hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
18:1
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 950
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

Türk-İslâm devletlerinin en büyüklerinden.

Oğuzların Üçoklar kolunun, Kınık boyuna mensubdurlar. Onuncu asrın sonu ile onbirinci asrın başlarında İslâmiyeti kabûl ettiler. Îtikâdda Mâtürîdî, amelde Hanefî olup, Ehl-i sünnet mezhebinde idiler. Selçuklular; Çin’den Batı Anadolu dâhil bütün Ortadoğu ülkeleri, Akdeniz sâhilleri, Kuzeybatı Afrika, Hicaz ve Yemen’den Rusya içlerine kadar yayılan hâkimiyetin Türk İslâm kültür ve medeniyetinin temsilcisi oldular.
Hânedâna adını veren Selçuk Bey, dokuzuncu asırda Aral Gölü ile Hazar Denizi arasına hâkim Oğuz Yabgu Devleti’nin kumandanlarından Dukak Subaşı’nın oğludur. Dukak ölünce, onyedi onsekiz yaşlarındaki Selçuk Bey subaşı oldu. Genç yaşına rağmen yüksek mevkilere ulaşan Selçuk Bey’in devâmlı artan bir îtibâra sâhib olması, Yabgu ve hanımını telâşlandırdı. Onu başlarından atmak için çâre aramaya başladılar. Öldürülmekten çekinen Selçuk Bey, kabîlesi ile birlikte oradan ayrıldı. Güney yoluyla muhtemelen 985’lerde Seyhun nehri kenarında bulunan Cend şehrine geldiler. Bölge ve şehir İslâm ülkelerine geçişte hudûd durumunda idi. Selçuk Bey’in idâresindeki Türkler, kısa zamanda İslâmiyeti kabûl ettiler. Bu durum Yabgu ile aralarını iyice açtı. “Müslümanlar gayr-i müslimlere haraç vermez” diyerek Yabgu’nun haraç me’mûrlarını kovdu ve istiklâlini îlân etti. Gayr-i müslim Türkler arasında cihâd faâliyetlerine girişti. Selçuk Bey’in istiklâlini îlân edip, Yabgu’ya haraç vermeyerek, müslüman olmayanlarla mücâdeleye girişmesi, çevrede tanınıp, îtibâr kazanmasına yol açtı. Oğuz Yabgu’suna karşı olan Türkler, etrâfında toplandı. Müslümanlardan da destek alan Selçuk Bey, müslüman olmayan Türkler üzerine yaptığı gazâlarla şöhret kazandı. Onun bu şöhreti, Mâverâünnehr’de üstünlük sağlamaya çalışan müslüman devletlerden biri olan Sâmânîler ile anlaşmasını sağladı. Sâmânî sultânı, Selçuk Bey’e, devlet sınırlarını diğer Türk akınlarına karşı korumasına mukâbil, Buhârâ yakınlarındaki Nûr kasabasına yerleşme izni verdi.
Selçuk Bey; Mikâil, Arslan, İsrail, Yûsuf ve Mûsâ adındaki oğulları ile Büyük Selçuklu Devleti’nin temelini atıp, Tuğrul ve Çağrı adında iki torun bırakarak yüz yaşlarında vefât etti. Selçuk Bey’in büyük oğlu ve Tuğrul ile Çağrı beylerin babası olan Mikâil, babasının sağlığında ölmüştü. İkinci büyük oğlu olan Arslan Bey, babasının yerine geçti. Yabgu ünvanını alarak, Selçuklular da denilmeye başlayan âilesini teşkîlâtlandırdı. Karahanlıların Sâmânî Devleti’ne son vermesi üzerine, Özkend’den kaçan Sâmânî şehzâdelerinden İsmâil Münteşir, Arslan Yabgu’ya sığındı. Arslan Yabgu komutasındaki Selçuklular, Karahanlılar karşısında başarılı muhârebeler yaptılar.
Selçukluların güçlenmesi, bölgenin hâkimi Karahanlılar ile Gaznelileri zor durumda bıraktı. Karahanlı hükümdârı Yûsuf Kadir Hân ile Gazneli Sultan Mahmûd, 1025 senesinde meşhûr Semerkand mülâkatıyla Selçuklu mes’elesini görüştüler. Müzâkereler netîcesinde Arslan Yabgu’nun hîle ile yakalanıp, habsedilmesi kararlaştırıldı. Arslan Yabgu, Gaznelilerce yakalanıp, Hindistan’daki Kâlencer kalesine habsedildi. Bu Hâdiseden sonra Selçuklularla Gazneliler arasında açık bir mücâdele başladı. Onun esâreti yıllarında Selçuklular, ortak hükümdâr sistemiyle idâre edildi. Mûsâ’yı yabguluğa, Yûsuf’un oğlu İbrâhim’i de yınallığa getirdiler. Mikâil’in oğulları Çağrı ve Tuğrul beyler, amcalarının hâkimiyetlerini tanımakla berâber, ayrı bölgelerde yaşamaya başladılar.
Mâhir süvârîlerden meydana gelen Selçuklular, kalabalık hayvan sürüleri ve atları için bol otlaklı, geniş yaylalar aradılar. Bu gâyeyle zaman zaman komşuları Karahanlılar ve Gaznelilerin sınırlarına taşıp, yerli halkın şikâyetlerine sebeb oldular. Onların bu hâlini kendileri için tehlikeli gören Karahanlılar, Selçuklu âilesi içine nifâk sokmak istedilerse de muvaffak olamadılar. Üzerlerine kuvvet gönderildi. Hattâ Yûsuf Bey öldürüldü. Mûsâ Yabgu ile birleşen Tuğrul ve Çağrı beyler, Karahanlı kuvvetlerini yenerek, Yûsuf Bey’in intikâmını aldılar. Siyâsî durum iyice gerginleşti. Bölgede değişiklikler oldu. Bir baskınla Selçuklular bir hayli zâyiâta uğratıldılar. Bunun üzerine Çağrı Bey, dağılan Selçuklulardan üçbin kişilik bir süvârî kuvvetiyle, Gazneli mukâvemet mevkilerini aşarak Doğu Anadolu sınırlarına kadar gitti. Van gölü havzasından kuzey Tiflis’e kadar uzanan bölgede keşif hareketi yaptı. Ermeni ve Gürcü kuvvetlerini mağlûb ederek, bölgenin otlak ve yaylaklarının keşfi ile gerekli siyâsî, etnik, kültürel ve askerî stratejik bilgileri topladı. Bizans şehirlerine girdi. Bol ganîmetle geri döndü. Keşif hareketi netîcesinde, bölgenin Selçukluların yerleşmesine müsâit olduğunu tesbit ederek Tuğrul Bey’e rapor verdi. Tuğrul Bey de, ortalığın yatışması için çöle çekilmişti.
 Selçukluların esir yabguları Arslan, 1032 senesinde Hindistan’da hapsedilmiş bulunduğu Kâlencer kalesinde vefât edince, Gazneliler ile münâsebet daha da bozuldu. Mûsâ Yabgu ile yeğenleri Çağrı ve Tuğrul beyler kumandasındaki Selçuklu ve Türkmen kuvvetleri, bölgenin en stratejik mevkîinde yer alan ve Gaznelilere âit olan Horasan’a, âni bir taarruzla girerek; Merv, Nişâbur ve Serahs havâlisini ele geçirdiler. Gazne sultânı Mes’ûd, Selçukluları tanımak mecbûriyetinde kaldı. Mûsâ Yabgu, Tuğrul ve Çağrı beylere bulundukları yerlerin vâliliklerini verdi. 1035 yılında yapılan bu andlaşma, dört ay gibi kısa bir müddet devâm etti. Yeniden başlayan Gazneli-Selçuklu mücâdelesi, daha da şiddetlendi. Selçuklular, hafif süvârî kuvvetleriyle, Gaznelilerin fillerle takviye edilmiş ağır techîzâtlı, çoğu piyâdeden meydana gelen ordusuna, gerilla taktik ve harbleriyle çok kayıp verdirdiler. 1038 senesinde Serahs civârında yapılan muhârebede, Gazneli ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Gazneli Sultan Mes’ûd büyük bir devlet adamı, cesâretli bir kumandan olmasına rağmen, bu yenilgiden sonra Nişâbur’u Selçuklulara terk edip, kesin netîce alınacak büyük muhârebeyi devâmlı geciktirdi. Tuğrul Bey’in üvey kardeşi İbrâhim Yınal, 1038’de Nişâbur’u alıp, Tuğrul Bey adına hutbe okuttu. Nişâbur’a gelen Tuğrul Bey’i muhteşem bir törenle karşıladı. Tuğrul Bey Sultân-ül-muazzam, Çağrı Bey de Melîk-ül-mülûk ünvânını aldılar. Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluş ve istiklâlini îlân ettiler. Selçuklu-Gazneli mücâdelesi 23 Mayıs 1040 Dandanakan Meydan Muhârebesi ve Selçukluların üstünlüğü ele almasıyla netîcelendi (Bkz. Dandanakan Muhârebesi).
Dandanakan’ın muzaffer başkumandanı Çağrı Bey, zafer sonrasında verilen toy yâni büyük ziyâfette üstün idârecilik vasfı ve keskin siyâsî zekâsını takdir ettiği kardeşi Tuğrul Bey’i Selçuklu Sultânı îlân etti. Merv başşehir yapıldı. Toplanan kurultayda fethedilecek yerlerle idâreciler tesbit edildi. Ceyhun ile Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey’e, Bust-Sistan havâlisi Mûsâ Yabgu’ya, Nişâbur’dan îtibâren bütün batı bölgeleri Tuğrul Bey’e verildi. Çağrı Bey’in oğlu Yâkutî ile İbrâhim Yınal, batı cephesinde vazife aldılar. Hânedândan Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış, Cürcan ve Damgan’a, Çağrı Bey’in oğlu Kara Arslan Kavurd ise, Kirman havâlisine tâyin olundular. Vazife taksiminin ardından kısa zamanda; kuzeyde Hârezm dâhil, Mâverâünnehr, Sistân, Mekrân bölgesi, Kirman ve civârı, Hürmüz Emirliği hattâ Arabistan Yarımadası’nda Umman ve dolayları ile Cürcan, Bâdgis, Huttalân tamâmen zabtedildi. Tuğrul Bey, Taberistân, Kazvin, Dehistân, İsfehan, Nihâvend, Rey ve Şehrezur’u alarak devletin sınırlarını genişletti. 1046’da Gence, 1048’de Erzen, Karaz, Hasankale, Erzurum ve havâlisindeki Gürcü, Ermeni ve Bizans orduları mağlûbiyete uğratıldı.
Henüz yeni kurulan devlet kısa zamanda, Büveyhîlerin işgâlindeki Bağdâd hâriç, bölgedeki bütün İslâm topraklarına hâkim oldu. Sultan Tuğrul, Büveyhîlerin işgâlindeki halîfelik merkezi olan Bağdâd’ı kurtarmak için Abbâsî halîfesi el-Kâim bi-Emrillah’ın dâveti ile 17 Ocak 1055’de Bağdâd’a girdi. Halîfenin, âlimlerin ve sünnî müslümanların büyük hüsn-i kabûlüyle karşılanan Tuğrul Bey, Büveyhî hükümdârlığını yıkarak Abbâsî halîfeliğini yeniden ihya etti. İslâm âleminin takdirini kazanıp, büyük iltifâtlara kavuştu. Halîfeliğe karşı yapılan Fâtımî saldırılarını bertaraf etti. Halîfelik makâmına ve Bağdâd şehrine hizmetinden dolayı 25 Ocak 1058’de Tuğrul Bey’e iki altın kılıç kuşatan halîfe, onu; doğunun ve batının hükümdârı îlân etti. Selçuklu sultânının, halîfe tarafından “Dünyâ hakanı” îlân edilmesi, Türklere büyük îtibâr kazandırdığı gibi, Alplik rûhunu okşayarak İslâm dîninin cihâd emrine daha fazla sarılmalarına yol açtı. Aynı sene Tuğrul Bey, tahrikler sebebiyle isyân eden üvey kardeşi İbrâhim Yınal’ı cezâlandırdı. Çağrı Bey, yetmiş yaşlarında 1060’da, Tuğrul Bey ise, 1063’de yetmiş yaşında vefât etti. Tuğrul Bey, devletini sağlam temeller üzerine oturtarak, sınırlarını Ceyhun’dan Fırat’a kadar genişletti. Anadolu üzerine yaptırdığı akınlarla, Bizans idâresinde bulunan bölgenin Türk yurdu olması için ilk harcı koydu (Bkz. Tuğrul Bey).
Tuğrul Bey’in oğlu olmadığından, Çağrı Bey’in oğlu Alb Arslan Selçuklu sultânı oldu. Başa geçer geçmez amcasının veziri Amîd-ül-mülk’ü görevden alarak, yerine Nizâm-ül-mülk’ü tâyin etti. Sultan Alb Arslan, tahta geçmek iddiâsında bulunan diğer rakiplerini bertaraf ettikten sonra, batıya yönelerek fetihlere başladı. Kafkaslardan dolaşıp mahallî küçük krallıkları itâati altına aldı. Doğu Anadolu’nun Kuzeydoğu ucundaki meşhûr Ani kalesini 1064’de feth ederek, 16 Ağustos 1064’de Kars’a girdi. Ani, hıristiyan âleminin kutsal yerlerinden biri idi. Bu fetihler İslâm âleminde büyük sevinç kaynağı oldu ve Halîfe Kâim bi-Emrillah, Sultan’a, fetihler babası yâni çok feth eden mânâsına gelen Ebü’l-Feth lakabını verdi. Sultan, 1065 senesi sonlarında doğuya yönelerek Üst-yurd ve Mangışlak taraflarına yürüdü. Başarı ile biten seferin sonunda; ticâret yollarını vuran Kıpçak ve Türkmenler itâat altına alındı.
 Alb Arslan, 1067 senesinde Kirman melîki olan kardeşi Kavurd’un isyânı ile karşılaştı. Bu isyânı kısa sürede bastırdı (Bkz. Kirman Selçukluları). Öncelikle müslümanlar arasında birliğin te’minini arzu eden Sultan Alb Arslan, Bahreyn taraflarındaki Karmatî sapıkları ve önasya’daki Şiî-Fâtımî kalıntılarını temizlemek için harekete geçti. Şiî-Fâtımî sultasının İslâm ülkeleri üzerinden kalkmakta olduğunu gören Mekke şerîfi, Alb Arslan’a itâatini arz ederek, hutbeyi Abbâsî halîfesi ve Sultan Alb Arslan adına okumaya başladı. Doğu ve Batıda sistemli bir şekilde yapılan fetih hareketleri; 1067 senesinde Anadolu’da başlatılan yıpratma ve yıldırma akınları, 26 Ağustos 1071’deki Malazgird muhârebesine kadar devâm etti. Malazgird zaferiyle Selçuklulara kapıları açılan Anadolu, Türkiye Türklerinin istikbâldeki yurdu durumuna girdi. Malazgird Zaferi sonrasında, Bizans imparatoru Diogenes ile yapılan andlaşma, tahttan indirildiği için tatbik edilemedi. Sultan Alb Arslan, andlaşmanın silâh zoruyla tatbikini kumandan ve beylerine emrederek, bütün Anadolu’nun fethini istedi. Selçuklu emrindeki Türkmen boyları, Orta Asya’dan batıya sevk edilerek, Doğu Anadolu’daki Bizans hududuna gönderildi. Selçukluların gazâ akınlarına mukâvemet edemiyen Bizans kale ve garnizonları Türklerin eline geçti. Türk akınları Marmara Denizi sâhillerine kadar uzandı ve fethedilen Anadolu, iskân edildi. Anadolu’nun Türkleşip, İslâmlaşması için gerekli bütün tedbirler alındı. Sultan Alb Arslan, çıktığı Mâverâünnehr seferinde, esir alınan bir kale kumandanı tarafından şehîd edildi. Türk târihinin büyük sultanlarından olan Alb Arslan, enerjisi, disiplini, yiğitliği ve adâleti ile temâyüz etmişti (Bkz. Alb Arslan).
Sultan Alb Arslan vefât ettiğinde, devlet toprakları, doğuda Yaşgar’dan, batıda Ege kıyıları ve İstanbul boğazına, kuzeyde Hazar-Aral arasından, güneyde Yemen’e kadar olan bir bölgeye yayılmıştı.
Alb Arslan’ın yerine oğlu ve veliahdı Melikşâh, Selçuklu sultânı oldu. Sultanlığını tanımayan amcası Kavurd ile Kerez’de yapılan savaşı kazanan Melikşâh bir kaç gün sonra Kavurd’un ölümü ile devet içinda âsâyişi kısa sürede sağladı. İç işlerini hâlleden Melikşâh, taht mücâdelesinden faydalanarak Selçuklu hududlarına hücûm eden Gazneliler ile Karahanlılara karşı sefere çıktı. Bu sırada Karahanlı Şemsülmülk Nâsır’ın mektubunu aldı ve elçisini kabûl etti ise de, hareketinden vazgeçmedi. Tirmiz’i muhâsaraya başladı. Emir Savtigin’in ikmâl yollarını kesmesi, şehrin düşerek Sultan’ın başarıya ulaşmasına ve Şemsülmülk’ün sulhu kabûl etmesine sebeb oldu. Gaznelilere karşı, Emîr Gümüştigin ve Anuştigin’i gönderdi. Gazneli hükümdârı İbrâhim bin Mes’ûd, Melikşâh’ın başarılarının artması üzerine itâate mecbûr oldu. Gönderdiği elçilik hey’eti ve hediyelerle iyi münâsebetler te’sis edildi. Sultan’ın kızı Gevher Hâtun’un, Gazneli veliahdı Mes’ûd bin İbrâhim ile evlendirilmesi, iki devlet arasında çıkması muhtemel anlaşmazlığı önledi.
Doğu sınırlarını garantiye alan Sultan Melikşâh, babasının vezîri ve kendisinin de hocası olan sapık ve bâtınî akımlara karşı sünnîliğin müdâfaası için Nizâmiyye medreselerini kuran Tuslu Nizâm-ül-mülk Hasen’den vezîrliğe devâm etmesini istedi. Bu sâyede Selçuklu Devletine ve İslâm dînine çok hizmet etmesine sebeb oldu. Sultan Melikşâh çok hâlim-selîm, affedici, fakat devlet ve millet işlerinde ciddî, müstesnâ bir şahsiyetti. Devrinde bozkırlardaki Türk boylarını, bütün İran’ı, Arabistan’ı, Suriye ve Filistin’i, idâresi altına aldı. Anadolu’nun fethi üzerinde hassasiyetle durup, babasının vazifelendirdiği amcazâdesi Kutalmışoğlu Süleyman Şâh ve Türkmen beylerinden Alb İlig, Artuk Bey, Mansur, Dolat gibi komutanlarla fütûhâtı sürdürdü. Selçuklu kumandanları, Bizans’ın Türklere karşı kurduğu ölmezler adlı askerî birlikleri mağlûb etti. Artuk Bey, Bizans kuvvetlerini 1074’de Sapanca çevresinde mağlûb ederek, yüzbinden fazla Türk, İzmit’ten Üsküdar’a kadar olan sâhaya yerleşti. Kutalmışoğlu Süleyman Şâh, güneydoğu harekâtıyla, Adana dolaylarını fethetmekle meşgûldü. Fırat’ı geçerek Çukurova, Maraş, Tarsus, Antep ve Urfa’ya dağılan Ermeni ve ücretli frank askerlerini Antakya’da, Gümüştigin de Nizip, Âmid ve Urfa civârında Bizans kuvvetlerini mağlûb ettiler. Artuk Bey, Sultan Melikşâh’ın emriyle Doğu harekâtını idâre etti. 1074-1077 seneleri arasında Sivas, Tokat, Çorum havâlisini, Yeşilırmak ve Kelkit havzalarını ele geçirdi. Artuk Bey’den sonra yerine Danişmend Gâzi geçerek, Amasya ve civârını Karadeniz’e kadar aldı. Mengücük Gâzi, Şarkî Karahisar, Erzincan ve Divriği havâlisini; Ebü’l-Kâsım da, Erzurum ve Çoruh bölgesini fethetti. Orta, Kuzeybatı ve Batı harekâtını Süleyman Şâh idâre edip, Bizanslılar ile mücâdele ve onların âsî kumandanları ile ittifâk yaptı. Bizanslılar, Balkanlar’daki iktidâr mücâdelesi ve iç hâdiseler üzerine Selçuklulardan yardım istediler. Yardım talebleri Selçukluların menfaatleri doğrultusunda karşılandı. Süleyman Şâh, İznik’e yerleşerek, bu şehri Türkiye Selçukluları Devleti’nin merkezi yaptı. Selçuklular, Anadolu’da sâhil şehirleri dışında Toroslar ve Çukurova’dan Üsküdar’a kadar bütün bölgeye yerleştiler. Bu durum karşısında Avrupalılar Çin’e elçilik hey’eti göndererek, Selçukluların doğudan tazyik edilmesini istediler. Ancak müracaatları netîcesiz kaldı. 
Süleyman Şâh, 1082-1083 senelerinde Bizanslıların elinde olan Adana ile Tarsus, Misis, Anazarba ve bölgedeki diğer yerleri zabtetti. 1085’de Suriye’nin kilit şehri Antakya’yı bir baskınla fethetti. Antakya’nın en büyük kilisesini câmiye çevirip, fetih şükrânesi olarak yüzyirmi müezzinin okuduğu ezandan sonra Cum’a namazını burada kıldı. Diyarbekir bölgesinin fethi için Selçuklu seferleri, Fahrüddevle Cüheyr’in İsfehân’a gelmesiyle başladı. Fahrüddevle, buradaki şiî îtikâdlı Karmatîlerin yola sokulması için hareket eden Artuk Bey ve bağlı kuvvetlerle berâber Diyarbekir’e doğru yola çıktı. Şehrin muhâsarası sırasında Selçuklu ordusundaki Arab unsurların şehrin müdâfilerinin içindeki Arablarla savaşmaya yanaşmamaları, ordudaki Türkmen beylerini güç durumda bıraktı ise de, Arablardan müteşekkil kısım, bölgede bulunan diğer şehirlerin fethine me’mûr edildi. Fahrüddevle’nin kumandanlığındaki birlikler, çevredeki Mardin, Hasankeyf, Cizre ve daha otuz kadar kaleyi ele geçirdi. Diyarbekir, Fahrüddevle’nin oğlu Zaimüddevle ve emrindeki kuvvetlerin 4 Mayıs 1085’de şehre girmesiyle düştü ve Mervânîler Devleti ortadan kalktı.
Musul’un fethine me’mûr edilen Aksungur ve diğer Türkmen emirleri şehre harpsiz girdiler. Fethi müteâkip Musul’a gelen Melikşâh, büyük bir merâsimle karşılandı. Musul emîrliğine Şerefüddevle’yi tâyin etti.
Sultan Alb Arslan zamânından beri Suriye ve daha güneye yürüyen meşhûr Selçuklu kumandanlarından Atsız, seferlerini Melikşâh zamânında da sürdürdü. Uzun süre muhâsara ettiği Dımaşk’ı 1076 Mart’ında Selçuklu topraklarına kattı. Dımaşk’ın alınmasından sonra câmilerde okunan Şiî-Fâtımî ezanını yasaklayarak Cum’a hutbesini Halîfe Muktedî ve Sultan Melikşâh adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devleti’nin “Fatımî Devleti’nin ortadan kaldırılması” politikasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devâm etti. Fakat muvaffak olamadı ve başarısızlığı Suriye emirliğinden alınmasına sebeb oldu. Yerine Melikşâh’ın kardeşi Tâcüddevle Tutuş getirildi.
Sultan Melikşâh, Kutalmışoğlu Süleyman Şâh ile kardeşi Tutuş’un Suriye’deki mücâdelesi üzerine 1086’da İsfehan’dan bölgeye hareket ederek bölgede âsâyişi yeniden te’sis etti. Haleb vâliliğini Aksungur’a, Urfa’yı Bozan’a, Antakya’yı da Yağısıyan’a verdi. 1087 senesinde Sultan Melikşâh, Süveydiye kıyılarından Akdeniz’e ulaştı. Böylece Uzakdoğudan Ortadoğuya kadar hâkimiyet kurdu. Dönüşte hilâfet merkezi olan Bağdâd’ı ziyâret etti. Halîfe Müktedî tarafından iki kılıç kuşatıldı ve 25 Nisan 1087’de “Dünyâ hükümdârı” îlân edildi.
Selçukluların İslâm’a ve insanlığa hizmeti sâyesinde kısa zamanda genişlemesi, düşmanlarını hızlı bir faâliyet içine soktu. Bizanslılar ve sapık fırkalara karşı mücâdele eden âlim ve kumandanlar suikastla öldürülüyordu. 1092 senesinde, önce Selçukluların meşhûr vezîri Nizâm-ül-mülk, Hasen Sabbah’ın fedâilerinden bir bâtınî tarafından; arkasından Sultan Melikşâh Bağdâd’da zehirlenerek şehîd edildiler.
Melikşâh’ın ölümü ile başlayan saltanat mücâdelesinde Şam Meliki Tutuş, derhal sultanlığını îlân etti. Bu arada Melikşâh’ın hanımı Terken Hâtûnda küçük oğlu Mahmûd’u sultan ve torunu Ca’fer’i halîfenin veliahdı yapmak için bütün kuvvetiyle uğraştı ve 1092’de Mahmûd’un saltanatını îlân ederek, nâmına hutbe okutmaya muvaffak oldu. Yine bu arada tarafdârlarıyla Rey’e çekilen Berkyaruk da sultanlığını îlân etti ve Terken Hâtun’un üzerine gönderdiği orduyu Burucerd’de bozguna uğrattı. Terken Hâtun’un Gence meliki İsmâil’i tarafına çekmesi de bir fayda sağlamadı.
Terken Hâtun’un bir sûikast netîcesinde öldürülmesiyle saltanat mücâdelesi Tutuş’la Berkyaruk arasında kaldı. Tutuş, Rey üzerine yürüdü ise de 1093 yılında vukû bulan uzun mücâdeleler esnâsında bir çok emir Berkyaruk tarafına geçti. Bu sâyede Berkyaruk karşısındaki orduyu bozguna uğrattı. Ayrıca Tutuş’un ölümü ile bütün rakiplerini bertaraf ederek adına Bağdâd’da hutbe okundu.
Sultan Berkyaruk zamânında Selçuklu Devleti; a- Irak ve Horasan, b- Suriye, c- Kirman, d- Türkiye Selçukluları olmak üzere dörde bölündü.
 Ayrıca Doğu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Türkmen beylikleri ve Atabeglikler ortaya çıktı. Berkyaruk, parçalanan Selçuklu İmparatorluğu’nu toplamaya başladığı bir sırada haçlı orduları da Suriye’ye geldiler. Berkyaruk, haçlılara ve onların Antakya muhâsarasına karşı Kürboğa’yı ve Artuklu beylerini sefere me’mûr etti. Anadolu’dan geçen haçlılar, Suriye’ye vardıkları zaman sayıları oldukça azalmıştı. Ancak İslâm dâvasına ihânet eden Şiî-Fâtımîlerin, sünnî müslümanlara karşı haçlılarla ittifâk etmeleri, ayrıca Suriye emirleri arasındaki emniyetsizlik ve rekâbetler, Tutuş’un oğlu Dukak ile birlikte Suriye kuvvetlerinin haber vermeden çekilmesi, Frenklerin taarruza geçerek, Türkleri bozguna uğratmalarına sebeb oldu. Netîcede ilerlemeye devâm eden haçlılar, Antakya’dan bir sene sonra da Kudüs’ü işgâl edip şehirde meskun olan yetmişbin müslüman ve yahûdiyi hunharca katlettiler.
Bu arada Gence meliki ve kardeşi Muhammed Tapar, Berkyaruk’a saltanat iddiâsıyla isyân etti. Berkyaruk, 1100 senesinde Sefîdrûd’da mağlûb olmasına rağmen, Muhammed Tapar’ı arka arkaya dört defa bozguna uğrattı. Ahlat’a sığınan Muhammed Tapar, buranın hükümdârı Sülemen’i ve Ani emîri Menuçehr’i hizmetine alarak yeniden savaşa hazırlandı ise de, Sultan Berkyaruk çok kan aktığını, memleketin harap, emir ve askerlerin yorgun olduğunu, hazînenin boş kaldığını, vergilerin tahsîl edilemez bir hâle geldiğini ve nihâyet İslâm düşmanlarına fırsat verildiğini beyân ederek, gönderdiği bir elçi ile, kardeşini barışa iknâ etti. Böylece 1104’de Âzerbaycan’da Sefîdrûd hudud olmak üzere Kafkasya’dan Suriye’ye kadar bütün vilâyetlerde Muhammed Tapar sultan tanındı. Bağdâd, Rey, Cibâl, Taberistan, Fars, Huzistan, Âzerbaycan, Mekke ve Medîne’nin idâresi de Berkyaruk’da kaldı.
Selçuklu İmparatorluğu iki devlete ayrılmak sûretiyle Türkiye ile birlikte üç Selçuklu sultânı ortaya çıktı. Lâkin bu durum çok sürmedi. Çünkü, Berkyaruk hastalıklı olduğu için 1104 senesinde yirmialtı yaşında iken vefât etti. Sultan Berkyaruk, ülkesini düşünen ve milletinin refâhı için çalışan bir kimse idi. Ancak kardeş kavgalarının, memleketin birlik ve berâberliğe en muhtaç olduğu bir döneme rastlaması Berkyaruk’u çok üzdü. Buna rağmen fırsat buldukça haçlı kuvvetleri üzerine asker sevk etmekten ve darbeler vurmaktan geri kalmadı (Bkz. Berkyaruk).
Berkyaruk’un vefâtıyla oğlu Melikşâh ile Muhammed Tapar saltanat mücâdelesine başladılar. Muhammed Tapar, Bağdâd üzerine yürüyerek fazla zorluk çekmeden 1105’de tek başına sultan oldu. Önce kendisine karşı isyân eden amcasının oğlu Mengübars hâdisesini bastırdı. Daha sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden bâtınîlere karşı mücâdele etti. 1107’de bâtınîlerin merkezi olan Alamut kalesi kuşatıldı ve çok sayıda bâtınî öldürüldü. Selçuklular arasındaki karışıklıklardan istifâde eden haçlılar, Birinci Haçlı Seferi sonunda Suriye’de haçlı devletleri kurmaya başladılar. Sultan Muhammed Tapar, bunların üzerine ordular gönderdi ise de, kumandanlar arasında tam anlaşma sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emir Mevdud, Şam Ümeyye Câmii’nde bir bâtınî tarafından öldürüldü. Sultan, haçlılara karşı Aksungur’u kumandanlığa getirdi. Bu arada kardeşi Sencer’i Suriye ve Horasan’daki bâtınîlere karşı mücâdele etmekle vazifelendirdi. Alamut üzerine de bir ordu gönderdi. Sultan Muhammed Tapar’ın 1118’de vefâtı sebebiyle bu fesad ocağı ortadan kaldırılamadı. Sultan Muhammed Tapar, ilim ve îmar işleri ile de uğraşma fırsatı buldu. İsfehan’da yaptırdığı medresenin bahçesine defnedildi. İleri gelen devlet adamları, Muhammed Tapar’ın henüz küçük yaştaki oğlu Mahmûd’u tahta geçirdilerse de, Melikşâh’ın oğlu ve Horasan meliki olan Sencer, yeğeni Mahmûd’un sultanlığını kabûl etmeyerek, saltanat iddiâsında bulundu. 14 Ağustos 1119 târihinde yapılan Save savaşını kazanarak sultanlığını îlân eden Sencer, yeğenine evlâd muâmelesi yaptı ve kendi hâkimiyetini tanımak şartı ile Rey hâriç, batı ülkelerinin hâkimiyetini ona bıraktı (Bkz. Irak Selçukluları). Sultan Sencer, batı işlerinden çok doğu ile uğraştı. Gaznelilerle savaştı. Karahanlıları kendisine bağladı. Zamanı, Selçukluların son parlak devri idi. Bu arada Selçuklu Devleti’ni iki büyük tehlike tehdid ediyordu. Bunlardan birisi batıdan Anadolu ve Suriye’ye saldırmakta olan haçlılar, diğeri doğudan gelen ve devletin doğu sınırlarını zorlayan Karahitaylar idi. Sultan yalnız bu ikinci tehlike ile uğraştı. Doğu Karahanlılar Devleti’ni yıkarak Seyhun boylarını zorlayan Karahitaylarla çarpışan Sencer, onlarla 10 Eylül 1141 senesinde yaptığı Katvan meydan muhârebesini kaybetti. Bu muhârebeden sonra Seyhun nehrine kadar olan topraklar Karahitayların eline geçti. Katvan meydan muhârebesiyle Büyük Selçuklu Devleti târihinde yeni bir devir başladı ve Selçuklu ülkesi müslüman olmayan Türk ve Moğol birliklerinin istilâsına uğradı.
Sultan Sencer’in bu mağlûbiyetinden istifâde etmek istiyen Gûr hükümdârı Alâeddîn Hüseyn, yıllık vergiyi vermemek, sultanlık peşinde koşmak gibi davranışlarla Sencer’e olan tâbiliğinden kurtulmaya çalışıyordu. Zâten sınırlarını fazla genişletmesi, bölgenin kuvvet dengesini bozmakta ve bu durum Sultan Sencer’i endişeye düşürmekte idi. Büyük kuvvetlere sâhib olan Gûrlular üzerine yürüyen Sultan Sencer, Haziran 1152’de yaptığı muhârebede Gûr ordusunu mağlûb ederek Katvan’da kaybedilen îtibârı yeniden sağladı.
Gûr galibiyetinden sonra erişilen ihtişam fazla uzun sürmedi. Vergi tahsîli sırasında yapılan haksızlık yüzünden kendi soyundan olan Oğuzlar ile bâzı emirler arasındaki ihtilâflar gittikçe büyüdü. Sultan Sencer, bir kısım ümerânın ısrârı ile göçebe Oğuzların üzerine yürümek mecbûriyetinde kaldı. 1153 senesi Mart ayında Belh civârında Oğuzlarla yapılan muhârebeyi Selçuklular kaybettiler. Bu ağır mağlûbiyetin sonunda Sultan Sencer esir düştü. Oğuzlar, Sencer’e, esir de olsa sultan gözüyle baktılar.
Esir Sultan’ı kurtarmak için ilk harekete geçen, onu harbe sürekleyen Belh vâlisi Emir Kumac’ın torunu Müeyyed Ayaba oldu. Sencer, her ne kadar gündüz tahtta oturtuluyor ve zahirî bir iltifât görüyorsa da geceleri demir bir kafeste uyuyordu. Onun adına çok usûlsüz işler yapılıyor ve bâzı vâdlerde bulunuluyordu. Bu durum karşısında Sencer, 1156 senesi Nisan ayında kaçmağa muvaffak oldu. Fakat ağır Oğuz darbesi altında çöken, iç huzûrsuzluk ve istikrarsızlığa mâruz kalan Büyük Selçuklu Devleti, kendini toplamaya muvaffak olamadı. Her ne kadar tâbi hâkimiyetler Sencer’e kurtuluşundan dolayı memnûniyetlerini ve bağlılıklarını bildirmişlerse de, Selçuklu kumandanları arasındaki mücâdele Sultan’a gerekli imkânı sağlamadı. Sencer, 9 Mayıs 1157 senesinde yetmişüç yaşında vefât etti. Merv’de daha önce yaptırdığı Dâr-ül-Apir’de defnedildi. Onun vefâtından sonra Büyük Selçuklu Devleti’nin İran, Irak, Suriye ve Anadolu’daki parçaları, Selçuklu hânedânına mensup kişilerce idâre edilip, ondördüncü asra kadar devâm edenler oldu (Bkz. ilgili maddeler).
Devlet Teşkîlâtı: Selçukluları meydana getiren Oğuzlar, Orta Asya’dan Mâverâünnehr ve Horasan’a gelince bütünüyle İslâmiyeti kabûl ettiler. Müslüman olmalarıyla eski bozkır kültürünün İslâmiyete aykırı olmayan unsurlarını müesseselerinde sentezleştirdiler. Selçuklular, Türk-İslâm unsuru ve müesseselerini bünyesinde toplayan bir devlet karakterindeydi. Türk devlet geleneğinin esâsını teşkil ettiği Selçuklu devlet teşkîlâtı; Karahanlı, Samanlı, Gazneli ve Abbâsî devletleri teşkîlâtından geniş ölçüde faydalanmış ve bunları kendi bünyesinde mükemmel bir sûretle esaslaştırmıştır.
Hükümdâr: Töre ve müesseselerin tanıdığı haklarla devletin tek hâkimidir. Sultan ünvanlı hükümdârlara umumiyetle Sultânülâzam denilirdi. Türklerdeki Hâkan veya Kağan, batıdaki imparator kelimelerinin İslâmî karşılığıdır. Sultan, Türkçe adının yanında İslâmî ad da taşırdı. Halîfe tarafından künye ve lakab da verilirdi. Sultan merkezde oturur, ülke toprakları hânedân mensuplarınca idâre edilirdi. Merkeze bağlı beylik ve atabeglikler vardı. Sultânın hâkim olduğu ülkelerde adına hutbe okunur ve para basılırdı. Fermanlara ve dîvânın kararlarına büyük sultânın imzası yerine tuğra çekilip, tevkii/nişan yazılır ve emir ondan sonra yürürlüğe girerdi. Harblerde ve devlet ileri gelenleriyle yaptığı seyahatlerde, hâkimiyet işâreti olarak başının üstünde atlastan veya altın sırmalı kadifeden yapılmış çetr (hükümdâr şemsiyesi) tutulurdu. Çetre, sultânın ok ve yaydan meydana gelen armaları işlenirdi. Hükümdârlık sarayının kapısında veya saltanat çadırının önünde, namaz vakitlerinde, günde beş defa nevbet (mehter) çalınırdı. Sultan, haftanın belirli günlerinde devlet ileri gelenleri ile yüksek mevkili me’mûr ve kumandanları huzûruna kabûl edip, memleket mes’elelerini görüşür ve ahâlinin hâlinden haberdâr olurdu.
Saray Teşkîlâtı: Saray, sultânın olup, içinde âilesi ve mâiyeti otururdu. Saray teşkîlâtı ve teşrifatçılık önceleri Oğuz töresine göre yapılırken, sonraları İslâmî hüviyet kazandı. Sarayda, sultanla dîvânlar arasındaki irtibâtı Hâcib-ül-hâcib denilen Hâcib sağlar; örfî mes’elelerin hallinde kâdıya da yardımcı olurdu. Hâcibler, sultânın îtimâd ettiği şahıslar arasından seçilirdi (Bkz. Hâcib). Emîr-i Candâr; saray muhafızlarının başı olup, mâiyetindeki hassa birlikleriyle sarayın ve sultânın emniyetini sağlamakla vazifeliydi. Silâhdâr; merâsimlerde sultânın silâhlarını taşıyıp, silâhhânedeki muhafızların âmiriydi. Emîr-i alem; sultânın “Râyet-i Devlet” denilen bayrağını, saltanat sancaklarını taşımak ve muhâfaza etmekle vazifeliydi. Emîr-i alem’in mâiyetinde alemdârlar vardı. Yasacı; bayrak ve nevbet takımını muhâfaza ve idâre ederdi. Câmedâr; sultânın elbiselerinin muhafızıydı. Emîr-i meclis; sultânın ziyafetlerini hazırlatıp, teşrifatçılık yapardı. Emîr-i Çeşnigîr; sultânın yemeklerini hazırlayan ve sofra hizmetlerini yapan çeşnigirlerin âmiriydi. Şerabdâr-ı hâs; sultânın şerbetlerini hazırlayan, haftanın belirli günlerinde toplanan mecliste ve yemeklerde hizmetle vazifeliydi. Sehrenk (Çavuş); merâsimlerde ve sultânın seyahatlerinde yol açarlardı. Ayrıca, Abdâr, Emîr-i Hares, Üstâd-üd-dâr, Vekîl-i der, Havsalar, Emîr-i şikâr, Bazdâr ve nedimler de sarayda vazifeli kimseler arasındaydı.
Hükûmet: Devleti idâre etmek için işler dîvânlarda yürütülürdü. Büyük dîvân denilen Dîvân-ı saltanat’da devletin umûmî işleri görüşülüp, yürütülürdü. Selçuklularda büyük dîvândan başka devletin mâlî, askerî, adlî ve diğer işlerine bakan dîvânlar da vardı. Dîvân başkanı, sultânın mutlak vekili olan Sâhib, Sâhib-i dîvân ve Hâce-i büzürg denilen vezirdi. Vezîr bir tane olup, alâmet olarak destâr (sarık) ve altın divit verilirdi. Vezîrin diviti, Devâtdâr’da olup, aynı zamanda sır kâtipliği de yapardı.
Selçuklularda, İstifâ dîvânı; mâlî işlerle alâkadar olup, en önemli âzâsına Müstevfî denirdi. Tuğra dîvânı; ferman, berat, menşûr, nâme, mektup dâhil, yazışmalara tuğra çekerdi, İşraf dîvânı; Müşrif-i Memâlik de denilen müşrifin amirliğinde umûmî teftiş yapardı. Dîvân-ı arz’a, Arz-ül-Ceyş başkanlık ederdi. Emîr-i ariz de denilen bu zâtın reîsliğindeki teşkîlât, millî savunma hizmetleri ve ordunun ihtiyaçlarını karşılamakla vazifeliydi. Şehzâdelerin yetişmesiyle alâkadar olan atabegler eyâlet merkezlerinde güvenlik hizmetleriyle ilgilenen ve şıhne (veya şahne) denilen askerî vâliler, mülkî idâreden mes’ûl olan âmiller ve zâbıta hizmetleriyle emr-i bil-ma’rûf nehy-i anil-münker görevini üstlenmiş olan muhtesibler de hükümet teşkîlâtı içinde yer alırdı.
Adlî Teşkîlât: Adliye, şer’î ve örfî kazâ olmak üzere ikiye ayrılırdı. Şer’î dâvalara kâdılar bakardı. Kâdı’l-kudât denilen başkâdı, Bağdâd’da bulunur, merkezde mahkeme başkanlığı yapardı. Başkâdı, diğer kâdıları da teftiş ederdi. Kâdılar, şer’î dâvalar, tereke (mîrâs), hayrat ve vakıf işlerine bakarlardı. Selçuklu Türkleri Hanefî olduklarından, dâvalar ve mes’eleler bu mezhebin hükümlerine göre halledilirdi. Yanlış bir karar verilmişse, öteki kâdılar durumu sultâna bildirerek, düzeltme yapılır, hatânın önüne geçilirdi. Kâdıların yetişmesine çok dikkat edilirdi. Örfî mahkemelerin başında Emîr-i dâd denilen adâlet emîri bulunurdu. Bunlar; devlete, kânunlara ve emirlere karşı gelenlerin dâvalarına, siyâsî suçlara bakarlardı. Bir nevî olağanüstü mahkemeler demek olan Dîvân-ı mezâlim’e başkanlık ederlerdi. Kâdıaskerler, ordu mensuplarının dâvalarına bakardı. Dîne aykırı görülen her harekete muhtesip ânında müdâhale ederdi. Adliye mensupları, bağımsız olup, büyük ve eyâlet dîvânlarına bağlı değildiler.
Ordu: Devletin temeli olan ordu, Hassa ordusu ve Tımarlı sipâhîlerden meydana geliyordu. Sarayda husûsî olarak yetiştirilip, doğrudan sultâna bağlı olan Gulamân-ı saray askerleri çeşitli milletlerden seçilirdi. Bunlar senede dört defa maaş alırlardı. Hassa ordusu; melik, vâli, vezir ve diğer yüksek rütbeli devlet me’mûrlarının emri altında, her an harekete hazır askerler olup maaşlı idiler.
Tımarlı sipâhîler, süvâri kuvvetleri idi. Sipâhî ordusu mensuplarından her biri, devletin çeşitli bölgelerinde kendilerine tahsis edilen toprakların (iktâ=dirlik) gelirlerinden geçimlerini sağlıyordu. Selçuklular, askerî iktâlar sâyesinde, maaş ödemeden bir orduyu beslemiş, mühim bir Türkmen nüfûsunu toprağa ve devlete bağlayarak iskân etmişti. Bu sâyede istihsâlin artmasını, halk ile hükümet arasında yeni askerî ve idârî bir kadronun kurulmasını te’min etmişti. Bin süvâriden fazla asker besleyen iktâ sâhipleri vardı. Büyük Selçuklularda ordu mevcûdu dörtyüzbine kadar çıktı. Bunun kırkaltıbini merkezde, geri kalanı devletin diğer bölgelerine dağılmıştı. İktâ sistemiyle, memleket menfaatlerini âhenkleştirip, kudretli bir askerî ve idâri teşkîlâta sâhib oldular. Aynı sistem, Osmanlılara da te’sir etti. Halk arasından Haşer denilen ücretli askerlerde alınırdı. Ayrıca gönüllü Gâziyân ve çeşitli askerî sınıflar da vardı.
Selçuklu ordusunun gezici hastahâneleri ve Çerge denilen hamamları vardı. Ordu da hafif silâh olarak yay ve ok, kılıç, kalkan, mızrak, harbe, soku, bozdoğan da denilen topuz, gürz ve balta, nacak, çekre, zemberek, pala, çevsen, çokal, muhâsara silâhlarından da külünk, miskap da denilen nakkap, mancınık, kullanılırdı. Ordunun silâhları ülke içinde en iyi malzeme kullanılarak, san’atında pek mâhir ustalar tarafından îmâl edilirdi. Deniz kuvvetleri Büyük Selçuklular’da olmamasına rağmen, bağlı devletlerde vardı. Sinop ve Alâiyye tersânelerinde gemi yapılırdı. Ordunun ihtiyâcının karşılanması ve mes’elelerinin hâlline Dîvân-ül-Ceyş bakardı.
Sosyal hayat: Selçuklularda sınıfsız bir cemiyet hayâtı vardı. Sosyal yapı, Ortaçağ Avrupası’ndan tamâmen ayrıdır. Cemiyet; Selçuklu hânedânı ve mensupları olmak üzere askerî ve mülkî ricâl ile devlet teşkîlâtı dışında kalan ahâliden meydana geliyorsa da, Avrupa’daki gibi sınıf, Hind’deki gibi kast sistemi mevcut değildi. Hânedân ve devlet ileri gelenlerinin büyük yetkileri olmasına rağmen, şehirde ve köyde yaşayan ahâlinin, kânun karşısında hak ve vazifeleri vardı. Şer’î hükümler karşısında herkes eşitti. Köylü hür olup, toprağın has ve iktâ oluşuna göre hükümetin himâyesi altında çalışırdı. Vergisini verirdi. Toprak verâset yoluyla çocuklara geçerdi.
İktisâdi ve ticarî hayat: Selçukluların hâkim olduğu Horasan, İran, Irak, Anadolu ve diğer Ortadoğu ülkeleri bu devirde iktisadî bakımdan en yüksek seviyeye çıkarak, milletler ve kıt’alararası ticârette köprü vazifesi görüyordu. Her türlü ziraî mahsûlün yetişmesine müsâit iklim, coğrafî ve tabiî zenginliklere sâhib olması sâyesinde bol mahsûl yetişiyordu. Tahıl sıkıntısı çekilmeyip, o günkü şartlarda fiâtı da ucuzdu. Ülke içinde ve dışında, kıt’alar ve milletlerarası ticâreti emniyetle sağlayan yol ve kervânsaraylar her tarafta mevcuttu. Selçukluların Akdeniz ve Karadeniz sâhil ve liman şehirlerine hâkim olup, her türlü ihracât ve ithalât kolaylıklarının tanınması, imkânların sağlanması refâh ve medenî seviyeyi çok yükseltiyordu. Ticâret yolları ve konak yerlerinde, içinde yemekhânesi, reviri, hekimi, banyosu, mescidi, kütüphanesi, yatakhânesi ve ahırı bulunan muhteşem han ve kervânsaraylar yapıldı. İstanbul, Konya ve Tebriz arasında, Antalya, Sinop, Erzurum, Malatya, Akşehir, Beyşehir, Karahisar ve Ilgın gibi Anadolu şehirlerinde ve bu şehirleri birbirine bağlayan yollar üzerinde han ve kervânsaraylar inşâ edilip, kara ve deniz ticâreti yapıldı. Yabancı ülkelerle ticarî anlaşmalar akdedilip, çok düşük gümrük târifesiyle ihracât ve ithalât teşvik edildi. Karada eşkıyânın ve açık denizlerde korsanların tecâvüzlerine uğrayan tüccârın zararının, hazîneden tazmin edilerek garanti altına alınması ticâretin gelişmesinde çok te’sirli oldu. Devletin tüccâra garantisi, her türlü emniyet, huzûr ve imkânının yanında ayrı bir teşvik idi.
Ticâretin gelişmesi, gümrüklerin azlığı, istihsâlin bolluğu, otlak ve hayvanların çokluğu ve memleketin denizlerle çevrili bulunması sebebiyle, Selçuklu ülkesinde zenginlik ve refâh vardı. Bol buğday, pirinç ve pamuk zirâati yapılıyordu. Hayvan çok yetiştirilip, diğer ülkelere satılıyordu. Bakır, demir, gümüş ve dokuma sanâyi için şap mâdeni çıkarılıyordu. Halı, pamuk ve yünlü dokuma denizci örtüleri, ipek kumaşlar, ipek tül ve mendil dokunup ihraç ediliyordu. Kâşihânelerde zarîf çiniler îmâl edilip, Selçuklu eserlerini süslüyordu. Yapılan ve satılan mallar sıkı kontrolden geçerdi. Her zanaat kolu bir lonca teşkîlâtına bağlı idi. Loncalar, meslek ve erbâbını kontrol altında tutardı: Lonca reisine Ahî, ahîlerin reîsine de Ahî Baba denirdi (Bkz. Ahîlik). Bu teşkîlât daha sonra Osmanlılara geçti. Esnaf ve tüccâr mallarının alınıp satıldığı, tanıtıldığı, mahallî, millî ve milletlerarası pazarlar kurulurdu. Selçuklular, şeker ve nâdide eşyâ alıp, at, halı, ipek ve mâden satarlardı. Devletin gelir kaynakları, arâzi vergisi olan haraç, zirâat vergisi olan öşür, iltizâm, ganîmet, bağlı ve komşu devletlerin hediyye ve yıllıkları idi. Hayat pahalılığı yok denecek kadar az olup, 1056 ile 1131 seneleri arasındaki yetmişbeş senelik fiat yükselmesinin oranının toplamı yüzde onu geçmemiştir.
İlim: Selçuklular İslâmiyete tam bağlı îtikâdda ve amelde Ehl-i sünnet mezhebine mensûbtular. Türkler ekseriyetle îtikâdda Mâtürîdî, amelde Hanefî mezhebindendir. Ülkede kısmen de îtikâdda Eş’arî ve amelde Şâfiî ve diğer hak olan mezhep mensupları da vardı. Sapık fırka ve bâtınîler varsa da, bunlarla âlimler ve devlet mücâdele halindeydi. Devlet, ilim ve âlimlerin yanında olup, gelişmesi için bütün imkânlarını seferber etmişti. Dînî tahsîl ve terbiyenin yapıldığı medrese, tekke ve zâviyeler ülkenin her tarafında yaygındı.
Selçuklu medreselerinde dînî ve fennî bütün ilimler, konunun mütehassısları tarafından okutulurdu. Selçuklular zamânında kıymetli âlimler yetişip, hâlâ değerini muhâfaza eden eserler yazıldı. Sofiyye-i aliyyeden, Şâfiî fıkıh âlimi olup, Risâle-i Kuşeyriyye sâhibi Ebü’l-Kâsım Abdülkerîm Kuşeyrî (986-1074), Et-Taysir Tefsîri müellifi Ebû Nasr Abdürrahîm, Şâfiî fıkıh âlimlerinden ve Bağdâd’daki Nizâmiye Medresesi müderrislerinden Ebû İshâk Şîrâzî (?-1083), pek çok eser sâhibi Ebû Meâli Cüveynî (?-1085) İslâm âlimlerinin en büyüklerinden, pek çok sâhada eser sâhibi Nizâmiye Medresesi müderrisi İmâm-ı Gazâlî (1059-1111), Âmul Nizâmiyye müderrisi ve Şâfiî âlimlerinden Fahr-ul-İslâm Abdu’l-vâhid (7-1108), Hanefî âlimlerinden Kâdı’l-kudât el-Hatîbî (?-1079), Hanbelî âlimlerinden ve Şeyh-ul-İslâm olup, Te’arrûf kitabına şerh yazan ve Menâzil-üs-sâyirîn sâhibi Abdullah-ı Ensârî (1005-1088), meşhûr Besit, Vesît ve Vecîz tefsîrlerinin sâhibi Vahidî (?-1075), Hanefî fıkıh ve tefsîr âlimi Fahr-ul-İslâm Pezdevî (1009-1089), Hanefî âlimlerinden Câmi-u kebîr, Câmi-u sagîr, Siyer-i kebîr, Muhtasar-ı Tahâvî şerhleri ve Mebsut, Kâfi şerhi, Muhit kitaplarının sâhibi Serahsî (?-1090), Hanefî âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden Zînet-ül-hayât, Menâzil-üs-sâyirîn ve Menâzil-üs-sâlikîn sâhibi Yûsuf-i Hemedânî (1048-1141), büyük fıkıh ve kelâm âlimlerinden ve meşhûr Milel Nihâl kitabı sâhibi Şihristânî (1076-1153), Şâfiî fıkıh, hadîs ve tefsîr âlimlerinden ve Me’âlim-üt-tenzîl tefsîri ile Mesâbih hadîs kitaplarının yazarı Begavî (?-1122), Şâfiî âlimlerinden ve tefsîr ilminin üstâdlarından Envâr-üt-tenzîl, Tavâli-ül-envâr kitablarının sâhibi Kâdı Beydâvî, Kâdirî yolunun önderi, fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid Abdülkâdir-i Geylânî (1077-1166), Nizâm-ül-mülk (1018-1092) dâhil daha pek çok âlim Büyük Selçuklu ve onlara bağlı devletlerde çok hürmet ve himâye görüp, kıymetli eserler vererek insanlığa hizmet etmişlerdir. Bunları Türkiye Selçukluları devrinde Sofiyye-i aliyyeden Necmeddîn-i Kübrâ (1145-1221), tasavvuf büyüklerinden ve edip Sa’dî-i Şîrâzî (1193-1291), evliyânın büyüklerinden ve gönül sultânı Mevlânâ Celâleddîn-i Muhammed Rûmî (1207-1273) ve oğlu Sultan Veled (1227-1307), evliyâdan Şems-i Tebrîzî (?-1247) tâkib etmiştir.
Selçuklular, İslâmî ilimlerin öğretim ve eğitiminin yapıldığı ve zamânın fennî ilimlerinin öğretildiği çeşitli fakültelere sahip, üniversite mâhiyetinde büyük medreseler yaptırdılar. En büyüğü, Bağdâd’daki Nizâmiye Medresesi olup, İsfehan, Nişâbur, Belh, Herat, Basra ve Amul’da numûneleri vardı. Buralarda aklî ve naklî bütün İslâmî ilimler okutulurdu. Medreselerde, mütehassıslarınca okutulan İslâmî ilimlerin yardımcısı riyâziye (matematik), hey’et (astronomi), hendese (geometri), cebir, fizik, kimyâ sâhalarında derin âlimler yetişti. Rasadhâneler kurularak, gök cisimlerinin hareketleri tâkib edildi ve esaslı takvimler yapıldı. Bu sâhalarda, edebî cephesiyle de tanınan Ömer Hayyam, Muhammed Beyhekî, Ebü’l-Muzaffer İsfizârî, Vâsıtî, Acâ’ib-ül-Mahlûkat sâhibi Ahmed Tûsî ve daha pek çok âlim yetişip, kıymetli eserler verdiyse de, onüçüncü asırda İslâm ülkelerindeki Moğol tahribâtı sebebiyle, bunlardan faydalanma imkânı kaybolmuştur. Yazılan pek kıymetli eserler, Moğolların kanlı çizmeleri altında hebâ olmuştur.
Selçuklu sultan ve devlet adamlarının destek ve himâyesiyle kıymetli edip ve şâirler yetişerek çok güzel eserler meydana getirildi. Selçuklu sarayında, devlet teşkîlâtı ile edebiyât çevresinde umûmiyetle Farsça, medrese çevresi Arabça, Selçuklu hânedânı ve Türkmenler arasında ve orduda da Türkçe konuşulup yazılırdı. Nazım ve nesir sâhasında kıymetli kitaplarıyla tanınan meşhûr Bostan ve Gülistan sâhibi Sa’dî-i Şîrâzî, Ömer Hayyam, Enverî, Lâmi-i Cürcânî, Ebü’l-Me’âli Nahhâs, Ebû Tâhir Hâtûnî, Ebyurdî, Habbâriyye, Ezrakî gibi edip ve şâirler, nesir ve nazım eserler verdiler. Gazâ ve fetih rûhunu canlı tutan destânî eserleri yazdılar. İbn-i Hassûl’un Risâle-i Melikşâhiyye, Ebû Tâhir-i Hâtûnî’nin Târih-i Âl-i Selçuk, Muizzî’nin Siyer-i Fütûh-i Sultan Sencer, Hemedânî’nin Unval-ül-siyer, İbn Funduk, Beyhekî’nin Meşârib-üt-tecârib, Zînet-ül-küttâb li Ka’inî’nin Kitâb-Metâhir-ül-etrâk, İmâdeddîn-i İsfehânî’nin Zübdet-ün-nüsra, İbn-i Cevzî’nin Muntazam, Sıbt İbn-i Cevzî’nin Mir’at-üz-zamân, İbn-i Bibî’nin El-Evâmir-ül-alâiyye, İbn-i Esîr’in Kâmil ve Üsüd-ül-gâbe târih alanında yazılmış eserlerdir. İlmî eserlerde olduğu gibi, edebî ve târihî eserlerin bâzıları Moğol tahribâtı sebebiyle ele geçmemiştir.
Mimarlık ve san’at: Selçuklu mîmârî ve san’at eserlerinin çoğu birer şâheserdir. Bâtınîler, Moğollar ve asırların tahribâtına rağmen mevcudları dahi mütehassıslarınca hâlâ hayranlıkla incelenmektedir. Selçuklu sarayı, köşk, medrese, cami, mescid, türbe, künbet, kervânsaray, ribat, han, çarşı, tıb fakültesi mâhiyetinde her biri şifâ yurdu olan hastahâne, kaplıca, hamam, çeşme, ev, yol, kale, sur, kule, tersâneler ve diğer sosyal, sivil ve askerî eserler, mîmârî, kitâbe, hat, tezhib, süsleme, minyatür, çini, halı, kilim ve seccâdeler ile ayrı bir güzellik ve husûsiyet kazandırılırdı. Selçuklu eserlerine çadır şeklinde yapılan kubbe onlara ayrı bir zerâfet ve ihtişam verirdi. Çadır şeklindeki kubbe türbelerde çok kullanılmıştır. Sultan, evliyâ, âlim, devlet adamları ve hürmete lâyık şahıslar adına yapılan muhteşem türbeler ülkenin her tarafında mevcuttu.
İlk Büyük Selçuklu hükümdârı Tuğrul Bey’in Rey’de Künbed-i Tuğrul, İsfehan, Hemedan ve Merv’de diğer sultanların muhteşem türbeleri çok süslü, kıymetli eşyâ ve mefrûşât ile dolu idi. Bağdâd’da İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’ye ve Necef’de hazret-i Ali’nin makâmına muhteşem türbe ve külliyelerin Sultan Melikşâh tarafından yapılması, Selçukluların Sahâbe-i kiram, Ehl-i beyt, âlim ve muhterem zâtlara hürmetlerindendir. Selçuklular, Merv, Rey, İsfehan, Hemedan, Bağdâd ve Nişâbûr’da muhteşem saraylar ve câmiler inşâ ettiler.
İsfehan ve Bağdâd’da rasathâneler kurularak, mîlâdî Gregorien sisteminden daha sağlam ve hassas olan Celâli Takvimi, Sultan Melikşâh’ın Celâleddîn lakabına nisbetle hazırlandı. İsfehan ve Bağdâd’da, büyük şehirler de dâhil ülkenin her tarafında şâheser vasıfta büyük ve muhteşem câmiler yapıldı. Selçuklular zamânında ikibin kişinin namaz kılabileceği yirmibin kişinin vâz dinliyebileceği kadar büyük câmiler yapıldıysa da, bu muhteşem eserler bâtınîler ve Moğollar tarafından tahrip edilmiştir. Melikşâh’ın İsfehan’da yaptırdığı Ulu Câmi (Mescid-i Cum’a) bâtınîler tarafından kundaklandı. Yanan beşyüz yazma paha biçilmez Kur’ân-ı kerîm dışında Câmi bir milyon altın sarfla tâmir edildiyse de eski hâlini alamamıştır.
Han, kervânsaray, çeşme, yol, köprü, ribat, hânkâh, hamam, cami ve medreseler ülkenin her tarafında yaygındı. Selçuklularda hükûmetin îmâr ve inşâat işlerini Emîr-i mîmâr idâresinde bir hey’et kontrol ve nezâret ederdi. Ayrıca büyük âbidevî eserlerin ihtiyaçları vakıf gelirinden karşılanan daimî bir mîmârları bulunurdu.

 

 1) El-Kâmil-fit-târih; cild-9, sh. 361
 2) Ahbâr-ü-Devlet-is-Selçukiyye
 3) Râhat-üs-sudûr; sh. 98 vd.
 4) A History of the Crusades, cild-1, sh. 213 vd.
 5) Er-Ravdateyn; cild-1, sh. 74
 6) El-Muntazam; cild-10, sh. 47
 7) Rehber Ansiklopedisi; cild-15, sh. 118
 8) Düvel-i İslâmiyye; sh. 209
 9) The Mohammadan Dynasties; sh. 149
10) Selçuklular Târihi ve Türk-İslâm medeniyeti (Osman Turan, Ankara-1965)
11) Müslüman Türk Devletleri Târihi; sh. 45

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

İbn-i Atâ bir gün dostlarına; “Yükselenler ne sebeple yükselirler?” diye suâl etti.

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, yüksek, nakîb seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmışdır. Birkaç fâideli bilgi verilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası