hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
16:29
16 Temmuz 2010 Cuma
Okunma Sayısı: 810
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Mezheb

Mutlak müctehid bir âlimin, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaları için, müslümanların inanmaları ve yapmaları îcâb eden hususlara dâir dînî delîllerden çıkarıp bildirdikleri hükümler.

Mezheb kelimesi, lügatte; gitmek, tâkib etmek ve gidilecek yol demektir, îtikâdî ve amelî olmak üzere iki kısımda mütâlâa edilir.
Îtikâdî mezhebler: Asr-ı Seâdet’te Eshâb-ı kirâm (r.anhüm) din bilgilerini Resûlullah’dan sallallahü aleyhi ve sellem öğreniyorlardı. Peygamber efendimizin sohbetleri bereketiyle îtikâdları gâyet saf, berrak ve temiz idi. Asr-ı Seâdet’e yakın olmaları ve Sahâbe-i kirâmın (r.anhüm ecmaîn) sohbetiyle şereflenmeleri sebebiyle Tâbiîn-i izâm’ın durumu da böyle idi. Bunun yanında hâdiseler ve dolayısıyla ihtilâflar az idi. Herhangi bir mes’ele ortaya çıkınca, güvenilir âlimlere sorma imkânı da vardı. Bu sebeble din bilgilerini tedvîn etmeye ihtiyaç hissedilmemişti. Fakat zamânla, İslâm düşmanları, müslümanların birliğini ve îtikâdlarını bozmak için faâliyete giriştiler. Abdullah bin Sebe’ isminde Yemenli bir yahûdî, müslümanlar arasında ilk fitneyi çıkardı. Hazret-i Osman’ın şehîd edilmesinden sonra Cemel ve Sıffîn muhârebelerinin meydana gelmesine sebeb oldu. Bozuk bir çığır açtı. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin Eshâbını kötülemeğe kalkıştı. Bilâhere Abdullah bin Sebe’ye uyarak; “Hilâfet, Hazret-i Ali’nin hakkı idi” deyip, Eshâb-ı kirâma düşman olanlar ortaya çıktı. (Bkz. Şîa).
Bu arada yapılan fetihler sebebiyle, müslümanların hâkimiyetine giren yerlerde, farklı inanışta bulunan kimseler, önceki bozuk inanışlarını ve fikirlerini yaymaya, müslümanların îtikâdlarını bozmaya, zihinlerini karıştırmaya başladılar.
Ayrıca kaderi inkâr edenler ortaya çıktı. Abdullah bin Ömer’e (v. 692/73) böyle kimseler haber verildiğinde, kendisinin öyle kimselerden, onların da kendisinden berî (uzak) olduğunu bildirdi.
Yine Hazret-i Ali’nin, hakem tâyini yoluyla hilâfeti, Hazret-i Muâviye’ye bırakmasını beğenmeyip, Hazret-i Ali’ye karşı çıkan hâricîler zuhûr etti. Resûlullah’ın Eshâbı hakkında kötü ve çirkin sözler söylediler. Büyük günâh işliyenin kâfir olduğunu iddiâ ettiler (Bkz. Hâricîler).
Tabiînin büyüklerinden ve Ehl-i sünnetin ileri gelenlerinden Hasen-i Basrî’nin (v. 728/110) ilim meclisine gelen bir kişi; büyük günâh işleyenin durumunun ne olduğunu sordu. Hasen-i Basrî, söze başlamadan, orada bulunan Vâsıl bin Atâ (v.748/131) söze başlayıp; “Büyük günâh işleyen; mü’min değildir, kâfir de değildir. Küfür ile îmân arasında bir yerdedir” dedi. Bu asılsız sözünde inâd ve ısrâr eyledi. Halbuki Ehl-i sünnete göre büyük günâh işleyen fâsık olsa da mü’mindir. Nihâyet Hasen-i Basrî, onu meclisinden kovdu. O da i’tizâl etti, ayrılıp gitti. Bu sebeble ona ve tâbîlerine mu’tezile dendi. Mu’tezilîler, bu sırada tercüme edilmekte olan Yunan felsefesinin de te’sirinde kalarak akla çok güvendiler. Felsefe metodunu benimseyerek felsefecilere uydular. Akâid mevzuunda aklı esas âldılar. Akılla îzâhı mümkün olmayan, müteşâbih âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfleri kendi akıllarına göre açıkladılar. Peygamberlerin aleyhimüsselâm bildirmesi ile bilinebilecek bilgilerden olan âhıret hâlleri mevzuunda bile, akla öncelik verip, vahyi ve nakli te’vil ettiler. Böylece, hicretten yüz sene sonra, vahyi ve nakli, akla uydurmaya çalışan bir tavır ortaya çıktı. Bu inanışta olan kimselerin akıllarına uygun olarak getirdikleri delîl ve inanç esaslarının toplamına mu’tezile kelâmı dendi. Vâsıl bin Atâ ve diğer mu’tezile âlimleri, kendi bozuk inanışlarını ihtivâ eden eserler yazdılar. “Kul, kendi fiillerini kendi yaratır” diyerek, kaderi inkâr ettikleri için, mu’tezileye kaderiyye de denildi. Mu’tezile’nin ortaya çıktığı sırada, diğer dalâlet fırkaları da zuhûr etmeye başladı. Ancak yetmişiki bid’at fırkasının hepsi hicrî ikinci asırdan sonra yayılmaya başladı. Mu’tezile ve diğerleri gibi bir kısmının kurucuları daha önce yaşamış ise de, kitaplarının yazılması, toplu olarak ortaya çıkmaları, Tâbiîn-i ızâm’dan sonra olmuştur.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, ümmetinin böyle fırkalara ayrılacağını haber vererek; “Benî İsrâil, yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehennem’e gidip, ancak bir fırka kurtulmuştur. Nasârâ da yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehennem’e gitmiştir. Bir zamân sonra benim ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehennem’e gidip, yalnız bir fırka kurtulur” buyurdu. Eshâb-ı kirâm bu bir fırkanın kimler olduğunu sorduk da; “Cehennem’den kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu. Bu hadîs-i şerîfin dört Sünen kitabında bulunduğu Milel-Nihâl kitabının tercümesinde yazılıdır. O Cehennem’den kurtulan fırka, Ehl-i sünnet ve cemâatdır ki, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin ve Eshâbının yoluna sarılmışlardır. Resûlullah’ın ve Eshâb-ı kirâmın yolundan ayrılanlar ehl-i bid’atten oldular. Bunlara bid’at fırkaları denildi. Bid’at fırkalarının aslı; şîa, mu’tezile, havâric, cehmiyye, mürcie, neccâriye, dırâriyye, kilâbiyye ve müşebbihe olmak üzere dokuzdur. Kollarıyla birlikte yetmişikiye çıkmışlardır. Mu’tezile ve diğer bid’at fırkaları ortaya çıktıklarında, müslümanların îtikâdlarını neredeyse bozacaklardı. Bu sırada fikir ayrılıkları meydana geldi. Hevâ ve heveslere uyuldu. Nihayet bid’atlere meyletmeler oldu. Hâdiseler artıp, îmân ve amele dâir fetvâ almak için âlimlere mürâcaatlar çoğaldı. Pek çok fetvâ verildi. Bunun üzerine Tâbiîn ve Tebe-i tâbiînin büyükleri îmân ve amel bilgilerini tedvîn etme ihtiyâcını hissettiler. Bu sırada yetişen mezheb imamları ve onların talebeleri olan büyük âlimler (r.aleyhim ecmâîn), bid’at ehlinin zararlarını def ederek Ehl-i sünnetin esaslarını bildirip müdâfaasını yaptılar. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe (v. 767/150) ve meşhûr talebeleri İmâm-ı Ebû Yûsuf (v. 798/182) ve İmâm-ı Muhammed (v. 805/189), İmâm-ı Mâlik (795/179), İmâm-ı Şâfiî (v. 819/204), İmâm-ı Ahmed bin Hanbel (v. 855/241) (rahmetullahi aleyhim ecmâîn) hep bu zamânda yaşadılar. Ehl-i sünnet îtikâdını kuvvetlendirip, ehl-i bid’atı rezîl ve rüsvâ ettiler. 
İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe (r.aleyh), Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshâb-ı kirâmın radıyallahü anhüm ecmâîn bildirdiği îmân ve îtikâd bilgilerini toplayıp yüzlerce talebesine bildirdi. Ehl-i sünnet îtikâdını anlatan El-Fıkh-ul-ekber kitabını yazdı. Bundan başka El-Fıkh-ul-ebsat, El-Âlim vel-müteallim gibi daha başka kitaplarında da Ehl-i sünnet îtikâdını anlattı. Ayrıca, Redd-i Havâric ve Redd-i Kaderiyye kitabları ile bozuk fırkalara cevâblar verdi. Yine bu devirde Süfyân-ı Sevrî de, Zehebî’nin Tezkiret-ül-huffâz’ında mevcut olan ve Ehl-i sünnet akâidini anlatan metnini yazdı. Bunlar ve benzeri eserlerle Selef-i sâlihîn devrinde Ehl-i sünnet akâidi tedvîn edilmiş oldu. Selef-i sâlihîn, ilk iki asrın müslümanlarıdır. Bunlar; Eshâb-ı kirâm (r.anhüm) ve din bilgilerini onlardan öğrenen Tabiîn ve Tebe-i tâbiîn’in büyükleridir (r.aleyhim).
Selef-i sâlihîn’in arasında bilhassa İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin (r.aleyh) talebeleri içinde kelâm yâni îmân bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlardan İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin yetiştirdiği talebelerinden Ebû Bekr Cürcânî meşhûr oldu. Bunun da talebesinden Ebû Nasrı lyâd, Ebû Mensûr Mâturîdî’yi yetiştirdi. Ebû Mensûr Mâturîdî, İmâm-ı a’zâm’dan gelen îtikâd bilgilerini, genişletip açıklayarak kitaplara yazdı. Doğru yoldan ayrılanlara karşı Ehl-i sünnet îtikâdını kuvvetlendirdi ve yaydı. Kitâb-ut-tevhîd ve Te’vîlât-ül-Kur’ân ve daha başka mühim eserler te’lif etti. Ebû Mensûr Mâturîdî (v. 744/333) bu hizmetlerini, Mâverâünnehr mıntıkasında yürütüyordu.
Aynı asırda Bağdâd ve Basra’da da Ehl-i sünnet îtikâdını Ebü’l-Hasen Eş’arî savunuyordu. Mu’tezilî kelâmcılarından Ebû Ali Cübbâî’nin talebesi olan ve kırk yaşına kadar mu’tezile îtikâdını savunan Ebü’l-Hasen Ali Eş’arî, bir Ramazân-ı şerîfde rüyâsında Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemi gördü. Resûlullah efendimiz, Ebü’l-Hasen Eş’arî’ye sünnetine yardımcı olmasını emretti. Bunun üzerine, mu’tezilenin bozuk yolundan ayrılıp, Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdına dönerek hâlini herkese îlân etti. Mu’tezile yoluna dâir yazdıklarının hepsini iptal etti. Ehl-i sünnet îtikâdı üzerine kitaplar yazıp dağıttı. Ömrünün sonuna kadar, Ehl-i sünnet îtikâdını yaymak için çalıştı. Ebü’l-Hasen Eş’ârî (r.aleyh), bu sırada El-lüma’ fîr-reddi âlâ ehlizzeyğı vel-bid’a ve Makâlât-ül-İslâmiyyîn adlı pek kıymetli eserlerini yazdı.
Ebü’l-Hasen Eş’arî ve Ebû Mensûr Mâturîdî (r.aleyhimâ) yazmış oldukları eserler ve bid’at ve küfür ehline verdikleri cevâblarla Ehl-i sünnet kelâmını te’sîs edip, îmân ve îtikâd bilgilerini aklî delîllerle te’yid edip kuvvetlendirmişlerdir. Mu’tezile gibi, aklı nakilden önde tutmamışlar, nakli esas alıp, aklı ona hizmetçi yapmışlardır. Ebü’l-Hasen Eş’arî ve Ebû Mensûr Mâturîdî’nin büyük gayretleri ile kelâm ilmi, mu’tezile’nin bozuk inanışlarından kurtuldu. Ehl-i sünnet îtikâdını bildiren Ehl-i bid’atı reddeden bir ilim oldu. Bundan sonra akâid ilmine, kelâm ilmi denildi.
Bu iki büyük âlim, Selef-i sâlihînin bildirdikleri îmân ve îtikâd bilgilerini; delîlleri, usûl ve kaideleri ile açıkladılar, kısımlara ayırdılar ve sistemli bir hâle koydular. Sonra gelen âlimler de onlara uydular. Bu yüzden bildirdikleri îtikâd üzere olanlara, bu âlimlerin isimlerine nisbetle Eş’arî ve Mâturîdî denildi. Bu iki imâm, Selef-i sâlihînin bildirdikleri îtikâd bilgilerinden dışarı çıkmamışlar, ayrı ayrı mezheb kurmamışlardır. Ancak bulundukları yerler birbirinden farklı ve karşılarındaki bozuk kimselerin düşünüş ve davranışları başka başka olduğundan; savunma metodları ve bozuk kimselere verdikleri cevaplar da farklı olmuştur. Bu durum, mezheblerinin ayrı olduğunu göstermez. İşte hicrî ikinci asırdan sonra gelip Selef-i sâlihîne uyan Ehl-i sünnet âlimlerine de Halef-i sâdıkîn denir. İmâm-ı Eş’arî, Şafiî mezhebinde; İmâm-ı Mâturîdî ise, Hanefî mezhebinde idi. Bu yüzden Hanefîlerin çoğu Mâturîdî, diğer üç mezhebin mensublarının da çoğu Eş’arî oldu. Ehl-i sünnet denince, Mâturîdî ve Eş’arî mezhebleri anlaşılır. Ayrıca, Ehl-i sünnetin Selefiyye diye bir kolu yoktur. Selef-i sâlihîn’in mezhebi var ise de, selefîlik cereyanından başkadır. Bu ikisini birbirine karıştırmamalıdır (Bkz. Kelâm).
Amelî mezhebler: Îtikâd’da Ehl-i sünnet (Eş’arî ve Mâturîdî) olan müslümanlar amelde mezheblere ayrılmışlardır Îtikâd bilgileri gibi amel, yâni yapılacak ve sakınılacak işleri de Eshâb-ı kirâm (r.anhüm), Resûlullah’dan öğrendiler. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek cemâlini görmekle ve kalblere işleyen, ruhları çeken sözlerini işitmekle kısa zamânda yükseldiler. Hepsi de, derin ilim isteyen ve pek ağır şartları olan ictihâd derecesine eriştiler (Bkz. İctihâd). Din bilgilerinin yanında idârecilikte, zamânlarının fen bilgilerinde ve tasavvuf mârifetlerinde de mütehassıs oldular. Daha hayâtta iken Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem onlara ictihâd etmeleri için izin verdi. Etrâfa hâkim olarak gönderdiği Eshâbına re’yleri (ictihâdları) ile hükmetmelerini emir buyurdu. Meselâ, Amr bin Âs’a (r.anh) hakkında nass (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf) bulamadığı işler için; “Kendin hüküm çıkar. Yanılmazsan on sevâb, yanılırsan bir sevâb kazanırsın” buyurdu. Müctehid oldukları için Eshâb-ı kirâmın her birinin mezhebi (ictihâdları) vardı. Büyük âlim Şâh Veliyyullah Dehlevî’nin (r.aleyh) El-İnsâf isimli kitabında; “Eshâb-ı kirâm zamânında da mezhebler vardı. Onlar fıkıh bilgilerinde mezheblere ayrıldılar. Tabiîn, Eshâb-ı kirâmın mezheblerini aldılar” buyurdu.
 Eshâb-ı kirâmın herbiri kendi mezhebinde idi. Onlar, sonra gelen müctehidlerin hepsinden daha âlim, daha yüksek müctehid oldukları gibi, mezhebleri de daha doğru daha kıymetli idi. Çünkü onlar, bütün bilgileri asıl kaynağından almışlardı. Ancak ictihâdları az veya çok birbirinden farklı olduğundan, mezhebleri de böyle farklı idi. Aralarında meydana gelen bâzı ihtilaflar ve ayrılıklar da bu yüzdendir. Bu sebeble onlar hakkında şânlarına uygun olmayan sözler aslâ söylenemez. Böyle sözlerde bulunmak çok tehlikelidir.
Eshâb-ı kirâm (r.anhüm ecmaîn) sohbetleri bereketiyle Tabiîn ve onlardan sonra Tebe-i tabiîn arasında da pek çok mezheb sâhibi müctehid âlimler yetişti. Bunlara nice kimseler uydu. Bunlardan dört imâmın mezhebleri yayılıp kitaplara yazıldı. Diğerlerinin ve Eshâb-ı kirâmın mezhebleri, usûl ve metodları kitaplara geçirilmediği için unutuldu. Bu sebeble sonraki asırlarda Ehl-i sünnetin amelde dört mezhebi kaldı. Olur olmaz kimseler çıkıp da müctehidim diyerek, bozuk fırkalar ortaya çıkarmamaları için Ehl-i sünnet, bu dört mezhebden başkasına uymadı. Bütün dünyâya bu dört mezheb yayıldı. Bu dört mezhebden birincisi, Hanefî mezhebi olup, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Nu’man bin Sâbit’in (r.aleyh) mezhebidir. Hanîf; doğru inanan, İslâmiyete sarılan kimse demektir. Ebû Hanîfe; hakîki müslümanların babası demektir. İmâm-ı a’zam; Hanîfe adında bir kızı olduğu için bu künyeyi almamıştı (Bkz. İmâm-ı a’zam). Ehl-i sünnetin dört mezhebinden ikincisi Mâliki mezhebi olup, imâmı Mâlik bin Enes (r.aleyh) dir (Bkz. İmâm-ı Mâlik). Üçüncüsü Şâfiî mezhebi’dir. İmâmı, Muhammed bin İdrîs Şâfiî’dir, (r.aleyh). İmâmın dedesinin dedesi olan Şâfiî hazretleri Eshâb-ı kirâmdan olduğu için kendisine ve mezhebine Şâfiî denildi (Bkz. İmâm-ı Şâfiî). Dördüncüsü Hanbelî mezhebi olup, imâmı Ahmed ibni Hânbel (r.aleyh)dir (Bkz. Ahmed bin Hanbel).
Bu dört mezhebin hâli, bir şehir ahâlisinin hâline benzer ki, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kânunda bulunmazsa, o şehrin eşrâfı, ileri gelenleri toplanıp, o işi kânunun uygun bir maddesine benzeterek yaparlar. Bâzan uyuşamayıp, bâzısı devletin maksadı, beldeleri tâmir ve insanların rahatlığıdır der. O işi, rey ve fikirleri ile, kânunun bir maddesine benzetir. Bunlar, Hanefî mezhebine benzer. Bâzıları da, devlet merkezinden gelen me’mûrların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır derler. Bunlar da, Mâlikî mezhebine benzer. Bâzıları ise kânunun ifâdesine yazının gidişine bakarak, o işi yapma yolunu bulur. Bunlar da, Şafiî mezhebi gibidir. Bir kısmı ise, kânunun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbeli mezhebine benzer. İşte şehrin ileri gelenlerinden her biri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kânuna uygun olduğunu söyler. Kânunun istediği ise, bu dört yoldan biri olup, diğer üçü yanlıştır. Fakat, kânundan ayrılmaları, kânunu tanımadıklarından, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kânuna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalıştıklarından, hiç biri suçlu görülmez. Belki, bu çalışmaları beğenilir. Fakat, doğrusunu bulan daha çok beğenilip, mükâfat alır. Dört mezhebin hâli de böyledir.
Dört mezhebin imamları, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîfde, açıkça bildirilen din bilgilerini Eshâb-ı kirâmdan işiterek toplamışlar, açıkça bildirilmeyen bilgileri de açık bildirilmiş olanlara benzeterek, yâni ictihâd ederek meydana çıkarmışlardır (bkz. Kıyâs ve İctihâd). Ancak mezheb imamlarının bâzı mes’elelerde ictihâdları farklı olmuştur. Dört mezhebin ayrıldığı bir işte, birinin doğru, diğerlerinin yanlış olması lâzımdır. Fakat, her mezheb imâmı, doğru yolu bulmak için uğraştığından, yanılanlar af olur ve hattâ sevâb kazanır. Çünkü Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; “Ümmetime, yanıldığı ve unuttuğu için ceza yoktur” buyurdu.
Ayrıca, dört mezhebin amellere, yâni ibâdetlere, işlere ait bâzı hususlarda birbirlerinden ayrılmaları, müslümanlar için rahmet ve kolaylıktır. Nitekim hadîs-i şerîfde; “İş hayâtında, müslümanların mezheblere ayrılması, Allahü teâlânın rahmetidir” buyruldu. Çünkü dört mezheb arasındaki ufak tefek başkalıklar, müslümanların işlerini kolaylaştırmaktadır. Her müslüman vücûd yapısına, yaşadığı iklim şartlarına ve iş hayâtına göre kendisine kolay gelen mezhebi seçer. İbâdet ve işlerini bu mezhebin bildirdiğine göre yapar. Bunun için İslâm memleketlerinde müslümanlar dört mezhebden birine uymuşlardır. Türkistan ile Hindistan’ın ve Anadolu’nun hemen hepsi Hanefîdir. Afrika’nın garb (batı) tarafı hep Mâlikidir. Hindistanın bâzı sahillerinde de bulunur. Şâfiîler, Mısır’da, Doğu Anadolu’da, Arabistan’da ve Dağıstan’da çokdur. Hanbelîler ise vaktiyle Şam ve Bağdâd’da çok olmalarına rağmen bugün azdır.
Görülüyor ki, Allahü teâlâ ve Peygamberi, mü’minlere merhametli oldukları için, bâzı işlerin nasıl yapılacağı, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde açık bildirilmedi. Açıkça bildirilse idi, öylece yapmak farz olurdu. Yapmıyanlar günâha girer, kıymet vermeyenler de kâfir olurdu. Mü’minler, tek mezhebe göre işlerini yapmak durumunda kalsalardı, işleri zorlaşırdı. Nitekim önceki ümmetler, ibâdetlerini ve işlerini tek mezhebe göre yapmışlardı.
Halîfe Harun Reşîd, İmâm-ı Mâlik’in yanına geldi. “Kitaplarını her tarafa yaymağı ve ümmetin yalnız bunlara uymasını istiyorum” dedi. İmâm-ı Mâlik hazretleri; “Yâ Emîr-el-mü’minîn! Âlimlerin ihtilâf etmesi, Allahü teâlânın bu ümmete rahmetidir. Her müctehid, sahîh bildiği delîle tâbi olur. Hepsinin çıkardığı hüküm hidâyettir. Hepsi doğru yoldadır” buyurdu. Böylece bütün mezheblerin yâni müctehidlerin doğru yolda olduğunu bildirmiştir. Bu yüzden dört mezhebin birleştirilemeyeceğinde İslâm âlimleri sözbirliği etmişlerdir.
Müslümanların birliği, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem rahmet olduğunu bildirdiği dört mezhebi birleştirmekle olmaz. Bu birlik, Ehl-i sünnet îtikâdında birleşmekle olur. Kur’ân-ı kerîm, amelde mezheblere ayrılmayı değil, îmânda ve îtikâdda parçalanmayı yasaklamıştır. Nitekim Âl-i İmrân sûresi yüzüncü âyet-i kerîmenin meâl-i şerîfi; “Ey îmân edenler! Allah’ın dinine sarılınız. Ayrılmayınız”dır. Tefsîr sâhibleri, meselâ Ebüssü’ûd Efendi (r.aleyh) burayı tefsîr ederken; “Ehl-i kitabın yaptıkları gibi parçalanıp doğru îmândan ayrılmayın. Câhiliye zamânında birbirinizle döğüştüğünüz gibi bölünmeyin” buyurdular. Onun için, doğru îmânda birleşmek, îmânda fırkalara bölünmemek emrolundu. Doğru îmânın Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği îmân olduğunu Peygamberimiz haber verdi. Dört hak mezhebin îmânda ayrılıkları yoktur. Dördü de Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdındadır. Bu sebeble birbirlerini sevmişler, yardımlaşmışlar, hep kardeşçe yaşamışlar ve birbirlerinin peşinde namaz kılmışlardır. Dört mezheb arasında kavga ve dövüş olmamıştır.
Avâm’ın yâni müctehid olmayanların, bir müctehidi taklîd etmesi, onun mezhebine uyması yâni mukallid olması lâzımdır. Mutlak müctehid olmayan âlimlerin de mukallid olduklarını usûl âlimleri söz birliği ile bildirmişlerdir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, Nahl sûresi kırküçüncü âyet-i kerîmesinde meâlen; “Bilenlerden sorunuz.” buyurmaktadır. “Bilmediklerinizi bilenlerden sorunuz! Cehlin ilâcı sorup öğrenmektir.” hadîs-i şerîfi bu âyet-i kerîmeyi tefsîr etmektedir. Nisa sûresinin ellidokuzuncu âyet-i kerîmesinde ise meâlen; “Ulülemre itâat ediniz.” buyrulmaktadır. Müfessirler; Ulülemr’i, âlimler diye de tefsîr etmişlerdir. Buna göre mezheb imamlarına uymak vâcibtir. Fahreddîn-i Râzî (r.aleyh) de kıyâsın delîl ve mukallidin, âlimleri taklîd etmesinin vâcib olduğunu bu âyet-i kerîmeden çıkarmıştır. Âlimler; “Müctehid olmayan kimse, müctehide yâni onun mezhebine uymazsa, dalâlete düşer, sapıtır” buyurmuşlardır.
Her müslüman, dört mezhebden kendine kolay geleni seçer, onun kitaplarını okur, öğrenir. Her işini bu mezhebe uygun yapar. Böylece o mezhebi taklîd eder ve o mezhebden olur. Herkese, anasından babasından işittiğini, gördüğünü, öğrenmek kolay geleceği için müslümanlar anasının babasının mezhebinde olmaktadır.
Mezheb imâmlarını taklîd etmek, Kitabdan ve Sünnetten yüz çevirmek, onların kendi emirlerini yapmak demek değildir. Bilakis Kitâbdan ve Sünnetten kendi aklına göre yanlış mânâ çıkarmağa kalkışmayıp, mezheb imamlarının Kitâbdan ve Sünnetten bildirdikleri doğru mânâya uymak demektir.
Taklîd, başkasının sözünü, delîlini araştırmadan kabûl etmek demektir. Bu da kalbden niyyet etmekle, hatırından geçirmekle olur. Delîlini araştırmak, müctehidin vazîfesidir. Mezheb imamlarımız; “Mukallide, müctehidin delîllerini bilmek lâzım değildir. Onun için, delîl, mezheb imamının sözleridir” demişlerdir.
 Taklîd iki türlü olur. Birisi kâfirlerin; analarını, babalarını, papazları taklîd ederek kâfir olmalarıdır, Böyle taklîd bâtıl ve yanlıştır. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler bu taklîdi yasak etmiştir. Müslümanların da, analarını, babalarını taklîd ederek, müslümanım demeleri kâfi değildir. Âmentü’de bildirilen altı şartın mânâlarını bilip, beğenip, kabûl eden kimseye mü’min denir. İslâmiyetde, mukallidin îmânı sahihdir. Yâni düşünmeden, anlamadan, yalnız başkasından işiterek, öğrenerek, îmân eden kimse, mü’mindir, müslümandır. Ancak istidlâlî yâni düşünerek ve anlayarak inanmayı terk ettiği için fâsık ve günahkârdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu böyle söyledi. Amelde, yâni yapılacak işlerde taklîdi, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler emretmektedir. Asırlardan beri gelmiş olan binlerce evliyâ sözbirliği ile; “Müctehid olmayan müslümanların işlerini, ibâdetlerini doğru yapabilmeleri için inandıkları, güvendikleri ve diledikleri bir müctehidin mezhebini taklîd etmelerinin vâcib” olduğunu bildirmişlerdir. Bu sözbirliğine inanmamak; “Ümmetim dalâlet üzerinde icmâ yapmaz” hadîs-i şerîfine inanmamak olur.
Dört mezhebden birini taklîd eden, o mezhebe giren kimsenin, bu mezhebdeki bilgileri öğrenmesi, haraç (zorluk, meşakkat) sıkıntı olmadıkça her işinde o mezhebe uyması lâzımdır. Kendi mezhebine göre haraç yâni meşakkat olduğu zamân, kendi mezhebindeki ruhsatla amel etmesi câiz olur. Bütün mezheblerde yapılması kolay işler yâni ruhsat bulunduğu gibi, yapılması güç yâni azîmet olan işler de vardır. Azîmet olan işi yapabilecek kimsenin kolay işi yapmağa kalkışması din ile oynamak olur. Azîmeti yapmaktan âciz olan, özürlü olan kimsenin ruhsat olanı yapması câiz olur. Böyle kimsenin ruhsat olanı yapması azîmet yapmış gibi sevâb olur. Âciz olmayanın, kendi mezhebindeki ruhsatları yapmaması, azîmetleri yapması vâcibdir. Hattâ kendi mezhebinde yalnız ruhsatı bulunan işin, başka mezhebde azîmeti varsa o azîmeti yapması vâcib olur. Kendi mezhebindeki ruhsat ile amel etmekte de meşakkat olursa, başka mezhebi taklîd etmek câiz ise de o mezhebde, o iş için farz ve vâcib olan şeyleri de yapması ve müfsidlerinden sakınması lâzımdır. Bir Hanefî, abdest alırken niyet etmese, bu abdest ile öğleyi kılsa câizdir. Çünkü, Hanefî mezhebinde, abdestte niyet farz değildir. Fakat ikindiden sonra haraç (zorluk) hâsıl olup, Şâfiî mezhebini taklîd etme durumu ortaya çıksa, önceki abdesti ile ikindiyi kılsa, namazı sahîh olmaz. Niyet ederek tekrar abdest alması ve namazı kılması îcâb eder. Ancak bir işi bir mezhebe göre yaparken haraç sebebiyle, o iş için başka mezhebi taklîd eden kimse kendi mezhebinden çıkmaz. Yine nikâhı düşen kadına eli değen bir Şâfiînin abdest alması mümkün iken, Hanefî mezhebini taklîd ederek bozulmuş abdesti ile namaz kılması sahîh olmaz. Bunun Hanefî mezhebini taklîd edebilmesi için, abdest almasında haraç, meşakkat, güçlük bulunması yâni abdest almasının mümkün olmaması ve abdestte ve namazda Hanefî mezhebine göre farz ve vâcib olan şeylerin hepsini yapması lâzımdır. Nitekim eskiden İslâm âlimleri, başka mezhebe göre fetvâ verdiklerinde, o mezhebin o işle alâkalı şartlarını da söylerlerdi. Şeyh İzzeddîn bin Cemâa (r.aleyh) bir kimseye bir mezhebe göre fetvâ verdiği zamân, o mezheb imâmının bu iş için bildirdiği şartların hepsini bildirir ve bunları yapmasını söyler; “Bu şartlardan birini yapmazsan ibâdetin sahîh olmaz” derdi. Ancak bir mezhebe göre başlanılan bir işin yine bu mezhebe göre bitirilmesi lâzım geldiğini âlimler sözbirliği ile bildirmişlerdir. Bu yüzden İbn-i Âbidîn (r.aleyh) ta’zîri anlatırken şöyle buyuruyor; “Bir kimse dînî bir ihtiyâç olmadan dünyâ işleri için mezhebini değiştirirse, dînini oyuncak yaptığından cezâlandırılması lâzımdır. Îmânsız gitmesinden korkulur.” Onun için bir işi kolay yapabilmek için başka mezhebler karıştırılıp, birleştirilemez. Böyle kolaylıklar birleştirilirse telfîk olur. Telfîk, bir ibâdeti veya bir işi yaparken mezheblerin kolaylıklarını araştırmak, yâni bu işi bu mezheblerin birbirlerine uymayan sözlerine göre yapmaktır. Böyle yapmak dört mezhebden çıkmak, beşinci bir mezheb meydana getirmek olur. Ve bu iş, bu mezheblerin hiç birine göre sahîh olmaz, bâtıl olur. Bunun için, içine necâset düşmüş, rengi, kokusu veya tadı değişmemiş olan kulleteyn mikdârı su ile abdest alırken niyyet etmez ise ve abdest uzuvlarını sıra ile yıkamaz ve oğmaz ve birbiri ardısıra çabuk yıkamazsa ve Besmele ile başlamazsa bunun abdesti dört mezheb imamlarının hiç birine göre sahîh olmaz. Çünkü, Hanefî mezhebine göre içine necaset düşen kulleteyn mikdârı su necisdir. Bu su ile alınan abdest sahîh değildir. Yine bu abdestte, Şâfiî mezhebine göre niyet ve tertib; Mâliki mezhebine göre ovalamak ve birbiri ardısıra çabuk yıkamak; Hanbelî mezhebine göre de Besmele okumak farzları yerine gelmemiştir.
Haraç, meşakkat olmadan bir işi bir mezhebe göre, başka bir işi de başka bir mezhebe göre yaparak, dört mezhebi karıştırmak câiz değildir. Bir mes’elede bir müctehidi taklîd edip başka mes’elede başka müctehide uyan kimse birinci müctehide inanmamış, güvenmemiş olduğundan, birinci mes’eledeki taklîdi geçerli sayılmaz.
1) Mir’at-ül usûl
2) El-Milel ven-nihâl
3) El-Fark beyn-el-firâk
4) Makâlât-ül İslamiyyîn
5) Usûl-i Serahsî
6) Eşedd-ül-cihâd
7) El-İnsâf
8) Redd-ül-muhtar
9) Hulasât-üt-tahkîk
10) Redd-i Vehhâbî
11) Et-Tahrîr
12) Mîzân-ül-kübrâ
13) Tam İlmihal Seâdet-i Ebediyye
14) Fâideli Bilgiler
15) Kıyâmet ve Âhiret
16) Rehber Ansiklopedisi

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Ebu Said Bin El-Arabi anlatır:

GÜNÜN HADİSİ

Allah’ın buğz ettiği kimseler

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde yazılmışdır. Zâhiri, islâmiyyetin emrlerini yapmakla süslemek ve bâtını, Allahü teâlâdan başka şeylere bağlamamak lâzım geldiği bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası