hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
16:36
17 Temmuz 2010 Cumartesi
Okunma Sayısı: 761
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Muâviye Bin Ebî Süfyân (r.anh)

Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden.

Emevî Devleti’nin kurucusudur. Hicretten 19 yıl evvel (m. 604)’de Mekke’de doğdu. Babası, Ebû Süfyân bin Harb, bin Ümeyye, annesi Hind’dir. Peygamberimizin kayın birâderi olup, Mekke fethedildiği gün babası ile berâber müslüman oldu. Sonra Medîne’ye yerleşerek, Peygamberimizin; “Yâ Rabbî! Onu doğru yolda bulundur ve başkalarını da doğru yola götürücü kıl” ve; “Yâ Rabbî! Muâviye’ye yazı ve kitâb öğret! Onu azâbından koru!”, “Yâ Rabbî! Onu memleketlere hâkim kıl.” duâlarıyla şereflendi. Vahy kâtibliğine alınması, Cebrâil aleyhisselâmın bildirmesi ile olmuştur. Cebrâil’in getirdiği Kur’ân-ı kerîmi ve Peygamberimizin mektuplarını yazardı. Peygamber efendimiz namazda rükûdan kalkarken; “Semiallahü limen hamideh” okuduklarında, ön safta bulunan Hazret-i Muâviye; “Rabbenâ lekelhamd” derdi. Resûlullah efendimiz bu hareketi beğenip tasvîb ettiği için, bunu söylemek, bütün müslümanlara sünnet olarak kaldı. Hazret-i Muâviye, Huneyn gazasında Resûlullah’ın önünde babası ile birlikte kahramanca çarpıştı. Tebük gazvesine katıldı, Vedâ Haccı’nda bulundu. Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Ömer zamânlarında Suriye taraflarındaki muhârebelere katıldı. Hazret-i Ömer, onu Şam vâlisi yaptı. Hazret-i Osman, halîfeliği sırasında bütün Suriye’yi onun emrine verdi. Hazret-i Ömer zamânında dört yıl, Hazret-i Osman devrinde oniki yıl, Hazret-i Ali’nin hilâfeti esnasında beş yıl, İmâm-ı Hasen zamânında altı ay Şam vâliliği yaptı. Hazret-i Osman’ın şehîd edilmesinden sonra, Hazret-i Ali’yi, bütün müslümanlar halîfe seçtiler. Hazret-i Ali önce ortalığı yatıştırmaya çalıştı. Sahâbe-i kirâmdan bir kısmı, kâtillerin hemen yakalanarak kısas yapılmasını istediler. Bir kısmı ise susmayı tercih ettiler. Bunlardan her birinin başkasına uymayıp, kendi içtihadıyla hareket etmesi dînen lâzım idi. Zira Eshâb-ı kirâmın hepsi müctehid idi ve her müctehidin kendi içtihadı ile amel etmesi farzdır. Abdullah ibni Sebe adındaki yahûdî, bâzı câhilleri işe karıştırarak, onları muhârebeye sürüklemesi sonucu, Cemel ve Sıffîn Vak’aları meydana geldi (Bkz. Cemel ve Sıffîn Vak’aları).
Bu muhârebelerde bütün Eshâb-ı kirâm gibi Hazret-i Muâviye de içtihadı ile hareket ederek, İslâmiyetin emrini yerine getirmeye uğraşmıştır. Nitekim Eshâb-ı kirâmın, bu muhârebeler esnasında bile birbirleriyle mektuplaştıkları, nasîhat verdikleri, seviştikleri bir çok misâllerle meydandadır. Meselâ Sıffîn muhârebesi sırasında Bizans imparatoru İkinci Konstantin, hudutlarındaki İslâm şehirlerine rahatsızlık veriyordu. Hazret-i Muâviye ona mektup yazıp; “Bu sarkıntılıktan vazgeçmezsen, şimdi efendimle sulh yapar, onun askerinin kumandanı olur, oraya gelip şehirlerini yakarım. Seni domuzlara çoban yaparım” demişti. Yine aynı zamânda Halîfe Ali (r.anh) büyük bir kalabalık karşısında; “Kardeşlerimiz bizden ayrıldı. Onlar kâfir ve fâsık değildirler, çünkü ictihâdları öyle oldu” buyurdu.
Hazret-i Muâviye, hicrî 41 yılında Kûfe’de halîfe seçildi. Hazret-i Hasen hilâfeti bıraktıktan sonra, bütün İslâm memleketlerinde meşrû halîfe oldu. Ondokuz buçuk sene hilâfet ve saltanat sürdü. İslâmiyetin yayılmasında kıymetli ve pek çok hizmetlerde bulunmuştur. Hicretin 42. senesinde Sicistan’ı, 43’de Sudan’ı, 44’de Afganistan’ı, Kâbil şehrini ve Hindistan’ın kuzey kısmını, 45’de Tunus’u (Afrikiyye’yi) aldı. Hicrî 48 senesinde gemilerle gittiği Kıbrıs’ı ve 50 senesinde de İran’daki büyük Kuhistan eyâletini fethetti. Yine aynı sene Bizans imparatoru Dördüncü Konstantin zamânında, oğlu Yezid’i büyük bir ordu ile İstanbul’un fethi için gönderdi ve şehir kuşatıldı. Konstantin, her sene büyük vergi vermek şartıyla barış yapmak zorunda kaldı. 673 (H.54)’de Ubeydullah bin Ziyâd’ı, Horasan’daki orduya kumandan yapıp, Ceyhun nehrini develerle geçerek Buhârâ’yı aldı. Hazret-i Ömer tarafından fethedilen Kudüs hıristiyanlara geçince, Hazret-i Muâviye şehri tekrar ele geçirdi. Yemen, Mısır, Kayravan, Irak, Azerbaycan, Anadolu, Horasan ve Mâverâünnehr’e hâkim olup, büyük bir saltanata kavuştu ve çok sevildi. Peygamber efendimiz, Hazret-i Muâviye’ye; “Ey Muâviye! Memleketlere hâkim olduğun zamân, iyilik et!” buyurmuştur. Resûlullah’ın sohbeti ve hayır duâlarının bereketiyle, İslâmiyetin te’sîr sâhasını çok genişletmiştir.
Hazret-i Muâviye, ömrünün son günlerinde okuduğu bir hutbeden sonra; “Ey insanlar! İdârenizde çok kaldım. Sizi usandırdım. Ben de sizden usandım. Sizin benden ayrılmak istediğiniz gibi, artık, ben de sizden ayrılmak istiyorum. Fakat size benden iyisi gelmez. Nitekim benden evvel gelenler, benden daha iyi idiler. Kim Allahü teâlâya kavuşmak isterse, Allahü teâlâ da ona kavuşmak ister. Yâ Rabbî! Sana kavuşmak istiyorum, sana kavuşmamı nasîb eyle! Beni mübârek ve mes’ûd eyle” dedi. Oğlu Yezîd’i çağırıp; “Oğlum! Seni harblerde, yollarda yormadım. Düşmanları yumuşattım. Arabları sana itâat ettirdim. Hicaz halkını gözet, onlar senin aslındır. Sana geleceklerin en kıymetlisi onlardır. Irak’dakileri de gözet! Me’mûrların, azledilmelerini isterlerse azlet! Şamlıları da gözet ki, onlar senin yardımcılarındır. Hüseyn bin Ali, mübârek bir zâttır. Kûfeliler onu senin karşına çıkarabilirler. Ona gâlib geldiğin zamân affeyle, iyi karşıla. Onun bize yakınlığı ve büyük hakkı vardır. Resûlullah’ın torunudur” dedi. Hastalığı arttıkça; “Resûlullah bana bir gömlek giydirmişti. O mübârek gömleği bugüne kadar sakladım. Bir gün kestiği tırnaklarını da bu şişe içine koyup saklamıştım. Vefat ettiğim zamân o gömleği bana giydiriniz. O tırnakları da gözlerime ve ağzıma koyunuz. Belki onların hürmetine cenâb-ı Hak beni affeder” dedi. Arkasından; “Ben öldükten sonra cömertlik ve ihsân da kalmaz, çok kimselerin gelirleri kesilir. İsteyenler eli boş döner. Keşke Zî-Tuvâ denilen köyde bir Kureyşli olsaydım da, emirlik ve hâkimlik ile uğraşmasaydım” diyerek üzüldüğünü açıkladı. 680 (H.60) senesinin Receb ayında Şam’da vefât etti. Kabri Şam’dadır.
Hazret-i Muâviye, uzun boylu, beyaz tenli, heybetli idi. Güzel konuşur, güzel ve idâreli davranırdı. Çalışkan, gayretli, azimli idi. Arabistan’da meşhûr olmuş dört Sahâbîden birisidir. Sanki her bakımdan devlet başkanı olmak için yaratılmıştı. Hattâ Hazret-i Ömer, Hazret-i Muâviye’ye her bakışta; “Bu, ne güzel bir Arab sultânıdır” derdi. Cins atlara biner, kıymetli, elbiseler giyerdi. Resûlullah’ın sohbetinin bereketi ile şerîatten hiç ayrılmazdı. Hazret-i Ali onun hakkında; “Muâviye’nin hâkimliğini kötülemeyiniz! O giderse başların koptuğunu görürsünüz” buyurmuştur.
Ali bin Ahmed hazretleri, Fedâil-üs-Sahâbe adlı risâlesinde, Muâviye bin Ebî Süfyân’ın üstünlüklerini şöyle anlatıyor: İbn-i Abbâs (r.anh) şöyle anlatır: “Peygamber efendimizin mescidinde bir grup Sahâbeyle oturmuş, birbirimizin, Resûlullah zamânındaki üstünlüklerini konuşuyorduk. Bu arada içeriye, uzun boylu, kısa boyunlu, geniş omuzlu ve yüzü örtülü bir zât girerek bize selâm verdi. Selâmını aldık. Yanımıza oturdu ve; “Ey Eshâb-ı Resûlullah! Görüyorum ki, Allahü teâlâ sizi hayır için bir araya getirmiş bulunuyor” dedi. Biz de ona; “Sen bizimlesin” dedik. Bize; “Niçin toplandınız?” diye sorunca, biz de; “Resûlullah zamânındaki fazîletlerimizi konuşuyoruz” diye cevâb verdik. “Senin de tesbit ettiğin fazîletin var mı?” diye ona sorduğumuzda; “Evet! Ben sizin hiç birinizde bulunmayan altı hasletle fazîletli kılındım” dedikten sonra yüzünü açtı. Yüzünü açınca, bu zâtın Muâviye bin Ebî Süfyân (r.anh) olduğunu gördük. Ona tekrar selâm verip; “Bu üstünlüklerini bize anlat. Belki içimizden bunları bilen vardır” dedik. Muâviye bin Ebî Süfyân (r.anh) bunun üzerine anlatmaya başladı. “Ben altı haslet ile sizden fazîletli oldum. Birincisi; “Bir gün Resûlullah’ın hanımı olan kız kardeşim Ümmü Habîbe’nin evinde idim. Saçımı taramış, gözlerime sürme çekmiş bir hâlde iken uyku bastırdı ve kızkardeşimin dizine başımı koyup uyudum. Bu arada Peygamber efendimiz içeri girince, kardeşim başımı dizlerinin üzerinden kaldırıp, yastığa koymak istediğinde, Resûl-i ekrem; “Dizlerinin üzerinde kalsın, yâ Ümmü Habîbe!” dedikten sonra; “Ey Ümmü Habîbe! Onu çok mu seviyorsun?” buyurmuş. Kızkardeşim de; “Evet yâ Resûlallah! Nasıl sevmiyeyim? O kardeşimdir” dediğinde, Resûlullah; “Ey Ümmü Habîbe, onu sev! Çünkü onu Allah seviyor, melekleri ve Resûlü seviyor” buyurmuştur” dedi. Anlattıklarını dinledikten sonra, biz de ona, doğru söyledin dedik.
İkincisi; “Bir gün Resûlullah efendimiz ile birlikte bir sefere çıkmıştık. Resûl-i ekrem bir hayvana binmiş, ben de arkalarından yürüyordum. Çok şiddetli bir sıcak vardı. Resûlullah bana doğru baktı. Sıcağın şiddetinden iki gözüm ve yanaklarım kızarmıştı. Yanaklarımdan ter dökülüyordu. Resûl-i ekrem bana; “Yâ Muâviye, yanıma yaklaş!” buyurdu. Yanına yaklaşınca beni hayvanın terkisine aldı. Sonra; “Neren bana temas ediyor?” diye sordu. Ben de; “Karnım, yâ Resûlallah!” dedim. O zamân; “Allahü teâlâ karnını ilim ve yumuşak huy ile doldursun” buyurdu” deyince, bizde ona; “Doğru söyledin” dedik.
Üçüncüsü; “Resûlullah’a bir tabak ayva hediye edilmişti. Herkese bir tane verdi. En sonunda bir ayva kalmıştı. Sâdece Resûl-i ekrem ve ben almamıştık. Kalan bir ayva, Resûlullah efendimizin elinden düştü. Yerden alıp kendisine vermek istediğimde; “Onu al yâ Muâviye! Yarın kıyâmet gününde, o ayva elinde olarak bana kavuşursun” buyurdu” deyince, biz de; “Doğru söyledin” dedik.
Dördüncüsü ise; Resûl-i ekrem, Sahâbe-i kirâm ile birlikte Tebük gazvesinden dönerken, Hudeybiye mevkiine geldik. Şiddetli bir sıcak vardı ve çok susamıştık. Neredeyse susuzluktan helâk olacaktık. Resûl-i ekrem’in yanına giderek; “Yâ Resûlallah! Mûsâ aleyhisselâmın kavmine istediği gibi, sen de Rabbinden su taleb etmez misin!” dedim. Bana; “Yâ Muâviye! Bak şurada bir kaya görüyorsun” buyurduklarında, güneş ışınlarında parlayan beyaz bir kaya gördüm. Peygamber efendimiz elime, ortadan yarılmış bir çubuk verdi ve; “Ey Muâviye! O kayanın yanına git ve ona bu çubukla vur. Mûsâ bin İmrân, senin Peygamberinden daha cömert değildir” buyurdu. Gösterdikleri yere gidip taşa vurunca, baldan tatlı, buz gibi bir su fışkırdı. Hemen içmeye teşebbüs ettim. Bu sırada sevgili Peygamberimizi ve Eshâbını hatırladım ve geri çekildim. Arkama bakınca, onları arkamda bekler gördüm. Resûl-i ekrem bana; “Ey Muâviye, iç! Allahü teâlâ bu suyu senin için yarattı” buyurdu” deyince, biz yine; “Doğru söyledin” dedik.
Beşincisi de; “Resûlullah, mescid-i saâdetlerinde bulundukları bir sırada Cebrâil aleyhisselâm geldi. Havada durup; “Esselâmü aleyke yâ Ahmed! Allahü teâlâ size selâm ediyor. Bugün de sana ve ümmetine ikrâm olarak bir fazîlet verildi” deyince, Resûl-i ekrem; “Ey Kardeşim Cebrâil! Bu fazilet nedir?” diye suâl etti. Cebrâil de cevâb olarak; “Sana, Âyet-el-kürsî’yi ihsân etti” deyince, Resûlullah; “Bu âyeti kim yazacaktır?” buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm; “Şu kapıdan içeriye ilk giren kişi” dedi. O kapıdan Resûl-i ekremin yanına giren ilk şahıs ben oldum. Resûlullah bana; “Yâ Muâviye! Cenâb-ı Hak bugünkü fazîleti sana nasîb etti” buyurunca; “Nedir o, yâ Resûlallah?” dedim. Bunun üzerine: “Sana, Âyet-el-kürsî’yi tahsis kıldı” buyurdu. Sonra beyaz bir kâğıt ve kırmızı yakuttan bir kalemi bana uzatarak; “Ey Muâviye! Âyet-el-kürsî’yi yaz!” buyurdu Ben de; “Yâ Resûlallah! Eve gidip hokka ve mürekkeb getireyim mi?” diye sorunca, Resûl-i ekrem; “Yâ Muâviye yaz! Zîrâ Allahü teâlâ kalemi de Âyet-el-kürsî’den yaratmıştır” buyurdu. Bunun üzerine yazmaya başladım. Yazma işini bitirince, Resûl-i ekrem elimde bulunan kâğıtları aldı. Yazdıklarımı büyük bir titizlikle düşünmeye ve okumaya başladı. Kendi kendime; “Peygamber efendimiz ümmîdir, okumayı yazmayı bilmiyor, acaba yazdıklarımı nasıl okuyor?” diye aklımdan geçiriyordum. Peygamber efendimiz dönerek; “Yâ Muâviye! Bana öyle geliyor ki, sen Resûlullah ümmîdir, okuma-yazma bilmez diyorsun” buyurunca; “Evet öyledir yâ Resûlallah!” dedim. Resûlullah; “Yâ Muâviye! İyi ve dikkatle dinle” buyurdu ve okumaya başladı. Her harf üzerinde duruyor ve onları çok güzel telaffuz ediyordu. Ben de kendilerini dinledim” deyince, biz yine; “Doğru söyledin” dedik.
Altıncısı ise; “Bir gün Peygamber efendimizin arkasında namaz kılıyorduk. Resûl-i ekrem, Fatiha sûresini okuyup “Veladdâllîn” dediklerinde, peşinden; “Âmîn” dedim. Namazdan sonra mihrâbtan Eshâb-ı kirâma; “Ey müslümanlar! Hanginiz “Âmîn” dedi?” buyurunca, hiç kimse cevâb vermedi. Ben de cevâb vermekten korktum. Resûl-i ekrem aynı soruyu iki üç defa tekrarladılar. Fakat yine kimseden bir ses çıkmadı. Bunun üzerine ben; “Yâ Resûlallah! Ondan ne istiyorsunuz?” dediğimde; “Onu ve ona tâbi olanları Cennet’le müjdelemek istiyorum” buyurdu. O zamân; “Yâ Resûlallah! Ben söyledim” deyince, “Yâ Muâviye müjdeler olsun! Onun ve kıyâmete kadar onu söyleyenlerin sevabı sanadır” buyurdu” deyince, biz de ona; “Doğru söyledin” dedik.
Buyurdu ki: “Herkesi memnun etmek, mümkündür; yalnız hasetçi olanı memnun etmek zordur. Çünkü o ancak hased ettiği şeyin yok olması ile sevinir.” 
“Yumuşaklık gösterip tahammül ediniz ki, fırsat dâima elinizde olsun. Fırsatı ele geçirdikten sonra dilerseniz hakkınızı alırsınız, dilerseniz af edersiniz.”
Büyük İslâm âlimi Abdullah ibni Mübârek’e; “Hazret-i Muâviye ile Ömer bin Abdülazîz’den hangisi efdâldir?” diye soruldukda; “Resûlullah’ın yanında giderken, Hazret-i Muâviye’nin bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazîz’den yüzlerce defa daha kıymetlidir” buyurmuştur. Hazret-i Muâviye, Peygamberimizden çok hadîs rivâyet etmiştir. Bu hadîs-i şerîflerden birkaçı şöyledir:
“Allahü teâlâ kime iyilik murâd ederse, onu din âlimi yapar ve dînine zarar verecek şeyleri ona bildirir. Ona doğruyu gösterir.”
Ahmed, Nesâî ve Ebû Dâvud’un. Muâviye’den merfû olarak bildirdiklerine göre; “Bütün günahları Allah’ın bağışlaması umulur, yalnız müşrik olarak ölen ve kasden bir mü’mini öldüren müstesnâ.”
ACELE EDEN, HATÂYA DÜŞER
Hazret-i Muâviye’nin af ve ihsânı hikâyelerin yazılmasına sebeb olmuş; yumuşaklığı ve sabrı atasözü hâline gelmiştir. Bir gün Hazret-i Hasen, borçlarının çok olduğunu söyleyince, seksenbin altın hediye etti. Hazret-i Muâviye, Amr ibni Âs’dan gelen bir mektuba yazdığı cevâbda; “Bilmiş ol ki, iyi işlerde düşünerek hareket etmek, insanı daha doğru neticelere ulaştırır. Hedefine ulaşan, acele etmeyendir. Acele eden, hüsrandadır. İşinde sebat eden, isabet eder veya hedefe yaklaşır. Acele eden hatâya düşer yâhud hatâya yaklaşır. Yumuşaklık kendisine kâr etmiyen kimseye, hiddet zarar verir. Tecrübelerden ders almayan şeref kazanamaz” buyurdu.

1) Tam İlmihâl Seûdeti Ebediye; sh. 1038
2) Eshâb-ı Kirâm; sh. 358
3) Müjdeci Mektuplar; 58. mektub
4) Fâideli Bilgiler; sh. 337
5) En-Nâhiye; sh. 14
6) Tathîr-ül-cinân; sh. 7
7) Muhtasar-ı Tuhfe; sh. 3
8) El-A’lam; cild-7, sh. 261
9) El-Kâmil fi’t-Târih; cild-4, sh. 2
10) Târih-i Taberî; cild-4, sh. 180
11) Medâric-ün-Nübüvve; cild-2, sh. 661
12) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-4, sh. 216
13) İslam Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 364, cild-5, sh. 45
14) Fedâil-üs-sahâbe (Ebü’l Hasen Kureşî, Süleymaniye Kütüphanesi, Şehîd Ali kısmı No. 2763) varak 161a

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Derler ki, Hâris el-Muhâsibî kırk yıl sırtını duvara dayamayıp, ayaklarını uzatmadan oturdu.

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, meyân hâcı Muhammed Lâhorîye yazılmışdır. Allahü teâlânın zâtını sevmek ve bu sevgide üzmenin ve sevindirmenin, berâber olduğu bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası