hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
17:7
17 Temmuz 2010 Cumartesi
Okunma Sayısı: 805
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

Hindistan da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden.

İsmi, Seyyid Muhammed bin Seyyid Ahmed Buhârî olup, lakabları; Mahbûb-i İlâhî (Allah’ın sevgilisi), Sultân-ül-Meşâyıh ve Nizâmüddîn Evliyâ’dır. Nizâmüddîn Evliyâ, 1238 (H.636) senesi Safer ayının yirmiyedisinde Bedâyun’da doğdu. 1325 (H.725) senesi Rebî’ul-âhir ayının onsekizinde Hakk’ın rahmetine kavuştu. Delhi civârındaki Gıyâspûr’da defnedildi. Sonradan büyük bir türbe yapıldı. Nizâmüddîn Evliyâ’nın babası Seyyid Ahmed Buhârî’nin, doğar doğmaz Kelime-i şehâdet söylediği bildirilmiştir. Aynı şekilde zamânını duâ ve ibâdetle geçiren annesi Bibi Züleyha Hâtûn da, dindar bir hanımdı. Duâsının kabûl olduğu meşhûrdur. Nizâmüddîn Evliyâ’nın baba tarafından dedesi Hâce Seyyid Ali Buhârî ile, anne tarafından Hâce Arab Buhârî kardeş çocukları idi. Her ikisi de, Hindistan’a Buhârâ’dan Sultan et-Tamîs zamânında hicret etmişler, Lâhor’da kısa bir müddet kaldıktan sonra, bir çok ulemâ ve evliyânın da dâimî olarak yerleştikleri Bedâyun’a gelmişlerdi.
Nizâmüddîn Evliyâ’nın babası Hâce Ahmed Buhârî, manevî ilimlerin yanında, üstün hâlleri ve takvâsı ile meşhûr derin bir kelâm ve fıkıh âlimi idi. Bu husûsiyetlerinden dolayı Dehli sultânı Gıyâsüddîn Balban onu Bedâyun’a başkâdı olarak tâyin etti. Hâce Ahmed Buhârî, bir süre sonra görevinden istifa ederek, kendini Cenâb-ı Hakk’a ve O’nun dînini yaymaya adadı. Hâce Ahmed Buhârî, Nizâmüddîn Evliyâ daha beş yaşında iken, Bedâyun’da vefât etti ve oraya defnedildi.
Babasının vefâtı üzerine, eğitimi annesinin üzerine kaldı. Anne-oğul, bâzan hiç bir yiyecek bulamadan günlerini geçirmek zorunda kaldılar. Yiyecek bir şey olmadığı zamân, annesi ona ümid vermek için; “Muhammed! Bugün Allahü teâlânın misâfiriyiz” derdi. Şiddetli açlık ve fakîrliğin verdiği ızdırâbı hissedeceği yerde, Nizâmüddîn Evliyâ, böyle geçen günlerden zevk alır ve annesine; “Ne zamân Allahü teâlânın misâfiri olacağız” derdi.
Annesi, Nizâmüddîn Evliyâ’yı Bedâyun’da, Mevlânâ Alâüddîn Usûlî’nin derslerine gönderdi. Nizâmüddîn Evliyâ, çok kısa zamân sonra, Celâlüddîn-i Tebrîzî’nin halîfesi Ali Molla Büzürk Bedâyûnî’nin elinden fazîlet sarığını giydi. Molla Büzürk ona, seçilmiş ulemâ ve evliyânın bulunduğu bu toplantıda hayır duâ etti.
Nizâmüddîn Evliyâ, Genc-i Şeker’in her tarafa yayılan şöhretini, Ebû Bekr Kavval’dan duyar duymaz, onunla görüşmeye karar verdi. Bir gün hiç bir yol hazırlığı yapmadan, Genc-i Şeker ile görüşmek için annesini ve kız kardeşini de yanına alarak, Bedâyun’u terk etti. İlk durağı Dehli oldu. O zamânlar Dehli, ilim ve irfânın beşiği idi. Bu sırada Nizâmüddîn Evliyâ, yirmi yaşında idi. Dehli sultânı olan Balaban zamânındaki âlimlerin ve evliyânın eşsiz hâmisi idi. Dehli, âlimler ile aydınlanıyordu. Mevlânâ Şemsüddîn de buranın büyük âlimlerinden idi.
 Anne ve kardeşinin geçim yükünü de omuzlarında taşıyan Nizâmüddîn-i Evliyâ, bir müddet Dehli’de kaldı. Bu esnâda Mevlânâ Şemsüddîn’in derslerine devâm ederek, yüksek derecelere kavuştu. Ayrıca, Mevlânâ Kemâlüddîn Zâhid’den hadîs ilmini öğrendi.
Nizâmüddîn Evliyâ, Dehli’de Hâce Necîbüddîn Mütevekkil’e çok yakın bir evde oturuyordu. Bu zât, evliyânın büyüklerinden olup, aynı zamânda Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker’in kardeşi idi. Nizâmüddîn Evliyâ, bir süre bu zâtın derslerine devâm etti. Genc-i Şeker’in üstünlüklerini ondan dinledi. Daha sonra Nizâmüddîn Evliyâ, Genc-i Şeker ile görüşmek için Acuzan’a gitmek üzere yola çıktı. 1257 (H.655) senesi Receb ayının onbeşinde Acuzan’a varınca, hemen Genc-i Şeker’in yanına gitti. Genc-i Şeker, onu görür görmez Fârisî bir beyt okudu:
Ayrılığın ateşiyle nice gönüller kebâb oldu,
İştiyâkın fırtınasıyla pek çok can harâb oldu.
Çeştiyye büyüklerinden olan Genc-i Şeker, bu beyte ilâveten; “Yâ Nizâmüddîn! Hindistan’ın kutubluğunun mes’ûliyetlerini devretmeyi ciddî şekilde düşünüyordum. Allahü teâlâ bize yol gösterdi ve senin gelişini bana haber verdi” dedi. Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, Nizâmüddîn Evliyâ’yı talebeliğe kabûl etti ve an’anevî yola giriş başlığını onun başına koydu. Nizâmüddîn Evliyâ, 1258 (H.656) senesi Rebî’ul-evvel ayının üçüne kadar Genc-i Şeker’in yanında kaldı. Şihâbüddîn Sühreverdî’nin yazdığı Avârif-ül-me’ârif ile Ebû Şekûr Sülemî’nin Temhîd adlı eserini okudu. Lüzumlu eğitimi gördükten sonra, hilâfet vazîfesi verilip Dehli’ye gitmesi istendi.
Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, Nizâmüddîn Evliyâ’ya Dehli’ye giderken iki değerli tavsiyede bulundu: Birincisi; “Borçlanmak zorunda kalırsan, onu hemen öde.” İkincisi; “Dâima düşmanlarını memnun etmeye çalış” idi. Nizâmüddîn Evliyâ, hocasının bu sözlerine hayâtı boyunca uydu ve her işinde muvaffak oldu.
Nizâmüddîn Evliyâ, bundan sonra Acuzan’ı on defa daha ziyâret etti. Bu ziyâretlerinin üçünü hocası hayâtta iken, yedisini de hocasının vefâtından sonra yaptı. Bir ziyâretinde hocası Genc-i Şeker, onun için husûsî duâda bulunarak şöyle dedi: “Yâ Rabbî! Nizâmüddîn’in her arzusunu kendisine ihsân eyle!” Bu duâdan sonra, Allahü teâlâ, Nizâmüddîn Evliyâ’nın hiç bir isteğini geri çevirmedi. Hocası hayâtta iken yaptığı son ziyâretinde, yine ona şöyle duâ etti: “Allahü teâlâ seni mes’ûd ve bahtiyâr eylesin. Sen dalları ve budakları ile geniş bir ağaç olacaksın. Sıkışan insanlık onun altında barınıp huzûr bulacak.” Allahü teâlâ bu duâda istenilenleri de ihsân etti. Nizâmüddîn Evliyâ, takvâsı ve cömertliği ile büyük bir üne kavuştu ve Mahbûb-i ilâhî (Allahü teâlânın sevgilisi) lakabını kazandı.
Nizâmüddîn Evliyâ, hocasının emri ile Dehli’ye gittiği zamân, ibâdetlerini huzûr içinde yapacak sâkin ve uygun bir yer bulamadı. Gıyâspûr’da üstü sazla örtülü küçük bir kulübede yerleşti. Fakat çok geçmeden Sultan Gıyâseddîn Balaban’ın torunu Sultan Mu’izzüddîn Keykubâd; Gıyâspûr’a yakın bir yerde saray inşâsını başlattı. Sultânın komutanları, şehzadeleri ve halk, Nizâmüddîn Evliyâ’nın dergâhını çok sık ziyâret ediyorlardı. Bu durum, Nizâmüddîn Evliyâ’nın yaşayışında biraz karışıklığa sebeb oldu. Bu yüzden, Nizâmüddîn Evliyâ buradan ayrılmak istedi. Tam Gıyâspûr’dan ayrılacağı sırada bir genç gelip, Fârisî olarak şunları söyledi: “Her şeyden önce, şöhretinin yayılmasından çekinmelisin. Şimdi bu kadar yaygın şöhretten sonra, kıyâmet gününde yüce Peygamberin yanında seni gözden düşürecek işi yapmaya çalışma. Bir kimsenin inzivâya çekilip, kendisini Allahü teâlâya bağlılığa adayarak, dünyâdan kaçıp kurtulması kolaydır. Fakat asıl cesâret ve mertlik, kalabalık halkın içinde inzivâya çekilip, huzûr bulmaktır. Böyle karışıklıklardan müteessir olmamaktır.” Bunun üzerine Nizâmüddîn Evliyâ son nefesine kadar Gıyâspûr’da kaldı. Daha sonra Gıyâspûr’un ismi Nizâmüddîn olarak değiştirildi.
İleri gelen devlet adamlarından olan talebesi Ziyâüddîn, hocasına; Sultan Mu’izzüddîn Balaban’ın sarayına yakın bir dergâh yaptırdı. Bu yakınlıktan dolayı, saray mensupları, şehzâdeler, komutan ve subayların çoğu Nizâmüddîn Evliyâ’ya talebe olup, hocalarının manevî te’siri ve dînî eğitimi altında, ahlâkî ve ictimâî huyları çok değişti. Hepsi, Allahü teâlâdan korkan, yaşayışı intizamlı insanlar hâline geldiler. Bir mıknatıs gibi etkisi olan bu te’sirden, Dehli halkı da istifâde etti.
Uzun bir ömür süren Nizâmüddîn Evliyâ, yükselen ve düşen yedi Dehli sultânı gördü. Bu sultânlardan bâzıları, onun bağlılarından idi. Bâzısı ise, kısa görüşlü olup, zâlimdiler. Bunlar, Nizâmüddîn Evliyâ’nın misâfirperverliğini ve şöhretini kıskanıyorlardı. Nizâmüddîn Evliyâ, kendisine bağlı olanlar dâhil, hiç bir sultânı ziyâret için saraya gitmedi. Sultânları da dergâhına kabûl etmedi.
Sultan Celâlüddîn Fîrûz Şah Halacî, Nizâmüddîn Evliyâ’nın âşıklarından olduğu için sık sık hediyeler gönderirdi. Sultânın en büyük arzusu, bizzat onunla görüşmek idi. Fakat bunu bir türlü başaramadı. Şâir ve Nizâmüddîn Evliyâ’nın talebesi Emîr Hüsrev, sarayda sultânın maiyetinde idi. Sultan bir defâsında onun yardımıyla Nizâmüddîn Evliyâ’nın huzûruna girmek istedi. Fakat Emîr Hüsrev, hocasından izinsiz bu işi yapmak istemedi. Nizâmüddîn Evliyâ, sultânla görüşmek istemedi ve o ara Acuzan’a gitti. Sultan bunu haber alınca, çok üzüldü ve Emîr Hüsrev’den bir açıklama istedi. Emîr Hüsrev şöyle dedi: “Biliyorum ki, zât-ı şâhânenizin memnuniyetsizliği, benim hayâtımın tehlikeye girmesi demektir. Fakat yine biliyorum ki, hocamın memnuniyetsizliği de, îmânımın tehlikeye düşmesi demektir.” Emîr Hüsrev’in bu cevâbı, sultânın çok hoşuna gitti ve mes’elenin üzerine daha fazla gitmedi.
Sultan Celâlüddîn Halacî’den sonra sultan olan Alâüddîn Halacî, din bilgisi az olmasına rağmen, zekî ve becerikli bir idâreciydi. Saray erkânından bâzıları, yeni sultânı Nizâmüddîn Evliyâ’ya karşı yanlış yola sevk etmeye çalıştılar. Onlar, sultâna: “Nizâmüddîn Evliyâ’nın te’siri her geçen gün hızla artıyor. Böyle giderse, bir gün makâmınıza el koyar” dediler. Fakat, zekî ve akıllı Sultân Alâüddîn, acele karâr vermeyi istemedi. Nizâmüddîn Evliyâ’ya; “Sultanlığımda halli îcâbeden zor mes’eleler ortaya çıktığı zamân, zât-ı âlinizle müşâvere etmek istiyorum” yazılı bir pusula gönderdi. Nizâmüddîn Evliyâ, bu pusulayı okuduğuna pişmân oldu ve cevap olarak şöyle yazdı: “Yolumuzun mukaddes an’analeri sebebiyle, böyle bir müşâvere, dînî vazîfelerimin îfâsını güçleştireceğinden, teklifinize rızâ gösterecek bir hâli kendimde göremiyorum. Ne kendimi memleketin siyâsî hâdiselerine karıştırmak, ne de ilâhî gâyeye hizmetten başka bir şey yapmak istiyorum.” Bu açık cevap, Sultan Alâüddîn’i memnun etti ve zihnindeki bütün yanlış anlama ve şüpheleri ortadan kaldırdı. Bilakis, o büyüğe karşı içinde bir aşk ve bağlılık hâsıl oldu.
Sultan Alâüddîn, bir gün ordusunu güney bölgesine sefere göndermişti. Bir süre bu sefer hakkında hiç haber alamadı ve endişeye kapıldı. Nizâmüddîn Evliyâ’nın talebelerinden olan bâzı komutanları göndererek, şu mesajı yolladı: “Sizin, İslâm’a sevgi ve saygınız bizden çok fazladır. Eğer manevî gözünüzle, güneydeki seferin durumunu ve sefer haberlerini öğrenip bildirirseniz, bizi çok sevindireceksiniz. Çünkü durumdan çok endişeliyim.” Cevâb olarak; “Bu zaferden başka zaferler de sizi bekliyor” buyurdular. Buyurdukları gibi, bir süre sonra ordu zafer haberi ile Dehli’ye geldi. Sultan, şükran ifâdesi olarak, Kara Beğ ile Nizâmüddîn Evliyâ’ya beşyüz altın gönderdi. Kara Beğ bu para ile dergâha vardığı sırada, dergâhta bulunan Horasanlı bir derviş; “Hediye müşterek” diye seslendi. Bunun üzerine Nizâmüddîn Evliyâ; “Yalnız bir kişi alırsa daha güzel olur” diyerek, hediyenin tamâmını ona verdi.
Sultan Alâüddîn’in, Nizâmüddîn Evliyâ’ya karşı beslediği sevginin çok arttığını gören Kara Beğ, sultâna; “Zât-ı âlileriniz, ona karşı bu kadar hürmet ve muhabbet beslediği hâlde, henüz onunla görüşmemiş olmanız hayret vericidir” dedi. Buna karşılık sultân; “Ey Kara Beğ! Bizim işimiz sultanlıktır. Biz, baştan ayağa kadar günâha batmışız. Bu yüzden o büyükten utanıyorum, O büyük zâtla nasıl görüşebilirim?” dedi ve arkasından oğulları Hızır Hân ve Şâdi Hân ile Nizâmüddîn Evliyâ’ya ikiyüzbin gümüş para gönderdi ve talebeliğe kabûl edilmesini ricâ etti. Hediyeleri kabûl ederek, fakîr ve ihtiyâç sâhiblerine dağıttı. Fakat sultânın ziyâret talebini reddeden Nizâmüddîn Evliyâ; “Sultânın buraya gelmesine lüzum yok. Ben devâmlı onun muvaffakiyeti için duâ ediyorum. Fakat buna rağmen hâlâ buraya gelmekte ısrar ederse, bu fakîrin evinde iki kapı vardır. Sultan birinden girerse, biz diğerinden çıkarız” buyurdu.
Kardeşlerini öldürerek Sultan Alâüddîn’in yerine geçen Kutbüddîn Halacî, Nizâmüddîn Evliyâ’ya kin beslemeye başladı. Bu kin, daha sonra açık bir düşmanlığa dönüştü. O zamân Nizâmüddîn Evliyâ’nın dergâhında günlük masraf fakir, dul, yetim ve muhtaç kimselere verilen sadakalar hâriç, ikibin gümüş idi. Bu durumu kıskanan bâzı kişiler, sultâna; “Nizâmüddîn Evliyâ, bu sadaka olarak dağıttığı ve harcadığı servetini, onu sık sık ziyâret eden şehzâdelerden ve devletin resmî vazîfelilerinden topluyor” diye şikâyette bulundular. Ayrıca sultânı, herkesin Nizâmüddîn Evliyâ’yı ziyâret etmemesi için bir emir çıkarmak üzere iknâ ettiler. Bu durumu duyan Nizâmüddîn Evliyâ, dergâhındaki harcamaları iki katına çıkardı ve buradan istifâde edenlerin sayısı onbinden, onaltı bine yükseldi. Sultânın çıkardığı emrin hiç bir zararı olmadığı görüldü. Sultan bu durumu işittiği zamân; “Yanılmışım! Şeyhe, Allahü teâlâ yardım ediyor” demekten kendini alamadı. Bu kerâmete rağmen, Nizâmüddîn Evliyâ’ya düşmanlığı devâm etti. Bir gün sultan, onu huzûruna çağırdı. Buna cevab olarak, Nizâmüddîn Evliyâ şöyle dedi: “Ben, sûfî bir kişiyim, dergâhımdan dışarı çıkmam. Daha da önemlisi her sûfî silsilesinin kendine mahsûs değişmeyen an’aneleri vardır. Bizim büyüklerimizden hiçbiri saraya gitmemişler ve herhangi bir sultânın maiyetinde bulunmamışlardır. Bu bakımdan, sultânın arzusunu yerine getiremiyeceğim. Lütfen beni kendi hâlime bırakınız.”
Mağrur sultan, bu cevabla tatmin olmadı ve Nizâmüddîn Evliyâ’nın her hafta iki defa huzûruna gelmesi için yeni emirler gönderdi. Bunun üzerine Nizâmüddîn Evliyâ, sultânın hocası olan Ziyâüddîn Rûmî’ye haber göndererek, talebesini, “Hiç bir dînin, velîlere ve mâsum talebelere zulmedilmesine izin vermiyeceği” hususunda îkâz etmesini istedi. Fakat bu haber Ziyâüddîn Rûmî’ye ulaşmadan, o vefât etti. Sultan, Ziyâüddîn Rûmî’nin dergâhında “Fâtiha” merâsimi için bütün saray erkânı ile birlikte bulunuyordu. Nizâmüddîn Evliyâ da bir kaç talebesi ile bu merâsime katıldı. Dergâha girer girmez, orada bulunanların hepsi, ona saygı göstermek için ayağa kalktılar. Nizâmüddîn Evliyâ, sultâna selâm verdiğinde, sultan selâmı almadı. Kendisinden fazla Nizâmüddîn Evliyâ’ya saygı gösterilmesine çok kızdı ve merâsimden sonra; Nizâmüddîn Evliyâ’nın da, diğer bütün saray erkânı ve devlet görevlileri gibi her ayın ilk günü, “Selâm” için sultânın dîvânında bulunması karârını alıp, bunu emir olarak Nizâmüddîn Evliyâ’ya gönderdi. Bu emir, Nizâmüddîn Evliyâ’ya; Şeyh İmâmüddîn Tûsî, Şeyh Vahidüddîn Kondûzî, Mevlânâ Burhânüddîn ve başka âlimlerden kurulu bir hey’etle gönderildi. Onlar, Nizâmüddîn Evliyâ’nın huzûrunda, sultânın isteklerine râzı olarak bu ihtilâfa son vermesini, bunun yapılmamasının, hem halk, hem de saltanat için tehlikeli neticelere sebebiyet vereceğini, yalvararak istirhâm ettiklerinde, Nizâmüddîn Evliyâ; “Bakalım, Allahü teâlânın bu iş için izni ne olacak” diye cevap verdi ve yanından ayrılmalarını istedi. Hey’et sultânın yanına dönünce, ona; “Nizâmüddîn Evliyâ istenen târihte huzûrda olacak” dediler, fakat bir kaç gün sonra Nizâmüddîn Evliyâ talebelerinin yanında; “Önce gelen büyüklerimizin âdetlerine aykırı düşen hiç bir şey yapmıyacağım. Selâm alayına katılmayacağım” dedi. Bu durum gerginliği arttırdı ve talebeleri de dehşete düşürdü. Kısa görüşlü sultan, büyüklerin maneviyât gücünü ve onların duâsının red olunmıyacağının farkında değildi. Hâlbuki Nizâmüddîn Evliyâ, hakîkatin yanında olduğundan emindi. Hakîkat; ama bu gün, ama daha sonra, dünyânın geçici üstünlüklerine karşı şerefli bir şekilde gâlib gelecekti. Bu sebepten o, inanç ve sadâkatiyle tam bir sükûnet ve huzûr içerisindeydi. Ayın yirmidokuzuncu gecesi, mağrur Sultan Kutbüddîn, sarayında uyurken en güvenilir adamlarından olan Hüsrev Hân tarafından başı kesilerek öldürüldü. Fârisî beyt tercümesi:
Zavallı korkak kedi niçin yerinde oturmuyorsun?
Gücünü aslana karşı deneyip cezaya lâyık oluyorsun?
Nizâmüddîn Evliyâ’nın bâzı kerâmetleri ve menkıbeleri:
“Sultan Alâüddîn devrinde, Dehli şehri, kuzeyden gelen zâlim bir Moğol ordusu tarafından muhâsara edilmişti. Targi komutasındaki ordunun ilerlemesi sırasında, Sultan Alâüddîn’in en iyi birlikleri güneyde harb ediyor ve o yüzden bu güçlü ordu karşısında Dehli’yi zayıf bir birlikle bir gün bile müdâfaa edemeyecek durumda bulunuyorlardı. Bu durumda sultânın tek sığınağı, Allahü teâlâ oluyordu. Sultan, Emîr Hüsrev vâsıtasıyla Nizâmüddîn Evliyâ’nın himmetlerini taleb etti. O, sultânın ve Dehli’nin bu acıklı durumunu duyunca, sâdece gülümsedi ve; “Sultâna selâmımı götürün. Endişe etmemesini söyleyin. İnşâallah Moğollar yarın sabah oradan çekilirler” buyurdu. Nizâmüddîn Evliyâ, sultâna bu haberi gönderdikten sonra, hocasını vesîle ederek münâcaatta bulundu. Allahü teâlâ, Moğol komutanı Targi’ye, ülkesinin muhâsara altında olduğunu gösterdi. Komutan, ülkesinin düşman tehlikesi ile karşılaştığını görünce, dehşete kapılıp, derhâl ordunun geri çekilmesini emretti. Ertesi sabah sultan, muhâsaranın kaldırıldığını ve bu velînin bereketi ile şehrin kurtulduğunu gördü.”
“Bir gün idârecilerden birinin evi âniden yanıp kül oldu. Evde bulunan saltanat fermânı da yandı. Bu kimse, Dehli’ye giderek, büyük zorluklarla başka bir fermân aldı. Evine dönerken, onu da kaybetti. Bütün aramalarına rağmen, bulamadı. Son derece üzgün bir hâlde Nizâmüddîn Evliyâ’nın huzûruna geldi ve fermânın bulunmasında yardımcı olması için yalvardı. Nizâmüddîn Evliyâ ona, “Bâbâ Ferîdüddîn’in ruhuna Fâtiha okursanız, Allahü teâlâ sıkıntınızın giderilmesinde yardım eder” buyurdu. O kişi kabûl etti ve bir mikdâr tatlı almak için tatlıcı dükkânına girdi. Dükkân sâhibi, tatlısını sarmak için ona bir kâğıt verdi. O kişi, tatlıyı Nizâmüddîn Evliyâ’nın huzûrunda açarken, tatlıyı sardığı kâğıdın, kaybettiği ferman olduğunu gördü. Büyük bir minnet ve şükranla Nizâmüddîn Evliyâ’ya teşekkür etti ve sevinçle evine döndü.”
Tarihçi Muhammed Kâsım’a göre 1347 (H.748) senesinde, Güney Hindistan’da meşhûr Behmenî Sultanlığı’nı kuran Alâüddîn Hasen Behmenî, hayâtının ilk yıllarında çok fakir idi ve Dehli’de bir Brehmen’in hizmetinde bulunuyordu. Bir gün Nizâmüddîn Evliyâ’nın dergâhının kapısında dilenci olarak görüldü. O sırada içlerinde şehzâde Muhammed Tuğluk’un da bulunduğu bir çok insan, Nizâmüddîn Evliyâ ile görüşüp yemeklerini yemişler, dergâhtan çıkıyorlardı. Âniden Nizâmüddîn-i Evliyâ; “Bir sultan gitti, diğer sultan ise kapıda” dedi. Orada bulunanlar bu ifâdenin mânâsını anlamadılar. Daha sonra, Nizâmüddîn Evliyâ hizmetçilerinden birine, gidip kapıda duran dilenciyi içeri getirmesini emretti. Alâüddîn Hasen içeri geldiğinde, yiyeceklerin hepsi tükenmişti. Ona verilebilecek, iftar için ayrılan bir ekmekten başka hiç bir şey yoktu. Büyük velî, bu ekmeği parmağı üzerinde bir şemsiye gibi tutarak; “Buraya bak Hasen! Bu uzun zamân ve gayret sonunda sana nasîb olacak sultanlığın, saltanat şemsiyesidir” dedi. Bu olaydan sonra, Hasen’in kısmeti yavaş yavaş açıldı ve büyük velînin dediği gibi, 1347 (H.748) senesinde Behmenî Sultanlığı’nın başına geçti. Taç giyme zamânında onun ilk emri; Nizâmüddîn Evliyâ’nın Dekken’deki halîfesi Burhânüddîn Garîb’e, fakirlere dağıtılmak üzere, otuzsekiz kilograma yakın altın ve yetmişiki kilograma yakın gümüş verilmesini emretmek oldu.
Nizâmüddîn Evliyâ’nın mübârek sözlerini ihtivâ eden beş önemli eseri vardır. Bunlar; Fevâid-ül-fü’âd, Efdal-ül-fevâid, Hazînet-ül-asfîyâ, Siyer-ül-evliyâ, Mıknatıs-ül-vahdet’tir. Bunlardan Fevâid-ül-fü’âd, Hâce Hasen Sencerî tarafından toplanmıştır.
Buyurdu ki:
“İnsanın îmânı; ancak dünyâya ve onun altınlarına bir deve pisliğinden fazla değer vermediği ve Allahü teâlâdan başka hiç bir şeye güvenmediği zamân tamam olur. Kendine Allah âşığı diyen bir kimse, dünyâyı sever ve onu sevenlerle arkadaşlık yaparsa, o bir yalancı ve münâfıktır.”
“Bir talebe için, Allahü teâlâya bağlılığın şu altı esâsı vardır: 1- Nefsini yenmek için insanlardan uzak kalmalıdır. 2- Her zamân temiz ve abdestli olmalıdır. 3- Her gün oruç tutmaya çalışmalı, yapamıyorsa az yemelidir. 4- Allahü teâlâdan başka her şeyden uzaklaşmaya çalışmalıdır. 5- Hocasına sâdık ve itâatkâr olmalıdır. 6- Allahü teâlâyı ve hakîkati her şeyden üstün tutmalıdır.”
“Bir talebe, şu dört şeyden sakınmalıdır: 1- Dünyâ ehli ve bilhassa zenginlerle görüşmekten, 2- Zikirden başka bir şeyden bahsetmekten, 3- Allahü teâlâdan başka bir şeye sevgi beslemekten, 4- Allahü teâlâdan başka bütün dünyevî şeylere kalbi bağlamaktan.”
“Kalb kırmak, Allahü teâlânın lütfunu incitmektir. Neye uğrarsa uğrasın, sâlih kimse aslâ kimseye kötü söylememeli ve lânet etmemelidir. İnsanların kabahatlerini açıklamamalıdır.”

YAĞ GİBİ YANAN SU !
 Nizâmüddîn Evliyâ, hayâtı boyunca her gün, hocasının şu emirlerine uyarak yaşadı: “1- Dâima kendini mücâhede ile meşgul eyle. Boş kalmak, şeytana çalışma alanı açar. 2- Bizim yurdumuzda oruç tutmak, muvaffakiyetin yarısıdır. Geriye kalan diğer yarısı da; namaz kılmak ve hacca gitme ile kazanılır. 3- Kendini ve talebeni terbiye et. 4- Bütün günahlardan kaçın. 5- Başkalarını düzeltmeden önce, mümkün olan bütün gayretini, kendi hatâlarını düzeltmeye sarfet. 6- Benden ne duymuş isen, onu hatırla ve her tarafa yay! 7- İnzivâya çekileceksen, onu namazın cemâatle kılındığı câmide yap. 8- Nefsini istemez hâle getir. Dünyâyı yok ve ehemmiyetsiz olarak düşün. 9- Hırstan ve bütün dünyâ arzularından vazgeç. 10- Senin yalnızlığın veya inzivân, seni Allah’a bağlılıkla meşgûl etmelidir. Eğer böyle bir inzivâdan ve mücâdelelerden yorgun düşmüş isen, daha küçüklerini yap. 11- Eğer nefsinle bir mes’elen olursa, onu uyku ile memnun et. 12- Sana kim gelirse, ihsân ve inâyetini, teveccüh ve keremini onun üstüne yağdır.”
“Bir gün Nizâmüddîn Evliyâ, dergâhının avlusuna bir su sarnıcı inşâ ettirmek isteyince sultân, sarnıç işine mâni olmak için, aynı anda kendi inşâat işlerini başlattı ve şehirdeki işçilerin hepsini kendi işlerinde çalıştırmak için emir verdi. İşçiler, Nizâmüddîn Evliyâ’ya kuvvetli bağlılıklarından dolayı, gündüz sultânın işini bitirip, gece de Nizâmüddîn Evliyâ’nın sarnıç işinde çalışmaya karar verdiler. Fakat çalışabilmeleri için, gece aydınlatma îcâb ediyordu. Bir kaç gün kandil ışığında çalıştılar. Fakat sultan, dergâha kandil yağı verilmesini yasakladı. Nizâmüddîn Evliyâ, talebesi Nasîruddîn Mahmûd’un sarnıçtan su çekmesini ve çıkan suyu, yağ olarak kullanmalarını istedi. Allahü teâlânın izniyle su, yağ gibi yanarak etrâfı aydınlattı ve Dehli ahâlisini hayretler içerisinde bıraktı. Sarnıcın inşâsı kısa sürede tamamlandı.”

1) Siyer-ül-evliya; sh. 100, 151, 551
2) Ahbâr-ul-ahyâr; sh. 60
3) Fevât-ül-fuât; sh. 28, 75, 149
4) Nizâm-ı Ta’lîm; cild-2, sh. 94, 150
5) Cevâmi-ül-kelîm; sh. 296
6) Saviours of İslamic Spirit; cild-2, sh. 145
7) The Big five of India in Sufism; sh. 138
8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 653, 664, 699, 1054
9) Nefehât-ül-üns; sh. 583
10) İslam Âlimleri Ansiklopedisi; cild-10, sh. 348

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

GÜNÜN HADİSİ

Allah’ın buğz ettiği kimseler

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, Muhammed Çetrîye yazılmışdır. İş kalbdedir. Âdet olarak yapılan ibâdetlerin işe yaramıyacağı bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası