hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
17:17
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 867
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Osman-ı Zinnûreyn (r.anh)

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin; “Her peygamberin Cennet’de bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım da Osman’dır” buyurarak medhettiği ve Cennet’le müjdelediği, iki kızını vererek dâmâdlıkla şereflendirdiği, en çok sevdiği eshâbı ve üçüncü halîfesi.

577 senesinde Mekke’de doğdu. Babası Affân olup, Kureyş kabîlesinin Benî Ümeyye kolundandı. Hazret-i Osman’ın soyu, Abd-i Menâfta Peygamber efendimizin temiz nesebi ile birleşir. Dünyâda iken Cennet’le müjdelenen on kişiden biridir. Hazret-i Rukayye’den, Abdullah isminde bir oğlu olmuş ve bu sebeble Ebû Abdullah künyesi ile de tanınmıştır. 655 (H.35) senesinde şehîd edildi.
Hazret-i Osman, ilk müslüman olanların beşincisidir. Müslüman olmadan önce ticâret ile uğraşırdı. Zengin bir tüccar olup, mükemmel ve zarîf bir cemiyet insanı idi. Kabîlesi arasında geniş bir çevresi ve büyük îtibârı vardır. İslâmiyet gelmeden önce Hazret-i Ebû Bekr ile yakın arkadaş ve dost idi. Ona karşı içten bir sevgi duyar, iş hususunda görüşüp konuşurlardı. O da hazret-i Ebû Bekr gibi câhiliyet devrinin kötülüklerinden uzak durmuştur. Hazret-i Ebû Bekr müslüman olduktan sonra, Hazret-i Osman da onun teşviki ile müslüman oldu. Müslüman oluşunu şöyle anlatır:
“Benim kâhin bir teyzem vardı. Bir gün evine vardığımda, bana; “Sana bir hâtûn nasîb olacak ki, ne sen ondan önce bir hanım görmüş olursun, ne de o, senden önce bir erkek görmüş olur. O, güzel yüzlü ve zâhide bir hâtûn olup, bir büyük Peygamber kızı olsa gerektir” dedi. Ben teyzemin bu sözüne hayret ettim. Yine bana dedi ki: “Bir peygamber geldi. O’na gökten vahy nâzil oldu.” Ben dedim ki: “Ey teyzem! Böyle bir sır, şehirde hiç duyulmadı. O hâlde bu sözü açık söyle.” O zamân teyzem dedi ki: “Muhammed bin Abdullah’a peygamberlik geldi. Halkı dîne dâvet eder. Çok zamân geçmez ki, O’nun dîni ile âlem nûrlanır. O’na karşı gelenin başı kesilir.”
Teyzemin bu sözleri, bana çok te’sir etti. Endişeye düştüm. Ebû Bekr (r.anh) ile, aramızda büyük bir dostluk vardı ve birbirimizden hiç ayrılmazdık. Bu mes’eleyi görüşmek üzere, iki gün sonra Hazret-i Ebû Bekr’in yanına gittim. Teyzemin söylediklerini ona söyleyince; “Yâ Osman! Sen akıllı bir kimsesin. Hiç görmez ve işitmez ve bir şeye fayda ve zarar vermez olan bir kaç taş ilâhlığa nasıl lâyık olur?” dedi. Ben de; “Doğru söylüyorsun, teyzemin sözü gerçektir” dedim.
Hazret-i Ebû Bekr, ona İslâmiyeti anlattıktan sonra, Resûlullah efendimizin huzûruna götürdü. Peygamberimiz, Hazret-i Osman’a şöyle buyurdu:
“Yâ Osman! Hak teâlâ seni Cennet’e misâfirliğe dâvet eder. Sen de icâbet eyle (kabûl et)! Ben, bütün insanlara hidâyet rehberi olarak gönderildim.” Hazret-i Osman, Resûlullah efendimizin yüksek hâlleri ve güler yüzle söylediği sözler karşısında kendinden geçip, büyük bir şevk ve teslimiyetle; “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh” diyerek müslüman oldu. Sonra da, daha önce Şam’a gittiği sırada gördüğü bir rüyâyı şöyle anlattı: “Yâ Resûlallah! Biz, Muan ile Zerka denilen yer arasında idik. Bir ara orada uyumuştuk. O sırada; “Ey uyuyanlar! Uyanın! Ahmed aleyhisselâm Mekke’de zuhur etti” diye nidâ eden bir ses işittik. Mekke’ye gelince de sizin peygamber olarak gönderildiğinizi öğrendik.”
Teyzem müslüman olduğumu duyunca çok sevinip, aşağıdaki şiiri okuyarak yanıma geldi:
“Sözlerim sebebiyle, Hak teâlâ Osman’a, 
Doğru yolu gösterdi, hidâyet verdi ona. 
Kendi fikrini bırak, uy Resûlün fikrine, 
Her sözü doğru olan, Allah’ın Resûlüne.”
Hazret-i Osman, müslüman olduktan sonra, diğer müslümanlar gibi çeşitli işkencelere uğradı. Bilhassa amcası tarafından çok işkence yapıldı. Müslüman olduğu için amcası, onu ip ile, belinden ağaca bağlayıp, yoruluncaya kadar kırbaç ile döverdi. O bütün işkencelere sabreder, hep kelime-i şehâdet okurdu. Müslüman olduktan sonra, Peygamber efendimizin kızı Rukayye ile evlendi. Peygamberimizin kızları Rukayye ve Ümmü Gülsüm daha önce Ebû Leheb’in oğulları Utbe ve Uteybe ile nişanlanmışlardı. Sevgili Peygamberimiz, insanları müslüman olmaya dâvete başlayınca, Ebû Leheb düşmanlık etmeye başladı. Oğulları da düşmanlık edip, Resûlullah’ın kızlarını almaktan vazgeçtiler. Böylece Resûlullah efendimizi sıkıntıya düşürmek istediler. Bunun üzerine vahy gelerek, Rukayye (r.anhâ) Hazret-i Osman’a nikâh edildi. Resûlullah efendimiz, kızı Rukayye’yi Hazret-i Osman’a verdikten bir zamân sonra, kızına; “Osman bin Affân’ı nasıl buldun?” buyurdu. “Hayırlı, iyi gördüm” dedi. “Ey canım kızım! Osman’a çok saygı göster. Çünkü Eshâbım arasında, ahlâkı bana en çok benzeyen odur” buyurdu.
Hazret-i Osman, müşrikler tarafından yapılan işkencelere uzun zamân tahammül etti. Habeşistan’a hicret etmeye izin verilince, hanımı Rukayye (r.anhâ) ile Habeşistan’a hicret etti. Ayrıca, Hûd aleyhisselâmdan sonra ailesi ile birlikte ilk hicret edenlerden oldu. Bir müddet sonra Mekke’ye dönüp, ikinci olarak tekrar Habeşistan’a hicret etti. Bu ikinci hicretten sonra Mekke’ye dönüp, son olarak Medîne’ye hicret etti. Böylece dîni uğruna üç kere hicret etmiş oldu.
Medîne’ye hicret ettiği ilk günlerde şehirde su sıkıntısı çekiliyordu. Rûme kuyusundan başka içecek su yoktu. Bu kuyu ise bir yahûdiye ait olup suyunu satardı. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz; “Rûme kuyusunu, kim satın alır, kendi kovasını müslümanların kovası ile berâber tutarsa, Cennet’teki kovası bundan hayırlı olur” buyurdular. Hazret-i Osman kuyuya varıp, yahûdî ile pazarlık etti. Yahûdî, kuyunun hepsini satmadı. Osman (r.anh), nöbetleşe bir gün kendisinin, bir gün yahûdînin olmak üzere yarısını satın aldı. Hazret-i Osman kendi nöbet gününde kuyuyu müslümanlara serbest bırakırdı. Yahûdî, nöbetinde suyu para ile sattığı için, müslümanlar, Hazret-i Osman’ın nöbetinde iki günlük sularını alır, yahûdînin nöbetinde kuyunun yanına uğramazdı. Böylece yahûdînin işi bozuldu. Sonra; “Ey Osman! İşimi bozdun” deyince, Hazret-i Osman kuyunun diğer yarısını da aldı. İlk yarısını onikibin dirheme almıştı, ikinci yarısını da sekiz bin dirheme alıp, hepsini sebil etti.
Hazret-i Osman, Bedr hâriç, bütün savaşlarda bulundu. Hudeybiye andlaşmasında Mekke’ye elçi olarak gönderildi. Tebük seferinde onbin kişilik İslâm ordusunun, bütün ihtiyâçlarını karşılayıp donattı. Ayrıca bin altın da para yardımında bulundu. Bütün malını İslâmiyetin yayılması, insanların kurtulup, saâdete kavuşması için Allah yolunda harcadı.
Bedr savaşı yapıldığı sırada, hanımı hazret-i Rukayye’nin ağır hasta olması sebebiyle, savaşa katılmasına izin verilmedi. Zafer haberi geldiği gün Hazret-i Rukayye vefât etti. Hazret-i Osman’ın, Rukayye’den (r.anhâ) Abdullah adında bir oğlu olup, hicretin dördüncü yılında altı yaşında vefât etti. Peygamber efendimiz, kızı Rukayye’nin vefâtından sonra diğer kızı Ümmü Gülsüm’ü Hazret-i Osman ile evlendirdi. Hazret-i Osman’a, Peygamber efendimizin iki kızı ile evlenme nîmetine kavuşmuş olduğu için iki nûr sâhibi mânâsına gelen Zinnûreyn denildi. Hicretin dokuzuncu yılında Ümmü Gülsüm de vefât edince, Peygamber efendimiz; “Yâ Osman! Bir kızım daha olsaydı, onu da sana verirdim” buyurdu.
Hazret-i Osman, Peygamber efendimizin vahy kâtiplerinden idi. Güzel yazan, güzel konuşan çok kuvvetli bir hatîb idi. Dâima Kur’ân-ı kerîm okur, ondan çeşitli hükümler çıkarırdı. Kur’ân-ı kerîmi hıfzı (ezberi) çok kuvvetli idi. Namazda bir rek’atte bütün Kur’ân-ı kerîmi okuyan dört kişiden biri idi. Çok okuduğu için iki mushaf elinde eskimiştir.
İslâmiyet yayılmaya başlayınca, her taraftan müslümanlar Medîne’ye gelmeye başladılar. Artık sevgili Peygamberimizin mescidi dar geliyordu. Bunun üzerine Resûlullah; “Bizim mescidimizi bir zra’ olsun genişleten Cennet’e girer” buyurdu. Osman (r.anh); “Yâ Resûlallah! Malım mülküm sana fedâ olsun. Mescidi genişletme işini üzerime alıyorum” dedi. Mescidi kırk zra’ (20 metre) genişletti ve bütün masraflarını karşıladı. Bunun üzerine; “Allah’ın mescidlerini ancak, Allah’a, âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve yalnız Allah’dan korkan kimseler tamir eder. İşte hidâyet üzere bulunanlardan oldukları umulanlar bunlardır” meâlindeki Tevbe sûresinin onsekizinci âyet-i kerîmesi nazil oldu.
Eshâb-ı kirâmdan bir zât şöyle rivâyet eder: “Birgün Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, yakında meydana gelecek fitneleri anlatıyordu. Bu sırada dışarda kendini örtmüş bir kişi gidiyordu. Server-i âlem; “O fitne günü, bu şahıs hidâyet üzere olacaktır” buyurdular. Kalkıp o şahsa baktım, Osman bin Affân (r.anh) idi. O şahsı Resûl-i ekreme göstererek; “Yâ Resûlallah! Bu mudur?” dedim. “Evet” buyurdular. Yine aynı hususta Aişe-i Sıddîka’dan (r.anhâ) rivâyet edilen hadîs-i şerîfde; “Yâ Osman! Allahü teâlâ sana (hilâfet denen) bir gömlek giydirecek. Eğer münâfıklar onu soymak isterlerse, bana kavuşuncaya kadar sakın onu çıkarma” buyurdu.
Resûl-i ekrem efendimiz, bir defâsında da Hazret-i Osman’ı işâret ederek; “O fitnede bu, mazlum olarak katledilir” buyurdu.
Hadîs-i şerîflerde; “Bütün peygamberler, hayâtlarında bir kimse ile iftihar etmiştir. Ben de Osman bin Affan ile iftihar ederim.”, “Bütün melekler benim ile iftihar ederler. Ben, de Osman bin Affân ile öğünürüm” buyruldu. Resûlullah efendimiz, Hazret-i Osman’a buğz eden bir kimsenin cenaze namazını kılmamıştır.
Eshâb-ı kirâmdan Câbir (r.anh) anlatır: “Biz, Muhacirlerden bir cemâat, Resûlullah’ın huzûrunda idik. Aramızda Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahmân bin Afv, Sa’d bin Ebî Vakkâs (r.anhüm) da vardı. Habîb-i ekrem; “Herkes dostunun yanına varsın” buyurdu. Herkes sevdiğinin yanına gitti. Resûl-i ekrem de, Osman’ı yanına aldı; “Sen dünyâda ve âhirette benim sevdiğimsin” buyurdu.
Resûlullah efendimiz bir hadîs-i şerîfde; “Ben, Allahü teâlânın huzûrunda, Osman’ın düşmanlarının hasmıyım, onlara karşıyım” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Biz, Osman bin Affân’ı, Allahü teâlânın halîli ve kerîm olan babamız İbrâhim (aleyhisselâm)a benzetiyoruz.” Abdullah bin Ömer’in bildirdiği hadîs-i şerîfde; “Osman, ümmetimin en hayırlısı ve en çok ikrâm edenidir” buyruldu.
İbn-i Mes’ûd (r.anh) rivâyet ediyor: “Bir gazâda Resûlullah ile berâberdim. Yiyecek bitmişti. Askeri üzüntü, sıkıntı kapladı. Resûl-i ekrem, bu hâle vâkıf oldu. “Allahü teâlâ size, güneş batmadan rızk gönderecektir” buyurdu. Hazret-i Osman bu sözünü işitince; “Resûl-i ekremin her sözü muhakkak doğru olur” diye düşünüp, yiyecek bulmağa çalıştı. Bir yerde ondört deve yükü yiyecek buldu. Fazla fiat ile alıp dokuz yükünü güneş batmadan Habîb-i ekrem’in huzûruna getirdi. “Yâ Osman! Bunlar nedir?” diye sordular. “Allah’ın Resûlüne Osman’dan hediyyedir” dedi. Seyyid-i Kâinatın buyurdukları, gecikmeden yerine gelince mü’minler sevinip, münâfıklar mahzun oldular. Server-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem, mübârek ellerini açıp; “Yâ Rabbî! Osman’a çok ecir ver” diyerek hayır duada bulundular.
Abdullah bin Abbâs, Resûlullah’ın; “Yâ Rabbî! Osman’ı kıyâmet gününün sıkıntılarından kurtar, ona rahatlık ver. O, bizim bir çok sıkıntımızı gidermiştir” buyurduğunu bildirmiştir. Bir hadîs-i şerîfde de; “Osman’ın şefâati sâyesinde, Cehennem’i hak etmiş yetmişbin kişi, hesâbsız Cennet’e girecektir” buyruldu.
Bir gün Osman bin Affân (r.anh), Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizi evine dâvet etti. Resûlullah; “Yalnız beni mi dâvet ediyorsun?” buyurdular. O da; “Eshâb-ı kirâm da gelsinler yâ Resûlallah!” dedi. Bilâl-i Habeşî’yi (r.anh), bütün Eshâb-ı kirâma, Hazret-i Osman’ın dâvetine gelmeleri için haber vermekle vazîfelendirdi. Hazret-i Osman ve orada bulunanlar, Peygamber efendimizle birlikte eve doğru yola çıktılar. Hazret-i Osman, sevgili Peygamberimizin, mübârek adımlarını sayıyordu. Peygamber efendimiz farkına varıp, sebebini sordu. “Yâ Resûlallah! Her adımınıza bir köle âzâd olsun” dedi. Dâvetten sonra bütün kölelerini âzâd etti.
Osman (r.anh) cömert, hayâ sâhibi idi. Gecenin bir kısmında uyur, sonra ibâdete kalkardı. Gündüzleri de oruçla geçirirdi. Hak teâlâ, Zümer sûresinin dokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yoksa, o, âhiret (azâbın)’dan korkarak, Rabbinin rahmetini umarak gecenin saatlerinde secdeye kapanır, kıyamda durur bir hâlde tâat ve ibâdet eden kimse (gibi) midir? De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak temiz akıl sahibleridir ki, (bunlar) hakkıyla düşünür.” buyurmuştur. Müfessirlerin çoğu, bu âyet-i kerîmenin, Hazret-i Osman hakkında indirildiğini bildirmişlerdir. Bu âyet-i kerîmenin; Hazret-i Ebû Bekr, Hazret-i Ömer ve devâmlı ibâdet eden mü’minler için indirildiğini bildirenler de vardır.
Muhtaçlara bol bol yemek yedirir, kendisi de evde sirke ile zeytinyağı yerdi. Halîfe iken, deveye binince kölesini de arkaya alır, böyle yaptığı için utanmaz ve sıkılmazdı. Kabristana uğradığı zamân oturur, ağlardı. Öyle ki, gözyaşlarından sakalı ıslanırdı.
Hazret-i Osman, bir defâsında Resûlullah’ın evinde hiç yiyecek kalmadığını işitmişti. Hemen bir semiz koyun, bir mikdâr bal ve bir çuval un alıp, Hazret-i Aişe’nin evine götürdü. Hazret-i Âişe’ye şöyle dedi: “Ey mü’minlerin annesi, Resûl-i ekrem’in bunu diğer hanımları arasında paylaştıracağını zannediyorum. Hiç paylaştırmasın, çünkü ben onlara da bunların aynısını gönderdim” dedi. Sevgili Peygamberimiz eve gelip durumu öğrenince; “Yâ Rabbi! Osman’ın geçmiş gelecek, gizli, aşikâr bütün günahlarını affet.” diyerek duâ buyurdu.
Hazret-i Ali, Hazret-i Fâtıma ile evleneceği zamân düğün masrafı yapmak üzere zırhını satılması için pazara göndermişti. Hazret-i Osman pazardan geçerken Hazret-i Ali’nin zırhını tanıdı. Dellâlı çağırıp; “Bu zırhın sâhibi, buna ne kadar para istiyor?” diye sordu. Dellâl; “Dörtyüz dirhem istiyor” dedi. “Gel parasını verip alayım” dedi. Evine gittiler, zırhı alıp parasını verdi. Sonra bu zırhın yanına dörtyüz dirhem para koyup, Hazret-i Ali’ye gönderdi ve; “Bu zırh, senden başkasına lâyık değildir. Bu dörtyüz dirhemi düğününe harca ve bizi ma’zûr gör...” diye haber yolladı.
Ekseriyetle Peygamberimizin yanından ayrılmazdı. Vedâ Haccında da Resûlullah efendimiz ile berâber bulundu. Sevgili Peygamberimizin vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekr’in, kendisinden sonra Hazret-i Ömer’in halîfe olmasını bildirdiği ahidnâme, Hazret-i Osman tarafından yazılıp hazırlandı. 
Hazret-i Ömer’in halîfeliği sırasında seçtiği altı kişilik husûsî şûra âzâlarından biri de Hazret-i Osman idi. Bu şûra, Hazret-i Ömer’in şehîd edilmesinden sonra Osman’ı halîfe seçti. Eshâb-ı kirâm ona bî’at ettiler. Böylece hicretin 24. (m. 544) yılında, Muharrem ayının birinci günü hilâfet makâmına geldi.
Oniki sene hilâfet makâmında kalan Hazret-i Osman, cesur idi. Hiç bir felâket karşısında sarsılmamıştır. Bunun için halîfeliği de başarılı geçmiştir. Bilhassa halîfeliğinin ilk yılları; İslâm târihinde altın bir devir teşkil eden, Ebû Bekr ve Ömer (r.anhümâ) devirlerinin bir devâmıydı. Horasan, Hindistan, Mâverâünnehr, Kafkasya, Kıbrıs adası ve Kuzey Afrika’nın bir çok yerleri, onun devrinde fethedilmiştir Yine onun halîfeliği sırasında; Şam’da vâlilik yapan hazret-i Muâviye komutasındaki ordu, Kıbrıs adasını alarak Akdeniz’de önemli bir mevkî elde etti.
Hazret-i Osman, herkese lâyık olduğu vazîfeyi verirdi. Tâyin ettiği vâlileri, emirleri, onu sevmekte ve emirlerini yapmakta, askerlikte, memleketleri fethetmekte ve çalışkanlıkta en seçme kimselerdi. Onun zamânında İslâm memleketleri; batıda İspanya’ya, doğuda ise, Kâbil ve Belh’e kadar genişletildi. İslâm orduları denizde ve karada büyük zaferler kazandı.
Hazret-i Osman, Hicaz’daki ve Irak’daki bakımsız yerleri, güvendiği kimselere ve yakınlarına verir, zirâat âletleri de te’min ederek çalıştırır, millete çok toprak kazandırarak zirâatı geliştirip, bağlar, meyve bahçeleri yetiştirirdi. Kuyular kazdırıp, kanallar açtırdı. Arabistan’ın kuru toprakları onun zamânında en bereketli yerler gibi olmuştu. Emniyet ve huzûr da böylece kendiliğinden meydana gelmişti. Hanlar, misâfirhaneler yapılmıştı. Ticâret ve nakliyattaki kolaylık da, bunlara bağlı olarak gelişmişti. Böylece, mal ve servet artıp, iş hayâtı canlandı. Onun zamânında Medîne’de tarla sürmeyen, bağı olmayan kimse kalmadı. Bu bereketi ve huzûru gören Eshâb-ı kirâm, Hazret-i Osman’ı çok takdir ettiler.
Hazret-i Osman’ın hizmetlerinden biri de; Hazret-i Ebû Bekr’in bir araya toplattığı Kur’ân-ı kerîm nüshasından, altı nüsha daha yazdırıp, büyük İslâm merkezlerine göndermesidir. Bu bakımdan ona, Nâşir-ül-Kur’ân yâni Kur’ânın yayıcısı denilmiştir. Ömer’in (r.anh) hilâfeti zamânı olan on sene ile Osman’ın (r.anh) oniki senesinin ilk altısı, refah ve rahatlıkla geçerek, İslâm memleketlerinin hepsinde dînî hükümler uygulandı ve İslâm dünyâsı çok genişledi. Hattâ, bütün Arabistan ve Afrika’nın büyük bir kısmı, İslâm memleketinin bir parçası olmuş, Trablusgarb, Fizan, Bingâzi, Tunus, Cezayir, Fas, Merrâkeş, Dimyat, Zeyyad, Aden, San’a, Asir, Bahreyn, Hadramût, Katif, Necd, bütün Irak, Hindistan ve Sind, Çin, Semerkand, Hive, Buhârâ ve Türkistan, İran, Hindistan ve Sind, Çin, Semerkand, Hive, Buhârâ ve Türkistan, İran, Kafkasya, İslâm’ın idâresi altına girmişti. İslâm sancağı, İstanbul surlarının önüne kadar götürülmüştü. Fethedilen memleketlerin ahâlisi de seve seve müslüman olmakla şereflendiklerinden, İslâm nüfûsu pek artmış, milyonları aşmıştı. Bu kadar genişlik ve çokluk sebebiyle fikirlerde ayrılık çoğalmış, düşünüş tarzları, idrâk şekilleri arasında ayrılık baş göstermişti. Müslüman şekline giren münâfıkların körüklemesi ile halîfeye karşı çıkan isyân yüzünden, hazret-i Osman’ın hilâfetinin son altı senesi karışık ve gürültülü geçti. Yahûdîler ve diğer İslâm düşmanları, çeşitli ihtilâflar çıkararak, fitne ve fesadı yaymak için uğraştılar. Fitne ve fesadın en büyük kaynağı Mısır’da idi. Buradaki fitne hareketini, Yemenli bir yuhûdî olan Abdullah ibni Sebe adındaki bir münâfık yapıyordu. Her tarafa yerleştirdiği adamları ile temas hâlinde olup, fitnenin yayılması için her yola başvuruyordu. İslâmiyeti içerden yıkmak için faâliyete geçen İbn-i Sebe, önce Basra ve Kûfe’de gizli teşkîlât kurdu. Daha sonra Medîne’ye gelip, orada bir takım fitne ve karıştırıcılık faâliyetinde bulunmak istedi ise de, tutunamayıp Mısır’a kaçtı. Mısır’da yıkıcı faâliyetlerini devâm ettirmek üzere, kendisi gibi fitneci kimseleri etrâfına topladı ve faâliyetlerini sürdürdü. Burada fitnenin ilk tohumlarını atıp, Sebeiyye fırkasını ortaya çıkardı. Kurduğu gizli teşkilâtla, câhil ve başı boş Mısır kıbtîlerini aldatarak bir çapulcu alayı topladı. Âsîlerden onüçbin kişi, Medîne-i münevvere şehrini sarmağa kadar ileri gidip, halîfeye; hilâfetden çekilmesini teklif ettiler. Osman (r.anh) ise; “Server-i âlemin bana giydirdiği elbiseyi, elimle çıkarmam” buyurdu. Sahâbe-i kirâmın ve Tâbiîn-i izâmın hepsinin ictihâdları da böyle idi. Fakat âsîler iknâ edilemedi. Hicretin otuzbeşinci senesinde Medîne’ye gelerek, hazret-i Osman’ın evini kuşattılar. Muhâsara kırk gün devâm etti. Hazret-i Hasen ve Hüseyn ile Talha (r.anhümâ) halîfenin kapısında nöbet tuttular. Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Abdullah bin Selâm hazretleri buyuruyor ki: “Muhâsara zamânında Hazret-i Osman’ı ziyâret etmek üzere yanına gittim. Selâm verdim, selâmımı aldı. Oturdum, az sonra bana; “Kardeşim bu gece rüyâmda şu pencereden Resûl-i ekremi gördüm. Bana; “Osman! Seni muhasara ettiler, öyle mi?” diye sordu. Ben de; “Evet yâ Resûlallah!” dedim. Resûl-i ekrem; “Seni susuz bıraktılar, öyle mi?” diye tekrar sordular. Ben de; “Evet yâ Resûlallah!” dedim. Bunun üzerine Resûl-i ekrem bana bir bardak su verdi ve ben de suyu içtim. Hattâ soğukluğunu göğsümde duyarcasına kandım. Sonra Resûl-i ekrem, bana; “İstersen seni onlara gâlip getirelim. İstersen iftarı bizim yanımızda yap!” buyurdu. Ben de Resûl-i ekrem’in yanında iftarı tercih ettim” dedi.
Ertesi gün, âsîler, komşu duvarından aşarak içeriye girdiler. Osman (r.anh) oruçlu olup, Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Âsîler, Hazret-i Osman’ın üzerine saldırıp şehîd ettiler. Bu arada hanımı Nâile’nin (r.anhâ) da parmakları kesildi. Abdullah bin Selâm, Hazret-i Osman’ın şehîd edildiği esnâda yanında bulunanlara; “Hazret-i Osman son olarak ne dedi?” diye sordu. “Yâ Rabbî! Ümmet-i Muhammed arasındaki tefrikayı kaldır ve kendilerini birleştir” diye üç kerre duâ etti” dediler. Abdullah bin Selâm diyor ki: “Hazret-i Osman bu şekilde duâ etmeseydi, kıyâmete kadar müslümanlar bir araya gelemezdi.” Âsîler, devlet hazînesi olan beytülmâlı yağmalayıp, Osman’ın (r.anh) evini soydular. Medîne-i münevvereyi kana boyadılar. Halîfenin cenâzesi üç gün defnedilemedi. Nihâyet Zübeyr bin Avvâm (r.anh) ve onyedi kişi cenâze namazını kıldıktan sonra, Bâkî’ mezarlığına defnettiler. Hazret-i Osman, hicretin otuzbeşinci yılı zilhicce ayında şehîd olduğu zamân 82 yaşında bulunuyordu.
Hazret-i Osman’ın şehîd edilme haberi, İslâm ülkesinde geniş üzüntüler uyandırdı. Her tarafta büyük bir huzûrsuzluk ve hüzün başladı. İslâm düşmanları fitneyi çıkarmışlar, kinlerini kusmuşlardı. Hazret-i Osman’ın şehîd edildiği zamâna kadar tam bir birlik içinde olan müslümanlar arasında bâzı kimseler ayrılarak haricî ve sebeiyye gibi fırkalara bölündüler. Peygamberimizin bildirdiği ve Eshâb-ı kirâmın tâbi olduğu doğru yoldan ayrılmayan müslümanlar ise, fitneyi yok etmek için büyük gayretler gösterdiler. Doğru yoldan aslâ sapmadılar.
Hazret-i Osman, Peygamber efendimizden 146 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bâzıları şunlardır:
“Kıyâmet günü üç sınıf insan şefâat eder: Bunlar, peygamberler, âlimler ve şehîdlerdir.”
“En hayırlınız, Kur’ân-ı kerîmi öğrenen ve öğretendir.”
“Bir kul her gün sabah ve akşam şu duâyı üç defa okursa, o kimse zararlardan korunur. “Bismillâhillezî la yedurru ma’asmihî şey’ün fil-ardı ve lâ fissemâi ve hüvessemî’ul-alîm.”
“Yatsı namazını (cemâatle) kılan, gece yarısına kadar ibâdet etmiş, sabah namazını cemâat ile kılan ise, gecenin tamâmını ibâdet ile geçirmiş sayılır.”
“Âdemoğlunun ancak üç şeyde hakkı vardır: Belini doğrultacak kadar yemekte, avret yerini örtecek kadar elbisede ve kendini saklayacak evde; fazlasının ise hesabı vardır.”
655 (H.35) yılında Osman (r.anh) şehîd olunca, bütün müslümanlar Hazret-i Ali’yi halîfe seçtiler.

BİRE YEDİYÜZ VERİP ALANA VERDİK !
Bir defâsında Medîne’de kıtlık vardı. O sırada Hazret-i Osman’ın, Şam’dan yüz deve yükü buğday kervanı gelmişti. Eshâb-ı kirâm satın almak için yanına gittiler. Hazret-i Osman onlara; “Sizden daha iyi alıcım var ve sizden daha fazla veren var, ona vereceğim” dedi. Eshâb-ı kirâm durumu Hazret-i Ebû Bekr’e bildirip bundan üzüldüklerini söylediler. “Kıtlık zamânında böyle yapması uygun olur mu?” dediler. Hazret-i Ebû Bekr; “Osman, Resûlullah’ın dâmâdı olmakla şeref kazanmıştır ve Cennet’te onun arkadaşıdır. Siz onun sözünü yanlış anladınız. Berâber gidelim” buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr yanına gidip; “Yâ Osman! Eshâb-ı kirâm senin bir sözüne üzülmüşler” deyip durumu anlattı. Hazret-i Osman; “Evet ey Resûlullah’ın halîfesi! Onlardan iyi alıcı olan, bire yediyüz veriyor. Onlar bire yedi veriyor. Biz; bu buğdayı, bire yediyüz verip alana verdik” dedi. Bundan sonra yüz deve yükü buğdayı Medîne’de bulunan fakirlere, Eshâb-ı kirâma bedâva dağıttı. Yüz deveyi de kesip, fakirlere yedirdi. Hazret-i Ebû Bekr bu işe çok sevinip, Hazret-i Osman’ın alnından öptü.

1) Hilyet-ül-evliyâ; cild-1, sh. 55
2) Tabakat-ı İbn-i Sa’d; cild-3, sh. 53
3) Sahîh-i Müslim; Fedail-us-sahâbe kısmı
4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 982
5) Medâric-ün-nübüvve; cild-2, sh. 451
6) Eshâb-ı Kirâm; sh. 48
7) Sevâik-ul-Muhrika (İbn-i Hacer Heytemî, İstanbul-1983); sh. 104
8) El-İsâbe; cild-2, sh. 462
9) El-İstiâb; cild-2 sh. 69
10) İslam Âlimleri Ansiklopedisi; cild-1, sh. 97

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Şeyh Abdülhay’a yazdığı bir mektup şöyledir:

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, molla Muhammed Kılıca yazılmışdır. Bu işin temeli Muhabbet ve ihlâs olduğu bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası