İsmi, Yûsuf Selâhaddîn bin Eyyûb bin Şâdî, künyesi; Melik Nâsır Ebû Muzaffer’dir. 1137 senesinde Suriye’nin kuzeyindeki Tekrit’te doğdu. Babası Âzerbaycan’da Erivan’ın Devin kasabasından olan ve Hazbânî kabîlesine mensub bulunan Necmeddîn Eyyûb’dur. O sırada Irak Selçukluları sultânı Mes’ûd’un, Haleb ve Musul bölgesi Atabeği Nûreddîn bin Zengi idi. Necmeddîn Eyyûb, kardeşi Şirkuh ile Haleb ve Musul atabeği Nûreddîn’in hizmetine girdi. Bir süre sonra Tekrit muhafızlığına getirildi. Çocukluğu Tekrit, Ba’lebek ile Şam şehirlerinde geçen ve iyi bir tahsîl ve terbiye gören Selâhaddîn-i Eyyûbî; Hafız Ebû Tâhir es-Silefî, Ebû Tâhir bin Afv, Kutbüddîn Nişâbûrî, Abdullah bin Berrî en-Nahvî gibi pek çok âlimden fıkıh ve hadîs-i şerîf öğrendi. Kur’ân-ı kerîmi, fıkıhtan Tenbih ve şiirden Hamâse kitabını ezberledi. Zamânın fıkıh âlimlerindendi.
1167 senesinde Mısır’da iktidâr kavgaları sürerken, Mısırlılardan bâzıları, vezir Şûver’e karşı Atabeg Nûreddîn’den yardım istediler. Yardım kuvvetinin başına geçirilen Şirkuh, iki defa Mısır’a gönderildi. İkinci defa giderken yeğeni Selâhaddîn’i de yanına alan bu komutan, Mısır’a girince vezir Şaver, Kudüs hıristiyanlarının başındaki Amori’yi yardıma çağırdı. Şirkuh, Mısır’daki tarafdârlarıyla işbirliği yaparak İskenderiyye ve Orta Mısır’ın bâzı yerlerini ele geçirdi. El-Bâbeyn denilen yerde 1168 târihinde Şirkuh’un kuvvetleriyle vezir Şaver ve Hıristiyan müttefik kuvvetleri arasında yapılan meydan savaşı, Şirkuh’un zaferiyle son buldu. Ancak, Şirkuh ülkesine dönünce, Şaver yine Mısır’a hâkim oldu.
Selâhaddîn Eyyûbî, Bâbeyn meydan muhârebesinde gösterdiği başarılarla dikkat çekmiş ve geleceğin büyük komutanlarından olacağını göstermişti. O’nun kahramanlık ve mahâretini Nûreddîn Zengî’ye de anlattılar. Eshâb-ı kirâm düşmanı Fâtımî sapıklarına ders vermek isteyen Nûreddîn Zengî, Mısır’a harb îlân etti. Ordu kumandanlığına Şirkuh’u getirdi. Selâhaddîn’i de yanına verdi. Fâtımîler, bu durum karşısında haçlılardan yardım istediler. Hattâ, Kudüs kralı, ordusu ile yardıma geldi ve Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi Tih Çölü’nün kuzeyinde bekleyip yolunu kesmek istedi. Bu durumu öğrenen Selâhaddîn-i Eyyûbî, herkesin geçilmez dediği Tih Çölü’nden geçerek, Nil nehri kıyısına vardı. Fâtımî ve haçlı müttefik kuvvetlerinin karşısına ters istikâmetten çıktı. Otuzbin kişilik müttefik ordusu karşısında, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin askeri ikibin civârında idi. Bu yüzden kararsızlığa düşüp geri dönmek isteyen ordusuna hitâben; “Askerlerim! Ölmek, Allah’a kavuşmak demektir. Dînimizi müdâfaa ederken şehîd olanların, doğru Cennet’e gireceğini biliyorsunuz. Eğer rahatımızı düşünseydik, burada değil, hanımımız ve çocuklarımızın yanında olurduk. Düşmanın az veya çok olması bizi yolumuzdan alıkoymaz. Kaçmak zilletine katlanmaktansa, şehîd olmayı hanginiz arzu etmezsiniz? Allah’ın yardımı bizimledir. Cenâb-ı Hak dînine hizmet edenlere zafer veriyor” diyerek, atını ileri sürdü. Bu sözler askeri galeyâna getirdi ve ok gibi düşmana saldırdılar. Haçlı kralı, Selâhaddîn’in sür’at ve mahâreti karşısında şaşırdı ve askerinin telef olduğunu görerek ordusunu harb meydanından çekti. Durumdan istifâde eden Selâhaddîn-i Eyyûbî, askeriyle Nil nehrini yüzerek geçti ve İskenderiyye’yi ele geçirdi. Bunun üzerine Fâtımîler, İslâm düşmanı olan haçlılara vergi ödemek şartıyla tekrar işbirliği yaptılar ve İskenderiyye’yi geri almak için kuşattılar. Üç ay süren kuşatma sonunda, Selâhaddîn-i Eyyûbî, asker ve silâhlarıyla Suriye’ye sâlimen dönmek şartı ile, kaleyi teslim edeceğini bildirince, teklifi kabûl edildi. Haçlı kralı kaleden bir ordunun çıkmasını beklerken, yüz kadar yaralı askerin çıktığını görünce, şaşırdı ve hayretinden Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi çadırına dâvet etti. Üç-dört gün hıristiyanların arasında kalan Selâhadddîn-i Eyyûbî, haçlı kumandanların birbiriyle rekâbetlerini ve askerî plânlarını yakînen anlamış oldu. İlerideki başarılarının sırlarından biri de, burada görüp öğrendikleri idi.
Bu sırada, Şirkuh’u kendisi için tehlikeli gören Fâtımî vezîri Şaver, haçlılarla gizli bir andlaşma yaparak, Kâhire’de bir çarşı kurmalarına ve şehirde bir garnizon bulundurmalarına râzı oldu. Bir kaç defa gidip gelmekle Mısır’ın durumunu öğrenen Kudüs kralı, Fâtımîlerin kendilerini müdâfaa edemeyecek kadar zayıf olduğunu görünce, harb îlân etmeye bile lüzum görmeden Mısır’a saldırdı. Fâtımî hükümdârı bu saldırı karşısında Sultan Nûreddîn’den yardım istedi. Sultan, Selâhaddîn-i Eyyûbî ile amcası Şirkuh’un kumandasında bir orduyu yardıma gönderdi. Selâhaddîn-i Eyyûbî ve Şirkuh, önüne çıkan askerî birlikleri büyük bir sür’atle perişân ederek, Kâhire önlerine geldiler. Vezir Şaver’in andlaşma vadi ile oyaladığı haçlı ordusu, Şirkuh’la Selâhaddîn’in yardıma geldiğini öğrenince Kudüs’e çekildi. Otoritesi bir anda sıfıra inen vezir Şaver, Şirkuh ve Selâhaddîn’i tuzak kurarak öldürmek istedi. Suikast çalışmalarını öğrenen Selâhaddîn, durumu Fâtımî hükümdârına bildirdi. Bunun üzerine 1169 senesinde, Şaver îdâm edilerek yerine Şirkuh tâyin edildi. Böylece Mısır’da idâre fiilen Türklerin eline geçti. Şirkuh adına işleri yürüten de yeğeni Selâhaddîn idi. Şirkuh’un bir-iki ay sonra vefât etmesi üzerine, Selâhaddîn-i Eyyûbî vezirliğe getirildi.
Mısır hükümdârına vezir olan Selâhaddîn-i Eyyûbî, hızla eğitim ve îmâr çalışmalarına başladı. Medreseler açtırdı ve hastaneler yaptırdı. Halka yapılan zulüm ve adâletsizliğe son verip dînî hükümlerin harfiyyen yerine getirilmesine çalıştı. Âlimlere, Ehl-i sünnet îtikâdının halka anlatılması için emirler verdi. Hapishaneleri medreseye çevirerek, ülkeleri fethetmenin zulüm ve düşmanlık ile değil, ilim ve irfanla olacağını gösterdi. Mâverâünnehr ve Horasan’dan Ehl-i sünnet âlimleri getirterek, her türlü imkânı sağladı. Talebelerin iskân, iâşe ve ibâdetleri ile meşgûl oldu.
Devlet, tamâmen zayıflamış, dış saldırılara karşı koyamaz hâle gelmişti. Selâhaddîn-i Eyyûbî, haçlıları Mısır’dan çıkardı ve Hâmi-i İslâm ünvânını aldı. Fâtımîlerin îtimâdını sarsmadan Mısır’daki karargâhını kuvvetlendirdi. İyilik ve ihsânları ile insanları kendine bağladı. Başvuran ihtiyaç sâhiplerinin isteklerini yerine getirerek, halkın sevgisini kazandı. Ayrıca devletin önemli işlerini yardımcılarına havâle ederek, Adûd’un nüfûzunu artırmaya ve daha sonra da bu nüfûzdan faydalanarak, Fâtımî Devleti’ni yıkıp iktidârı ele geçirmeye çalıştı. Vezirlerinin Ehl-i sünnet îtikâdını yerleştirmeye çalıştığını fark eden Fâtımî hükümdârı ona suikast düzenletti. Durumu öğrenen Selâhaddîn-i Eyyûbî, suikastçıları cezâlandırdı. Halk ise, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin adâletine ve yaptığı iyiliklere hayrân olup, Ehl-i sünnet îtikâdını benimsemeye, ibâdetlerini de Şâfiî mezhebine göre yapmaya başladılar. Frenklerle anlaşan Bizanslılar, bir donanmayla 1170 (H.565)’de Mısır’a saldırdılar. Mutlak otoritesini kuran Selâhaddîn-i Eyyûbî, Dimyat’a yığınak yaptı. Frenk ve Bizans ordusuna şiddetle karşı koyup geri çekilmeye mecbûr bıraktı. Bu zaferden sonra, Nûreddîn Zengî’ye haber gönderen Selâhaddîn-i Eyyûbî, babası ile akrabâlarının kendisine gönderilmesini istedi. İsteği yerine getirilerek âilesi yanına gönderildi. Babasını Beytülmâl’ın başına geçirip, kardeşlerinin samîmî desteğini kazandı. Muhaliflerini isyân edemiyecekleri bir şekilde bertaraf ederek, mutlak iktidârını kurdu. Yerli halkın desteğini sağlayıp, Mısır’da idâreyi bütünüyle ele aldı. 1171 (H.566)’da müderrislik ve kâdılık gibi mühim mevkîlere sünnî âlimleri tâyin edip, Fâtımî baskısını tedrîci olarak ortadan kaldırdı.
Devlet erkânını da etrâfına toplayarak otoriteyi kuvvetlendiren Selâhaddîn-i Eyyûbî, güvenemediği kişileri de saf dışı ederek Adûd’un nüfûzuna son verdi. Bu gelişmeleri haber alan Nûreddîn Zengî’nin emri üzerine, Fâtımî hükümdârının adını kaldırıp, hutbelerde, Abbâsî halîfesinin adını okuttu. Halk bu gelişmelerden memnun oldu. Hasta olduğu için Fâtımî hükümdârı Adûd’un bu gelişmelerden haberi yoktu. Adûd’un ölümünden önce, Behâeddîn Karakuş’u saraya yerleştiren Selâhaddîn-i Eyyûbî, sarayı da kontrol altında tutuyordu. Adûd, 1171 (H.567)’de öldü. Fâtımî hükümdârının ölümü üzerine, sarayı işgâl eden Selâhaddîn, Fatımî hânedânının ilgâ edildiğini îlân etti. Yüzotuz senedir zulümle toplanan altınları halka dağıttı ve halkı kendisine iyice bağladı (Bkz. Fâtımîler).
Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin; Nuybe, Yemen ve Trablusgarb’ı ele geçirmesi, şöhretini bir kat daha arttırdı. Bu sırada Fâtımî tarafdârı olan, Eshâb-ı kirâm düşmanı Abdussamed el-Kâtib ile İmâret-ül-Yemânî gizli bir cemiyet kurarak, Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi ortadan kaldırmayı plânladılar. Bu haber öğrenilince, elebaşıları yakalanıp cezâlandırıldı. Bu hâdiselerin olduğu sırada Sultan Nûreddîn vefât etti ve Suriye’de iç karışıklıklar başladı. Bu durumdan istifâde etmek istiyen Kudüs kralı Humus’u kuşattı. Sultan Selâhaddîn derhâl Humus önlerine geldi ise de, haçlılar Humus’u zabtetmişlerdi. Daha sonra yapılan andlaşmaya göre uygun bir bedel ödemek şartıyla Humus’un iâdesine karar verildi.
Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin başarılarını gören Abbâsî halîfesi, 1171 senesinde saltanatını tasdîk etti. Sultanlığını îlân eden Selâhaddîn-i Eyyûbî, kendi adına hutbe okutmaya ve etrâfda bulunan îtikâdı bozuk fırkaları tesbit edip, üzerine gitmeye başladı. Böylece onların Ehl-i sünnet îtikâdı ile şereflenmeleri için çalıştı. Ehl-i sünnet düşmanı olan bâtınîlerin üzerine yürüdü ve büyük kısmını ortadan kaldırdı. Sonra Mısır’a dönerek yeni medreseler açtırdı ve talebelerin Ehl-i sünnet îtikâdı üzere yetişmesine büyük gayret gösterdi. Halkın refâhı için çeşitli hayır işleriyle uğraştı.
Suriye’deki Atabeglerin birbirlerine düşmelerinden faydalanan Kudüs kralı, etrâfa saldırıp, müslüman topraklarını zaptetmeye başlamıştı. Haçlıların mezâlimlerini öğrenen Selâhaddîn-i Eyyûbî, kardeşini Mısır’da bırakıp kendisi, sür’atle Suriye’ye yürüdü. Kaybedilen yerleri ele geçirerek ilerlerken, Remle önlerinde haçlı ordusunun ânî baskınına mâruz kaldı ise de, kademe kademe Belbis önlerine kadar çekildi.
Kâhire’de bulunan kardeşinden yardım isteyen Sultan Selâhaddîn, kısa zamanda kendini toplayarak hızla Suriye’ye girdi. Oradan Lübnan’a geçti ve Sayda önlerine gelerek buradaki hıristiyan Kudüs ordusunu perişân etti. Trablusşam kontunun ordusunu da dağıttıktan sonra, Ürdün’e girdi ve hıristiyan kalesini zabtetti. Zor durumda kalan haçlılar andlaşma yapmaya mecbûr kaldılar.
Andlaşmayı bir sene sonra bozan ve müslümanların kervânlarını soyan haçlılar, daha ileri giderek, Peygamber efendimizin mübârek kabr-i şerîflerini yıkmak için, Medîne’ye gitmeye karar verdiler. Bunun üzerine Selâhaddîn-i Eyyûbî, hızla haçlı topraklarına girerek onlarla Hattin’de karşılaştı (Bkz. Hattin Muhârebesi). Resûl-i ekremin kabrini yıkmak isteyen Renaud de Chatillon’u yakalayıp îdâm ettirdi. Kudüs’ün etrâfında yer alan ve sağlamlığı ile meşhûr olan ve aralarında Akka, Beyrut ve Sayda kalelerinin de bulunduğu bir çok kaleyi fethetti. Sonra, Ortadoğuda hıristiyan tehlikesini tamâmen ortadan kaldırmak için, Kudüs önlerine geldi ve şehri kuşattı. Daha fazla dayanamıyacaklarını anlayan haçlılar teslim olmak mecbûriyetinde kaldılar.
Sultan Selâhaddîn, Kudüs’ü teslim alır almaz, Akdeniz’in doğusundaki bütün kaleleri fethetti. Sâdece, son derece sağlam olan ve diğer kalelerden gelen hıristiyanların toplandığı Sur kalesi mukâvemet gösterebildi. Bunlarla, Antakya tekfurunun elinde bulunan müslüman esirlerin bırakılması şartıyla, sekiz aylık bir müddet için andlaşma yapıldı. Böylelikle haçlılardan gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı hazırlık için zaman kazanılmış oldu.
Kudüs’ün müslümanların eline geçtiğini haber alan Avrupalı hıristiyanlar, şaşkına döndüler. Papa Üçüncü Urban üzüntüsünden öldü. Sıra ile yerine geçen Sekizinci Greguar ve Üçüncü Clemun ismindeki papazlar, Alman imparatoru Frederic, Fransız kralı Philippe ve İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard, Avrupa’da ne kadar eli silâh tutan varsa hepsini toplayıp, Kudüs’ü geri almak için yola çıktılar. Bu sırada, daha önce Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye esir düşüp aman dileyerek kurtulan Kudüs kralı sözünde durmayarak Akka kalesine saldırdı. Selâhaddîn-i Eyyûbî derhâl kalenin yardımına koştu. Ancak, Üçüncü haçlı seferini düzenleyen Avrupalılar Akka önlerine geldiler. Selâhaddîn-i Eyyûbî iki sene bu kaleyi eşsiz bir şekilde müdâfaa etti (Bkz. Akka Müdâfaası). Netîcede haçlılar, andlaşma imzalamaya mecbûr kaldılar. Üç seneliğine yapılan bu andlaşmaya göre, Yafa ile Sus arasındaki topraklar haçlılara kalacak, ayrıca silâhsız olarak Kudüs-i şerîfi ziyâret edebileceklerdi.
Selâhaddîn-i Eyyûbî, haçlı tehlikesini ortadan kaldırdıktan sonra, memleketin îmârı, âsâyişi ile müslüman halkı düşmana karşı daha iyi korumak için çalıştı. Bir çok tedbirler düşünüp, tatbikât safhasına koydu. Fakat müzmin olan hastalığının nüks etmesi üzerine yatağa düştü. Hayâtından ümîdini kesip öleceğini anlayan Selâhaddîn-i Eyyûbî, hazırlattığı kefenini bir mızrağın ucuna bağlattı. Mızrağı bir tellalin eline vererek sokaklarda; “İşte! Sultan Selâhaddîn bu kadar üstün mevkîlere sâhib olup, şan ve şerefe kavuşmuş olduğu hâlde, dünyâdan bu kefenle gidiyor!” diye bağırtarak; makam ve rütbesinden dolayı gururlananlara güzel ve ibretli bir ders verdi.
Selâhaddîn-i Eyyûbî, 1193 senesi Safer ayının yirmiyedinci günü Şam’da hasta yatağında Kur’ân-ı kerîm dinliyerek fâni âlemden hakîkî âleme göç etti. Yirmibeş senelik vezirlik ve sultanlık hayâtı, hep İslâmiyete hizmetle geçmiştir. Târihde pek nâdir yetişen şahsiyetlerden biri idi.
Sultan Selâhaddîn, ilme çok değer verir, âlimleri himâye ederdi. Yüksek insânî meziyetlere sâhip, iyi huylu, cömerd, âdil, kültürlü ve müsâmahakâr bir hükümdâr idi. Ülkesine her tarafdan, ilim sâhipleri gelir, verdikleri derslerle insanlara hizmet ederlerdi. Onun zamânında Şam medreselerinde ders veren altıyüzden fazla fakih vardı. Tabibler, edebiyâtçılar, şâirler, matematikçiler, kimyâgerler, mîmârlar ve diğer ilim sâhipleri memleketin gelişmesi için canla başla çalışırlardı.
Selâhaddîn-i Eyyûbî, komutan ve me’mûrlarıyla bir arkadaş gibi samîmî olarak konuşur, rıfk yâni yumuşaklık ile muâmele ederdi. Bundan dolayı herkes, fikrini ve arzûsunu çekinmeden söylerdi. Zamânında yetişen âlimlerden İmâdüddîn el-Kâtib onun hakkında şöyle demektedir: “Sultan ile oturan bir kimse, onunla oturduğunun farkına varmaz, bir arkadaşıyla oturuyor zannederdi. Anlayışlı, dînine bağlı, temiz, hatâları affeder, kusurları görmemezlikten gelir ve kızmazdı. Asık suratlı durmaz, dâimâ tebessüm eder vaziyette olurdu. Bir şey isteyeni, boş çevirdiği görülmezdi. Herkese çok nâzik davranır, kimseye kaba hareketlerde bulunmazdı. Söz verdiği zaman yerine getirirdi.”
Abdüllatîf el-Bağdâdî de buyuruyor ki: “Selâhaddîn-i Eyyûbî’yi heybetli bir kimse olarak gördüm. Sözleri, kalblere te’sir edici idi. Yanına ilk girdiğim gece, meclisini âlimlerle dolu gördüm. Her biri çeşitli ilimlerden konuşuyorlardı. Sultan’ın yakınları, onu kendilerine örnek alıyorlar, iyilikte yarış ediyorlardı. Müslüman olsun, kâfir olsun herkes Sultan’ı çok seviyordu. Onun ölümüyle, insanlar hakîkî bir babayı kaybettiler, ölümüne üzülmeyen kimse kalmadı.”
Selâhaddîn-i Eyyûbî, düşmana karşı da, İslâmiyetin adâlet ve ihsân kurallarından hiçbir zaman ayrılmazdı. Haçlılar esir müslümanları kılıçtan geçirdiği zaman, elindeki hıristiyan esirlere, İslâmiyetin emrettiği şekilde güzel muâmelede bulundu. Hiç bir zaman onlar gibi yapmadı.
Ilık su istediği hizmetçisinin önce kaynar, sonra da buz gibi soğuk su getirmesi karşısında bile onu azarlamayıp; “Sübhânallah! İstediğimiz gibi bir su dahi içemiyeceğiz” demekle yetindi. Mısır ve Kudüs’ü fethedip, hazînelere sâhib olduğu hâlde, ömrü boyunca bir asker gibi yaşadı. Lüzumsuz hiç bir şeye harcama yapmayıp, parayı zarurî ihtiyaçlara ve askerî malzemelere sarf etti. Öldüğü zaman cebinden bir altın ile birkaç gümüş para çıktı. Çok cömerd idi. Akka muhâsarası için geldiğinde, onbinden ziyâde atını askerlerine dağıttı ve binecek bir ata muhtaç kaldı.
Çok cesûr idi. Baştan başa çelik zırhlarla kaplı olan haçlıları; göğsü açık, îmânlı bir grub askeriyle perişân ederdi. Hattâ bir defâsında da; “Et iken demirle çarpışıyoruz, yüz olursak, karşımıza bin düşman çıkıyor, kaleler ateş saçıyor, denizler düşman kusuyor” demekten kendini alamadı. Yaptığı bütün harplerde, askerlerinin sayısı, düşmandan dâima az idi. Bütün muhârebelerini, İslâmiyeti yüceltmek ve müslümanları haçlıların zulmünden korumak, devletini düşman çizmesinden muhâfaza etmek için yaptı.
İlme ve ilim sâhiplerine çok ehemmiyet veren Selâhaddîn-i Eyyûbî, Mısır sultânı olunca, Şâfiî, Mâlikî, Hanefî ve Hanbelî mezheblerine göre tedrisat yapan medreseler yaptırdı. Kâhire, Şam, İskenderiyye gibi şehirler birer ilim merkezi oldu. Kendisinden önce yapılan pek çok câmiyi tâmir ettirdi. Haçlılar tarafından saray hâline getirilen Mescid-i Aksâ’yı yeniden cami hâline getirdi. Mihrâbını ve bir çok kısımlarını mermer ve mozaiklerle kaplattı. Sultan Nûreddîn’in Haleb’de inşâ ettirdiği meşhûr Âgâh minberini getirtip, camiye yerleştirdi (Bkz. Eyyûbîler).
KANI, GÖZYAŞI GİBİ GÖR !..
Selâhaddîn-i Eyyûbî, vefâtından önce oğlu Melik Efdal’i huzûruna çağırıp, ona şöye nasîhat etti: “Oğlum! Sana her hayrın başı ve kaynağı olan Allahü teâlânın korkusu ile ahlâklanmanı tavsiye ederim. Selâmete kavuşabilmek için cenâb-ı Hakk’ın emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçınmakta kusur etme. Kanı, göz yaşı gibi gör, kan dökerek üzerine sıçratmaktan sakın. Çünkü dökülen kanın intikâmı alınır. Halkın refâhı ve seâdeti için çalış. Dâima dikkatli olup, durumlarını incele. Çünkü halk, Allahü teâlânın sana bir emânetidir. Askeri, kumandanları, mevki sâhibi olanları ve halkın ileri gelenlerini memnun etmeye gayret göster. Kazandığımız şan ve şerefin, hep iyi işlerimiz ve güzel davranışlarımız sebebiyle olduğunu hiç aklından çıkarma. Hepimizin, buradan hakîkî âleme göç edeceğimizi unutma ve kimseye kin besleme. Kalb kırmaktan sakın ve başkalarının hukûkuna riâyet et. Allahü teâlâ merhametlilerin en merhametlisidir. Cenâb-ı Hakk’ın hukûkuna karşı yapılan hatâlar, tövbe etmek sûretiyle affolunur. Fakat kul hakları helâllaşmadıkça affolunmaz.”
BİR ADÂLET TÎMSÂLİ İDİ ...
Hubuşânî ve Hayât bin Kays (r.aleyh) gibi Allah adamlarının sohbetlerinde bulunmasının bereketiyle, nefsî arzularının hepsini yenen Selâhaddîn-i Eyyûbî, fevkalâde güzel idâresi ile saltanat tahtı üzerinde, bir adâlet timsâli idi. Gurur ve kibirden uzak, hiç bir tavrında hattâ elbisesi ile bile teb’asından farklı değildi. Vazîfesini yerine getirmekte çok gayretli idi. Tehlike anlarında ve mühim hâdiselerle meşgûlken bile, mazlumların yardımına koşar ve onları memnun ederdi. Akka müdâfaası sırasında bir gün, bütün gayretiyle çalıştığı esnâda, hakkını taleb eden bir kadına; “Yarın geliver işini hâllederiz” deyince, kadının; “Madem ki başımıza sultan olarak geçtiniz, işimizi halletmeye mecbûrsunuz. Yoksa nasıl saltanat iddiâsında bulunabileceksiniz?” sözlerini duydu. Bunun üzerine harb ile ilgili işlerini bırakıp, kadının işini hâlletti. Yine bir ermeni kendisini mahkemeye verince; kâdı efendinin huzûrunda netîceyi ayakta bekledi. Haklı olduğu anlaşılınca; “Bu hâl; ilâhî emirlere itâatim sebebiyle Rabbimin bir ihsânıdır” diyerek dâvâcıya ikrâmda bulundu.
1) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-13, sh. 179
2) Esmâ-ül-müellifîn; cild-2, sh. 582
3) Şezerât-üz-zeheb; cild-4, sh. 298
4) Vefeyât-ül-a’yân; cild-7, sh. 139
5) Tabakât-üş-Şafiiyye; cild-7, sh. 339
6) El-Berk-uş-Şâmî; sh. cild-3, sh. 75
7) El-Kâmil fit-târih; cild-11, sh. 342
8) Selâhaddîn Devrinde Eyyûbiler Devleti (R. Şeşen)
9) Er-Ravadateyn; cild-2, sh. 236
10) İslam Âlimleri Ansiklopedisi; cild-7, sh. 180