hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
17:14
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 867
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Ordu

Bir devletin, silâhlı kuvvetlerinin tamâmı.

İslâm devletlerinde; insanların dünyâ ve âhırette rahat ve huzûra kavuşup, saâdete ermelerine vesîle olmak için teşkil edilen askerî birlikler.
İnsanlar, Âdem aleyhisselâmdan beri, kendi fikir ve emirlerini başkalarına kabûl ettirmeğe çalışınca, karşı taraf da savunma ihtiyâcı duymuştur. İnsanlar çoğalınca, değişik millet ve kavimlere ayrıldılar. Yaradılışları îcâbı topluluklar hâlinde yaşamayı tercih ettiler. Bu kavim ve topluluklar da, başka topluluklara hâkimiyet ve fikirlerini zorla kabûl ettirmek için, savaşabilecek kimseleri bir araya getirip, düşman bildikleri toplulukların üzerine saldırılar düzenlediler. Diğer taraf da karşı savunma birlikleri kurdu. Fakat bunlar, plânlı ve tertipli değildi. Bir saldırı ânında kabîle ve toplulukların eli silâh tutanları, gücü yetenlerin bir araya toplanıvermesinden meydana geliyordu. Zamânla bütün bunlar düzenli bir hâle geldi. Disiplinli ordu birlikleri teşkil edildi, önceki mücâdeleler basit silâhlarla yapılırken, sonraları gelişmiş silâhlar kullanıldı.
Devletlerin kurulması, güç ve kuvvet sâhibi olmayı gerektirdi. Mısırlılar, Sümerler, Âsurlular, Persler ve Akadlar ordular kurdular. Mûsâ, Süleyman ve Zülkarneyn aleyhimüsselâmın orduları vardı. Dâvûd aleyhisselâm Câlut’un askerleriyle savaşmıştı. Süleyman aleyhisselâm ordusu ile birlikte sabahtan öğleye kadar bir aylık yol kat eder, öğleden akşama kadar bir aylık yol daha giderdi. Eski Yunanlılarda, yediden yetmişe herkes askerlik için eğitilirdi. Hindistan seferine otuz-kırkbin kişilik ordusuyla çıkan Makedonyalı Büyük İskender, muhasara için ordusunda mancınık bulundururdu.
Kartacalı kumandan Anibal, paralı askerlerden müteşekkil ordusuyla zaferler kazandı. İnsanlara, zulmetmekten zevk alan Romalılar, bu zevklerinin tatmininde kolaylık te’min ettiği için orduya çok ehemmiyet verdiler. Romalılar, paralı askerlerden meydâna gelen ordularını, müessese ve teşkilâtlarını, M.S. 378’deki mağlûbiyetten sonra Bizans’ın merkezi olan İstanbul’a taşıdılar. Fakat Resûlullah efendimizin peygamberliğini açıkladıktan sonra Sâsânîler karşısında yenilmekten kurtulamadılar. Daha sonra da Sâsânîleri yendiler. Bizanslıların, Sâsânîleri yenecekleri, Rum sûresi birinci âyet-i kerîmede daha önceden haber verildi. Bizanslılarla Sâsânîler arasındaki bu mücâdeleler devâm ederken, Resûlullah efendimiz Medîne-i münevvereye hicret etti. İslâm devletinin ilk temelleri atıldı. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin, Abdullah bin Cahş komutasında müşriklere karşı kurduğu oniki kişilik birlik; müslümanların ilk askerî kuvveti oldu. Peygamberimiz, Medîne’nin âsâyişini korumak ve düşmanların durumunu kontrol etmek için seriyyeler, yâni küçük askerî birlikler teşkil etti. Seriyyelerdeki asker sayısı, beş ile dörtyüz arasında değişirdi. Peygamber efendimizin katıldığı ve bizzat idâre ettiği gazâlar da oldu. Peygamber efendimizin müşriklere karşı başkomutanlık yaptığı ilk savaş Bedr gazâsıdır. Bu savaşta İslâm ordusu 313 kişi, müşrik kuvvetleri ise bine yakındı. Sonraki muhârebelerde de İslâm ordusu düşman kuvvetlerinden sayıca az olmasına rağmen her zamân gâlib geldi. Bizanslılarla yapılan Mûte gazâsında üçbin mücâhid, yüzbin kişiden fazla olan düşman ordusunu yendi. Allahü teâlânın yardımı ve düzenli, itâatkâr bir ordu ile her zamân kendilerinden kat kat fazla olan düşman kuvvetlerini hezîmete uğrattılar. Peygamber efendimiz, Mekke’yi onikibin Eshâbı ile fethetti.
Resûlullah efendimiz, savaşları; İslâmiyeti yaymak ve insanların ebedî seâdete kavuşmaları için yapar veya yaptırırdı. Kendisi gitmediği zamân askerlerine;
“Ben size, Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmanızı, yanınızdaki müslümanlara karşı hayırlı olmanızı ve onlara iyi davranmanızı tavsiye ederim. Allahü teâlânın yolunda, O’nun ismini söyleyerek harbediniz. Ganîmet alınan mallara hıyânet etmeyiniz. Ahde vefâsızlık göstermeyiniz. Çocukları öldürmeyiniz. Orada hıristiyanların kiliselerinde, insanlardan ayrılıp, kendilerini ibâdete vermiş bâzı kimseler bulacaksınız. Onlara dokunmaktan sakınınız! Onların dışında, başlarında şeytanların yuvalandıkları bâzı kimselere de rastlayacaksınız ki, onların başlarını kılıcınızla koparınız. Siz, kadınları, yaşlı pîr-i fânileri öldürmeyiniz. Ağaçları yakmayınız ve kesmeyiniz. Evleri de yıkmayınız!” Baş kumandana da; “Müşriklerden düşmanınla karşılaştığın zamân, onları üç husustan birine dâvet et! Dâvetini kabûl ederlerse, Muhacirler yurdu olan Medîne’ye hicret etmeye dâvet et! Dâvetini kabûl ederlerse, Muhacirlerin sâhib oldukları haklara kendilerinin de sâhib olacaklarını ve onların mükellef oldukları vazîfelerle kendilerinin de mükellef olacaklarını bildir. Şâyet müslüman olup ülkelerinde oturmayı tercih ederlerse, müslümanlardan göçebe Arablar gibi olacaklarını ve onlar hakkında uygulanan ilâhî hükmün, kendileri için de uygulanacağını, harp ganîmetlerinden kendilerine bir şey ayrılmayacağını ve ganîmetten ancak müslümanların yanında harbedenlerin faydalanacağını bildir!
Eğer İslâm’ı kabûl etmezlerse, onları cizye vermeye dâvet et. İçlerinde bunu kabûl edenlere dokunma! Cizye vermeye de yanaşmazlarsa, Allahü teâlânın yardımına sığınarak onlarla harb et!..” buyururlardı.
Peygamber efendimiz, askerlerine her zamân tertip ve düzen içinde olmalarını emreder, karargâhı nereye kuracaklarını ve nasıl hareket edeceklerini onlarla istişâre ederdi. Nitekim Bedr gazâsında, karargâhın kurulmasıyla ilgili Eshâbının fikrini sormuş, henüz otuzüç yaşında bulunan Habbâb bin Münzir (r.anh), izin isteyip; “Yâ Resûlallah! Burası, Allahü teâlânın size karargâh kurulması için emrettiği ve mutlaka kalınması gereken bir yer midir? Yoksa şahsî bir görüş netîcesi ve bir harp tedbîri olarak mı seçildi?” diye suâl etmişti. Peygamber efendimiz; “Hayır! Bir harp tedbîri icâbı burası seçildi.” buyurmuştu. Bunun üzerine Hazret-i Habbâb; “Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Biz harpçi kimseleriz. Buraları da iyi biliriz. Şu Kureyşlilerin konacağı yerin yakınındaki kuyuda tatlı ve bol su var. Müsâdeniz olursa oraya konalım. Etrâftaki kuyuların hepsini kapatalım. Sonra bir havuz yapıp, içini su ile dolduralım. Düşmanla çarpışırken, susadıkça havuzumuzdan gelip su içeriz. Düşman ise su bulamaz ve perişân olur” dedi.
O anda Cebrâil aleyhisselâm, bu fikrin doğru olduğunu bildiren vahyi getirdi. Peygamber efendimiz; “Ey Habbâb! Doğru olan görüş senin işâret ettiğindir” buyurdular.
Resûlullah sallallahü aleyhi vesellem efendimiz, harbin nasıl yapılacağı hakkında da Eshâbının fikirlerini sorunca, elinde yayı ve oku olduğu hâlde Âsım bin Sâbit (r.anh), müsâade isteyip ayağa kalktı. Sonra; “Yâ Resûlallah! Kureyşliler bize yüz metre kadar yaklaştıklarında, onları ok atışına tutalım. Elimizle taş atımı mesâfesine geldiklerinde, taş atalım. Mızrak erişecek kadar yaklaştıklarında ise kırılıncaya kadar mızraklarımızla mücâdele edelim. Sonra da kılıçlarımızı sıyırıp çarpışalım!” diyerek re’yini bildirdi. Bu taktik, Peygamber efendimizin hoşuna gitti ve Eshâbına şu tâlimâtı verdi; “Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız. Bir yere kımıldamadan yerlerinizde sebat ediniz. Ben emir vermedikçe harbe başlamayınız. Oklarınızı, düşman size yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz. Düşman, kalkanını açtığı zamân okunuzu atınız. Düşman iyice sokulunca elinizle taş atınız. Yaklaştıklarında da mızraklarınızı kullanınız. Düşmanla göğüs göğüse gelindiği zamân da kılıçlarınızla çarpışınız...”
Peygamber efendimiz, düşmanın karşısına gazâ ordusu ile çıktığı gibi mübârek ellerini kaldırıp, büyük bir hüzün içinde Allahü teâlâya; “Yâ Rabbî! Sen şu bir avuç cemâati helak edersen, artık sana yer yüzünde hiç ibâdet olunmaz...” diye yalvararak duâ ile de karşı çıkarlardı.
Peygamber efendimizin duâları bereketiyle, Allahü teâlâ melekleri imdâda gönderirdi. Nitekim Bedr gazâsında Cebrâil, Mikâil, İsrafil aleyhimüsselâm biner melekten meydâna gelen orduların başında gazâya iştirâk etmişlerdi. Cebrâil aleyhisselâmın başında sarı, diğerlerininkinde ise beyaz sarıklar vardı. Sarıkların uçlarını arkalarına sarkıtmışlar, beyaz atlara binmişlerdi. Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân daha kılıçlarını müşriklere sallamadan, onların başı gövdesinden ayrılırdı. Bütün bunları, Resûlullah’ın doğru sözlü Eshâbı bizzat görüp, haber vermiştir.
Resûlullah efendimiz, orduya kumanda edecek komutanlara mübârek elleriyle bağladığı “Sancak-ı şerîfi teslîm eder, bayrak da kullandırırdı. Askerinin büyük bir kısmı piyâde idi. Öncü kuvvetlerinin başına, sağ ve sol kola kumandanlar tâyin eder, kendileri merkezde bulunurlardı. Düşmanla karşılaştıkları zamân, onları, önce dîn-i İslâm’a dâvet eder, baskın yapmaz, savaşa öğleden sonra başlarlardı.
İslâm orduları, Hazret-i Ömer zamânında Irak, Suriye, Filistin, İran, Mısır gibi memleketleri fethedince, orduya katılan müslümanlar, buralarda zirâatla uğraştılar. Servetler, arâziler edinmeye başlayınca askerlikten uzaklaşmalar görüldü. Bu büyük tehlikeyi gören Hazret-i Ömer, müslümanlara, cihâd ile meşgul olmalarını emretti. Askerlerin ve ailelerinin ihtiyaçlarını karşılamayı garanti edip, yıllık maaş bağladı. Askerleri kontrol ve idâre etmek için isimlerini, vasıflarını, maaşlarının mikdârını ve vazîfelerini kaydettirmek suretiyle ordu dîvânını (ordu defteri) meydana getirdi. Ordunun, sefer esnâsında rahat edebilmesi için dâimî ordugâhlar ve kaleler yaptırdı. Gelecek düşman baskınlarını püskürtmek için kalelere muhafız birlikleri yerleştirdi.
Müslümanlar, Allahü teâlânın; “Kâfirlerin hücûm ve işkencelerine uğramamak, onları da saâdet-i ebediyyeye kavuşturmak için insan gücünün yettiği kadar, durmadan çalışınız. En mükemmel harp vâsıtalarını yapınız. (Cihâd için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayınız. Bununla (bu hazırlanma ile) Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı (Mekke kâfirlerini) ve bunlardan başka sizin bilmeyip, Allahü teâlânın bildiği diğer düşmanlarınızı (hıristiyan, yahûdî ve mecûsî) da korkutursunuz. Allahü teâlâ yolunda ne sarfederseniz, (ecri) eksiksiz ödenir ve siz aslâ haksızlığa uğratılmazsınız” (Enfâl sûresi: 60) meâlindeki emrine uyarak, devâmlı şekilde güçlü olmaya gayret ettiler. Barışta, savaş için hazırlanmaktan geri durmadılar. En modern savaş âletlerini yapıp, din ve devletlerinin muhâfazasında ve Allahü teâlânın dîninin yayılmasında kullanıldı.
Bu devirde piyâde askerler, kalkan, kılıç ve mızrak; süvâriler ise kalkan, kılıç, yay ve ok taşırlardı. Okçulukta o kadar mahâret kazanmışlardı ki, bir okçu, bir düşmanı istediği gözünden vurabilirdi. Askerinin bu mahâreti kazanabilmesi için komutanlar, okçuluk tâlim ve eğitimi üzerinde önemle dururlar, yarışmalar tertib ederlerdi. Bunun için müslümanlar, muhâsara ettikleri kaleleri kısa zamânda zaptederlerdi. Bu mevzûda Peygamber efendimiz; “Ok atmayı ve ata binmeyi iyice öğreniniz. Mehâretle ok atmanız, benim katımda mahâretle ata binmenizden daha sevgilidir.” “İyi biliniz ki, kuvvetli olmak, ancak iyi ok atmakladır” buyururlardı.
Harplerde piyâdeler, sıkı saflar hâlinde bulunur, mızrak taşıyanlar, düşman süvârilerinin hücûmlarını püskürtmek için ön saflarda dururlardı. Sağ ve sol kanatlarda süvârî birlikleri yer alırdı. Müslümanların harp meydanlarında düşmana gâlib gelmeleri; sâdece askerî güce bağlı değil, çeviklik, sür’atli hareket, güçlüklere sabır, cesâret, en mühimi de Allah yolunda canlarını seve seve verecek şehîd olmak arzusu idi. Harp başlamadan önce komutanlar, askerin bu duygularını tahrik için şehâdet mertebesinin fazîlet ve üstünlükleri ile şehîdlerin Cennette’ki yerini anlatırlar, bu mealdeki âyet-i kerîmeleri ve hadîs-i şerîfleri okurlardı. Sonra “Allahü ekber!” diyerek tekbîr getirilir, buna harp esnâsında da devâm edilirdi. Askerin hep birden “Allahü ekber!” diyerek yeri göğü inletmesi, küffârın kalbine büyük bir korku salardı. Ordunun heyecânının devâmı, cesâretinin artması ve savaşa teşvik için komutanlar nâralar atarlar, bâzan düşmanla en önde çarpışırlardı.
Her komutan, askerine iyi muâmele etmeye dikkat eder, disiplini bozanları ve fethedilen memleket halkına kötü davrananları şiddetle cezâlandırırdı. Komutan, aynı zamânda halîfenin vekîli olarak askere namazda imâm olurdu. Âilesinden uzak askere, her dört ayda bir izin verirlerdi.
Câhiliyye döneminde Arabistan’da, savaşta vur-kaç yâni hücûm edip geriye çekilme taktiği uygulanırdı. Önce düşmana saldırırlar, kendilerini zayıf görünce geriye çekilirlerdi. Sonra tekrar saldırıp, geri çekilirler ve muhârebeye bu şekilde devâm ederlerdi.
Eshâb-ı kirâm (r.anhüm); “Allahü teâlâ, kendi yolunda kurşunla kaynatılmış binâlar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever” (Saf sûresi: 4) meâlindeki âyet-i kerîmeye uygun hareket ederlerdi. Peygamber efendimiz, onları namazdaki gibi saflara geçirirdi. Hattâ Bedr gazâsında, orduyu intizâma koyarken, saftan ileri çıkan Sevâd bin Gaziyye’nin (r.anh) göğsüne, mübârek elindeki çubuk ile dokundular ve; “Hizâya gel, yâ Sevâd!” buyurdular. Sevâd (r.anh); “Yâ Resûlallah! Elinizdeki çubuk canımı acıttı. Seni, hak din ile, Kitâb ve adâletle gönderen Allahü teâlâ hakkı için, ben de size çubukla öyle dokunmak isterim” deyince, bütün Eshâb-ı kirâm hayret etti. Kâinatın efendisinden kısas istemek olur mu ve böyle şey yapılabilir mi idi? Resûlullah efendimiz, mübârek gömleklerinin önünü açıp; “Haydi, kısas et ve hakkını al” buyurunca, Hazret-i Sevâd, Habîb-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin mübârek göğsünü büyük bir muhabbetle öptü. Herkes kısas beklerken, gördükleri manzara karşısında, kardeşleri Sevâd’a (r.anh) hayran olup, imrendiler. Sevgili Peygamberimiz; “Niçin böyle yaptın?” diye sorduklarında; “Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Bu gün, Allahü teâlânın emriyle ecelimin geldiğini görüyor, yüksek zâtınızdan ayrılmaktan korkuyorum. Bu sebeple, aramızda geçen bu son dakikalarda, mübârek vücûdunuza dudaklarımın değmesini arzu ettim. Bunu, kıyâmet gününde bana şefâat etmenize, böylece azâbdan kurtulmama vesîle yapmak istedim” deyince, Peygamber efendimiz duâ buyurdular.
Eshâb-ı kirâm, düşmanla çarpışmak için düzenli bir şekilde yürürler, içlerinden hiçbiri, ileri geri gidip, safları bozmazdı.
İslâm orduları hiç bir zamân fethettikleri ülke halkına zulüm ve işkence etmemişler, aksine orada yaşayan insanlara adâletle davranmışlar ve halkı, zâlim olan hükümdârların şerrinden kurtarmışlardır.
Ebû Ubeyde (r.anh), ordusuyla hareket ederek, sulh ile Humus’u aldı. Rum Kayseri Herakliüs’ün büyük ordularını perişân eden İslâm askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrah, adamlarını bağırtarak zafer kazandığını, her şehirde îlân etti. Yerli halka halîfe Ömer’in (r.anh) emirlerini bildirdi. Humus’u alınca da; “Ey hıristiyanlar! Allah’ın yardımı ile ve halîfemiz Ömer’in (r.anh) emrine uyarak bu şehri de aldık. Hepiniz ticâret, iş ve ibâdetlerinizde serbestsiniz. Mal, can ve ırzınıza kimse dokunmayacaktır, İslâmiyetin adâleti, aynen size de tatbîk edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Düşmana karşı, müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık, müslümanlardan hayvan zekâtı ve uşr aldığımız gibi; sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü teâlâ emretmektedir” dedi. Humus Rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beytülmâl emîni Habîb bin Müslim’e teslim ettiler. Bizans imparatoru Herakliüs’ün, asker toplayarak Antakya’ya hücûma hazırlandığı haberi alınınca, Humus’daki askerin, merkezdeki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde hazretleri; “Ey hıristiyanlar! Size hizmet edip, korumak için söz vermiştim. Şimdi halîfemiz hazret-i Ömer’den aldığım emir üzerine, Herakliüs ile gazâ edecek kardeşlerime yardım için gidiyorum. Size verdiğim sözde duramıyacağım. Bu sebeple Beytülmâla gelerek cizyelerinizi geri alın. İsimleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır” diye îlân etti. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, müslümanların adâlet ve şefkatini görünce; senelerden beri Rum imparatorlarından çektikleri zulüm ve işkencelerden kurtuldukları için, bayram yaptılar. Çoğu seve seve müslüman oldu. Kendi arzuları ile Rum ordularına karşı, İslâm askerlerine casusluk yaptılar. Ebû Ubeyde (r.anh) böylece, Herakliüs ordularının her hareketini günü gününe haber alırdı.
Müslümanlar, ilk yıllarda denizle pek ilgilenmediler. Hazret-i Ömer zamânında, Bahreyn vâlisi Âlâ bin Hadramî; gemilerle Fâris bölgesine geçti ise de, gemileri kaybetti. Hazret-i Ömer, kendisine haber verilmeden yapılan bu deniz harekâtına şiddetle karşı çıktı. Vâliyi vazîfesinden aldı. Böylece, denizcilikte yeni olan müslümanları tehlikeye atmak istemedi. Şam vâlisi Muâviye (r.anh), Hazret-i Osman zamânında deniz seferi için izin istedi. Müslümanlar, geçen zamân zarfında denizcilikle ilgili yeterli bilgileri öğrenmişlerdi. Hazret-i Osman, sâdece gönüllülerin katılması şartı ile, deniz seferlerine izin verince; Akdeniz’de ikiyüz gemilik İslâm donanması, bin gemilik Bizans donanmasını yenerek Kıbrıs’ı aldı. Sonra, binyediyüz gemilik bir İslâm donanması kuruldu. Mısır’da bir tersâne inşâ edildi. Artık denizciliği iyice öğrenen müslümanlar, başka milletlere denizcilik öğrettiler. Kısa zamânda, İspanya’dan Hindistan’a kadar İslâmiyeti yayıp, İstanbul’u bir kaç defa kuşattılar. Fakat Bizanslıların yeni buldukları Rum ateşi, bir çok müslümanın şehîd olmasına sebeb oldu.
İslâm ordusu, Emevîler devrinde bâzı küçük değişikliklerle, Hulefâ-i Râşidîn zamânındaki gibi devâm etti. Ordu, harpte beşe ayrılırdı. Biri ortada, başkumandanın emri altında bulunurdu. Buna Kalb-ül-Ceyş yâni ordunun kalbi denirdi. Sağ tarafında yer alanlara Meymene, sol taraftakine Meysere, öndeki süvarilerden meydana gelen birliklere Mukaddime, arkadakilere de Sakât-ül-Ceyş dendi. Kara ordusu, donanma ile de desteklenirdi. Emevîlerin bir devâmı şeklinde olan Endülüs Emevîlerinde de sistemde bir farklılaşma olmadı. Kuzey Afrika yerlileri ve İspanyol asıllı müslümanlara da orduda yer verildi.
Abbâsîler devrinde, Arablardan başka kavimlerin de müslüman olup, Abbasî bayrağı altında toplanmaları netîcesinde, orduda büyük bir gelişme meydana geldi. Devletin nizâmî ordusunu teşkîl eden askerin sayısı yüzbinleri aştı. Bunlar, devletten muntazam maaş alırlardı. Savaş ânında, cihâda gitmek için orduya halk arasından gönüllüler de katılırdı. Abbasî ordusunun beşte dördü Horasanlı Türklerden meydana gelmiştir. Horasan taraflarında yapılan cihâd faâliyetlerinde esir alınanlar veya yeni müslüman olan Türkler, orduya alınarak yetiştirilirlerdi. Askerler arasında bâzı kabîle gayretlerinin görülmesi üzerine müslüman Türklerin ehemmiyeti daha da arttı. Türk komutanlar, devletin en yüksek kademelerine getirildiler. Abbasî ordusundaki Türk askerlerinin sayısı yetmişbini buldu. Askerler için, Bağdâd yakınlarındaki Samarra ordugâh şehri kuruldu ve halîfe için bir saray yapıldı. Devlet bir müddet buradan idâre edildi. Bizans sınır boylarına sugur denilen kaleler yapıldı ve asker yerleştirildi. Tarsus civarı İslâm memleketlerinden gelen pek çok müslüman tarafından şenlendirildi. Onlarla birlikte, askere İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatan bir çok âlim de geldi (Bkz. Sugur ve Avâsım). Bu üslerden Bizans üzerine her yıl seferler düzenlendi.
Abbâsîlerde askerî teşkîlât; 1- Piyadeler, 2- Süvariler, 3- Okçular, 4- Mancınıkçılar, 5- Sapancılar, 6- Neftçiler, 7- Debbâbe ve dabbur araçlarını kullanan zırhlı birlikler, 8- Mühendis ve doktorlar diye sınıflara ayrılırdı.
Piyâde ve süvâriler; kılıç, harbe, mızrak, kalkan gibi silâhlar kullanırlar. Okçular; ok, yay, kılıç, kalkan taşırlar, başlarına miğfer, vücûdlarına da zırh giyerlerdi. Neftçiler; yanıcı sıvılara batırılmış bezleri yakarak düşman üzerine atarlardı. Kaleye hücûm ediyorlarsa, üzerlerine ateşin te’sir etmediği elbiseler giyerlerdi.
Her onbin kişiye, bir Emir, her bin kişiye bir Kâid, her yüz kişiye Nakîb, on kişiye bir Ârîf komuta ederdi.
Askerler sınıflarına göre elbise giyerlerdi. Kılıçları, önceden boyunlarına asarken; Mütevekkil zamânından îtibâren bellerine kuşandılar.
Abbâsîler, casusluk teşkilâtına çok önem verdiler. Seçilen kimseler, çeşitli meslek erbabı hüviyetinde komşu ülkelere gidip, topladıkları haberleri ilgili yerlere ulaştırırlardı.
Abbâsîlerde ordu işlerini yürüten iki meclis vardı. Bunlar askerlerin maaşının tesbit ve ödenmesi işlerine bakan Meclis-üt-takrîr ile ordunun sicil işlerine bakan Meclis-i mukâbele idi. Bu meclisler de kendi içinde; hassa ordusu meclisi, askerî hizmet ordusu meclisi ve eyâlet ordusu meclisi şeklinde alt birimlere ayrılıyordu.
Abbasî ordusunda donanma bilhassa Mısır’da inkişaf etmiş, Nil’de nehir gemiciliği şöhret bulmuştu. Mısır Dimyat’da tersâne kurularak donanmanın ihtiyâcı olan gemiler inşâ edildi.
Orta Asya’da hüküm süren Türk devletlerinin düzenli orduları vardı. Süvârî birlikleri ordunun esâsını teşkil ediyordu. Cesur ve cengâver askerlere sâhib olan bu ordular, Asya’ya hâkim oldukları gibi, Avrupa’nın içlerine kadar ilerlemişlerdi.
İslâmiyetin yayılması ile Türkler kitleler hâlinde müslüman olmuş, böylece İslâmiyetin şerefi, Türklüğün asâleti ile birleşerek târihe şan veren büyük devletler kurulmuştur. Bu devletlerin ordularının ortak gâyesi; İslâmiyeti insanlara duyurmak, dünyâ ve âhırette rahat ettirecek yolu onlara bildirmek olmuştur. 1040 yılındaki Dandanakan savaşından sonra Oğuz Türklerinin kurduğu büyük Selçuklu Devleti de, Allahü teâlânın dînini yaymak için büyük gayret göstermiştir. Büyük kuvvetlere sâhib olan Bizans hükümdârı Diyojen’i 1071’de Malazgird’de yenen Alb Arslan da, aynı inancın yayıcısı idi. Büyük Selçukluları, diğer Türk devlet ve beylikleri ile Osmanlılar tâkib etti. Bu devletlerin devâmlı ülkeler fethetmeleri, orduları sâyesinde olmuştur, İ’lâ-yı kelimetullah için savaşan müslüman Türk orduları, târih boyunca, Asya, Afrika ve Avupa’da sancaklarını dalgalandırmışlar, İslâm inanç, örf ve âdetlerinin o beldelerde yerleşmesinde öncülük etmişlerdir. Bu gâyenin Allahü teâlânın kendilerine bir ihsânı olduğuna inanan Türkler, târih boyunca bunu hiç kaybetmemişlerdir. Bu bakımdan hiç bir zamân gelişi güzel yapılmayan savaşlarda, milyonlarca Türk evlâdının kanı kat’î surette boş yere dökülmemiştir. Türk ordularını kıt’adân kıt’aya dolaştıran hep bu ideâl olmuştur. Bu ideâli kaybeden devletler, kısa zamânda ortadan silinmişler, yerlerini İslâmiyeti daha iyi yayanlara bırakmışlardır.
Müslümanlar; bulundukları her yerde ızdırap çeken, hor görülen, milyonlarca insanı korumuş, oralarda hak ve adâletin temelini atmışlardır. İslâm ordusu, sömürü, soygun, katliâm ve ahlâksızlıklara devâmlı karşı çıkmış; aksine, insanlık, hamiyyet, şefkat, hakka saygı ve adâleti dâima muhâfaza ve müdâfaa etmiştir. Zâlimlerin karşısında, mazlumların yanında, hakkın müdâfii olan İslâm ordusu, İstanbul fethinde görüldüğü gibi, gittiği her yerde kurtarıcı olarak karşılanmıştır.
Selçuklular, eski onlu Türk sistemi üzerine kurdukları ordularını, Peygamber efendimizden beri devâm eden ıktâ sistemine bağlı ücretli askerlerle kuvvetlendirdiler (Bkz. Iktâ). Türkiye Selçuklularının askerî teşkilâtı da Büyük Selçuklu askerî teşkilâtı gibiydi. Yaya ve atlı olan maaşlı askerler, hükümdârın mâiyetinde bulunurdu. Tımarı olan asker ile ümerânın beslemeye mecbur olduğu asker de ordunun esâsını teşkil ederdi.
Ateşli silâhların bulunmasıyla, Türkler bu yeniliği derhâl askerî sâhada uygulamaya koyuldular. Selçuklu ordusunda top kullanıldı. Osmanlılar, önceki Türk ordularının teşkilâtlarından istifâde ederek, kendilerine has bir ordu mâydana getirdiler.
İslâm ordularını meydana getiren askerler; İslâmiyetin emirlerini yaptıkları, yasaklarından kaçındıkları, komutanlarına itâat ettikleri oranda başarılı olmuşlar ve düşmana gâlip gelmişlerdir. Hazret-i Ömer, bir kaleyi muhâsara etmiş, fakat fetih bir türlü gerçekleşmemişti. Halîfe askerini toplayıp; içlerinde günâh işleyen birinin bulunduğunu, yoksa kalenin fethedilmesi lâzım geldiğini bildirmişti. Askerlerin arasından biri; “Ey Emîr-ül-mü’minîn! O kimse benim! Zîrâ, dün gece namaz kılmak için kalktığımda, misvâğımı bulamadım ve misvâksız abdest aldım” dedi. Hazret-i Ömer; “Tövbe ediniz” buyurduktan sonra, herkes bu emri yerine getirmiş ve kale, bundan sonra fethedilebilmişti.
İslâm devletinde ordular; halka zulmeden zorbaları yola getirmek, kânunlara karşı gelenleri cezâlandırmak ve İslâm topraklarına göz diken dış güçlere karşı vatanı müdâfaa etmek için kurulur. Ayrıca, askerî güçlerine göre gayr-i müslim devletlerde yaşayan insanların da İslâm’ı duyup, müslüman olma şerefine kavuşmalarına vâsıta olurlar. İslâmiyette ordunun asıl gâyesi; fitne ve fesadı temizlemek, insanların dünyâ ve âhirette kurtulmalarını sağlamaktır. İnsanları boş yere öldürmek, toprak zabtetmek, kuru kavga ve cihangirlik dâvası gütmek; İslâm ordusunun asıl gâyesi değildir.

ORDUNA İYİ DAVRAN !
 Halîfe hazret-i Ömer’in, başkumandan Sa’d bin Ebî Vakkâs’a (r.anh) yazdığı şu mektubda, müslümanların ordu tertibi ve kumandanın hareket tarzı gâyet güzel îzâh edilmektedir:
“Ey Sa’d! Askerine, her zamân olduğu, gibi, yürüyüş esnâsında da iyi davran. Onları yorgun düşürecek bir yolu tercih etme. Düşman ile zinde bir hâlde karşılaşmak için zamân zamân uygun güzergâhlarda mola ver. Cum’a günü ve gecesi dinlensinler ki, istirahat onlara yeni bir canlılık ve dinçlik versin. Ordugâhını, sulh hâlindeki köy ve kasabalardan uzakta kur ve zımmilerin bulundukları mahallere yaklaştırma. Askerlerin musîbete uğramamaları ve bir şeylerini kaybetmemeleri için iyice güvenmediğin kimselerin ordu içine girmesine izin verme. Emirlerine uyan, sabırla hareket eden askerine iyi muamele et ve vefâlı bir baba ol.
Savaştıklarınıza karşı zafer kazanmak için de olsa, andlaşma yaptığınız insanlara zulüm etme. Düşman memleketini fethedince aralarına casuslar gönder. Durumlarını öğrenmeye çalış ki herhangi bir şey sana gizli kalmasın. Etrâfında, doğruluğuna ve isâbetli görüşüne güvendiğin kimseleri bulundur. Zîra, yalancının haberi, doğru söylese bile, fayda vermez. Sahtekâr olan, lehine değil aleyhine casusluk yapar.
Düşman topraklarına yaklaştığında çok sayıda öncü birlikleri ve keşif kolları gönder. Öncüler, düşmanın gizli hâllerini öğrenir, keşif kolları da etrâfı gözetleyip onların imdat kuvvetlerinin yolunu keser. Öncüleri, kuvvetli ve askerlikte mahâret sâhibi olanlardan seç. Altlarına hızlı koşan güçlü atlar ver. Keşif koluna seçtiklerin; güçlüklere sabırla karşı koyan, sıkıntılara en çok katlanabilen, kahraman, cengâverlerden olsun. Zîra düşmana ilk gösterilecek şey kuvvettir.
Kimseyi diğerlerinden ayırarak aşırı sevgi gösterme. Böyle yaparsan yakınların ve işlerin sebebiyle kendilerini sevdiğin kimselerin çoğu emrini dinlemez olur.
Mağlûb olmaktan, zâyiât vermekten korktuğun tarafa öncü ve keşif birlikleri gönderme. Düşmanla karşılaşmadan önce, onların bütün gücünü teferruatıyla öğren. Düşman askeri kadar rahat hareket edebilmek için, araziyi en az oranın halkı kadar tanı. Bu bilgileri toplamadan önce mecbur kalmadıkça ölüm-kalım savaşına girişme. Düşmanla karşılaşınca da bütün gücünle uygun göreceğin savaş taktiğine göre çarpışmaya başla...”

1) Peygamberler Târihi Ansiklopedisi; cild-4, sh. 117, cil-6, sh. 76, 163
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-13, sh. 223
3) El-Hadârat-ül İslâmiye (A. Mez.); cild-2, sh. 125
4) Kitâb-ul-harâc (Kudâme bin Câ’fer); sh. 252
5) Muhtasar-ı Târih-il-Arab (Emir Ali); sh. 271

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Ebû Ali Dekkâk hazretleri hastalanmış, vefâtı yaklaşmıştı.

GÜNÜN HADİSİ

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası