hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
18:36
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 2037
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

Ahlâk ve ihlâs ilmi.

stılahda tasavvuf; kalb ile yapılması ve sakınılması lâzım olan şeyleri, kalbin ve rûhun kötülüklerden temizlenme yollarını öğreten bir ilimdir. Tasavvuf büyükleri bu ilmi, esasta aynı olmakla berâber, değişik şartlara ve durumlara göre farklı şekillerde târif etmişlerdir. Bunlardan bâzıları şöyledir:
İbrâhim bin Muhammed Nasrâbâdî (r.aleyh): “Tasavvuf, Kitâb ve Sünnet’e tam bağlanmak, bid’atleri, nefsin arzu ve isteklerini terketmek, güzel ahlâk ile süslenmek, dostlarla iyi geçinip, onlara hizmette bulunmaktır.”
İmâm-ı Gazâlî (r.aleyh): “Kalbi yalnız Allahü teâlâya bağlayıp, mâsivâya (Allahü teâlâdan başkasına) gönül bağlamamaktır.”
İmâm-ı Rabbânî (r.aleyh): “Tasavvuf, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını yerine getirmekte yardımcı olarak, dindeki ihlâs mertebesini elde etmeye yarar.”
Ebû Sa’d ibnü’l-Arabî: “Tasavvuf, fuzûlî, boş işleri terketmektir.”
Yine tasavvuf büyüklerinden biri; “Tasavvuf, vaktin kıymetini bilmektir.” bir diğeri de; “Tasavvuf, edeb demektir. Edebleri gözetmeyen Rabbi’nin rızâsına kavuşamaz” buyurmuşlardır.
Çeşitli târifleri yapılan tasavvuf ve sûfî kelimelerinin hangi kökden geldiği hakkında söylenenler farklıdır. Bunlardan bâzıları: Eshâb-ı Suffa, saff-ı evvel, sâf (yün), safâ ve safvet (duru ve temiz) kelimeleridir. “Dünyânın safâsı gitti, kederi kaldı” hadîs-i şerîfinde safvet kökünden geldiğine işâret vardır. Ayrıca bu lafızların tasavvuf kelimesi ile mânâ yönünden münâsebetleri de zikredilmiştir. Tasavvuf ve sûfî kelimelerinin bu köklerden geldiği mânâ bakımından doğru ise de, sûf müstesnâ, diğerlerinden sûfî şeklinde bir nisbetin yapılması Arabî’de nisbet kâidesine uymamaktadır. Bunlardan başka Yunanca’daki sophia (sofia/hikmet) kelimesinden geldiği iddiâ ediliyorsa da, Tasavvufun bu kelime ile hiç alâkası yoktur. Böyle olduğu hem Arabî lisânı ve hem de târih ilmi bakımından isbat edilmiştir.
Netîce olarak, hangi asldan geldiği aranmadan; kalblerini gafletten ve mâsivâya bağlanmakdan koruyan, nefslerini Allahü teâlâya itâate kavuşturan, pak ve temiz bir kalbe sâhib olanların bu hâline özel bir isim olarak tasavvuf, kendilerine de sûfî ve mutasavvıf denmişdir.
Esâsen, tasavvuf ve sûfî kelimelerinin nereden geldiği, tasavvufun temel mes’elelerinden değildir. Ancak sonradan tasavvufun İslâm’a başka milletlerden geldiğini iddiâ eden müsteşrikler, tasavvuf ve sûfî kelimelerinin aslı mes’elesini kurcaladıklarından kelimenin aslını bilmekte fayda vardır.
İslâmî ilimlerden olan tasavvuf şu iki gâyeyi gerçekleştirmeye çalışır: Birincisi; Ehl-i sünnet îtikâdının yakînî ve vicdânî olmasını, yâni sağlamlaşmasını, kalbe yerleşip sinmesini, şüphe getiren te’sirlerle sarsılmamasını te’min içindir. Akıl ve delîl ile kuvvetlendirilen îmân böyle sağlam olmaz, îmânın yakînî ve vicdânî olması da Allahü teâlâyı anıp, hatırlamak şeklinde, zikr ile olur. Ra’d sûresi otuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kalblere îmânın sinmesi, yerleşmesi ancak ve yalnız zikr ile olur.” buyrulmuştur. Zikr, kendini gafletten kurtarmak demektir. Gaflet, Allahü teâlâyı unutmaktır. Zikr, yalnız, Kelime-i tevhîdi söylemek ve tekrar tekrar “Allah” demek değildir. Her ne şekilde olursa olsun, kendini gafletten kurtarmak zikr olur. Buna göre, dînin emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak hep zikrdir. Dînin emrettiği şekilde alışveriş yapmak zikrdir. Dîne uygun olarak yapılan her iş zikrdir. Çünkü bunları yaparken, bu emir ve yasakların sâhibi hep hatırlanmakta ve gaflete yer verilmemektedir. Ancak Allahü teâlânın ism-i şerîfleri ve sıfatları ile yapılan zikr çabuk te’sirini gösterir ve Allahü teâlânın sevgisini hâsıl eder. Bu sebeble tasavvuf büyükleri, Kelime-i tevhîd ile zikrin pek kıymetli olduğunu bildirmişlerdir: Hadîs-i şerîfde; “Bir şeyi çok anan, onu çok sever” buyruldu. Dolayısıyle seven sevdiğini çok anar. Allahü teâlâyı çok anan, O’nu sever; Allahü teâlâyı sevince kalbe îmân yerleşip siner, böylece emir ve yasaklara uymak kolaylaşır. Allahü teâlâyı ve Resûlünü tam sevmedikçe, emirlerine uymak çok güç olur.
Tasavvufun ikinci gâyesi de; emir ve yasakları yerine getirip ibâdetleri yapmakda kolaylık, lezzet almanın, işleri sırf Allah için yapmanın (İhlâsın), Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet etmenin hâsıl olması, nefs-i emmâreden (kötülükleri emreden nefsden) doğan tenbelliklerin, sıkıntıların giderilmesidir. Yâni, İslâmiyetin emirlerinin zor ve ağır gelmeden yapılmasına yardımcı olmasıdır. Yoksa tasavvuf herkesin görmediğini görmek, bilmediğini bilmek, gaybden haber vermek, nûrları, rûhları ve kıymetli rüyâları görmek, havada uçmak, su üzerinde yürümek, herkesin yapamadığını yapmak için değildir. Çünkü bu hâller, fâsık veya müslüman olmayanlarda da görülebilir. Bunlara istidrâc denir. Bu hâller onların derece derece azâba ve helâkine sebeb olurlar. Bunlar sâlih müslümandan görülürse kerâmet olur. Velî olmak için kerâmet sâhibi olmak şart değildir. En büyük kerâmet ise, Allahü teâlânın emirlerini yapıp, yasaklarından sakınmaktır.
Tasavvuf büyükleri, tasavvufun gâyelerini gerçekleştirebilmek için makâmât-ı aşere denen on şeyi esas almışlardır. Bunlar; Tövbe; haram işledikten sonra pişmân olup, Allahü teâlâdan korkmak ve bir daha yapmamağa azmedip, karar vermektir. Zühd; şüpheli olmak korkusu ile mubahların çoğunu terk etmektir. Tevekkül; meşrû sebeblere yapışarak bütün işleri Hakk’a ısmarlamaktır. Kanâat; nafakada yâni yeme, içme, giyinme ve barınacak yerde zarûret mikdârından çok istememektir. Uzlet; halkdan ayrılıp bütün ülfet ve alışkanlıklardan ferâgat etmektir. Zikr; kendini gafletten kurtarmak yâni Allahü teâlâyı anmak, hatırlamakdır. Teveccüh; bütün arzû ve isteklerinden sıyrılarak Allahü teâlâya yönelmektir. Sabır; haramdan sakınıp, nefsin kötü arzûlarını yapmamaktır. Murâkabe; kendini hesâba çekmek ve Rızâ ise Allahü teâlâdan gelen her şeye boyun eğmektir. Bu, tasavvufda son makamdır.
Tasavvuf ilmi bu hasletlerle bezenmeyi te’min eder. Tıb ilmi, nasıl bedeni hastalıklardan korur, hastayı tedâvî eder, yâni bedenin sıhhati ile uğraşır ise; tasavvuf ilmi de, kalbin kötü huylardan sıyrılarak, iyi huylar kazanmasını sağlar, ferdleri rûhen olgunlaştırır. Rûhen olgunlaşan ferdlerden meydana gelen cemiyetler huzûrlu ve problemsiz olur. Tasavvuf büyükleri asırlardan beri, insanlara Allahü teâlânın ve Resûlünün emirlerini ve yasaklarını öğreterek, onları mânevî yönden terbiye ettiler. Cemiyete; rûh, îmân, Allah ve Resûlullah sevgisi, güzel ahlâk, yardımlaşma, hareket ve canlılık verdiler. Her türlü sınıf ve imtiyâz farkını reddederek, sultanla çobanı İslâm kardeşliği şuûru içinde erittiler. Bütün mü’minleri sevgili Peygamberimizin emirlerine uyarak; bir tarağın dişleri gibi yanyana getirdiler. İnsanları, nefsânî istekleri istikâmetinde hareket etmekten men ettiler. Cemiyetler, hakîkî tasavvuf büyüklerinin sohbet ve nasîhatlerinden nasiblerini aldıklarında, en huzûrlu zamanlarını yaşadı. İnsanlar kötülüklerden ve bunalımlardan uzak durup; insanlığı ve medenîliği öğrendiler. Bundan mahrum kaldıkları vakitlerde, huzûrsuzluklar baş gösterdi; öldürme, intihar, geçimsizlik, boşanma, ahlâksızlık ve daha nice kötü hâller cemiyetleri içinden kemirdi.
İnsanların dünyâ ve âhirette huzûr ve saâdete kavuşmalarında ilk mürşidleri (yol göstericileri) ve rehberleri peygamberlerdir (aleyhimüsselâm). Bu îtibârla tasavvuf ilmi, peygamberlikle başlar. Her peygamber ümmeti arasında Allahü teâlânın emir ve yasaklarını tatbîk ettiği gibi, sâhib oldukları yüksek vasıflarından ve hâllerinden ümmetlerinin seçkinlerini de faydalandırmışlar, feyzlerini onların kalblerine akıtmışlardır. Böylece îmânın kalblere iyice yerleşip sinmesine, zâhirlerinin, bedenlerinin ise, Allahü teâlânın emirlerine uymakla süslenmesine vesîle olmuşlardır.
Görülüyor ki, ne Yunan’dan, ne Hind’den, ne muharref olan yahûdîlikten, ne budizmden gelmediği âşikar olan tasavvufî hakikatlerin, beşer aklına dayanan başka bir yabancı kaynakdan gelmediği de bir hakîkattir. Bu yöndeki kanâat ve yorumların çürüklüğü ise gâyet açıktır. Tasavvufun bir parçası olan Vahdet-i vücûd mârifetleri ile filozofların, budistlerin ve yahûdîlerin akıl ve riyâzet ile anladıkları (vahdet) birbirinden tamâmen ayrı şeylerdir. Yoksa Vahdet-i vücûd bu bozuk yollardan alınmış değildir. Bilâkis filozofların, ahlâka, tıbba ve hukuka dâir söyledikleri doğru bilgileri peygamberlerden çaldıklarını İslâm âlimleri bildirmişlerdir. Bu bilgileri insanlara ilk olarak, peygamberler aleyhimüsselâm öğretmişler, üstün ahlâk ve yaşayışları ile örnek olmuşlar, sözleri ve halleri ile ümmetlerine mürşîd ve rehber olmuşlardır.
“Rabbim beni en güzel edeb ile edeblendirdi” ve “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyuran Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vazifelerinden birisi de, mürşîd olarak insanları terbiye edip, kemâle erdirmekti. Eshâb-ı kirâmın (r.anhüm) kalbleri Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem sohbetindeki mübârek kalbinden saçılan nübüvvet (peygamberlik) nûrları ile tertemiz oldu. Peygamberlerden aleyhimüsselâm sonra insanların en üstünleri oldular. Bu üstünlüğe, Peygamber efendimizin mübârek sohbetlerinde bulunmakla kavuştular. Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem sohbetinde bulunmaktan daha şerefli ve daha kıymetli bir üstünlük olmadığı için, bu şerefe kavuşanlara Sahâbe denildi. Bunun içindir ki, hiç bir velî bir Sahâbînin derecesine ulaşamaz. Veysel Karânî, Tabiînin en üstünü olduğu hâlde, Resûlullah efendimizin sohbetine kavuşamadığı için, Eshâb-ı kirâmdan en aşağı mertebede olanın derecesine erişemedi. Yüzbinlerce sahâbî ve onların ardından bu günlere kadar gelen milyarlarca mü’min, Peygamber efendimizin sevgisi ile kurtuluşun yolunu bulup hidâyetin lezzetini tattı. Bir an için bu sevgi yok farzedilirse İslâm, îmân, aşk ve vecd adına hiç bir şeyin kalmadığı görülür.
Resûlullah’ın cemâline hasret duyulmadan, onun sevgisini kalbe doldurmadan, cemâl-i ilâhîye, Allah sevgisine ulaşılamaz. Eshâb-ı kirâm; “Beni kendinizden daha çok sevmedikçe, tam îmân etmiş olmazsınız.” hadîs-i şerîfinin sırrına Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem sohbetinde kavuştular. Bu sevgi ile bütün işlerinde ve sözlerinde Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin emir ve tavsiyelerine sımsıkı sarıldılar. Onun izinden kıl ucu kadar ayrılmadılar. Hazret-i Ebû Bekr (r.anh); “Biz harama düşmek korkusundan, yetmiş helâli terk ederdik” buyurmuştur. Büyüklerden birisi de; “Kişi günâhlardan sakındığı kadar Rabbini tanır” demiştir.
Eshâb-ı kirâmın hepsi kendi kâbiliyeti ve derecesi kadar Resûlullah’dan feyz aldı. Peygamber efendimiz mârifetleri ve gizli bilgileri Eshâbına başka başka sunardı. Nitekim bir hadîs-i şerîfinde; “Herkese anlıyabileceği kadar söyleyiniz” buyurmuştur. Ebû Hüreyre’nin (r.anh); “Resûlullah’dan (sallallahü aleyhi ve sellem) iki kap doldurdum. Birisini sizlere açıkladım. İkincisini açıklamış olsam beni öldürürsünüz” buyurduğu Buhârî’de yazılıdır. Yine Buhârî’de bildiriyor ki: Ömer (r.anh) vefât edince, oğlu Abdullah; “İlmin onda dokuzu öldü” dedi. Yanında bulunan Eshâb-ı kirâmın bu söze şaşdıklarını görünce; “Allah’ı tanımak ilmini söyledim. Fıkıh bilgilerini söylemek istemedim” dedi. Peygamber efendimiz bir gün Hazret-i Ebû Bekr ile ince bilgileri konuşuyordu. Hazret-i Ömer yanlarına gelince sözü değiştirdi. Hazret-i Ömer’in yanında daha başka konuştu. Çünkü daha önce Hazret-i Ebû Bekr’in (r.anh) derecesine göre konuşuyordu. Hazret-i Ebû Bekr’in kavuştuğu dereceye hiç bir Sahâbî kavuşamadı.
Eshâb-ı kirâmın hepsi Resûlullah’dan sallallahü aleyhi ve sellem kavuştukları feyz ve mârifetleri kendilerinden sonrakilere, Tabiînin büyüklerine ulaştırıp, onların kalblerini temizlediler. Hazret-i Ebû Bekr ile Hazret-i Ali müstesnâ, diğer sahâbîlerden gelen feyz ve mârifetler, bir kaç asırdan sonraya ulaşmadı. Bin dörtyüz seneden beri Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Ali’den alınan feyzler ve mârifetler, iki silsile hâlinde geldi.
Sevr mağarasında, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden gizli zikri öğrenen Hazret-i Ebû Bekr vâsıtasıyla gelen feyz ve mârifetlere kavuşturan yola, nübüvvet yolu denildi.
Resûlullah’dan sonra Selmân-ı Fârisî (r.anh), Hazret-i Ebû Bekr’in sohbetinde ve hizmetinde bulunarak, onun, Peygamber efendimizden almış olduğu kemâlâtdan bâzılarına kavuştu. Resûlullah’a kendi kalbi ile bağlanmış olduğu gibi, Hazret-i Ebû Bekr ile de bağlanarak, daha çok feyzlere ve mârifetlere kavuştu.
Hazret-i Ebû Bekr vâsıtasiyle gelen feyz ve mârifetler, torunu ve Tabiînin büyüklerinden olan Kâsım bin Muhammed’e; Selmân-ı Fârisî vâsıtası ile ulaştı. Kâsım bin Muhammed, Medîne-i münevverenin yedi büyük fıkıh âliminden biri idi. Selmân-ı Fârisî’nin sohbetlerinde kemâle geldi. Verâ ve takvâda eşsiz idi. İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık oniki imâmdan olan babası Muhammed Bâkır’dan, Hazret-i Ali yolu ile gelen feyzi aldığı gibi Kâsım bin Muhammed’den de feyz aldı.
Resûlullah’dan sallallahü aleyhi ve sellem sesli zikri öğrenen Hazret-i Ali vâsıtasiyle gelen feyz ve mârifetlere kavuşturan diğer yola, vilâyet yolu denildi. Bütün evliyâ bu yoldan kemâle gelmiştir. Vilâyet yolu Hazret-i Ali’den (r.anh) iki şekilde geldi. Birisi, Hazret-i Ali’nin sohbetinde bulunan Tâbiîn’den Hasen-i Basrî vâsıtasiyle geldi. Onun vâsıtasiyle feyz alan İbrâhim bin Edhem’e (v. 161/m. 777) nisbetle Edhemiyye, ondan gelen silsileden Mu’inüddîn-i Çeştîye (v. 634/m. 1236) nisbetle Ceştiyye yolu meydâna geldi. Diğer silsile, Hazret-i Ali’den sonra Hazret-i Hasen ve Hüseyn ve Tabiîn devrinde oniki imâmdan olan Hazret-i Hüseyn’in oğlu Zeynel-âbidîn, onun oğlu Muhammed Bâkır ve Ca’fer-i Sâdık ile devâm etmiştir.
Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Ali’den gelen silsileler, Ca’fer-i Sâdık’da birleşti. Fakat bu iki feyz ve mârifet yolu, İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık’da birbirine karışmış değildi.
Tabiînin büyüklerinden olan İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, iki sene İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık’ın sohbetinde bulunup kemâle geldi. Mürşid-i kâmil oldu. “O iki sene olmasaydı, Nûman helâk olurdu” buyurdu. İmâm-ı Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed ve diğer mezheb imamları da mânâ ilminde pek derin idiler. Fakat meşgûl oldukları fıkıh ilmiyle meşhûr oldular. Diğer taraftan Hasen-i Basrî, İbrâhim Edhem, Mâlik bin Dînâr (r.aleyhim) gibi büyükler de, fıkıh ilminde derin olmakla berâber, ince bilgiler ve mârifetlerde yâni mânâ ilminde meşhûr oldular.
Tabiîn ve onların sohbetlerinde yetişen Tebe-i tabiînden sonra insanlar arasında dînin emirlerine uymakta gevşeklik meydana geldi, dünyâya düşkünlük arttı. Bu sırada Allahü teâlânın ve Resûlullah’ın emirlerine sımsıkı sarılmakla berâber, zikrullaha devâmla müslümanları irşâd etmekteki üstün himmet ve gayretleri ile meşhûr ve bu bakımlardan başkalarından ayrılan büyüklere Ubbâd (âbidler) ve Zühhâd (zâhidler) denildi.
Bid’atler çoğalıp zamanla nefsin arzu ve isteklerine kapılıp, bid’at ve dalâlet fırkaları ortaya çıktı (Bkz. Kelâm). Her fırka kendi önderlerine zâhid ve âbid dedi. Bunun üzerine Ehl-i sünnet ve cemâatten olup, kalblerini gafletten koruyan, nefslerini Allahü teâlâya itâate kavuşturanları, bunlardan ayırmak için onların bu hâllerine tasavvuf, kendilerine mutasavvıf, sûfi denildi. Sofu tâbiri ise, bugün Türkçede sonradan haksız olarak tasavvuf ehlini tahkîr etmek, aşağılamak için kullanılan sûfî kelimesinin değiştirilmiş şeklidir.
İlk defâ kendisine sûfî denilen Ebû Hâşim Sûfî’dir (v. 115/m733) (Bkz. Tekke ve Zâviye). “Dağları iğne ile oyarak toz etmek, kalblerden kibri çıkarmaktan kolaydır” sözü onundur. “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım” sözünü çok söylerdi. Süfyân-ı Sevrî’nin hocası idi. Süfyân-ı Sevrî; “Ebû Hâşim Sûfî olmasaydı, Rabbânî hakîkatleri bilmezdim. Onu görmeden önce tasavvufun ne olduğunu bilmiyordum” demiştir.
Ebû Hâşim-i Sûfînin yaşadığı sırada bu isim henüz meşhûr olmamıştı. Yaygın bir sûrette hicrî ikinci (milâdî sekizinci) asrın sonlarından îtibâren işitilmeye başlanmıştır.
Tasavvuf ve sûfî isimleri gibi tasavvufî hâllere âit fenâ, bekâ, cezbe, sülûk, seyr-i ilallâh gibi isimler de tasavvuf büyükleri tarafından sonradan konmuştur. Meselâ; fenâ ve bekâ kelimelerini ilk söyleyen Ebû Sa’îd el-Harrâz’dır (r.aleyh) (v. 277/890).
Fakat tasavvuf bilgilerinin hepsi Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden gelmiştir. Bu isimler Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamânında işitilmedi ise de, mânâ ve mâhiyetleri âyet-i kerîmelerde, Peygamber efendimizin, Sehâbe-i kirâmın, Tabiîn ve Tebe-i tabiînin yaşayışlarında mevcûd idi. Nitekim Kur’ân-ı kerîmde A’râf sûresi elli dördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen; “Rabbinizi, yalvararak, gizli ve sessiz çağırınız” ve aynı sûrenin ikiyüzdördüncü âyet-i kerîmesinde meâlen; “Rabbini, içinden zikret”; Tevbe sûresinin yirminci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Hep sâdıklarla berâber bulunun” ve En’âm sûresinin elliikinci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Rabbini istiyenlerle berâber olmaya çalış” buyrulmaktadır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de; “Allahü teâlânın sevdiklerini hatırlamak, rahmet etmesine sebeb olur” ve “Biraz tefekkür, bin sene ibâdetden daha hayırlıdır” buyurmuştur. Tefekkür, bâtıl ve boş düşünceleri bırakıp, kâinata bakıp hakkı düşünmektir. Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem peygamberliği bildirilmeden önce kalb ile zikrettiği ve murâkabede bulunduğunu kaynaklar haber vermektedir.
Eshâb-ı kirâm, Tabiîn ve Tebe-i tabiînin büyükleri de Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem yolunda gittiler.
Hicrî ikinci asrın sonuna kadar tasavvufî hâllere ve ince bilgilere ve mârifetlere Hazret-i Ebû Bekr ve Hazret-i Ali’den gelen silsiledeki büyükler vâsıtasiyle kavuşuldu.
Hazret-i Ebû Bekr’den gelen silsile, İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık’tan sonra, hicrî ikinci asrın sonu, üçüncü asrın başında Bâyezîd-i Bistâmî (r.aleyh) ile devâm etti. Bâyezîd-i Bistâmî, Ca’fer’i Sâdık’ın vefâtından kırk yıl sonra doğdu. Oniki imâmdan Ali Rızâ’nın sohbetinde bulundu. Bu sohbetin bereketi ile İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık’ın rûhâniyetinden istifâde etti. Ondan feyz almakla meşhûr oldu. Vefât etmiş olan bir büyüğün rûhâniyetinden feyz aldığı için üveysî oldu. Hicrî 231 veya 261’de vefât etti. Talebeleri hocalarının yoluna, ismi Tayfur olduğu için, Tayfûriyye dediler. Silsile içerisinde zaman zaman talebeler hocalarının yollarına böyle isimler vermişlerdir. Bâyezîd-i Bistâmî’den sonra silsile, Ebü’l-Hasen Harkânî, Ebû Ali Farmedî ve Yûsuf-ı Hemedânî ile gelmiş, Yûsuf-ı Hemedânî’nin üçüncü halîfesi Ahmed Yesevî ile Yeseviyye hâsıl olmuştur (H.6. asır). Hicrî yedinci asırda Ahmed Yesevî’nin talebelerinden Şeyh Lokmânî Horasânî’nin halîfesi Hacı Bektâş-ı Velî’den (v. 680/1281) Bektâşiyye yolu ortaya çıktı. Hacı Bektâş-ı Velî Nişâbûr’da doğdu. Anadolu’da Kırşehir’de vefât etti. Ondan feyz alanlara Bektaşî denildi. Bu temiz Bektâşîler zamanla azalıp, hurûfî denilen bozuk kimseler bu kıymetli ismi kendilerine mâl ettiler.
Hicrî sekizinci asırda hazret-i Ebû Bekr’den gelen silsilenin onbeşinci sırasında Behâeddîn-i Buhârî (r.aleyh) bulunuyordu. (v. 791/1388). Ondan Nakşibendiyye doğdu. Behâeddîn-i Buhârîden iki halka sonra Ubeydullah-i Ahrâr (v. 895/1489) ile dokuzuncu asırda Ahrâriyye yolu meydâna geldi. Bu yolun büyükleri ile devâm eden silsile onuncu ve onbirinci asırda İmâm-ı Rabbânî hazretlerine ulaştı. Ondan Müceddidiyye yolu hâsıl oldu. Onikinci asırda gelenlerle onüçüncü asra geçen silsile Abdullah-ı Dehlevî’nin talebesi Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî ile Hâlidiyye yolunu ortaya çıkardı.
Hazret-i Ali’ye âit silsileye gelince; İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık’dan sonra oniki imâmdan olan büyüklerle devâm etmiş, bunların sekizincisi olan İmâm-ı Ali Rızâ’dan (v. 203/818) Ma’rûf-i Kerhî, ondan Sırrî-i Sekâtî (v. 200/815), ondan da Cüneyd-i Bağdadî (v. 298/911) almış olup, halîfelerinin silsilelerinde bulunan mürşidlerin adı verilerek kollara ayrıldı.
Cüneyd-i Bağdâdî’nin talebelerinden Ebû Bekr-i Şiblî (v. 334/945) yolundan Abdülkâdir-i Geylânî’ye (v. 561/1165) nisbetle Kâdirî, Ebü’l-Hasen Şâzilîye (v. 654/1256) nisbetle Şâzilî, Ahmed Rıfâî’ye (v. 578/1183) nisbetle Rıfâî yolu meydâna geldi.
Ebû Ali Rodbârî (v. 312/933) yolundan Ahmed Gazâlî (v. 520/1126) ve Ziyâuddîn Ebû Necîb Sühreverdî (v.563/1168) vâsıtasiyle Necmeddîn-i Kübrâ’ya (v.618/1247) nisbetle Kübreviyye meydana geldi. Ebû Necîb Sühreverdî, Şihâbüddîn Ömer Sühreverdî’nin (v.632/1234) mürşîdi ve amcası idi. (563 m.1167’de Bağdâd’da vefât etti.) Şihâbüddîn-i Sühreverdî’den, Sühreverdiyye yolu meydâna geldi. Ebû Necîb Sühreverdî’den iki kol ayrıldı:
Birincisi Rukneddîn Muhammed Sencârî’ye geldi. Bundan Şems-i Tebrîzî (v.645/1247) ile Rukneddîn İbrâhim Zâhid feyz almışlardır. Şems-i Tebrîzî yoluyla feyz alan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’den (v.672/1273) sonra Sultan Veled’den Mevleviyye meydana geldi. Rukneddîn İbrâhim Zâhid’den iki kol ortaya çıktı. Safiyyeddîn Erdebîlî yolu ile feyz alan Hacı Bayram-ı Velî’den (v. 833/1429) nisbetle Bayrâmiyye meydana geldi. Hacı Bayram-ı Velî’nin bir halîfesi de Ömer Sekînî, onun da halîfesi Hızır Dede Üftâde Efendi’ye hilâfet verdi. Bunun da halîfesi Azîz Mahmûd Hüdâyî’dir (v.1038/m.1628). Bunlardan meydana gelen kol da Celvetiyye’dir. İkincisinden Muhammed bin Nûr Halvetî yolu ile Halvetiyye ve Zeyniyye meydana geldi. Halvetîlerden olan Seyyid Yahyâ Şirvânî’nin (v.868/1464) bir halîfesinden Gülşeniyye meydâna geldi.
 Şirvânî’nin diğer bir halîfesi Pîr Muhammed Erzincânî 876/1471’de vefât etmiştir. Bundan ayrılan bir koldan Mısriyye, Sinâniyye ve Cerrâhî yolları hâsıl oldu. Cerrahî pîri olan Nûreddîn Cerrahî, Karagümrük’de Kethüdâ Câmii yanındaki tekkede onsekiz sene vazife yaptı. Pîr Muhammed’in diğer halîfesi Çelebi Halîfe Muhammed Efendi’nin bir halîfesinden Şa’bâniyye hâsıl oldu. İkinci halîfesi Sünbül Sinan Yûsuf Efendi’dir. Halvetiyye yolunun Sinâniyye kolunun kurucusu hocası Ümm-i Sinân olup, (958/m.1551’de vefât etti.) Eyüb’deki halîfesi Nâsûh Dede’nin Düğmeciler’deki tekkesine defnedilmiştir. Yerine Kazzaz Muhammed Harîrî geçmiştir. Eyüb’deki Ümm-i Sinân tekkesinin son şeyhi Yahyâ Gâlib olup, dedelerinin yolundan ayrılmıştır.
Bunlar, tasavvuf yollarından meşhûr olanlar olup, bunlardan başka da vardır.
Halvetiyye’nin bir kolu da Tîcâniyye olup mürşidi Ahmed Tîcânî Cezâyir’de doğdu (1230/m.1815)’de Fas’da vefât etti.
Tasavvuf yollarının hepsi Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden geldiği hâlde kollara ayrılmaları, insanların istidâd ve kâbiliyetlerinin ve bulundukları şartların başka olmasındandır. Bu, aynı ilâcı, hastanın ve hastalığın durumuna göre çeşitli kimselere değişik usûllerle tatbîk etmek gibidir. Hastalığın ilâcı bellidir fakat hastalara göre hastalığın seyri ve tedâvisi değişmektedir. İşte Tasavvuf bilgileri de tasavvuf büyükleri tarafından herkesin hâline uygun olarak, farklı şekillerde sunulmuştur. Bunlardan farklı terbiye yolları (tarîkatlar) meydana gelmiştir. Tasavvuf bilgilerini sunan ve bu yolda rehber olan büyüklere mürşid-i kâmil; talebelerine de mürîd adı verildi. Aynı mürşîdin talebeleri birbirlerini tanımak için bulundukları yola mürşîdlerinin ismini verdiler. Hocalarının ayrı olması, yetişme metodlarının farklı olması kusur değildir. Çünkü, tasavvuf yollarının herbirine Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin mübârek kalbinden saçılan feyzler ve mârifetler gelmiştir.
Bütün tasavvuf yollarında dînin emir ve yasaklarını öğrenip, bunlara uymak esastır. Tasavvuf büyükleri fıkıh ilmi ile tasavvufun birbirinden ayrılmaz bir bütün olduklarını sözleri ve yaşayışları ile ifâde etmişlerdir. Nitekim İmâm-ı Mâlik (r.aleyh); “Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, tasavvufdan haberi olmayan bid’at sâhibi yâni sapık olur. Her ikisini edinen hakîkate varır” buyurmuştur. Bunun içindir ki, şerîat ile tasavvuf birbirinden başka değildir. Ehl-i sünnet ve cemâat âlimleri böyle bir ayırım yapmamışlardır. Bu ayırımı Ehl-i sünnet çizgisinden ayrılanlar yapmışlardır. Ebû Mansûr Hallâc’ın “Enel-Hak” ile Bâyezîd-i Bistâmî’nin “Sübhânî” ve bunlara benzer uygun değil gibi görünen sözleri tasavvuf büyükleri tarafından dîne uygun olarak îzâh edilmiştir. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ebû Mansûr-ı Hallac (r.aleyhimâ), bulundukları hâl içerisinde Allahü teâlâdan başka hiç bir şey göremeyince, “Allah’dan başka bir şey yok” demek istemişlerdir. “Enel-Hak; ben yokum Allahü teâlâ vardır” demektir. Kendini göremeyince, var olduğunu bilememiştir. Yoksa kendini görüp, “Hak teâlâyım” dememiştir. Bâyezîd-i Bistâmî’nin “Sübhânî” sözüne gelince, yalnız zâhirî bilgileri olup, tasavvufdan haberi olmayanlar, bu sözü; “Mahlûklardaki kusur bende yoktur. Benim şânım çok büyüktür” demek sanmışlardır. Hâlbuki bu söz, Allahü teâlâyı tenzihdir. Yoksa, Bâyezîd-i Bistâmî bu sözü ile kendisini tenzih etmemektedir. Muhyiddîn-i Arabî (r.aleyh); “Bâyezîd-i Bistâmî’nin “Sübhânî” sözü, Allahü teâlânın büyüklüğünü, hiç kusurlu olmadığını en iyi şekilde bildirmektedir” buyurdu. İmâm-ı Rabbânî (r.aleyh) de; “Esrârı ortaya dökmek olan böyle sözler herkesin anladığı mânâ ile söylenmiş değildirler” buyurmaktadır.
Müslümanlar asırlarca hakîkî tasavvuf büyüklerinin sohbetlerindeki ve meclislerindeki mânevî havayı teneffüs ede gelmişlerdir. Fakat zamanla böyle büyüklerin azalıp ehliyetsiz kimselerin ortaya çıktığı, uygun olmayan tavır ve hareketlerinin tasavvuf sanıldığı, bu sebeble tasavvufun yanlış anlaşıldığı da olmuştur. Böyle kimselerin uygunsuz hareketlerini hakîkî tasavvuf ehli de tasvib etmemiş ve insanları onlardan sakındırmışlardır.
 Görülüyor ki, tasavvuf, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem izinde yürümektir. Yâni, her işde ve sözde Peygamber efendimize uymaktır. Bu sebeble tasavvufda sünnet-i seniyyeye uymayan yollar mûteber değildir.
Tasavvuf, vicdanî ve zevkî olduğundan, yâni tatmakla anlaşıldığından, lâyık olduğu şekilde yazılıp anlatılamaz. Tasavvufu anlatmakla onu hâl olarak yaşamak arasındaki fark, şekeri anlatmakla, bizzat onu tatmak arasındaki fark gibidir. Tasavvuf büyükleri, tasavvufun maksadlarını ve mes’elelerinin çoğunu sohbetlerinde îzâh etmekle berâber, imkân dâhilinde pek çok eser de yazmışlardır. Tasavvuf büyüklerinin bu kitaplarında hiç bir felsefî fikir yoktur. Kendi akıllarını esas alarak bir şey söylememişlerdir. Sâdece Peygamber efendimizden gelen ince bilgileri ve mârifetleri insanlara anlayabilecekleri ifâdelerle anlatmışlardır. Bunlar felsefe yapmak değildir. İslâm, âlimleri olan tasavvuf büyüklerinin felsefesi diye bir şey olmadığı gibi, onlar filozof da değildir. Zâten bu büyükler, felsefecilere bozuk sözlerinden dolayı reddiyeler yazmışlardır (Bkz. Kelâm). Tasavvuf büyüklerinin yazdıkları eserlerden bâzıları şunlardır:
1- Kitâb-üz-Zühd; Abdullah bin Mübârek (v.181/m.797)
2- Er-Riâye li hukûkillâh; Ebû Abdullah Hâris bin Esed el-Muhâsibî (v.243/m. 857)
3- Et-Tearrüf; Muhammed bin İshak Buhârî Gûlâbâdî (v.380m. 990)
4- Kût’ul-Kulûb; Ebû Tâlib-i Mekkî (v.386/m.996)
5-Tabakât-üs-Sûfiyye; Ebû Abdurrahmân Muhammed bin Hüseyn es-Sülemî (v.421/m.1021)
6- Hilyet-ül-Evliyâ; Ebû Nuaym İsfehânî (v.430/m.1039).
7- Risâle-i Kuşeyriyye; Ebü’l-Kâsım Abdülkerîm bin Hevâzin el-Küşeyrî (v.465/m.1072)
8- Keşf-ül-mahcûb; Ali bin Osman el-Hucvîrî (v.465/m.1072)
9- Tabakât-us-Sûfiyye; Abdullah-ı Ensârî (v.481/m. 1087)
10- İhyâu Ulûmiddîn; İmâm-ı Gazâlî (v.505/m.1111)
11- Miftâhünnecât, Unüs-üt-tâibîn; Ahmed Nâmık-ı Câmî (v.536/m.1142)
12- Usûl-i Aşere; Necmeddîn-i Kübrâ (v.618/m.1221)
13- Avârif-ül-meârif; Şihâbüddîn Sühreverdî (v.632/m.1234)
14- Mesnevî; Celâleddîn-i Rûmî (v.672/m.1273)
15- Mektûbât; İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûk-i Serhendî (v.1034/m.1624)
16- Minhâc-ül-Fukarâ; Ankaravî İsmâîl Rusûhî (v.1041/m.1631)
17- Er-Riyâd-ut-tasavvufîyye; Seyyid Abdülhakîm Arvâsî (v.1363/ m.1943)

1) Hilyet-ül-evliyâ
2) Nefehât-ül-üns
3) Risâle-i Kuşeyrî 
4) Mektûbât-ı Rabbânî
5) Tabakât-üs-Sûfiîyye (Abdullah Ensârî)
6) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye
7) Er-Rıyâdu-ut-tasavvufiye
8) Kıyâmet ve Âhıret
9) Mektûbât-ı Ma’sûmiyye
10) Rehber Ansiklopedisi; cild-16, sh. 147

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Ebu Muhammed Ceriri'nin talebelerinden biri anlatır:

GÜNÜN HADİSİ

Allah’ın buğz ettiği kimseler

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, kıymetli oğlu meyân Muhammed Sâdıka yazılmışdır “kaddesallahü esrârehümel’azîz”. Sâlik, kendini Peygamberlerin makâmında görür. Bunun sebebi bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası