hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
18:12
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 1033
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

Hazret-i Ali’ye tâbi olanlar ile hazret-i Muâviye’ye uyanlar arasında, ictihâd ayrılığı sebebiyle, meydana gelen vak’a.

656 (H.36)’da meydana gelen Cemel vak’asından sonra, Basra’dan Kûfe’ye dönen hazret-i Ali, Cerîr bin Abdullah el-Becelî’yi hazret-i Muâviye’ye elçi gönderdi. Hazret-i Muâviye’den, müslümanların birliği ve huzûru için kendisine bî’at etmesini istedi. Muâviye (r.anh), hazret-i Ali’nin elçisini iyi karşılayıp, iltifâtlarda bulundu. Fakat hazret-i Ali’nin kendisine bî’at edilmesi yolundaki isteğine müsbet veya menfî bir cevâb vermedi. Cerîr bin Abdullah el-Becelî bir müddet Şam’da kaldı. O Şam’da iken, müslümanların birleşmesini istemeyen İbn-i Sebe (Bkz. İbn-i Sebe) tarafdârı fitneciler; “Ali, Osman’a gadr ve zulüm etmiş, bütün memleketleri ele geçirmiş, pek çok asker toplayarak bu tarafa hücûm edip, bütün Şam ahâlisini katledecekmiş. Ona, Muâviye’den başka kimse mâni olamaz! Derhâl onun etrâfında toplanınız ve müdâfaaya hazır olunuz!” diyerek, çeşitli kışkırtıcı faâliyetlerde bulunup, müslümanları tahrik ettiler. Şam ahâlisini hazret-i Ali’ye karşı harekete geçirdiler. Şam halkı arasındaki karışıklığı gören Cerîr bin Abdullah el-Becelî, Kûfe’ye dönünce olanları hazret-i Ali’ye anlattı ve Şamlıların kendisi aleyhindeki faâliyetlerini bildirdi. Hazret-i Ali gönderdiği elçinin bu şekilde geri dönmesi sebebiyle, Şam üzerine yürümek gerektiği içtihâdında bulundu ve ordu hazırladı. Bunu haber alan hazret-i Muâviye de ordu hazırlayıp, Şam’dan hareket ederek Fırat’ı geçti, öncü birliklerini ileri gönderdi. Bu öncü birlikleri hicretin otuzaltıncı yılı sonlarında, Bâbil harabeleri yakınındaki Sıffîn ovasında karşılaştılar, iki taraf arasında çok az mesafe vardı.
Hazret-i Ali, hazret-i Muâviye’ye bî’ate çağırmak üzere Beşir bin Amrel-Ensârî, Sa’îd bin Kays el-Hemedânî ve Şebes bin Rebî et-Temîmî’yi gönderdi. Elçiler, hazret-i Muâviye’ye, hazret-i Ali’nin harbe baş vurarak kan dökmek istemediğini, bu sebeble, ona bî’at etmesini bildirdiler. Fakat müsbet bir cevâb alamadan geri döndüler.
Elçilerin, gelip-gitmesi esnâsındaki boşluktan istifâde eden İbn-i Sebe’nin adamları, iki tarafın ön saflarına geçerek mübâreze tarzında harbi başlattılar. İki taraf arasında elçiler tekrar gidip geldi ise de bir netîce alınamadı. Küçük grupların çarpışması ile devâm eden harp, toplu hücûm şekline döndü ve kısa zamanda şiddetlendi. Müslümanlar, birdenbire kendilerini harbin içinde buldular. Hazret-i Ali’nin ordusu galibiyete gidiyordu. Her iki taraftan pek çok şehîd vardı.
Bir ara, hazret-i Muâviye’nin ordusunda bulunan askerler, daha fazla müslüman kanı dökmenin önlenmesi ve sulh yolunun açılması için, mızraklarının ucuna Mushaflar takarak havaya kaldırdılar. İçlerinden birisi de; “Allah’ın kitabı, sizinle aramızda hakemdir” diye bağırdı. Hazret-i Ali durumu ihtiyatla karşılamıştı. Cemel vak’asında müslümanları karşı karşıya getiren İbn-i Sebe tarafdârları, hazret-i Ali’nin gâlib olması ve ortalığın yatışması hâlinde başlarına geleceği bildiklerinden, harbin durdurulması için harekete geçtiler. Sûret-i haktan görünerek, iki tarafta da yaygara ve kışkırtıcılıkla meşgûl olan İbn-i Sebe’nin adamları, Osman bin Affân’a (r.anh) yaptıklarını hatırlatarak, tehdîdde bulundular. Netîcede harb durduruldu.
Hazret-i Ali, Muâviye’nin (r.anh) ne istediğini sorup, öğrenmesi için Eş’as bin Kays’ı gönderdi. Hazret-i Muâviye, Eş’as bin Kays’a; “Siz ve biz, Allah’ın kitabında emrettiği şeye döneceğiz! İçinizden râzı olduğunuz bir kişi gönderirseniz, biz de bir kişi göndeririz. Bunların Allah’ın kitabında olan hükümle karar vermelerine, Kitâb’dan şaşmamalarına, onlardan söz alırız. Daha sonra da anlaştıkları şeye uyarız” dedi. Eş’as bin Kays gelerek bu teklifi hazret-i Ali’ye bildirdi. Herkes bu teklife râzı oldu. Hazret-i Muâviye tarafdârlarından Amr bin el-Âs, hazret-i Ali’nin saflarından ise Ebû Mûsâ el-Eş’arî hakem tâyin edildi. İki taraf aralarında hakem tâyini ile ilgili sözleşmeyi yazıp, imzaladılar. Bu anlaşmayla, binlerce müslümanın kanının aktığı “Sıffîn” savaşı sona erdi. Anlaşmanın yazılmasından sonra, hazret-i Muâviye ordusuyla birlikte Şam’a döndü. Hazret-i Ali de, Kûfe’ye gitmek üzere yola çıktı. İki tarafın anlaşmasını istemeyen, sönmeye yüz tutmuş olan fitne ateşini körüklemeye çalışan ve daha önce harbin durdurulmasını ve hakem tâyinine râzı olunmasını isteyen İbn-i Sebe tarafdârları ise, hazret-i Ali’nin ordusu içinde; “Allah’ın emri husûsunda insanları mı hakem kabûl ediyorsunuz? Allah’dan başkasının hükmetme hakkı yoktur” diyerek fitne tohumları ekmeye başladılar. Bu tahrikler netîcesinde kendilerine haricîler adı verilen onikibin kişilik bir grup; “Ey Allah’ın düşmanları! Allah’ın emrinde gevşek davranıp, insanları hakem tâyin ettiniz” diyerek hazret-i Ali’ye karşı çıkıp, Kûfe’ye yaklaştıkları sırada ordudan ayrılarak Harûrâ’ya gittiler. Hazret-i Ali’ye tâbi olanlar ise; “İmâmımızı terk ettiniz ve cemâatimizi dağıttınız” diye onları suçladılar. Böylece İbn-i Sebe’nin adamları gâyelerine ulaşmış oldular.
Hazret-i Ali, onları iknâ için Abdullah bin Abbâs’ı (r.anh) gönderdi. Daha sonra kendisi de giderek iknâya çalıştı. Fakat haricîler kendilerinin hakem tâyinine razı olmakla küfre girdiklerini, bunun için Allah’a tövbe ettiklerini, kendileri gibi tövbe edip, hakem tâyininden vaz geçerse bî’at edeceklerini, aksi hâlde karşı çıkacaklarını söylediler. Her iki tarafın da küfürde olduğunu iddiâ eden haricîler, hazret-i Ali’nin bâzı izahları üzerine, iknâ olmuş görünerek, Kûfe’ye döndüler.
Andlaşmada belirtilen müddetten sonra, tâyin edilen hakemlerin bir araya gelecekleri zaman hazret-i Ali, Şüreyb bin Hâni el-Hârisî idâresinde dörtyüz kişi; hazret-i Muâviye de, Amr bin el-Âs’ın idâresinde dörtyüz kişi gönderdi. İki taraf, Dûmet-ül-Cendel denilen yerde buluştular. İki hakem bir araya gelip önce niçin bir araya geldiklerini konuştular. Uzun konuşmalardan sonra, iki tarafın da isteklerini yerine getirecek bir netîceye varılamadı. Bunun üzerine hazret-i Ali, tekrar Şam tarafına sefere hazırlanıp, yola çıktı. Nuhayle mevkiine varınca, her iki tarafı da küfürle itham eden haricîlerin Kûfeden ayrılıp, Nehrevân’a gittiklerini ve kendisine isyân ettiklerini haber aldı. Hazret-i Ali, Şam üzerine hazırlık yaptığı seferi te’hir edip, hâricilere nasîhat etti. İknâ edemeyince, 658 (H.37)’de savaş açtı ve onları mağlûb etti. Ordusuyla birlikte tekrar Kûfe’ye döndü ve üç sene halifelik yaptı. 651 (H.40) yılında hâriciler tarafından şehîd edildi (Bkz. Ali (r.anh)). Böylece hazret-i Muâviye bütün müslümanların halîfesi oldu.
Ehl-i sünnet âlimleri, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem sohbetinin kıymetini ve şerefini anlayarak; Eshâb-ı kirâmın, kötü düşünüşden, inâddan, birbirini çekememekden kurtulduklarını, tertemiz olduklarını, her birinin üstün ve kıymetli olduklarını bildirmişlerdir. Aralarındaki muhârebelerin nefsin isteklerinden, kötü arzularından meydana gelmediğini; re’y ictihâd ayrılığı olduğunu beyân etmişlerdir. Eshâb-ı kirâm birbirleri ile muhârebe ederken üçe ayrılmışlardır:
Birinciler, hâdiseleri inceleyerek hazret-i Ali’nin yanındakilerin haklı olduğunu ictihâd eylediler. İkinciler, hazret-i Muâviye’nin ve yanındakilerin haklı olduğu içtihâdında bulundular. Üçüncüler ise, durakladılar. Hangi tarafın haklı olduğunu gösteren içtihâda varamadılar.
Birinci kısımda olan Eshâb-ı kirâmın, kendi ictihâdlarına uyarak hazret-i Ali’ye; ikincilerin de, ictihâdlarına göre, hazret-i Muâviye’ye yardım etmeleri, üçüncü kısımda olanların ise bu işe karışmamaları lâzım oldu. Böylece her üç kısım kendi ictihâdlarına göre hareket edip, her biri kendine lâzım ve vâcib olanı yaptılar. Onun için hiç birisine kötüdür denilemez. İmâm-ı Şâfiî (r.aleyh) bu hususta; “Allahü teâlâ bu kanlara ellerimizi bulaştırmaktan bizleri korudu. Biz de dillerimizi karıştırmaktan korumalıyız” buyurmuştur.
Ömer bin Abdülazîz’in de böyle söylediği haber verilmiştir. Eshâb-ı kirâmın iyi olduklarını söylemek lâzımdır. Nitekim Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Eshâbım anıldığı zaman dilinizi koruyunuz” ve “Eshâbıma dil uzatanlara, onlara söğenlere Allah lânet eylesin. Bütün meleklerin ve insanların lânetleri onların üzerine olsun” ve “Ümmetimin en kötüsü Eshâbıma dil uzatmağa cesâret edenlerdir” buyurmuştur. Bu hadîs-i şerîflerden, Resûlullah’ın; “Eshâbım anıldığı zaman, birbirleriyle olan muhârebeleri söylenildiği zaman, kendinizi koruyunuz. Bir kısmını beğenip ötekilerini kötülemekten sakınınız!” emrini anlamak ve uymak lâzımdır.
Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun anladığına göre; hazret-i Ali ile birlikte olanlar haklı idi. Karşı taraftakiler hatâya düşmüştü. Fakat hatâları ictihâd hatâsı olduğu için bir şey denemez. O büyüklere dil uzatılmasına sebeb olamaz. Hatâ edenler de haklı olanlar gibi kötülenemez ve aşağılanamaz. O muhârebeler yapılırken hazret-i Ali’nin; “Kardeşlerimiz bize uymadı. Onlar kâfir değillerdir. Fâsık da olmadılar. Çünkü anladıklarına göre ictihâd eylediler. Kâfir ve fâsık olmazlar” buyurduğu haber verilmiştir.
Ehl-i sünnet âlimleri; “İnsanların en hayırlısının sohbetinin şerefini, hakkını gözetmeliyiz” buyuruyorlar. Çünkü Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Eshâbımın hakkını gözetmekte, Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onlara dil uzatmayınız.” Bu emrin ehemmiyetini göstermek için de iki kerre tekrar buyuruyor. Bir hadîs-i şerîfde de; “Eshâbımın hepsi gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidâyete, seâdete kavuşursunuz” buyruldu. Eshâb-ı kirâmın her birini büyük bilmek, hepsine saygı göstermek lâzım geldiğini gösteren başka hadîs-i şerîfler de vardır. Bunun için hepsini kıymetli bilip, üstün tutmak lâzımdır. Ehl-i sünnet mezhebi böyledir.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât’ının birinci cild, 251. mektubunda buyuruyor ki: “Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân arasında olan muhârebeleri iyi ve güzel sebeplerden, güzel düşüncelerden ileri geldi bilmek, dünyalık yâni menfâat için bilmemek lâzımdır. Çünkü onların ayrılığı ictihâd ve te’vil ayrılığı idi. Hevâ ve hevesden doğmamıştı. Ehl-i sünnet âlimleri hep böyle söylüyor...”
Şerh-i Mevâkıf kitabına göre Âmidî; “Cemel ve Sıffîn vak’aları ictihâd yüzünden idi.” Ebû Şekûr-i Süllemî, Temhîd kitabında; “Ehl-i sünnet vel-cemâate göre, hazret-i Muâviye ve onunla berâber olanlar (r.anhüm) hatâ etmişlerdi. Fakat hatâları ictihâd hatâsı idi.” İbn-i Hacer-i Mekkî de Savâik kitabında; “Hazret-i Muâviye’nin hazret-i Ali ile muhârebesi ictihâd sebebi ile idi. Ehl-i sünnet âlimleri böyle bildiriyor. İmâm-ı Gazâlî ve Kadı Ebû Bekr ve diğer imamlar bunlar arasındadır. O hâlde hazret-i Ali ile muhârebe edenlere, fâsık, yoldan çıkmış gibi şeyler söylemek caiz değildir” buyurmuştur.
Kâdı lyâd’ın Şifâ kitabında, İmâm-ı Mâlik (r.anh); “Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem Eshâbından birine meselâ, Ebû Bekr’e, Ömer’e, Osman’a, Muâviye’ye veya Amr bin el-Âs’a (r.anhüm) söğen ve onları kötüleyen bir kimse, eğer; “Yoldan çıktılar, kâfir oldular” dedi ise, bu kimseyi öldürmelidir. Yok eğer başka bir ayb ve kusur ile kötüledi ise şiddetli dövmelidir” diyor.
Muâviye (r.anh) için, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem hayırlı duâlar ettiğini hadîs âlimlerinin hepsi söylüyor. Meselâ; “Yâ Rabbî! Ona kitâb (yâni yazı ve ilim) ile hesâb öğret ve onu azâbdan koru” ve bir kere de; “Yâ Rabbî! Onu doğru yola götür ve doğru yola götürücü yap!” buyurdu. Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem duasının kabûl olunacağı ise şüphesizdir.
O hâlde hazret-i Muâviye’ye söğmek asla caiz değildir. İyi düşünmek lâzımdır ki, Muâviye (r.anh) bu işlerde yalnız başına değildi. Eshâb-ı kirâmın yarıya yakını onunla berâberdi. Eğer hazret-i Ali ile muhârebe edenlere, kâfir veya fâsık denirse, dîn-i İslâm’ın yarısı yıkılır. İslâm dînini dünyâya yayan ve bizlere bildirenlerin Eshâb-ı kirâmın (r.anhüm) tamâmının olduğunu bilmek gerekir.”

 1) Kısâs-ı Enbiyâ; cild-7; sh. 78
 2) Mektubât-ı İmâm-ı Rabbânî; 251. mektûb
 3) Hak Sözün Vesîkaları; sh. 215, 217, 218, 230
 4) Eshâb-ı Kirâm; sh. 241
 5) Tuhfe-i İsnâ aşeriyye
 6) Şerhu Mevâkıf
 7) Şerhu Mekâsıd

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Abdülvehhâb bin İbrâhim şöyle anlatır:

GÜNÜN HADİSİ

Uzun bir hadis-i şerifin bir bölümü şöyledir:

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, yine şeyh Dervîşe yazılmışdır. Kalbden, başkalarını sevmek pasını temizlemek için, en iyi ilâc, sünnet-i seniyyeye [ya’nî islâmiyyete] yapışmak olduğu bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası