hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
18:48
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 932
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

Türk milletinin târih içinde ortaya koyduğu edebiyât.

İslâmiyetten önce ve sonra olmak üzere iki ana devreye ayrılan Türk Edebiyâtı, İslâmî devir içinde gerek coğrafya, gerekse bâzı medeniyetlere katılma bakımından başka şekillerde de sınıflandırılmıştır. Fakat asıl sınıflandırma, İslâmiyet öncesi ve sonrası Türk Edebiyâtı şeklindedir. Türk Edebiyâtı’nın Batı medeniyetine yönelmesi ile başlayan fakat eserlerini Tanzimattan sonra veren gazete ve tiyatro ile cemiyete açılan Yeni Türk Edebiyâtı, İslâmî devir içinde başlı başına bir mevkîye sâhiptir. Bu durum diğer sâhalardaki Türk kardeş edebiyâtları için de aynıdır.
Dil bakımından ele alınca, İslâmiyetten önceki Türk Edebiyâtı bir tarafa bırakılırsa, ortaya çıkan edebî şîvelere göre de sınıflandırmak mümkündür. Bunlar Doğu Türkçesinin edebiyâtı olan Çağatay Türkçesi Edebiyâtı’dır. Aslında bugün, Türkiye, Sibirya ve Altay, Doğu ve Batı Türkistan, Kafkasya ve İran, İdil-Ural, Kırım, Lehistan ve Romanya Türkleri adı altında beş ana dala ayrılan fakat ellinin üstünde olan Türk kavimleri gözönünde bulundurulursa, bugünkü Türk Edebiyâtı’nın dallanıp budaklanıp kardeşlendiği görülür. Ayrıca yine dili kullanış yönünden yüksek zümre edebiyâtı şeklinde adlandırmak da mümkündür.
İslâmiyetten önceki Türk Edebiyâtı: İslâmiyetten önceki Türk Edebiyâtı’nın, Göktürk ve Uygur gibi iki dâiresi vardır. Ancak bu devir edebiyâtını daha önceki devirlere kadar çıkarmak gerekir. Türk Edebiyâtı’nın şimdilik karanlık kalan ve Göktürk devrinden önceki zamanı, daha çok Çin metinlerinden öğrenilmektedir. Çin kaynaklarında Hunlara âit Türkçe kelimelere ve bâzı mektuplar ile Hun türküsünün tercümesine rastlanmıştır. Bu durum Hunların mutlaka bir edebiyâtlarının olduğu, gerek şifâhî gerekse yazılı olarak bu edebiyâtın devâm ettiği fikrini vermektedir.
Göktürk Devri Türk Edebiyâtı: Bu devrin ele geçen yazılı metinleri daha çok mezâr taşlarıdır. Bunlardan başka dikili taşlar, aynalar, paralar ve kâğıt üzerine yazılmış metinler de vardır. Ancak Göktürk devrinin ele alınan ve gerçekten edebî ve târihî değer taşıyan metinleri Orhun Âbideleri’dir. Orhun ırmağının eski yatağı ile Koşu Çaydam havâlisinde olan ve Göktürk târihini aydınlatan bu kitâbeler, Tonyukuk, Kültigin Han ve Bilge Kağan adına dikilmişlerdir.
İlteriş Kağan ile Kapağan Han zamânında baş vezir ve büyük devlet müşâviri olan Tonyukuk’un adına dikilen kitâbe Tonyukuk kitâbesi olarak adlandırılmıştır. Tonyukuk kitâbesi 720 senesine doğru ölümünden önce kendisi tarafından yazdırılmış bir âbidedir. Âbide’de İlteriş ile Kapağan Kağan devirlerinde devletin durumu anlatılmış ve bâzı öğütler verilmiştir. Bilge Kağan’ın da kayınbabası olan Bilge Tonyukuk, bu îtibârla Türk târihini ilk defâ kaleme almış ve edebiyâtımızda târih şuûrunun hâkim olduğu bir hâtırât bırakmıştır.
Kültigin kitâbesi, bu devir edebiyâtının ikinci önemli eseri durumundadır. Yirmi günde yazılan bu âbide 732 senesinde dikilmiştir. Kültigin adına yazılan âbidedeki sözler, Bilge Kağan ağzından verilmiş ve İkinci Türk târihçisi Yulug Tigin tarafından yazılmıştır.
Bilge Kağan kitâbesi ise, Göktürk kitâbeleri içinde en mühim mevkii işgâl eder. Yulug Tigin tarafından yazılan ve 735 senesinde dikilen Bilge Kağan kitâbesi kısa cümlelerle yazılmıştır. Bilhassa tekrir san’atını ihtivâ etmekte; târih, dil ve edebiyât bakımından üstün bir değere sâhib bulunmaktadır. Bu âbidelerde Tükçenin bir hayli işlenmiş olduğu görülmektedir. Âbideler ilk defâ Danimarkalı dil bilimci Wilhem Thomsen tarafından 1893 senesinde okunmuş, ondan iki sene sonra, 1895’de aslen Alman olan meşhûr Rus dil bilgini Wilhelm Radloff tarafından çözülmüştür. Her iki bilgin de yazının okunmasında âbidelerdeki Çince tercümeden faydalanmıştır.
Uygurlar Devri Türk Edebiyâtı: Göktürk Devleti’nin yıkılışından sonra idâreyi ellerine alan Uygurlar devrinde Türk Edebiyâtı, eskiye nisbetle gelişme göstermiş ve bir çok mevzûda eserler yazılmıştır. İlk devri 745-840 seneleri arasında olmak üzere iki kısımda ele alınan Uygur devri dil yadigârları bir hayli zenginlik gösterir. Bu metinler Uygurların mensûb olduğu dinlere göre; Mani, Buda ve İslâm muhiti eserleri olmak üzere üç kısımda ele alınabilir. Bu devirde Türk Edebiyâtı’nda; koşug, kojang (şarkı-türkü), koşma, taşkut (beyt), tokmak (türkü, bulmaca), ır, yır (şarkıcı), küg (aheng), şlok, soluka (manzûme), padak (mısra’), kavi, kavya (şiir), baş, başik (ilâhi) gibi Sanskritce’den alınmış bir kısım edebî terimleri de görmek mümkündür. Bundan başka Aprınçur Tigin, Kul Tarkan, Sinku Seli Tutung, Ki-ki, Pratyaya-Şiri, Asıg Tutung, Çisuya Tutung, Kalım Keyşi, Çuçu ve Yûsuf Has Hacib gibi şâirler eserleri ile görülürler. Bunlardan son ikisi İslâmî devirdeki Türk Edebiyâtı içine girmektedir. Çuçu adındaki şâire Kaşgarlı Mahmûd, Dîvânü Lügat-it-Türk adlı eserinde yer vermiştir.
Dokuz ve onuncu asırlar ile onbirinci asrın ilk yarısını içine alan Uygur Türk Edebiyâtı da, kitâbelere yer vermiştir. Bunlardan ilki, Uygurların ikinci hükümdârları Moyunçur adına dikilmiştir. Moğolistan’ın Sine Usu Gölü civârında bulunan kitâbe, Kutlug Bilge ve Moyunçur devirlerinden bahsetmektedir. Sekizinci asra âit olan bu kitâbe, daha çok Sine Usu adı ile anılmıştır. Bu kitâbe de, dil ve yazı bakımından Göktürk âbidelerine benzemektedir. Eser, Ramstedt ve Hüseyn Nâmık Orkun tarafından neşredilmiştir.
Uygurların ikinci devresinde ortaya konan eserlerde mühim değişiklikler görülür. Her şeyden önce, din dolayısıyla, Göktürk yazısı bırakılmış, Soğd alfabesi ile eserler verilmiştir. Maniheizm’in kabûlü ile Maniheist olan Soğdların yazısı alınmış, fakat Göktürk yazısı az da olsa kullanılmıştır. İkinci bir sebep, 840 senesinden sonra Uygurların yerleşik bir medeniyete geçmiş olmalarıdır. Dil, gerek sentaks, gerekse yabancı kelimelere açıldığı için bozulmuş ve açıklığını kaybetmiştir. Bu devirde Nastûrîliğe âit metinler de olmakla birlikte daha çok Budizm ve Maniheizm inançlarına âit eserler ağır basarlar. Ayrıca, hukuk, tıb, târih ve coğrafya ile ilgili kitapların bulunduğunu zikretmek gerekir. Ortaya konan eserlerin ekserisi tercümedir. Belirli bölgelerde parça parça bulunan metinler toplama olarak belirli isimlerde, toplu olarak ele geçenler ise taşıdıkları adlarla neşredilmişlerdir.
İslâmiyetten önceki Türk Edebiyâtının örneklerini veren Göktürk ve Uygur metinleri şüphesiz sâdece bunlar değildir. Ele geçmeyen ve geçmesi muhtemel metinlerin de bulunduğunu düşünmek gerekir. Zâten âbidelerde kullanılan dilin bir hayli işlenmiş edebî bir dil olması, çok önceden Türk dili yadigârlarının bulunması gerektiğini düşündürmektedir.
Uygurların edebiyâtlarının bir devâmı olarak teşekkül eden İslâmiyetten sonraki eserlerde, Uygur yazısı kendisini uzun müddet korur. İslâmiyetin kabûlü ile alınan İslâmî Türk yazısı ile atbaşı yürüyen ve ikili bir alfabenin içine giren Türklük âlemi eserlerinde her ikisine de yer verilir. Uygur yazısını bilen kâtipler bahşi adı ile anılır. Uygur yazısı paralarda da görülürdü. Hakâniye Devleti’nde, Moğol İmparatorluğunda, İlhanlılar zamânında, Timurlular ve Altınordu Devleti’nde İslâmî Türk yazısına yer verilmekle birlikte, resmî kitâbelerde dâima Uygur yazısı kullanılmıştır. Hattâ Anadolu Türkleri de bu yazıyı bilip kullanmışlar ve bu durum Fâtih zamanına kadar kendini korumuştur. Fâtih Sultan Mehmed Hân zamânında bâzı yarlıklar (fermanlar) Uygur yazısı ile yazılmıştır.
Kaşgarlı Mahmûd’un Divânü Lügat-it-Türk adlı eseri bir tarafa bırakılırsa, İslâmî Türk Edebiyâtı’nın başlangıcında yer alan eserler arasında, Kutatgu Bilig, Atabet-ül-Hakâyık, Bahtiyarnâme, Mîracnâme, Tezkiret-ül-evliyâ ve Mîr Haydar’ın Mahzen-ül-Esrâr tercümesi Uygur yazısı ile yazılan eserlerin başında gelmektedir. Fakat bu eserlerin İslâmî Türk yazısına yer veren nüshalarını da zikretmek gerekir.
İslâmiyetten Sonraki Türk Edebiyâtı: İslâmî devir içinde Türk Edebiyâtı ilk mahsûllerini dokuzuncu asrın ikinci yarısında vermeye başlamıştır. Bunlar içinde ilk büyük eser olarak Balasagunlu Yûsuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i görülür, ikinci olarak Kaşgarlı Mahmûd’un Dîvânü Lügat-it-Türk’ü yine aynı devrin eseri olmakla birlikte İslâmiyet öncesi Türklükten çeşitli manzumeler, atasözleri v.s. gibi türlü metinlere yer vermektedir. Kaşgarlı’nın eseri her yönü ile zenginlik gösterir. Türk dilinden Türk boylarına, Türk töre ve âdetlerine, gelenek ve göreneklerine ve coğrafyasına geniş yer ayırır. Kutadgu Bilig ise, cemiyet hayâtını ele almakla birlikte, daha çok bir siyâset kitabı durumundadır. Her iki eser de Hakâniye Türkçesi ile yazılmıştır. Fakat Kaşgarlı Mahmûd, Hakâniye şîvesinin yanında ikinci bir edebî şîve olarak Oğuz-Türk şîvesine yer vermektedir. Oğuzlar on ve onbirinci asırlarda oldukça geniş bir alana yayılmışlar, İrtiş’ten Volga’ya dayanan sınırları, Hazar Denizi ile Mâverâunnehr arasında kalan bütün bozkır sâhasını içine almıştır. Böylece Orta Türkçe ilk devresinde Hakâniye ve Oğuz edebî şîveleri ile görünüyordu. onikinci ve onüçüncü asırlarda ise artık müşterek Orta Asya Türkçesi eserlerini verirken, Türklerin batıya olan göçleri sâyesinde Oğuz Türk şîvesi yalnız Selçuklu tebeasında konuşulmakta idi. Devletin büyük bir cihân hâkimiyeti fikri ile hareket etmesi, müslüman olup, halîfeye bağlılığı, İranlıların da aynı bölgede yer alması gibi düşünceler, belki Arabça ve Farsça’nın Türkçe’ye nisbetle öne geçmesini sağlamış olabilir. Ancak askerî Türk unsurlarından meydana gelen bir devlette Türkçe, halka ve orduya bağlı olarak yaşamıştır. Böylece Oğuz şîvesi ile bu devirde kalıcı bir eser bırakılmamış, bu devir edebiyâtı daha ziyâde şifâhî olup sözde kalmış ve yazıya geçirilememiştir. Geçirilenler ise günümüze kadar ulaşamamıştır.
Aynı şîve dâiresi içinde müşterek Orta Asya Türkçesi’nin doğu ağzı olan Kaşgar ve batı ağzını meydana getiren Harezm ve Siriderya ırmağının güneyindeki yerler ile Yedisu, Merv, Buhârâ sâhası birer kültür merkezi durumuna gelmişler ve pek çok eserin ortaya konmasına zemin hazırlamışlardır. Aslında bu bölge, çeşitli dillerin de kavşak noktası olma gibi bir husûsiyeti muhâfaza etmiştir. Bunun yanında müşterek Orta Asya Türkçesi’nin İran ağızları bilhassa Türkmen Türkçesi önemli bir gelişme göstermiştir. Altınordu Devleti, kuzeydoğuda Bulgar Devleti, Harezm, Deşt-i Kıpçak bozkırları ile Kırım’dan Bakû’ye kadar uzanan sâha üzerinde hâkimiyet sürmüştür. Bu bölge Türk illeri içine dâhildir. Türkçe burada da geniş bir yayılma sâhası bulmuş ve Kıpçak şîvesi ile pek çok eserler verilmiştir.
Ahmed-i Yesevî ve onun tâkibçilerinden sonra, onüçüncü asırdan îtibâren Çağatay Türkçesi, Eski Türkçe’nin bir devâmı olarak bütün bunların merkezi durumuna geçmiş ve Doğu Türkçesi adıyla, kuzeydeki Kıpçak Türkçesi’ni de daha sonra kendisinde toplayarak gelişmesini devâm ettirmiştir.
Selçukluların dağılmasına kadar bir varlık gösteremeyen ve sâdece konuşma dilinde kalan Oğuz Türkçesi, Türkiye Selçuklu Devleti’nin çöküşü üzerine, ortaya çıkan beylikler hükümet merkezlerinde birden bire serpilmeye başlamış ve yeni yeni eserler ortaya çıkmıştır. Orta Türkçe’nin Oğuz kolu böylece Selçuklu Türkçesi’nden sonra yerini Eski Anadolu Türkçesi’ne bırakmıştır.
Aslında beylikler devrine girmeden, Selçuklu sarayında Hoca Dehhânî gibi şâirlerin Türkçe eser vermeleri ve bilhassa şiirde Tükçe’yi kullanmalarını zikretmek lâzımdır. Bununla birlikte, Tevâif-i Mülûk Devri diye adlandırılan bu devrede Anadolu’da çeşitli kültür merkezleri teşekkül etmiş, halkın kültüre yönelmesi, tebeanın terbiyesi, müellifleri Türkçe yazmaya zorlamış, beyler de bu hâle yardımcı olmuşlar ve Türkçe’ye gereken değeri vermişlerdir. Karamanoğlu Mehmed Bey’in Türkçe’yi resmiyete koymasına rağmen, bu devirde Osmanlı ve Germiyan beylikleri kültür faâliyetlerinde üstün gayretler göstermişlerdir. Ayrıca bir şâir veya müellifin zaman zaman eserlerini birden fazla beye sunduğu da görülmüştür. Onüçüncü asrın son çeyreğinde Türkçe, resmî yazışma dili olarak kendisini göstermiştir. Bu şîve, Osmanlı ve Azerî gibi iki kolu bulunan Oğuz şîvesidir. Eserlerin Türkçe olarak yazılmasında ayrıca, tarîkat büyüklerinin halkı irşâd maksadı, müelliflerdeki Türkçe şuûru, ibret alma düşüncesi, mevzûda çeşitlilik arama fikri, tercüme gayretleri v.s. gibi sebepler büyük rol oynamıştır.
Onüçüncü asırda verilen eserler pek mahdûddur. Bunlar; Anadolu Türk birliğinin kurulmaması, pek fazla bir dağınıklık ve başıboşluk yüzünden çeşitli bölgelerde bir parıltı durumunda kalırlar. Zâten Anadolu’da Türk Edebiyâtı’nın ne zaman başladığı da kesin olarak bilinmemekle birlikte, Selçuklular zamânında bir sözlü edebiyâtın varlığı dâima mevcuttur. Buna kıyasla yazılı edebiyâttan söz etmek gerekir. Fakat bu bölgede ilk eserlerin neler olduğu, Türk kültür târihinin meçhûlüdür. Devrin içinde bulunduğu kargaşa, bütün yazılanları almış götürmüş veya yazmaya fırsat vermemiştir. Böylece Anadolu sâhasında onbirinci ve onikinci asra âit eserlere tesadüf edilememiştir. Ancak onüçüncü asırdan sonra, Anadolu’da bâzı eserler ortaya çıkmış, asır asır genişleyerek ve Osmanlıların Anadolu Türk birliğini kurmalarından sonra bütün bu kültür faâliyetleri Osmanlı sarayına taşınarak, netîcede kesintisiz devâm eden ve Türklüğün en büyük yazı dili olan Oğuz Türkçesi ile sayısız eserler vücuda getirilmiştir. Böylece Osmanlılar, Türk kültürünün hâmisi olarak târihteki yerlerini aldılar. Hattâ Türk Dili, devlete izâfeten Osmanlıca olarak adlandırıldı. Osmanlı Edebiyâtı’nı hazırlayanların hangi bölgede bulunurlarsa bulunsunlar, beyliğin kuruluşundan önce ve sonra da zikredilmesi gerekmektedir. Çünkü Selçuklu ile birlikte gelen kültür mirâsı bu devirde her beyliğe ışık tutmuş ve Klasik Türk Edebiyâtı’nın gelişmesine temel teşkil ederek geniş rol oynamıştır. Oğuz Türkçesi, bu devirden îtibâren batıda Osmanlı, doğuda Azerî olmak üzere iki edebiyât ortaya koymaktadır. Ancak bu edebiyâtın onbeşinci asra kadar olan zamanı aynı dâire içine alınmaktadır.
 Daha sonra dilde görülen ikili kullanışları her sâha kendine göre umûmîleştirmiş ve bâzı ayrılıklar ortaya çıkmıştır. Dildeki bu ayrılıklarda coğrafya da gözönüne alınırsa, gitgide daha geniş ve belirli farklılıkların ortaya çıkacağı muhakkaktır. Türklüğün en büyük yazı dili olan ve kesintisiz eserlerini veren Osmanlı Türk Edebiyâtı’nın te’siri bütün Türk illerinde her zaman varlığını korumuştur. Bunun yanında Osmanlı şâirleri, diğer Türk illeri ile irtibâtı kesmemek gayret ve düşüncesine dayalı olarak Doğu Türkçesi’nde şiirler de yazmışlardır.
Azerî Türkçesi Edebiyâtı: Oğuzca adı ile anılan Batı Türkçesi zamanla iki ana devreye ayrılmıştır. Bu ayrılma batıda Osmanlı Türk Edebiyâtı’nı meydana getirirken, doğuda da Azerî Türk Edebiyâtı teşekkül etmiştir. Aslında gerek Doğu, gerekse Batı Oğuzcası; onüç, ondört ve onbeşinci asırlarda pek farklılık göstermezler. Selçuklulardan sonra ortaya konulan edebiyâtta her iki Oğuz ağzının temelini teşkil eden dil unsurları mevcuttur. Bu yüzden Eski Anadolu Türkçesi diye adlandırılan Batı Türkçesi’nin ilk zamanlarında ayrılık görülmez ve bu devir Türkçesi her iki ağızı birleştiren bir husûsiyete sâhibtir. Fakat zamanla Oğuz Türkçesi içinde ortaya çıkan iki dâire belirli dil unsurlarını kendilerinde umûmileştirerek ayrılma yoluna gitmiştir. Bu ayrılma pek ileri değildir. Hattâ târih içinde güçlü ve devâmlı bir edebiyât olan Osmanlı Edebiyâtı, sâdece Azerî sâhasında değil, diğer Türk illerinde de kendisini hissettirmiştir. Bu irtibât sâdece kültür sâhasında olmamış, Osmanlı, yeri geldikçe son zamanlarda bile elinden gelen yardımı bu Türk ülkelerine esirgememiş, Türkçe’nin ve Türk Edebiyâtı’nın gelişmesinde mühim rol oynamıştır. Hattâ Halîlî gibi meşhûr şâirler, Osmanlı sarayı tarafından da himâye edilmiştir. Âzerbaycan’ın siyâsî ve kültür târihinde Osmanlının bu bakımdan çok önemli bir yeri vardır. Bütün Türk dünyâsında olduğu gibi Âzerbaycan ile olan münâsebet bugünkü kardeş Türk Dili ve Edebiyâtı’nın temelini teşkil etmiştir. Bu noktadan hareket eden Gaspıralı İsmâil ve diğer Türk kültür temsilcileri, Türk dünyâsını tek bir yazı dilinde birleştirmek fikrinde, kısa zamanda başarıya ulaşmışlar ve Osmanlı Türkçesi’nin tek bir yazı dili olmasını istemişlerdir. Bu ise Osmanlı Türklüğü’nün diğer Türk illerini görüp gözetmelerinin ve onlara duydukları yakınlığın netîcesindedir. Sırf bu irtibâtı koparmamak için bâzı Osmanlı şâirleri Çağatay Türkçesi’nde gazeller bile yazmışlardır.
Zamanla ayrılmaya başlayan Azerî Türkçesi dil coğrafyası îtibâriyle Doğu Anadolu, Güney Kafkasya ve Kafkas Âzerbaycan’ı, İran Âzerbaycan’ı, Kerkük ve Irak-Sûriye Türklerini içine almaktadır. Azerî Edebiyâtı daha çok şiir dili olarak kuvvetliliğini kurmuştur. Bu bakımdan Azerî sâhasında Türk Edebiyâtı’nın çok kuvvetli şâirleri yetişmiş ve Azerî şiiri bütün Türk Edebiyâtı içinde üstün bir mevki kazanmıştır.
Azerî sâhası Türk Edebiyâtı, ondördüncü asırdan başlayarak günümüze kadar pek çok şâir, nâşir ve san’atkâr yetiştirmiştir. Ondördüncü asırda Azerî sâhasında yetişen ve önde gelen şâir Nesîmî’dir. Divân’ındaki şiirleri heyecanlı olup lirizm hâkimdir. Bu asrın kudretli şâirlerinden birisi de Kâdı Burhâneddîn’dir. Kâdı Burhâneddîn’in bir Dîvân’ı vardır. Dîvân’ında kasîde, gazel ve tuyuglar bulunmaktadır. Şiirlerine tasavvufun inceliklerini yerleştirmiştir. Ancak bâzı gazellerinde, kendi iç dünyâsını aksettirmiştir. Dîvân’ından başka bilhassa fıkıh sâhasında Arabça olarak yazdığı eserleri vardır.
Bu asrın Azerî Türkçesi Edebiyâtı içinde sayılan şâir ve nâşirleri içinde Erzurumlu Kâdı Mustafa Darîr başta gelmektedir. Eserlerini çeşitli yerlerde yazan ve Mısır’da Türkçecilik cereyânına katılan Kâdı Darîr, daha çok Osmanlı Türkçesi ile yazmıştır. Ondaki Âzerilik, Osmanlı Türkçesi’nin tabiî seyri içinden gelmektedir. Bu bakımdan Darîr’i, Âzerî değil, Osmanlı Edebiyâtı içinde mütâlâa etmek gerekir. Yûsuf ile Zelîha adlı mesnevîsinin yanında üç cildlik Sîret-ün-Nebî adlı eseri ile Türk Edebiyâtında ilk siyer yazarıdır. Siyer’inde yer alan şiirleri hayli liriktir. Peygamber efendimizi anlatırken yazdığı şiirlerden bâzısı Türkçe’de mevlid türüne öncülük etmiştir. Şiirlerinde Gözsüz ve Darîr mahlasını kullanmıştır. Yüz Hadîs Tercümesi ve Fütûh-uş-Şam Türcümesi ile birlikte bilinen eserlerinin sayısı dörde çıkmaktadır. Yalnız Yûsuf ile Zelîha’sında değil, nazmının kudretini diğer eserlerinde de göstermiş ve vak’aları yer yer şiirlerle de, ifâde etmiştir. Samîmi ve açık bir anlatıcılığı olan Kâdı Darîr’in hikâye etme kâbiliyeti çok yüksektir. O, bu bakımdan Türk Halk Edebiyâtı içinde müstesnâ bir mevkiye sâhibtir.
Onbeşinci asırda Azerî sâhası-Türk Edebiyâtı, en kudretli şâirlerinden biri olan Habîbî’yi yetiştirmiştir. Çobanlık yaparken bir tesâdüf eseri Akkoyunlu hükümdârı Sultan Ya’kûb’un adamı ile karşılaştığı zaman henüz çocuk yaşta idi. Çoban çocuk ile ona sorular soran adamın arasında geçen hâdiseyi öğrenen Sultan, çocuğun zekâ ve cesâretine imrenerek himâyesine aldı. Habîbî bu sâyede ilim ve edebiyât sâhasında kendisini yetiştirerek, asrın büyük şâiri oldu. Sultan Ya’kûb’dan sonra hükümdâr olan ve şiîliği ihdas eden Şah İsmail zamânında ona Melik-üş-Şuarâ ünvânı verilmisse de bu kudretli şâir İran sarayından ayrılarak Sultan İkinci Bâyezîd devrinde İstanbul’a gelmiş ve burada vefât etmiştir. Azerî cemiyetinin hayât şartlarının doğurduğu sebepler yüzünden Osmanlı sâhasına Habîbî’nin dışında; Hamîdî, Şâhidî, Sürûrî, Bâsırî, Kâbilî, Bîdârî ve Halîlî gibi şâirler de geçmişlerdir.
Habîbî, şiirdeki kuvvet ve kudret yönünden Fuzûlî ile Nesîmî arasında bir köprü gibidir. Gazellerinde âşıkane ve sâfiyâne bir eda vardır. Türkçesi açıktır. Dînî kültürünün genişliği şiirlerinden öğrenilmektedir. Fuzûlî, onun şiirlerine nazîreler söylemiştir. Bu bakımdan o, Fuzûlî’nin yetişmesi için bir başka vazife yüklenmiştir. Şah İsmail bu asırdaki hükümdâr şâirler arasında yer alır. Dîvân’ı ve Dehnâme’si vardır. Âzerî sâhasında yaşayan ve Türk Edebiyâtı’nın en büyük şâirlerinden olan Fuzûlî de onaltıncı asrın şâirlerindendir. Bağdâd’da yaşıyan şâir, Safevî idâresi altındaki bu yerde, Safevî hükümdârlarından iltifât görmemiştir. Ancak Osmanlı hâkimiyeti zamânında îtibâra kavuşmuş ve pek çok eser yazmıştır.
Onyedinci asır, geçmişe nisbetle Azerî Türkçesi Edebiyâtı’nın sönük bir devresini teşkil eder. Sarayda Farsça’nın hâkimiyeti, şâirlerin hemen hepsini Farsça söylemeye yöneltmiştir. Bu asırda kayda değer şâirlerin başında Tebrizli Sâib (1591-1671) gelmektedir. İran Edebiyâtı’na Hind üslûbunu getiren Sâib, daha çok hikemî şiir tarafındadır. Bu yönü ile Nâbî’ye te’siri görülür. Dîvân’ından başka Kandeharnâme ve Mahmûd u Ayaz adlı mesnevîleri de vardır. Dîvân’ında Türkçe-Farsça karışık şiirler (mülemmâlar) da mevcuttur. Farsça şiirlerinin bir kısmı zamânındaki şâirlere nazîre yazılmıştır. Beyaz adını verdiği Müntehâbât mecmuası zevkinin bir başka yönüdür. Bütün manzûmeleri beyt olarak sayıldığında 120 bini bulmaktadır. Bu îtibârla asrın önde gelen şâiridir.
Bu asrın kayda değer şâirlerinden birisi de Tarzî’dir. Avşar Türklerinden olan bu şâir, Şâh Sâfî tarafından taltif edilmiştir. Türkçe kelimeleri Fars dili gramerine uydurarak söylemesi, onun diğer bir tarafıdır. Zorlamadan tabiî Türkçe ile yazdığı şiirleri, uzun zaman varlıklarını devâm ettirmiştir. Yine bu asırda Te’sir mahlasını kullanan Türk âilesine mensup diğer bir şâir, Mirza Muhsin’dir. Asrın sonlarına doğru şöhret kazanmıştır. Fakat ekseri şiirlerini Farsça yazmıştrr. Türkçe gazelleri azdır. Mesîhî bu asırda Azerî Türkçesi Edebiyâtı’nın mesnevî vâdisindeki temsilcisi durumundadır. Varaka ve Gülşah, Zenbûr u Asel ile Dam u Dâne adlı mesnevîleri meşhûrdur.
Asrın hükümdâr şâiri Şâh İkinci Abbâs’dır. Saltanatı sırasında âlim ve şâirleri himâye eden Şâh, daha çok bu yönü ile hizmette bulunmuş ve Sânî mahlası ile Türkçe ve Farsça şiirler söylemiştir. Şâh İkinci Abbâs’ın vak’anüvisti olan ve Şâh İkinci Sâfî’nin de vezirliğini yapan Mirza Tâhir Vâhid Tebrizî de bu asrın şairlerindendir. Dîvân’ı, Türkçe ve Farsça şiirleri ihtivâ etmektedir.
On sekizinci asırda devâm eden Fuzûlî ve Nevâî mekteplerinin yanında yeni Âzerbaycan Türk Edebiyâtı’na katılan ve kurucu rolde bulunan Molla Penah Vakıf (1717-1797) ve Vedîdî (1709-1809) gibi şâirler yer almaktadır. Vakıf, dîvân şiirini elden bırakmamakla birlikte halk şiiri de yazmıştır. Onun te’siri, Vedîdî ve Ârif gibi devrinin şâirlerinde sürmüş ve ondokuzuncu asrın Âzerî şâirlerinden olan Zâkir’de devâm etmiştir.
Ondokuzuncu asırda Âzerî Türkçesi Edebiyâtı eskiyi devâm ettirdiği gibi, Osmanlıya paralel olarak yeniliğe de yüzünü dönmüştür. Fakat Kuzey Âzerbaycan’ın Ruslar tarafından işgâli, bu Türk ülkesini ağlayan şâirlerle doldurmuştur. Vatanın düştüğü felâketi dile getiren şâirler çoğunluktadır. Ondokuzuncu asrın sonlarından sonra canlılığını yitirmeye yüz tutan Dîvân Edebiyâtı, İran Âzerbaycanı’nda varlığını korumuştur. Bu asrın ilk yarısında Osmanlı Türk Edebiyâtı’na paralel olarak modern edebiyâta yönelen Âzerî Türk Edebiyâtı’nın bâzı isimleri, maddî imkânlar te’min edildiği için Çarlık Rusyası tarafından yönlendirilmiştir. Bunların başında gelen Mirza Kâzım Zâkir’in Türk Tatar Dilleri Grameri’nden başka eserleri de vardır. Zafer Nağmesi adlı manzûmesiyle meşhûr olan Mirza Ca’fer Topçubaşı da, Rusların hizmetinde çalışmış Âzerî şâirlerindendir. Asrın ikinci yarısında modern edebiyâtın tâkibçileri olarak Mirza Fethali Ahundzâde, Seyyid Ezim Şirvânî gibi simâlar görülmektedir. Ahundzâde çok yönlü bir şahsiyet olarak görülür. Eserinde Azerî Türkçesi’ni açık şekilde kullanır. Târihten coğrafyaya, felsefeden dîne kadar hemen her mevzûda yazılar yazan bu muharrir ve tiyatro yazarında millet kavramına rastlanmaz. Ondokuzuncu asrın ikinci yarısındaki en büyük hâdiselerden birisi Âzerbaycan’da matbuâtın geniş yer tutmasıdır. Bunlar içerisinde Ekinci, Ziya, Keşkül, Şark-ı Rus gibi gazete ve dergilerin müstesnâ yeri vardır.
Çağatay Türkçesi Edebiyâtı: Müşterek Orta Asya Türkçesi’ni tâkib eden Kuzeydoğu Türkçesi’nin meydana getirdiği edebiyât, geniş mânâda Çağatay Türk Edebiyâtı’nı meydana getirmektedir. Dîvânü Lügat-it-Türk ve Kutadgu Bilig gibi büyük eserlerin ortaya çıkışı ile Kaşgar Türkçesi edebî kudretini göstermiş oldu.
Onikinci asırda bu edebiyâtın en büyük temsilcisi Ahmed Yesevî’dir. Ahmed Yesevî, rûhu okşayan çekici hikmetleri ile tanınmış, gerçekte bir mektep kurmuş ve bu mektep halefleri tarafından devâm ettirilmiştir. Müşterek Orta Asya şîvesi sâdece doğuda varlığını sürdürmüştür. Bu şîvenin batı ağızı bilhassa Batı Türkistan’da yeni ve canlı bir edebiyâtın doğmasına sebeb olmuştur. Harezm ve Sirderyâ ırmağının güneyindeki yerler, Yedisu, Merv, Buhârâ gibi şehirler bölgenin kültür merkezi hâline gelmiş, Sekkâkî ve Lütfî gibi kuvvetli şâirler yetişmiştir. Ancak bu edebiyâtın en büyük temsilcisi Ali Şîr Nevâî’dir. Şiir, sohbet, tasavvuf, mantık, târih sâhalarında ahlâkî değerlerle yazılmış pek çok eseri olan Ali Şîr Nevâî’nin Hamse ve Muhâkemet-ül-Lügateyn en meşhûr iki eseridir. Çağatay Edebiyâtı’nda Hüseynî lakabıyla yazan Hüseyn Baykara, Ebû Bîkîn Mirza, Asafî, Ataf Şeybânî Hân, Bâbür Şâh en meşhûr şâirlerdir. Bâbürşâh’ın Bâbürnâmesi Çağatayca nesrinin bir şâheseridir. Ebü’l-Gâzî Bahadır Hân’ın Şecere-i Türkî ve Şecere-i Terâkime’si meşhûrdur. Sûfî Allahyâr ise onyedinci asırda bilhassa tekke şiirinde bu edebiyâtın temsilcisi durumundadır. Sebâtü’l-âcizîn adlı eseri pek açıktır (Bkz. Sûfî Allahyâr). 
Çağatay Edebiyâtı, yirminci asra kadar Orta Asya başta olmak üzere Hindistan, İran, Kırım’da şâheserlerin yazılması Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’da da te’sirini göstermiştir. Yirminci asırda Çağatayca yerini Türkçe’nin Özbek şîvesine bırakmıştır.

1) Rehber Ansiklopedisi; cild-17, sh. 53
2) Türk Dili Târihi; İkinci cild
3) Kutatgu Bilig (R. Rahmetî Arat)
4) Resimli Türk Edebiyâtı Târihi
5) Dîvân-ı Hikmet
6) Türk Edebiyâtı Târihi
7) Makâleler (R. Arat)
8) Âzerî Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Harput’ta yetişen meşhur velîlerden. 1858 (H.1274)’de Erzurum’da doğdu. Kars’ta üçüncü tabur imâmlığı yapması sebebiyle İmâm Efendi lakabıyla tanındı. Asıl ismi, Osman Bedreddîn’dir.

GÜNÜN HADİSİ

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Fenâ ve Bekâ makâmının hâsıl olduğunu ve Seyr-i fillah ve Tecellî-i zâtî bildirilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası