Mübâdele aracı, değer ölçüsü ve tasarruf aracı olması bakımından önemli olan para, insanlık târihiyle yaşıttır. İlk insan ve ilk peygamber olan Âdem aleyhisselâmla birlikte para, tedâvüle girmiştir. İlk parayı Âdem aleyhisselâm basmıştır. Âdem aleyhisselâmdan îtibâren günümüze kadar gelen bütün insan toplulukları, bâzı kıymetli mâdenleri veya bunların değerlerine bağlı, îtibârî kıymetli olan çeşitli maddeleri para olarak kullanmışlardır. Cemiyetlerin yaşayabilmesi için, vazgeçilmez bir unsur olan ticâretin; yürütülüp, canlı tutulması, insanların çeşitli ihtiyaçlarını kolayca te’min edebilmesi için her topluluk, belli mal veya maddeleri değişim aracı olarak kullanmışdır.
Allahü teâlâ altın ve gümüş mâdenlerini, para olarak yaratmıştır. Bu sebeple insanlık âlemi, hep bu mâdenleri değerli görmüş ve kabûl etmiştir. Devlet gücü ile yapılan hiç bir baskı unsuru, bunlardaki değeri değiştirememiştir. Bunun tersi olan uygulamalar, hep menfî netîce vermiştir.
Târihi araştırmalardan anlaşıldığına göre; altın ve gümüş paraları yaygın olarak kullanan en eski topluluklar, Anadolu ve Ege havzalarında yaşayan kavimlerdir. Roma’ya ilk gümüş para M.Ö. 269 yılında girmiştir. Altın paranın Roma’ya girişi ise, Kral Sulla devrindedir. Pakistan sınırları içinde bulunan İndus Nehri kıyılarında yapılan kazılarda, M.Ö. 2900 yıllarına ait paralar bulunmuştur. M.Ö. beşinci yüzyılda yaşayan Çin hânedânının, altına resmî değer tâyin ettiği, ayrıca bakır ve kalaydan para (fülûs) bastırdığı da bilinmektedir.
İslâmiyetten evvel Mekke’de, altın ve gümüş paralar kullanılmaktaydı. Bunlar; Arabların ticarî münâsebetlerde bulunduğu, çeşitli milletlerin kullandığı paralardı. Ayrıca, altın ve gümüş parçalar da tartılmak sûretiyle para yerine kullanılıyordu. Arablar; altından basılmış paralara dînâr (çoğulu denânîr), gümüş olanlara dirhem (çoğulu derâhim), bakır paraya da fels (çoğulu fülûs) diyorlardı.
M.Ö. 269 yılı Roma İmparatorluğu’nda, Denarius adıyla kullanıldığı bilinen para birimi, daha sonra Bizanslılara, onlardan da Arablara geçerek dînâr adını aldı. Peygamber efendimiz ve dört halîfesi zamânında aynen kullanıldı. Emevîler zamânında yapılan para ıslâhatından sonra değiştirilerek, 4.25 gram ağırlığında bastırıldı. Abbâsîler zamânında basılan ve kullanılan dînâr, Mısır Memlûklülerinde de kullanıldı. Akdeniz ticâret târihinde önemli rol oynayan dînâr, Kuzey Afrika’da ve Endülüs’de de kullanıldı. Daha sonraki asırlarda da 4.25 gram saf altın değerinde basılan dînârlar da oldu.
Eski bir İran parası olan dirhem de Peygamber efendimiz ve Hazret-i Ebû Bekr zamânında aynen kullanıldı. Hazret-i Ömer; tedâvülde bulunan 20, 12 ve 10 kırat ağırlığındaki üç çeşit dirhemin kıratlarını toplayıp, üçe bölerek yedilik dirhem denen 14 kırat ağırlığında, ortalama bir dirhem yaptı. Önceleri çekirdek şeklinde çıkan dirhemleri, ilk olarak yuvarlak şekilde bastırdı 639 (H.18). Bu şekilde bastırdığı dirhemin ondörtte birine (1/14) bir kırat, 20 kırata ise bir miskal adını verdi. Hazret-i Osman zamânında da bu esaslar dâhilinde, para bastırılmaya, devâm edildi. Hazret-i Ali zamânında ise, önceki devirlerde basılan paraların kullanılmasına devâm edildi. Bu arada altın ve gümüş parçaları da kullanıldı. Hazret-i Muâviye hilâfete geçince, ağırlıkça daha eksik dirhemler bastırdı. Üzerine de yazılar yazdırıp tedâvüle koydu. Hazret-i Muâviye; üzerinde, elinde kılıç bulunan resimli dînârlar da bastırdı. Doğu vilâyetlerindeki bâzı vâliler de İran paralarındaki Sâsânî hükümdârlarının isimlerini, silip, yerlerine kendi adlarını yazarak tedâvüle sürdüler. Hazret-i Muâviye zamânında basılan dirhemlerin ağırlığı; altı dank (1/14 dirhem) olup, onaltı kırattan bir veya iki buğday ağırlığı eksik idi. Hazret-i Muâviye’nin vefâtından sortra, Mekke’de halîfeliğini îlân eden Abdullah bin Zübeyr (r.anh), yuvarlak biçimli dirhemler bastırdı. Kardeşi Mus’ab bin Zübeyr (r.anh)da, Irak’ta on tânesinin ağırlığı yedi miskal olan dirhemler bastırdı. Bu sikkeler, Haccâc bin Yûsuf’un Irak’a vâli tâyin edilmesine kadar tedâvülde kaldı. Haccâc bu paraları toplattı.
Halîfe Abdülmelik bin Mervân; 695 (H.76) senesinde para basımındaki ölçüleri değiştirip, yeni dînâr ve dirhemler bastırdı. Bizans parası olan dînârın üzerindeki figür ve işâretleri değiştirerek, İslâmî esaslara göre bastırdı. Ayrıca Sâsânî (İran) gümüş parası olan dirhemin de şeklini değiştirdi. Böylece İslâm devleti, para bakımından Bizans ve İran’ın ekonomik baskısından kurtulmuş oldu.
Abdülmelik bin Mervân; bastırdığı dînarların ağırlığını, yetmişiki kırattan bir arpa tanesi ağırlığı eksik, dirhemlerin ağırlığını da, eşit şekilde onbeşer kırat olarak ayarladı. Dirhemi, gümüş para birimi olarak kabûl etti. Daha sonraki asırlarda, ağırlıkları ve gümüş nisbeti değişik olan dirhemler de kullanıldı. Saf gümüşten basılmış olan dirhemlere; dirhemi hâlis, başka mâdenlerle karışık olarak basılmış dirhemlere de, dirhemi mağşûş denildi.
Abdülmelik bin Mervân’ın koyduğu ölçüler ve bastırdığı sikkeler, Yezîd bin Abdülmelik’in hilâfetine kadar tedâvülde kaldı. Yezîd halîfe olunca, Ömer bin Hubeyre’yi Irak’a vâli tâyin etti. Hubeyre, Irak’ta altı dank ayarında dirhemler bastırdı. Bu dirhemlere Derâhim-i Hubeyriyye denildi. Hişam bin Abdülmelik, halîfe olunca, Irak’a vâli tâyin ettiği Hâlid bin Abdullah el-Kasrî’ye; yedi dank ağırlığında dirhemler bastırmasını ve Vâsıt’tan başka yerlerde basılan paraları (sikkeleri) toplattırmasını emretti. Hâlid bin Abdullah el-Kasrî, 724 (H.106)’da Derâhim-i Hâlidiyye denilen yedi dank ağırlığında dirhemler bastırdı. Bu dirhemler, 737 (H.120)’de Hâlid idâreden uzaklaştırılıncaya kadar tedâvülde kaldı. Ondan sonra idâreyi ele alan Yûsufiyye denilen altı dank ağırlığında daha küçük dirhemler bastırdı.
Bu üç vâlinin bastırdığı paralar, Emevîler devrindeki en makbul paralardır. Son Emevî halîfesi Mervân bin Muhammed’in zamânında da Cezîre’de Harran sikkesi üzerine dirhemler bastırıldı.
Gümüş paralardaki ağırlık birimi olarak kabûl edilen dirhem iki kısma ayrılır:
Birincisi; dirhemi şer’î olup, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshâb-ı kirâm zamânında kullanılan dirhemdir. Bu şer’î dirhem, 14 kırattır. Bir kırat ise; kabuksuz, uçları kesilmiş, kuru beş arpa tanesi ağırlığıdır. Hassas tartı âletinde yapılan tecrübeye göre, böyle beş arpa tanesinin 24 santigram (0,24 gr.) ağırlığında olduğu görülmüştür. Böylece bir dirhem-i şer’î: 14x0,24 gr.=3,365 gr. olmaktadır.
İkincisi ise; dirhem-i örfî olup, kullanılması memleketlere göre âdet olan veyâ hükûmetlerin kabûl ettikleri dirhemdir. Meselâ, Osmanlıların son zamânlarında kullanılan bir dirhem-i örfi, 3,20 gr. ağırlığında idi.
Zekât nisâbı hesâb edilirken şer’î dirhem îtibâra alınmış, âlimler diğer şehirlerde kullanılan örfî dirhem de kullanılabilir demişlerdir. Ancak dirhemlerin Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamânında kullanılan; 20,12,10 kırat ağırlıklarındaki üç çeşit dirhemin en hafifinden az olmaması lâzımdır.
Altın ve gümüş paraların ağırlıklarını ölçmekte kullanılan miskâlin ağırlığı ise, mezheb imamlarına göre farklı bildirilmiştir. Meselâ Hanefî’deki miskal ile Şafiî’deki miskal birbirinden farklıdır. Hanefî mezhebinde bir miskal 20 kırattır. Buna göre 20x0,24 gr.=4,80 gr. ağırlığında olmaktadır. Meselâ bir Osmanlı ve Cumhuriyet altını bir buçuk miskal (7. 20 gr.) ağırlığındadır. Şâfiî mezhebinde ise bir miskal, 24 kırat’dır. Bir kırat ise üç arpa ağırlığındadır. Bu da 14.4 santigramdır. Bir miskal 3,45 gramdır.
Son Emevî halîfesi Mervân bin Muhammed zamânında Bizans sikkeleri tarzında bakır felsler çıkarıldı, fakat pek îtibâr görmedi. Müslümanlar Baalbek, Haleb, Humus, Dımaşk, Taberiyye, Amman gibi pek çok merkezlerde darbhâheler kurdular. Dînâr ve dirhemlerin İslâmî tarzı tahvîli ile, Bizans tarzındaki bakır sikkelerin yerini tutmak üzere, Arabça yazılı felsler (fülûs) de hâsıl oldu. Altın ve gümüşlerde olduğu gibi, felslerin tek şekilde basılması mümkün olmadığından, her memleket için başka başka felsler çıkarıldı.
Fülûs (felsler); altından ve gümüşten başka, bakır, nikel, bronz ve kalay gibi mâdenlerden bastırılmış olan paraların adıdır. Altın ve gümüşü yarıdan fazla olan paraya Ceyyid, altın ve gümüşü yarıdan az olan paraya da Züyûf denir. Bir felse Türkçe’de mangır, Farsça’da pul denir. Öz kıymetleri resmî kıymetlerinin altında olup, tedâvülden kalktıkları zamân, öz kıymetleri kadar değer ifâde ederler. Basımı devlete ait olup, şahıslar hesâbına fülûs basılamaz. Hakîkî değeri ile resmî değeri arasındaki fark devlet hazînesine kalır. Ekonomi üzerinde etkileri az olup, kullanma sâhaları dardır. Kabûl mecburiyeti belli bir rakamla sınırlıdır. Küçük ödemelerde kullanılır, büyük meblâğlar bu para ile ödenemez.
Fülûsların itibarî kıymetleri, yâni râyiç değerleri, kendi öz kıymetlerinden kat kat fazladır ve hep değişmektedir. Evvelce yüz fels, ortalama bir dirhem gümüş kıymetinde idi. Bir miskal ağırlığındaki altın, on dirhem ağırlığındaki gümüş kıymetine müsâvî olup, bugün bilinen bir altın lira, bir buçuk miskal ağırlığındadır. On dirhem gümüşün ağırlığı ise; yedi miskal altının ağırlığı kadar olduğu için, bir miskal altının kıymeti yedi miskal gümüşün kıymeti kadardır. Bir felsin îtibârî kıymeti, şimdi bir altın liranın kıymeti olan kâğıt lira adedinin onbeşte biri kadar kuruş olmaktadır. Meselâ en ucuz altın liranın kıymeti 150.000 kâğıt lira ise, bir felsin îtibârî kıymeti 10.000 kuruş olur, yâni bugün (1988 Kasım) bir felsin kıymeti 100 lira olmaktadır. Dînimizde; bir fels değerinden daha aşağı miktardaki para ile yapılan alışverişin helâl olmadığı bildirilmiştir.
İslâm hukûkunda; altını ve gümüşü fazla olan alaşımlar, saf altın ve saf gümüş gibidir. Satışta ve ödünç vermekte bunların ağırlıklarına bakılır. Böyle paralar birbiriyle değiştirildiği ve karz yâni ödünç olarak verildiği zamân, tartı ve sayı bakımından eşit olmaları gerekir. Karışık maddesi ile hâlis maddesi birbirine eşit olan paralar; alışverişlerde ve karz akdinde tıpkı karışımı az, hâlisi gâlib paralar gibidir. Sarf yani para değiştirmede ise, karışımı gâlib hâlisi az para gibi muâmele görürler.
Altın ve gümüşü az olan alaşımlar, urûz (hayvan hâriç menkul mallar) gibidir. İçindeki hâlisin ağırlığından fazla hâlis ile ve kendi cinsinden fazlası ile peşin satılabilirler. Çünkü altının fazlası, karışık maldaki başka mâdenin karşılığı olur.
Halîfelik Abbâsîlere geçince, Ebû Müslim Horasânî Rey’de kendi adına fels bastırıp, üzerine Ebû Müslim emîr’ül-Muhammed ünvânını yazdırdı. Abbâsîler döneminde, umûmiyetle Emevîler zamânındaki dînâr ve dirhemlerin üzerindeki yazılar değiştirilerek basıldı. Abbâsîlerin ilk zamânlarında altın para basan darbhâne, bir müddet Şam’da kaldı. Ebü’l-Abbâs es-Seffah, sikkelerin ölçüsünü evvelâ bir, sonra da iki habbe eksilterek bastırdı. Bağdâd’daki darbhâne Mansûr zamânında faâliyete geçti. Hârûn-ür-Reşîd zamânında bir dînâr 20 veya 22 dirhem kıymetinde bastırıldı. Bu sırada, Kuzey Afrika’da hüküm süren İdrisîler de para bastırdılar. Hârûn-ür-Reşîd tarafından Afrika’nın tamâmına vâli tâyin edilen Ağlebî Meliki İbrâhim’in de kendi adına para bastırdığı görüldü.
Halîfe Emîn ise, para bastırma işini Abbâs bin Fazl’a bıraktı. Emîn, Horasan’da kardeşi Me’mûn adına bastırılan paralardan kendi isminin çıkarılmasını emretti. Halîfe Me’mûn ise, kendi adına para bastırıp dinarlara ilk defa darphânelerin adını yazdırdı. Halîfe Mu’tasım zamânında bir dînâr, 15 dirhem kıymetinde basıldı. Mütevekkil zamânında ise bir dînâr, 25 dirhemi geçmiyecek şekilde bastırıldı. Ayrıca bastırdığı bâzı paralarda oğlu Ca’fer’in isim ve ünvânına yer verdi. Diğer Abbasî halîfeleri zamânında da, çeşitli sikkeler basıldı. Abbasî hâkimiyetinde bulunup da daha sonra isyân ederek müstakil devletçikler kuran Horasan, Kirman ve Sicistan’daki Saffârîler, Mâverâünnehr ve İran’da Sâmânîler, Mısır’da Tolunoğulları kendi adlarına para bastırdılar. Sâmânîler devrinde Buhârâ’da yüz tanesi bir dirheme denk olan bakır paralar geçiyordu. Sâmânîler, bilhassa Rey, Nişâbur ve Semerkand gibi şehirlerde sikke bastırdılar. Mısır’daki Tolunoğullarından Ahmed bin Tolun îtinâ ile bastırdığı dînârlara kendi adını yazdırdı. Bu dînârlara Ahmediyye altınları denildi. Bu hânedândan gelen diğer hükümdârlar da para bastırmışlardır. Hâkimiyeti ele geçirip, Abbasî halîfeleri üzerinde te’sir ve baskı kuran Şiî Büveyhîler, altının içine ucuz mâdenleri karıştırmak sûretiyle ayarı düşük dînârları bastırdılar.
Sekizinci yüzyılda kurulan Endülüs Devleti’nde de sikke basıldı. Endülüs Emevî hükümdârı Birinci Abdurrahmân, 763 (H.146) senesinde Emevî sikkeleri tarzında dirhem ve dînârlar bastırdı. Üçüncü Abdurrahmân, altın ve gümüş sikke basmak için Kurtuba civârında bir darbhâne kurdurdu ve 17 dirhem kıymetinde dînâr bastırdı. Endülüs Emevî hükümdârlarının bir kaçı müstesnâ hemen hepsi sikke bastırdılar. Bu devletin yıkılışından sonra ortaya çıkan Hamûdîler, Abbâdîler ve diğer hânedânların melikleri zamânında para basımına devâm edildi. Murâbıtlar ve Muvahhidlerin de kendilerine has sikkeleri vardı.
Mısır’da hâkimiyeti ele geçiren Fâtımîler, kendi adlarına para bastırdılar. Fâtımî hükümdârı Muiz-Lidînillah, 15,5 dirhem değerinde olan Muizzî adını verdiği dînârları bastırdı. Fâtımî hükümdârlarının hemen hepsi, Mısır ve havâlisine hâkim bulundukları müddetçe sistemli bir şekilde para bastırdılar.
Abbâsî halîfeleri üzerine te’sir icrâ edip, Bağdâd’a hâkim olan Hamdânî hükümdârı Seyfüddevle, kendi isim ve resminin bulunduğu, her birinin ağırlığı on miskal olan dînârlar bastırdı.
İlk müslüman Türk devleti olan Karahanlılar, bir yüzünde kendi hükümdârlarının, diğer yüzünde ise Abbâsî halîfelerinin isim ve ünvânlarına yer veren paralar bastırdılar.
Gazneliler ise, 993 (H.383)’den 995 (H.385) senesine kadar bastırdıkları altın paralar üzerine, Sâmânî hükümdârı Nuh bin Mensûr’un da adını koydular. Gazneli Mahmûd zamânında basılan paralarda ise, hânedânın arması olan kılıca ve Gazneli Mahmûd’un Seyfüddevle ünvânına yer verildi. Diğer Gazneli hükümdârları da kendi adlarına para bastırdılar. Fakat bu paralar üzerinde sultan ünvânı kullanılmadı.
Büyük Selçuklu Devleti zamânında, Tuğrul Bey tarafından Nişâbûr ve Rey’de bastırılan paralarda El-Emîr’üs-seyyid, El-Emîr-ül-ecell ünvânları yer aldı. 1047 (H.439) senesinden sonra Nişâbûr’da basılan paralarda, Sultân-ül-muazzam Şehinşâh-ül-ecell Rükneddîn Tuğrul Bey yazılıydı. İslâm dünyâsında, Sultan ünvanıyla ilk para basan Tuğrul Bey’dir. Daha sonraki Selçuklu hükümdârları tarafından bastırılan paralar üzerinde Selçukluların, Oğuzların Kınık boyuna mensûb olduklarını gösteren ok ve yay işareti de bulunuyordu. Alb Arslan zamânında basılan paralar da Es-Sultân-ül-Muazzam Şehinşâh Melik-ül-İslâm ünvânı yazılıydı. Selçuklular zamânında basılan bâzı paraların bir yüzünde, Abbâsî halîfelerinin isim ve ünvanları da vardı.
Selçuklu hükümdârı Sencer; Horasan, Gazne ve Mâverâünnehr’e hâkimdi. Irakeyn, Âzerbaycan, Arran, Suriye, Musul, Diyâr-ı Bekir ve Haremeyn’de onun nâmına hutbe okunarak sikke (para) basıldı. Selçuklu imparatorluğunun ilk zamânlarında basılan paralar, son zamânlarında kesilen paralara nazaran daha az aşınmışlardır. Bu husus, paranın mâdenî terkîbi ve kalınlığı ile ilgilidir. Son zamânlardaki paraların; ayarları daha düşük, yüzeyleri geniş, ağırlıkları ise azdı.
Diyâr-ı Bekir ve Mardin bölgelerinde hüküm süren Artukoğulları, bastırdıkları paralarda, Abbâsî halîfesinin ismini ve ünvânını kullanmadılar. Fakat Necmeddîn Alpı’nın hükümdârlığı zamânında çıkarılan bakır paraların üzerine halîfenin adını koymak usûlü kabûl edildi ve sonrakiler bu usûle riâyet ettiler. Zengîler, Eyyûbîler, Artukoğulları, Dânişmendliler, Saltuklar ve Mengüceklerin paralarının üzerinde bâzı resimler var idi. Fâtımî Devleti’ne son veren ve Mısır’ı hâkimiyeti altına alan Selâhaddîn Eyyûbî de, bağlı bulunduğu Nûreddîn Zengî adına sikke bastırmıştı.
Irak, Kirman ve Anadolu Selçukluları zamânında da çeşitli şekil ve büyüklükte altın ve gümüş paralar basıldı. Umumiyetle bu paraların üzerinde Oğuzların Kınık boyunun sembolü olarak kabûl edilen ok ve yayın muhtelif şekilleri vardı. Bunun yanında bâzı şekillere yer verildi. Bunlar, damgadan ziyâde süs niteliğinde idiler.
Anadolu Selçukluları zamânında, Bizans’a ve diğer İslâm devletlerine âit paralar tedâvülde bulunduğu gibi, çeşitli ağırlık ve şekillerde gümüş ve altın paralar da basıldı. Ayarları yüksek olan bu paralar, yabancı memleketlerde aranır hâle geldi. Anadolu beylikleri zamânında bu paraların hudut hâricine çıkarılması yasaklandı. Selçuklu dirhemlerinin ayarı en fazla 80-90 idi. Hiç biri tam dirhem ölçüsünde değildi. Anadolu Selçuklularının ilk altın parası, İkinci İzzeddîn Kılıçarslan zamânında basıldı. İzzeddîn Keykâvus ise, Muvahhidîn ve Benî Hafs sikkeleri tarzında paralar bastırdı. Birinci Alâeddîn Keykubât ve oğlu İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev zamânlarında ise, Abbasî halîfesi adına para bastırıldı. Alâeddîn Keykubât’ın altınlarının her biri on dirhem gümüşe bedel idi.
İkinci Keyhüsrev’in üç oğlu İzzeddîn Keykâvus, Rükneddîn Kılıçarslan ve İkinci Alâeddîn Keykubâd da müşterek para bastırdılar. Anadolu Selçukluları, Bağdâd’daki Abbasî halîfelerine bağlı oldukları için, paralarının üzerine halîfenin ad ve ünvanını yazmayı ihmâl etmezlerdi. Üçüncü Keyhüsrev’e karşı isyân eden ve İzzeddîn Keykâvus’un oğlu olduğunu iddiâ eden Cimri de kendi adına para bastırdı.
İlhanlı hükümdârlarından Geyhatû, 1293 (H.693)’de Çinlilerin çok eskiden kullandıkları Çav adı verilen paralar gibi kâğıt para bastırıp, altın ve gümüş yerine tedâvüle çıkardı. Fakat halk kullanmadığı için terk edildi. Çav denilen dikdörtgen şeklindeki mukavva parçalarından meydana gelen paralar, Cengiz’den sonraki Moğol hükümdârlarından Gazan Mahmûd Hân zamânında tedâvülden kaldırıldı. Yerine, altın ve gümüş paralar bastırıldı. Bir müddet İlhanlı (Moğol) dînârı, 6 Selçuklu dirhemine denk hâlde kaldı. Ebû Sa’îd Bahadır Hân zamânında, altın sikkeler intizamlarını tamâmen kaybetti. Daha sonraları Âzerbaycan sultânı olan İzzeddîn Muzaffer, kâğıt parayı tekrar tedâvüle çıkardı ise de, halk tarafından kabûl görmedi. İzzeddîn öldürüldü.
Memlûklü sultânı Rükneddîn Baybars, bastırdığı paraların bir yüzüne halîfenin, diğer tarafına da kendi isim ve ünvanını yazdırmıştı. Bu paraların % 70’i gümüş, % 30’u bakırdan idi ve üzerinde pars resmi vardı. Memlûklü sultânlarından Nâsıreddîn Muhammed, bastırdığı paraların bâzısına kendi ismini, bâzısına da halîfenin ünvânını koydurdu.
1382 (H.784)’de başa geçen Memlûklü sultânı ez-Zâhir Seyfeddîn Berkuk da, bastırdığı paralara Seyf-üd-dünyâ ved-dîn ünvânıyla kendi adını yazdırdı. Nâsır Nâsırüddîn Ferec de, otuz dirhem kıymetinde dînârlar bastırdı. Bu paralar, Denânîr-i Nâsıriyye adı verilen dînârlar basılıncaya kadar tedâvülde kaldı. Bunların her biri bir miskal ağırlığında olup, ortasına Ferec ismi yazılmıştı. Bir miskal altın; 335 gümüş, bir dirhem gümüş ise, 24 fels değerinde idi. 1453 (H.854)’de başa geçen el-Mensûr Fahreddîn Osman da, Mensurî adı verilen dînârlar bastırdı. Bu dînârın kıymeti 290 dirhem idi. El-Eşref Seyfeddîn İnal, Memlûklü tahtına geçince, Mensûrî dînârlarını tedâvülden kaldırıp, kendi nâmına para bastırdı. 1457 (H.862) senesinde bir dînâr, 460 dirheme yükseldi. Piyasada saf gümüş bulunmaz olup, lüleli gümüşler çıktı. 1458 (H.863) senesinde eski felsler ortadan kaldırılarak yerine yenileri çıkarıldı. Bu felslerin dört adedi yarım dirhem, sekiz adedi ise bir dirhem kıymetindeydi.
Hindistan’da hâkimiyet kuran Dehli sultanlarından İltutmuş, tahta geçtiği zamân Dehli ve Mültan’da kendi adına para bastırdı. Dehli sultanlarına âit paraların yazılarında görülen sikke kelimesi sâdece altın, el-fidda kelimesi de gümüş parayı ifâde ediyordu. Dehli sultanlarından Nâsırüddîn Mahmûd Şâh da, 1246 (H.644)’de bastırdığı paraların üzerine halîfenin ismini yazdırdı. Abbâsî halîfeleri el-Mustakfî billâh ve el-Hâkim bi-emrillah zamânlarında Dehli Sultânı olan Muhammed bin Tuğluk, bastırdığı paralar üzerine bu iki halîfenin ismini de yazdırdı. Üçüncü Fîrûz Şâh ise, bastırdığı paralar üzerine, Mısır Abbâsî halîfesi Mu’tezid-billah’ın ismini koydurdu.
Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan Saruhanoğulları, Aydınoğulları, Menteşeoğulları beylikleri de kendi adlarına para bastırdılar. Bu devirde bilhassa Avrupa ile olan ticâreti geliştirmek ve kolaylaştırmak için resimli ve Latin harfleriyle yazılı sikkeler de bastırıldı.
Mâverâünnehr’de hüküm süren Tîmûr Hân ve ondan sonra gelen Tîmûrlular Devleti hükümdârları, üzerlerinde Emîr ünvânı bulunan paralar bastırdılar. Timur Hân, Anadolu’ya geldiği zamân da; Karaman, Germiyan ve Osmanlılardan Mehmed Çelebi ile müşterek olarak kendi adına para bastırmıştı. Tîmûr Hân’ın vefâtından sonra yerine geçen Halil Şâhrûh zamânından îtibâren paralar üzerine es-Sültân-ül-âzam ünvânı konulmağa başlandı. Daha sonra Mâverâünnehr’de hüküm süren Şeybânî hânedânı kendi adına para bastırdılar.
Altınordu Devleti zamânında da, üzerinde Kıpçak boyunun damgası bulunan paralar bastırıldı. Bunlar altın olup, altı dirhem değerinde idiler. Onbeşinci ve onsekizinci yüzyıllar arasında hüküm süren Kırım Hânları da üzerinde, Tarak damga denilen işaretlerin bulunduğu paralar bastırdılar. Şâhin Giray zamânında basılan paralara damgadan başka, Osmanlı paralarında olduğu gibi, tuğra da konulmaya başlandı.
İran’da hüküm süren şiî-Safevî devletinin kurucusu Şâh İsmâil Safevî, bastırdığı paralarda kendi ünvânına yer verdi. Hânedânın diğer mensupları da kendi adlarına para bastırdılar. İkinci Abbâs zamânında bastırılan paraların bir yüzünde Kelime-i şehâdetten sonra Aliyyün veliyyullah ve etrâfında Oniki imâm’ın ismi, arkasında ise nazımlar yazılıydı.
Hindistan’da kurulan Bâbürlü Devleti sultanlarından Hümâyun Şâh, üzerinde sikke-i Murâdî yazılı paralar bastırdı. Bu paralar bir müddet tedâvülden kalktıysa da Şâh-ı Âlem Birinci Bahadır Şâh zamânında sikke adı verilen paralar tekrar tedâvüle kondu. Daha sonraki hükümdârlar zamânında üzerinde sikke-i Zâd ibâresi bulunan çift kıymetli paralar kullanıldı. Şâh-ı âlem Birinci Bahadır Şâh’ın paraları üzerinde, kendi ünvânından başka Sikke-i mübârek ibâresi yazılıydı. Onyedinci yüzyıldan îtibâren Hindistan üzerinde sömürge hâkimiyeti kuran İngilizler, sikke kelimesi yerine Rupi tâbirini getirdiler.
Âzerbaycan, Irak ve Doğu Anadolu’da hüküm süren Karakoyunlu ve Akkoyunlular da üzerinde kendi armalarının bulunduğu paralar bastırdılar. Akkoyunlularda ilk para bastıran Tur Ali Bahadur’dur. Bunun yerine geçen Kara Yülük Osman Bey de, Diyarbekir ve Erzincan’da para bastırmıştır. 1435 (H.839)’da tahta geçen Nûreddîn Hamza’nın bastırdığı paralarda es-Sultân-ül-âdil Hamza Bahadır ünvânına yer verilmişti. Uzun Hasen ise, Mısır Memlûklülerinin paralarına benzer paralar bastırmıştır.
Beylikler döneminde kurulan ve altı asırdan fazla hüküm süren Osmanlılar da, çeşitli paralar bastırdılar. Osmanlı târihinde ilk para Osman Gazi zamânında bastırıldı ise de, elimizde mevcut olan en eski Osmanlı sikkesi Orhan Gâzi’ye aittir. Bu paraların bir yüzünde “Mücâhidün fî sebîlillah es-Sultan Orhan” diğer yüzünde ise “Daraba fî Bursa” yazılıydı. Altın, gümüş ve bakırdan basılmış olan Osmanlı paraları üzerinde umumiyetle hangi sultâna ait olduğunu gösteren tuğra bulunuyordu.
Osmanlı paralarının basılmasından sonra tedâvülde olan Selçuklu paraları yavaş yavaş piyasadan çekildi. Daha çok gümüş olan Osmanlı paralarına Akçe adı verildi. Fâtih Sultan Mehmed Hân, İstanbul’u fethettikten sonra, bu zamâna kadar kullanılan gümüş akçe yerine 23 ayar altından para bastırdı. Dördüncü Murâd Hân zamânında, akçenin yerini tutacak para adında yeni sikkeler bastırıldı. Yine aynı devirde kuruş adı verilen başka paralar da bastırıldı. Üçüncü Sultan Ahmed Hân devrinde lira tâbiri kullanılmaya başlandı. Osmanlılarda ilk olarak 1840 (H.1256) senesinde kâğıt para bastırılıp kullanıldıysa da sonradan vazgeçildi. İkinci olarak 1852 (H.1268), üçüncü olarak 1863 (H.1279)’da kullanılıp yine vazgeçildi. Dördüncü olarak 1877 (H.1294)’de Osmanlı Bankası hesâbına kağıt paralar çıkarıldı. Bunlar, ara sıra değiştirilerek bugüne kadar gelmiştir.
Piyasada mevcûd paralar, arz-taleb doğrultusunda veya alınan diğer ekonomik tedbirler doğrultusunda çeşitli kıymetlerde görülmektedir. İnsanın ana rahmine düşmesinden mezara konulmasına kadar hayâtının bütün safhalarında insanı kontrol altında tutan İslâm hukûku; onun her türlü hak ve hukûkunu da muhâfaza altına almıştır. Paranın değeriyle ilgili olarak şu hususlar bildirilmiştir:
1- Paranın geçmez oluşu (Kesâdı): Piyasada mevcûd olan paranın bütün bölgelerde terk edilmiş olmasıdır. Daha çok altın ve gümüş hâricindeki mâdenlerden veya kâğıttan basılan paralar için geçerli olan bu durum, paranın bedel olarak ortadan kalkması demektir.
Alış-verişten hemen sonra, para henüz teslim edilmeden geçmez olsa, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’ye göre bu akit bâtıl olup, paranın mislini vermek lâzım gelir. İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed’e göre ise bu akit bâtıl olmayıp, o paranın kıymetinde altın veya bu kadar altın karşılığı kadar geçer akçe ödemek gerekir. İmâm-ı Ebû Yûsuf’a göre pazarlık anındaki, İmâm-ı Muhammed’e göre tedâvülden kalktığı zamândaki kıymeti verilir. Fetvâ, İmâm-ı Ebû Yûsuf’un kavline göredir.
2- Paranın piyasadan çekilmesi (İnkıtâı): Paranın piyasadan çekilmesi, tedâvülden kalkması veya piyasada kalmaması demektir. Her ne kadar evlerde ve sarrafların elinde bulunsa bile çarşı ve pazarlarda mevcudu kalmamışsa aynı târife girer.
Münkatı’ paraların alışverişteki hükmü birinci maddede açıklanan geçmez paralar gibidir. Yâni böyle paralar alım-satım muâmelelerinde kullanıldığı zamân, İmâm-ı a’zam’a göre; akid fâsid olup, paranın misli verilir. İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed’e göre ise; akid bâtıl olmayıp, o paranın kıymetinde altın veya bu kadar altın karşılığı geçer akçe ödenir.
3- Paranın değerinin yükselmesi ve düşmesi: Hükûmetler tarafından alınan ekonomik tedbirler sebebiyle veya paranın piyasadaki arz-taleb doğrultusunda az veya çok olması sebebiyle değeri düşer veya yükselir.
İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’ye göre; paranın değeri ister yükselsin, ister düşsün, kişi borçlu olduğu paranın mislini verir. Paranın değeri inip çıkmakla pazarlık vasfı ortadan kalkmaz. Sâdece insanların az veya çok rağbet göstermesi sebebiyle kıymeti değişir. İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed’e göre ise; borçlu kimse, paranın mislini değil kıymetini verir. Paranın değeri yükseldiği veya düştüğü zamân, alışveriş ânındaki değeri gibi işlem görür. Fetvâ da böyledir. Yukarıda bildirilen hükümler altın ve gümüşün dışındaki paralara âit hükümlerdir. Altın ve gümüş para ile yapılan alışverişler para geçmez olsa bile bâtıl olmaz. Bu altın ve gümüş para geçmez olsa, tedâvülden kalksa, değeri düşse veya yükselse, müşterinin bu paranın mislini vermesi gerekir. Çünkü, altın ve gümüş, semen yâni para olarak yaratılmışlardır.
1) İbn-ül-Esîr; cild-8, sh. 161, cild-12, sh. 162
2) Vefeyât-ül-a’yân; cild-1, sh. 305
3) Kalkaşendî; cild-1, sh. 416, cild-3, sh. 440
4) Târih-i Vassâf; sh. 22
5) Mesâlik-ül-Ebsâr; sh. 20
6) Târih-i Muhtasar-üd-Düvel; sh. 447
7) Meskûkât-ı kâdime-i İslâmiyye
8) Takvim-i Maskûkât-ı Selçûkiyye; sh. 69
9) Nükûd-ül-Arabiyye; sh. 71
10) Havâdis-üz-Zuhûr; cild-1, vr. 245-268
11) Devlet-i Osmâniye Târihi; cild-1 sh. 134
12) Tevârih-i Âl-i Selçuk; sh. 26, 208
13) Serahsî; cild-12, sh. 191
14) İbn-i Âbidîn; cild-2, sh. 34, cild-4, sh. 25, 42, 115, 172, 241
15) Dürr-ül-muhtâr; cild-2, sh. 30
16) Hadîka; cild-2, sh. 728
17) Dürer; cild-2, 205, 206
18) İbn-i Nüceym; cild-4, sh. 143, 218, cild-6, sh. 143, 218, 219
19) El-İhtiyâr; cild-2, sh. 41
20) Resâil-i İbn-i Âbidin; cild-2, sh. 61
21) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 149, 278, 279, 758, 767, 789, 818
22) Rehber Ansiklopedisi; cild-14, sh. 66