) veya Memâlîk-i Türkiyye adı ile anılırlardı. İkinci kışla ise, Melik Mensur Klâvun tarafından yine Kâhire’de Kal’at-ül-cebel denilen kalenin burçlarında kurulmuş idi. Burada eğitim görenler, Memâlik-i Burciyye (Burç köleleri) adı ile anılırlardı. Bunlar daha çok Kafkaslar’dan getirilen çerkez köleler oldukları için Memâlik-i Çerâkize diye de anılırlardı. Memlûkler Devleti’ni ilk önce Bahrî Memlûkleri kurmuş, daha sonra da Burcî Memlûkleri idareyi ele geçirmişlerdir.
Bahrî Memlûkleri: Devlet idaresinde kademe kademe yükselen Bahrî Memlûkleri, kendi aralarında anlaşıp güçlenerek, Eyyûbî hanedanının zayıf bir ânını kollamaya başladılar. Son Eyyûbî sultânı Turah Şâh, Bahrî Memlûklerine karşı tavır alması üzerine 1249 yılında öldürüldü. Yerine eski sultan Melik Necmeddîn Salih’in dul karısı Şecer-üd-dürr sultan ve Memlûklerden Muizzüddîn Aybek ordu komutanı tâyin edildi. Bir kaç ay sonra da Şecer-üd-dürr, Muizzüddîn Aybek’le evlenip sultanlığı ona devretti. Fakat Suriye’deki emirler îtirâz ettiler. Bunun üzerine Eyyûbî ailesinden altı yaşındaki Muzaffereddîn Eşref, Aybek’le ortak sultan îlân edildi. Memlûkler, 1254 yılına kadar Muzaffereddîn Eşref bahanesi ile diğer Eyyûbî şubelerini de kendilerine tâbi hâle getirdiler.
Melik Eşref’i azlederek müstakil ilk Memlûk sultânı olarak tahta geçen Aybek, Memlûkler arasında dindarlığı, cömertliği ve görüşlerinin isabetliliği ile tanınmasına rağmen, Bahrî memlûklerinden olmadığı gibi büyük emirlerden de değildi. Tahtı ele geçirmesi bâzı Bahrî Memlûklerini memnun etmedi. Eyyûbî hanedanı mensuplarının da kışkırtması ile halk, Aybek’e karşı isyan etti. Bu sırada Irak’da Moğol tehlikesi baş gösterdi. Halîfe, Aybek’ten yardım istedi. Kendisini seven Bahrî Memlûklerinin yardımı ile isyanı bastıran ve iç karışıklıkları düzelten Aybek, başka bir tehlike ile karşılaştı. Bu da Bahrî Memlûklerinin lideri Aktay’ın nüfuzunun gittikçe artması idi. Aybek, bir fırsatını bulup, Aktay’ı öldürttü. Bunun üzerine Bahrî Memlûklerinin büyük kısmı Suriye’ye kaçtı. Aybek, iç ve dış tehlikelerin hepsini ortadan kaldırıp, düşmanlarına başarı ile karşı koyarak bütün zorlukları yenmiş iken, Musul hâkimi Bedreddîn Lü’lü’ün kızı ile nişanlanması üzerine karısı Şecer-üd-dürr tarafından öldürtüldü. Bir kaç gün sonra da Şecer-üd-dürr öldürüldü. Tahta geçen Aybek’in oğlu Sultan Nûreddîn Ali’nin saltanatı iki sene kadar sürdü. Moğolların Suriye’ye yaklaşmaları üzerine saltanat naibi Kutuz, Mısır ayanı ile emirlerin ileri gelenlerini toplayarak, Sultan Nûreddîn’in güç durumların adamı olmadığını, ancak herkesin kendisine itaat edeceği kudretli bir kişinin sultan olmasıyla, Moğollara karşı konulabileceğini söyledi. Bu sırada Bağdâd’ın Moğollar tarafından alındığı ve Abbasî halîfesinin öldürüldüğü haberi geldi. İslâm âlemi dehşet içinde kaldı. Bu büyük tehlikenin ancak Kutuz gibi değerli bir kumandan tarafından karşılanabileceğini anlayan Mısır halkı ve ileri gelen emirler, Kutuz’a saltanat teklif ettiler. Neticede henüz çocuk olan Sultan Ali tahttan indirilerek, Kutuz sultan îlân edildi. Sür’atle ilerleyen Moğol orduları İslâm ülkelerini çiğneyerek Memlûklerin en kıymetli eyâletlerini aldılar ve Mısır kapılarına dayandılar.
Sultan Kutuz, hazırladığı büyük bir ordu ile Moğolları karşılamak üzere Suriye’ye gitti. 1260 senesinde Ayn-Câlut denen ve vaktiyle hazret-i Dâvûd’un, Câlut’u yendiği rivayet edilen yerde iki ordu karşı karşıya geldi. Moğollar, ilk anda üstünlük sağladılarsa da, Sultan Kutuz’un dirayetli kumandası neticesinde kesin bir yenilgiye uğradılar. Perişan bir hâlde kaçan Moğolları tâkib eden Sultan, Moğol başkumandanı Ketbuğa Noyan da dâhil olmak üzere Moğolların hepsini kılıçtan geçirdi. Zafer, İslâm âlemini büyük bir sevince boğdu. Çünkü, Moğolların Mısır’a hâkimiyetleri İslâm âlemi için büyük felâket olurdu. Zafer sonunda Şam’a gelen Sultan Kutuz, Habeşistan’dan Fırat kıyılarına kadar olan yerleri hâkimiyeti altına aldı. Cihâdını, Moğollarla iş birliği yapan Latinler’e karşı devam ettirdi. Sultan Kutuz, Ayn-Câlut zaferinde Türk ordusunun öncü birliklerine kumanda eden Baybars’a vâd ettiği Haleb umûmî valiliğini vermediği için, onun tarafından öldürüldü.
Sultan Kutuz’un yerine 1260 senesinde Sultan olan Baybars, Eyyûbî Hanedanının iktidardan uzaklaştırılıp, Türk Memlûklülerin iktidarı ele geçirmelerinde birinci derecede rolü oldu. Sultan Baybars tahta çıktığında, İlhanlılar ile haçlılar, Memlûkleri ve İslâm âlemini tehdîd ediyorlardı. Baybars, 1258’de Hülâgu’nun Abbâsîleri Bağdâd’dan çıkarması üzerine, Abbasîlerden el-Muntansır’ı 1261’de Kâhire’de halîfe îlân ederek Mısır’da Abbasî halifeliğini kurdu. Bu davranışı ile bütün Sünnî müslümanların takdirini kazandı. Memlûklerin, başşehirleri Kâhire’de halîfelere yer verip, hürmet etmeleri, onlara İslâm âleminde büyük bir manevî kuvvet kazandırdı. 1265’de haçlıların elinde bulunan Suriye kıyılarındaki bir çok kaleleri alan Sultan Baybars, Kilikya rumları ve Ermeniler üzerine de bir ordu gönderdi. Bu seferde Ermenilerin başı esir alınarak Sis (Kozan) zabtedildi. 1268 senesinde tekrar sefere çıkan Sultan Baybars, haçlıların son dayanak noktaları olan Antakya’yı alarak, prensliklerini yıktı. Bir yıl sonra da Hicaz’a giderek hac farizasını eda etti. 1270 ve 1271’de düzenlediği yeni seferlerde, haçlıların son sığınakları olan Askalan ve Kerek Kalesi’ni almaya muvaffak oldu. Bir yıl sonra vuku bulan iki İlhanlı taarruzuna da, başarı ile karşı koyarak 1274 senesinde Anadolu’ya girdi ve Sis’i ikinci defa zabtetti. Sultan Baybars, memleketi İlhanlı tahakkümünden kurtarmak üzere, bir kısım Selçuklu beylerinin daveti ile 1277’de yeniden Anadolu’ya gitti. Elbistan’da İlhanlı ordusunu bozup, Kayseri’ye girdi. Ancak, idare merkezinden fazla uzaklaştığı için Şam’a döndü. Haziran 1277’de kısa bir rahatsızlıktan sonra ellidört yaşında iken vefât etti. Şam’a defnedildi. Sultan Baybars, Moğol hâkimiyetinin Suriye ve Mısır’a taşınmasına kesin şekilde mâni olup, haçlıların ikiyüz yıldan fazla süren Orta Doğu işgaline son verdi. Büyük bir kumandan ve devlet adamı olan Baybars, dirayeti sayesinde devletinin iç ve dış siyâsetini başarı ile yürüttü. Devlet teşkilâtında önemli ıslâhat yaptı.
Baybars ölmeden önce oğlu Melik es-Sa’îd Nâsirüddîn Berke için bağlılık yemini almış, emirleri, kâdıları ve fukahâyı toplayarak onu saltanat naibi yaptığına dâir karârını okutmuştu. Babasının ölümü üzerine tahta geçen Nâsirüddîn Berke’nin tâkib ettiği siyâset yüzünden, kısa bir süre sonra ümerâ (emirler) ile arası açıldı. Tahta geçtikten iki sene sonra ümerâ ile arasındaki anlaşmazlık had safhaya ulaşınca Nâzirüddîn Berke, kendi isteği ile tahttan çekildi ve Kerek bölgesinin kendisine verilmesini istedi. Ümerâ bu isteğini kabul ederek 1279’da yerine Baybars’ın diğer oğlu Bedrüddîn Sülemiş’i geçirdi. Emirlerden Klâvun da saltanat naibi oldu. Yeni sultânın küçük yaşta olmasından faydalanan Klâvun, iktidarı ele geçirdi ve kendisine saltanat yolunu açma çalışmalarında bulundu. Sülemiş ve Klâvun adına sikke kesildi ve hutbe okundu. Aynı senenin Kasım ayında Klâvun, ümerânın muvafakatini da alıp, Sülemiş’i tahttan indirerek, sultanlığını îlân etti.
Klâvun, tahta geçtikten sonra diğer Memlûk sultanlarının karşılaştıkları güçlüklerle karşılaştı, iç mes’elelerini hâllettikten sonra, İlhanlılara karşı Baybars’ın politikasını tâkib etti. 1280 ve 1281 senesinde İlhanlıların Suriye’ye yaptıkları iki seferi bertaraf eden Klâvun, 1285 senesine kadar Sungur ile meşgul oldu. Bu yüzden haçlılar ile savaşa girmemeye dikkat etti. Haçlılarla on senelik bir barış anlaşması yaptı. İşlerini yoluna koyar koymaz, Avrupa’dan yardım alamayan haçlı kalıntılarını tamamen ortadan kaldırmak için harekete geçti. Klâvun, bu gaye ile Emîr Hüsâmeddîn komutasında bir orduyu Antakya Haçlı Prensliğinin son kalıntılarının toplandığı Lazkiye’ye gönderdi ve 1287 senesi Nisan ayında şehir fethedildi. 1289 senesinde Klâvun güçlü bir ordu ile Trablus’u kuşattı ve Nisan ayının sonlarında ele geçirdi. 1290 senesinde Akka’ya gelen bir haçlı grubu, civardaki müslüman topraklarına hücûm edip, bâzı tüccarları öldürdüler. Bunun üzerine, Klâvun büyük bir ordu hazırladı. Fakat Kâhire’den ayrılmak üzere iken 1290 senesinde vefât etti.
Klâvun’un vefâtından sonra yerine oğlu Eşref Halil geçti. Halil, tahta geçer geçmez, Memlûklerin isyanı ile karşılaştı ve kısa sürede bastırdı. Babasının Akka’yı haçlılardan almak için hazırladığı plânı tatbike girişti. Sultan Halil, 1291 senesi Nisan ayında ordusu ile Akka’yı kuşattı ve şehir onsekiz Mayıs’ta fethedildi. Akka’nın düşmesinden sonra Suriye’deki haçlı kaleleri birer birer ele geçti. Böylece ondört Ağustos’ta bütün Suriye sahili haçlılardan temizlendi. Sultan Eşref Halil, tahta geçtikten sonra, devlet ricaline ve babası zamanında söz sahibi olan ümerâya karşı kötü davrandı. Bunun üzerine, vezirlerden Baydara, Sultan Eşref Halil’i bir av sırasında işbirliği yaptığı emirlerin yardımıyla 1293 senesi Aralık ayında öldürdü.
Sultan Halil’in öldürülmesinden sonra yerine kardeşi Nâsirüddîn Muhammed geçirildi. Sultan Muhammed tahta geçtiği zaman dokuz yaşında idi. Bundan dolayı Sultan Muhammed’in ilk saltanatı, ismî bir hükümdarlık olup, fiilî kuvvet, başta Nâib-üs-saltana Zeyneddîn Ketboğa ve Vezir Alemüddîn Sencer eş-Şucâî olmak üzere büyük emirlerin elinde idi. Kal’at-ül-Cebel’de bulunan Sultan Eşref’in Memlûklerinin isyanı sebebiyle ortaya çıkan durumu görüşmek üzere devlet adamlarını toplayan Ketboğa, onlara memleketin parçalanmaması için olgun bir kimsenin sultan olmasının gerektiğini söyleyip, fikrini kabul ettirince, ümerâ, Muhammed’i tahttan indirerek Ketboğa’yı sultan îlân etti. Ketboğa, tahta geçer geçmez Hüsâmeddîn Laçin’i saltanat naibi seçti ve bütün devlet işlerini ona bıraktı. Fahreddîn Halil’i de vezir yaptı. Çok geçmeden çeşitli sebeblerin biraraya gelmesi neticesinde halk Ketboğa’dan nefret etmeye başladı. Ketboğa’nın sevilmemesinin bir sebebi de Moğol asıllı olmasıydı. Ketboğa’nın aleyhindeki bütün hareketlerin arkasında Hüsâmeddîn Laçin bulunuyordu. Laçin, Sultan Muhamrned’in azlinde kendisinin de iştiraki olduğu için, en az Ketboğa kadar tahtta hakkı olduğuna inanıyordu. Bu yüzden Laçin, onu öldürmek için bir plân yaptı. Ketboğa, Taberiyye yakınlarındaki el-Leccûn mevkiinde yapılacak olan suikastı hissederek Dımaşk’a kaçtı. Suikastçılar ancak Ketboğa’nın iki yardımcısını öldürebildiler.
Laçin Ketboğa’nın hazînesini ele geçirdikten sonra, ümerâyı toplayarak kendisinin sultanlığını kabul etmelerini istedi. 1296 senesi Kasım ayında devlet adamları Laçin’e bî’at ettiler. Melik el-Mansûr lakabını alan Laçin, Kal’at-ul-Cebel’e yerleşti. Tahta geçen Laçin’in karşısında iki mes’ele vardı. Birisi Ketboğa, diğeri de saltanatın sahibi gözüyle bakılan Nasır Muhammed idi. Bu yüzden Laçin, rüşde vâsıl olduktan sonra kendisini sultan yapacağına söz verip, Muhammed’i Kerek’e göndererek bu mes’eleyi hâlletti. Bir gün sonra halk, ekonomik sebeplerden dolayı ayaklandı. Efendileri Eşref Halil’i öldürdüğü için, Kal’at-ül-Cebel burçlarında fırsat kollayan Sultan Eşref Halil’in Memlûkleri de, ayaklanmaya katıldılar. Hep birden el-Burciyye’nin lideri Gürcü’nün idaresinde harekete geçerek 1299 senesi Ocak ayında Laçin ve saltanat naibi Mengu Temûr’u öldürdüler.
Bu olaydan sonra toplanan ümerâ, Nâsırüddîn Muhammed’i tekrar tahta çıkardı. Sultan Muhammed’in on sene süren ikinci saltanatı iç karışıklıklarla geçti ve 1309’da tahttan çekilmek mecburiyetinde kaldı. Bu durum karşısında ümerâ, Baybars el-Çeşniğir’i tahta geçirdi. Baybars’ın saltanatı bir sene sürdü. Nâsırüddîn Muhammed, 1310 senesinde Dımaşk’tan ayrılarak Kahire’ye geldi ve üçüncü defa tahta geçti. Otuzbir sene devam eden bu saltanatında önce bütün devlet işlerini ele aldı. Eskiden olduğu gibi ümerânın kendisine tahakküm etmesine müsâade etmedi. Sultan Muhammed’in üçüncü saltanat devri, Memlûk nizâmının olgunlaştığı, hükümet dâirelerinin rayına oturduğu, idarede bir çok yeniliklerin ve gelişmelerin vuku bulduğu, bâzı büyük me’mûriyetlerin kaldırılıp, yerine yenilerinin ihdas edildiği bir devirdir. Sultan Nâsıreddîn Muhammed, bunlara ek olarak gelir kaynaklarını düzeltmiş, iktisadî gelişmeye bağlı olarak, devletin gelirini de arttırmıştır. Nâsıreddîn Muhammed’in 1341 senesinde vefâtı üzerine, Memlûk Devleti, Nâsıreddîn Muhammed’in oğulları ve torunlarının dönemi olarak isimlendirilen yeni bir devreye girdi. Bahrî Memlûklerin çöküşüne ve Burcî Memlûklerin kuruluşuna kadar devam eden bu devrenin en bariz vasfı, Sultan Nâsıreddîn’in oğlu ve torunlarından sultan olanların çoğunun çocuk olmalarıdır. Bu yüzden ümerânın nüfuzu yeniden artmış ve sultanlar kısa sürelerle, sık sık değiştirilmiştir. Onüç sultânın başa geçtiği bu dönemde, Suriye ve Mısır’da büyük veba salgını olmuş, her gün binlerce kişi öldüğü için toprağı işleyecek kimse kalmamıştı. Kudretli bir şahsiyet olan Sultan Berkûk ile iktidar, Bahrî Memlûklerinden, Burcî Memlüklerine geçti. Sultan Berkûk, çerkezlerden bir topluluğun başına geçerek kuvvetlenince, Sultan Selâhaddîn’i 1382 senesinde tahttan indirip, Bahrî Memlûkleri devrine son verdi.
Burcî Memlûkleri: Hanedan olarak Mısır Memlûkleri târihinin ikinci kısmını Burcî Memlûkleri teşkil eder. Çerkez asıllı olan bu hanedan 1382’den 1517’ye kadar Mısır’a hâkim oldu. Ancak bu sultanlar, dil ve kültür bakımından tamamen Türkleşmiş oldukları için, devlet, Türk karekterini muhafaza etti. Devlet teşkilâtı ve idarî tarz hiç bir karekter değişikliğine uğramadan devam etti. Memlûkleri merkeziyetçi bir idare altında toplayan Sultan Berkûk, 1399 senesinde vefât edince yerine oğlu Ferec geçti. Sultan Ferec devrinde iç karışıklıkların çıkmasından istifâde eden hıristiyanlar harekete geçtiler. Suriye’deki iç karışıklıklar da buna eklenince, Sultan Ferec 1412 senesinde âsîler tarafından öldürüldü. Halîfe el-Musta’in sultan îlân edildiyse de, çok geçmeden Seyfeddîn Şeyh, Memlûk tahtına çıktı. Bunun zamanında nisbî bir sükûnet te’min edildi. Bir çok te’sisler inşâ edildi. Seyfeddîn Şeyh ölünce, yerine oğlu Ahmed geçti ise de atabeği Tatar, idareyi ele geçirdi. Fakat Tatar’ın da saltanatı uzun sürmeyip kısa bir müddet sonra öldü. Tatar’ın vefâtından sonra sultan îlân edilen oğlu Muhammed ise, vâsisi Barsbay tarafından tahttan indirildi. Memlûk Sultanlığı târihinde büyük ün yapan Sultan Barsbay, onaltı senelik saltanatında sükûnet ve istikrarı te’min etti. Suriye ve Mısır’da müslümanlar yararına tedbirler aldı, huzurda yer öpmek gibi bir geleneği kaldırdı. 1425 senesinde Kıbrıs’a gönderdiği donanma ile Kral Vanas’u yenerek esir aldı ve kefaletle serbest bıraktı. Kral kendisine tâbi olarak her sene vergi ödedi. Ticâreti geliştirmek hususunda tedbirler aldı. Barsbay; Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları ve Akkoyunlularla da mücâdele etti. 1438 senesinde ölünce yerine oğlu Yûsuf geçti ise de, Atabeği Çakmak idareyi ele geçirdi.
Onaltı sene tahtta kalan Çakmak, Barsbay’ın siyâsetini devam ettirdi. 1442’de Kıbrıs ve Rodos’a donanmalar gönderdi. Osmanlılar ve Karamanoğulları ile dostâne münâsebetler kurdu. Vefat edince yerine oğlu Osman geçti. Osman’ın çok kısa süren saltanatından sonra iktidara Seyfeddîn İnal geçti. İnal, Fâtih Sultan Mehmed’in İstanbul fetihnamesi gelince, büyük merasimler icra ettirdi. Karamanlılar üzerine, ordu göndererek, Karaman’ı yağmalattı. Uzun Hasen’e karşı tedbirler aldı. Kıbrıs’la ilgilenip, Lefkoşe’yi zabt ettirdi. 1461 senesinde ölümü ile yerine oğlu Ahmed geçti. Fakat, idareyi Atabeği Hoşkadem ele aldı. Hoşkadem ilk iş olarak, isyan eden Şam ve Cidde valileriyle uğraştı. Osmanlılara karşı düşmanca siyâset uyguladı. Uzun Hasen’i ve Karamanoğlu İshak Bey’i desteklediği gibi Dulkadiroğulları ile Fâtih aleyhinde iş birliği yaptı. Kendisinden sonra tahta geçen Atabeg İlbay ve Temurboğa bir kaç ay saltanat sürdüler. 1468 senesinde Memlûk tahtına çıkan Kayıtbay, icraatçı hükümdarlardandı. Osmanlılar ile rekabeti sürdüren Kayıtbay, Sultan Bâyezîd Hân ile taht mücâdelesine girişen Cem Sultan’ı kabul ederek, Osmanlı ülkesine yollamamakla iki devlet arasında harb çıkmasına sebeb oldu. 1485-1491 seneleri arasında Çukurova’da yapılan muharebelerde, iki taraf da önemli derecede yıprandı. Neticede Çukurova’nın gelirinin Mekke ve Medîne’ye bırakılması şartı ile anlaşma yapıldı. Kayıtbay, 1496 senesinde vefât etti. Yerine geçen oğlu Muhammed, ancak iki sene tahtta kalabildi. Emirler ile ihtilâfa düştüğü için öldürüldü. Muhammed’den sonra Kansuh ve Canbulat tahta geçti. Bunlardan sonra Kayıtbay’ın yetiştirmelerinden Şam valisi Kansuh Gorî, sultan oldu.
İktidara geçtiği zaman altmış yaşını geçmiş bulunan Kansuh Gorî, kudretli ve dirayetli birisi olduğunu hemen isbâtladı. Önce Kâhire’de nizâm ve istikrarı te’sis ederek ümerânın büyüklerinden güvendiği kişileri idarî kadrolara getirdi. Daha sonra devlet hazînesinin iflâs durumundan kurtarılması için tedbirler aldı. Kansuh Gorî’nin zamanında Memlûkler, Rumeli ve Anadolu’da devamlı genişleyen Osmanlı Devleti ile Suriye hududundan komşu oldular. Bu sırada İran’a ve Doğu Anadolu’ya hâkim olan Şâh İsmail, şiîliği yaymak suretiyle Yakındoğuyu ele geçirmeye çalışıyordu. Yine Kansuh Gorî devrinde, İspanya’daki Endülüs müslümanlarının hâkim olduğu Gırnata, hıristiyanların eline geçince, müslümanlar zor duruma düştü. Mısır’ın iktisadî durumuyla yakın alâkası bulunan Hind ticâret yolu, Portekizliler tarafından tehdit edilmeye başlandı. Hindistan kıyıları Portekizlilerin eline geçti. Kansuh Gorî, Portekiz genel valisinin Hürmüz’ü alarak, Acem Körfezi’ni (Basra Körfezi) kapaması üzerine, Osmanlı sultânı İkinci Bâyezîd Hân’dan yardım istedi. Osmanlı gereken yardımı yaptı. Fakat Kansuh Gorî, Osmanlılarla dostluğu artıracağı yerde İran Şâhı Şâh İsmail’le dost olmağa kalkıştı. Kansuh Gorî’nin Şâh İsmail ile yakın münâsebet kurması, Memlûklü valilerinin kendisinden yüz çevirip, yeni tahta çıkan ve Şâh İsmail’in amansız düşmanı olan Osmanlı sultânı Yavuz Sultan Selim Hân’ın tarafına kaymalarına sebeb oldu. Kansuh Gorî’nin Çaldıran Savaşı sonrasında Şâh İsmail ile ittifak yaptığını öğrenen Yavuz Sultan Selim Hân, Şâh İsmail’i tamamen ortadan kaldırmak için çıktığı ikinci doğu seferinde, Vezîr-i âzam Sinan Paşa’yı kırkbin kişilik bir kuvvetle Safevîler üzerine gönderdi. Sinan Paşa, Diyarbakır’a giderken Fırat’ı geçmek için Memlûklerden müsâade isteyip, verilmemesi ve Kansuh Gorî’nin ellibin kişilik bir kuvvetle Haleb’e gelmesi harb sebebi sayıldı. Devrin âlimlerinden Zembilli Ali Cemâlî Efendi’nin fetvasıyla Osmanlı Ordusu sefere çıktı. Mercidabık’da karşılaşan iki ordunun kuvvetleri eşit mikdârlarda olup, altmışbin civarındaydı. Osmanlılar, ateşli silâhlar, teşkilât, kumanda hey’eti, sevk ve idare bakımından üstündü. Memlûklerin ise süvari kuvveti meşhûrdu. 24 Ağustos 1516 sabahı başlayan muharebede Memlûkler kısa bir sürede mağlûb oldular. Kansuh Gorî’nin muharebeden sonra kaybolmasıyla Memlûk tahtına Tumanbay geçti.
Haleb, Hama, Humus ve Şam’ı alan Yavuz Sultan Selim Hân, Tumanbay’a bir nâme göndererek, kendisine tâbi olması şartıyla Gazze’den itibaren güneyde kalan toprakları Memlûklara bırakacağını bildirdi. Tumanbay bu teklifi kabul etmedi. 23 Ocak 1517’de Ridâniye’de Yavuz Sultan Selim Hân’ın taarruzuna karşı koyamıyarak mağlûb oldu. Kâhire’de ve Sait taraflarında mücâdelesini devam ettirdi ise de, yakalandı ve Dulkadiroğlu Şehsuvar Ali Bey’e teslim edildi. Daha sonra da îdâm edildi. Böylece 1250 senesinde kurulan ve ikiyüzaltmışyedi sene süren Mısır Memlûk Sultanlığı sona erdi. Halifelikle beraber mukaddes yerlerin himâyesi de Osmanlıların eline geçti.
Memlûkler, sultânın kendi kölelerinin, idarenin en üst kademesinde yer aldığı karışık bir hiyerarşik sisteme sahipti. İktidarın bünyesindeki başarı için gulâm sistemi esastı. Çünkü eski Memlûklerin oğulları da dâhil olmak üzere hür unsurlar orduda ikinci derecede bir yer teşkil ediyorlardı. Saltanatın istikrarsızlığı sebebiyle, hükümdarların kolayca değiştirilmelerinden anlaşıldığı üzere, sultânın mutlak iktidarı büyük emîrler ve bürokrasi tarafından denetleniyordu. Mes’eleler dîvânda görüşülüp, karâra bağlanırdı. Memlûklerin asker ihtiyâcı Kafkasya’dan ve Kıpçak bozkırlarından karşılanırdı. Sultan ve kumandanların idaresindeki (Memlûklü ordusu muharip olmasından, sevk ve idaresindeki) mükemmelliğinden haçlı ve Moğol saldırılarını bölgeden uzaklaştırmakla, İslâm ülkelerini büyük tehlikelerden ve tahriplerden korumuşlardır. Memlûkler, Eyyûbîlerin siyâsetlerini devam ettirdiler. Resmî yazışmalarda Arabî’yi kullandılar. Ordu ve sarayın konuşma dili Kıpçak Türkçesi olup, Oğuz Türkçesi de geçerliydi. Kültür bakımından gelişmiş olan Memlûkler, Mısır’da pek parlak bir medeniyet devresi açtılar.
Memlûkler devrinde, Mısır ve Suriye’de büyük binalar yapıldı. İdareci, kumandan ve bu arada bâzı esnaf cemâatleri büyük şehirlerde camiler yaptırdılar. Kâhire’deki Baybars, Klâvun, Muhammed Nasır, Sultan Hasen, Berkuk, Müeyyed, Kayıtbay Ulu Camileri ve Trablus, Şam, Haleb eyâletleri camileri ile Kahire, Haleb, Şam ve Birecik kaleleri bunların belli başlılarıdır. Devlet me’mûru ihtiyaçlarını karşılamak üzere, Kâhire’de mektep açmışlardır. Burada tahsîlini tamamlayanlar, mülkî ve askerî me’mûr olarak vazifeye tâyin edilirlerdi.


 1) Düvel-ül-İslâmiyye; sh. 107
 2) The Muhammadan dynasties; sh. 80
 3) Rehber Ansiklopedisi; cild-11, sh. 364
 4) Kâmûs-ul-a’lam; cild-6, sh. 4435
 5) En-Nücûm-üz-zâhire; cild-6, sh. 4
 6) Kenz-üd-Dürer; cild-7, sh. 1
 7) Câmi-üt-Tevârih; cild-2, sh. 313
 8) Hurûb-üs-Sâlibiyye; cild-2, sh. 1132
 9) Ez-Zâhir Baybars; sh. 89
 10) El-Kâmil fit-Târîh; cild-12, sh. 358 vd.
 11) A History of the Crusades; cild-3, sh. 275
 12) Bedâyi-üz-Zühûr; cild-1, sh. 37, 156
 13) Ikd-ul-cum’ân; sh. 231
 14) Berkuk Devrinde Memlûk Sultanlığı; (Şehâbeddîn Tekindağ, İstanbul-1961)
 15) Subuh-ul-a’şâ; cild-14, sh. 404

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Şeyh İbrâhim Fasîh Efendi bir gün Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin dergâhında yüksek bir yerde duruyordu.

GÜNÜN HADİSİ

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, Kılınc hâna gönderilmiş olup, terakkî, vera’ ve takvâ ile olur. Mubâhların fazlasını terk etmelidir. Hiç olmazsa, harâmlardan sakınıp, mubâhları azaltmalıdır. Harâmlardan sakınmak, iki dürlü olduğu bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası