hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
18:50
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 614
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Türkler

Dünyânın en eski, asîl, büyük devletler kurup, pek çok meşhûr şahsiyetler yetiştiren medenî milletlerinden.

Türkler, İkinci Âdem de denilen Nûh aleyhisselâmın oğullarından Yâfes’in Türk adlı oğlunun neslindendir.
Türk kelimesinin mânâsı kuvvetli demektir. Çin kaynaklarına göre, miğfer, terk edilmiş, usta demirci, güçlü, kuvvetli; İslâm kaynaklarında ise; olgunluk çağı, deniz kıyısında oturan adam, cezb ötmek gibi mânâlara gelmektedir. Türk kelimesine, türemek, mahlûk, yaratık, yeni adam, kânun ve nizâm sâhibi mânâları da verilmektedir. Türk kelimesinin cins isim olarak güç-kuvvet, sıfat hâli ile güçlü-kuvvetli mânâsında olduğu, bir Türkçe vesîkadan anlaşılmaktadır. Türk kelimesine çeşitli milletler, başka başka zamanlarda birbirine benzer, aynı ve zıddı mânâlar da vermişlerdir. İran Türk Edebiyâtında kelime, güzel mânâsına da kullanılmıştır.
Coğrafî ad olarak Türkhia (Türkiye) tâbiri ise altıncı asırdaki Bizans kaynaklarında Orta Asya için kullanılmıştır. Dokuzuncu ve onuncu asırda Volga’dan Orta Asya’ya kadar olan sâhaya denilirdi. Bu da, Doğu ve Batı Türkiye olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Doğu Türkiye Hazarların, Batı Türkiye ise Türk asıllı Macarların ülkeleri idi. Memlûklülerin ilk zamanlarında Mısır’a da Türkiye deniliyordu. Selçuklular zamânında onikinci asırdan îtibâren Anadolu’ya Türkiye denilmeye başlandı. Türk kelimesini Türk devletinin resmî adı olarak ilk defâ kullanan, milâdî yedi ve sekizinci yüzyıllarda hüküm süren (681-745) Göktürk Devleti idi.
Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes mü’min idi. Evlâdı çoğalınca, onlara reîs olmuşdu. Hepsi, dedelerinin gösterdiği gibi Allahü teâlâya ibâdet ediyordu. Yâfes, nehirden geçerken boğulunca, Türk ismindeki küçük oğlu, babasının yerini tuttu. Gittikçe artan nesli Türk adıyla anıldı. Bu Türkler, ecdâdı gibi müslüman, sabırlı ve çalışkan insanlardı. Zamanla çoğalarak Asya’ya yayıldılar. Türklerin başlarına geçen bâzı zâlim hükümdârlar, semâvî dîni bozarak, onları puta taptırmaya başladılar. Bugün Sibirya’da yaşayan Yâkutlar bunlardan olup, hâlâ puta tapmaktadırlar. Dinden uzaklaştıkça eski medeniyet ve ahlâklarını da kaybetmişlerdir.
Türkler, mîlâddan çok önceleri târih sahnesine çıktılar. En eski Türk kavmi, Çinlilerin Hiongnu dedikleri mîlâddan önce üçüncü asrın başından îtibâren târih sahnesinde görülen Hunlardır. Bu kavmin anayurdu Tienşan’ın kuzey kesimi ile batıdaki Altay dağları, Orta Urallar ve Hazar denizinin kuzey hudûdları içinde kalan vâdi idi. Şenyu denilen hükümdârlarının ordugâhı, Orhun ırmağı kıyısında bulunuyordu. Nüfûs çoğalması ve fütûhât isteği gibi iki büyük sebeble yayılmağa başladılar ve Çin hudûdlarına kadar olan bölgeyi ele geçirdiler.
Türklerin kurduğu en eski devlet olan Hunlar, aynı zamanda Türk askerî teşkîlât ve idâreciliğinin de kurucularıdır. Osmanlılar zamanı dâhil olmak üzere, bütün târih boyunca Türk teşkilâtının baş kâidesi olan sağ ve sol ikili nizâm, Hunlar tarafından kurulmuştur. Hun ordusu onbin, bin, yüz ve on kişilik grublar hâlinde onlu sisteme göre teşkil edilmişti. Keçe çadırları içinde oturuyor ve besledikleri koyun, at ve sığır sürülerinden elde ettikleri ürünle geçiniyorlardı.
Hunlar, M.Ö. üçüncü asrın, sonlarında, Sarı ırmağının kıvrım yaptığı alana gelerek, Çin içlerine doğru akınlara başladılar. Çinliler, bu Türk kavminin süvârileri karşısında tutunamayıp ağır mağlûbiyetlere uğradılar. Böylece Çin hâkimi olan Ti-şin hânedânı Çin seddini tamamlamaya çalıştı.
Türk kavimlerini toplayıp, imparatorluk hâlinde birleştiren Teoman Yabgu’dur. Tuman da denilen Teoman Yabgu, M.Ö. 220 senesinde Hun tahtına geçmiş ve Türk devletinin kurucusu olmuştur. Teoman’ın oğlu ve halefi Mete, devleti çok büyük bir imparatorluk hâline getirdi.
Çinlilerin Mao-t’un dedikleri Mete, Türk destanlarına Oğuz Hân şeklinde aksetmiştir. M.Ö. 209’dan 174’e kadar saltanat süren bu hükümdâr, tamamlanan Çin Seddi’ni aşarak Çin’e girmeyi başarmıştır. Büyük Okyanus ile Hazar denizinin kuzey kıyıları ve Sibirya ile Himâlayaları feth etmiş, Kuzey Çin’in bâzı eyâletlerini de almıştır. Türk toplumu bu devirde aristokratik bir toplumdu. Büyük askerî makamlar, asil âilelerin tekelindeydi ve çok defâ babadan oğula geçerdi. Tarkan denen bu âileler vergiden muaftı. Büyük kurultay denen meclise asiller katılıp fikir söyleseler de, Yabgu’nun sözüne îtirâz olmazdı. Türklerin en büyük millî dehâlarının teşkilâtçılıkları olduğuna târihçiler dikkat çekmektedir. Bir avuç Türk’ün, Çin ve Hindistan gibi bir âlemin üzerine gidip, büyük devletler kurması Türkler için olağan hâdiselerdi. Oğuz Hân destânının kahrâmanı olan Mete’den sonra, büyük Türk hâkanlığı uzun müddet Kuzey Asya hâkimiyetini koruyamadı. Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı. Çinlilerle uzun mücâdelelere giriştiler. M.S. 216 yılında Hun hânedânı sona erdi. Bu devleti tâkiben aynı bölgede kurulan Tabgaç hânedânı, Türklerin, Çinliler üzerindeki hâkimiyetini devâm ettirdi.
Dördüncü asrın başlarında Altay dağları havâlisinde yaşıyan bir Hun kavmi, batı Türkistan’a göçerek, burada Ak-Hun Devleti’ni kurdu. Ak-Hunlar, 441 senesinde Semerkand, Buhârâ ve Belh çevresini ele geçirerek, İran Sâsânî Devleti ile komşu oldular. Bir süre sonra Horasan’a sefer düzenleyen Türkler, Sâsânî hükümdârı Şehinşâh Fîrûz’u mağlûb ettiler. Ak-Hunlar bu parlak zaferden sonra tam bir asır Türkistan ve Afganistan’ın kudretli hâkimi olarak hüküm sürdüler. Altıncı asrın başlarında Ak-Hunlar ülkelerini Göktürklere bırakmak mecbûriyetinde kalarak onların tâbiiyyeti altına girdiler.
Tabgaç hânedânından sonra 394’den 552 senesine kadar Avar hânedânı saltanat sürdü. 552 senesinde Türk hâkanlığının başına Göktürkler geçti. 630 yıllarından önceki elli senelik bir suskunluktan sonra, 745’e kadar iktidârda kalan bu hânedân, Türk târihinin akışına yön veren en mühim devletlerden birinin silsilesidir. Göktürklerin kurucusu, Uluğ Yabgu’nun oğulları olan Bumin ve İstemi Kağan adlı iki kardeştir. Büyük Okyanus ile Karadeniz arasında uzayan Büyük Türk Hâkanlığı’nın, İran ve Bizanslılarla münâsebetleri olmuştur. Asıl mücâdeleleri ise Çinlilerle olup, onlarla bir ölüm-kalım savaşı vermişlerdir. Türk taht şehri Ötüken, ormanlar içinde, Orhun ırmağı ile Selenga ırmağı’nın Tamir kolu arasındaydı. Göktürkler devrinde Doğu Türkistan’da Türkler çoğunluğu elde etmiş ve Batı Türkistan da Türkleşmeye başlamıştı.
Göktürkler devrinin en önemli eseri Orhun Âbideleri’dir. Göktürk yazısı ile yazılan üç âbide 725-735 seneleri arasında diktirilmiştir. Burada, Bilge Kağan ile kardeşi başkumandan Kül Tiğin’in ve Bilge Kağan’ın kayınpederi olan Vezir Bilge Tonyukuk’un bir ara Çin esâretine düşen Türk devletini yeniden kalkındırmak için yaptıkları gayretler anlatılır ve gelecek Türk nesillerinin bu tecrübelerden istifâdeleri istenir. Ayrıca istiklâl fikri verilir. 745’de Göktürklerin yıkılması üzerine, Uygur hânedânı Büyük Türk Hâkanlığı tahtına geçti. Uygurlar devrinde Türkistan tamâmen Türkleşti ve İranlı unsurlar dillerini bırakarak eridi. Bir kısmı da batıya çekildi. 840’da kuzeyden gelen Kırgızlar, Uygurları bugünkü Moğolistan’dan sürünce, Doğu Türkistan’a yerleştiler. İlk Uygur hâkanı olan Kutluğ Bilge Kül Kağan, atalarının inancında idi. Uygurlar devrinde Türklük bir din arayışı içine girdi. Aralarında; maniheizm, budizm, hattâ hıristiyanlık yayıldı. Bu devirde Türkler, yerleşik medeniyete geçerek, Doğu Türkistan’da pek çok şehir kurdular ve kurulu şehirleri genişlettiler. Uygur alfabesi ile binlerce eser tercüme edildi. Kâğıt ve matbaa kullandıkları için bâzı kitapları günümüze kadar ulaşan Uygurlar, bugünkü Moğolistan’ı kaybettikten sonra imparatorluk olmaktan çıktılar. Türkistan ve Kansu’da yaşayan bir Türk hânedânı iken 840’da Karahanlı hâkimiyetine girdiler.
468’den 965’e kadar diğer bir Türk kavmi olan Hazarlar, Kuzey Karadeniz ve Kafkasya’da kudretli, yüksek kültürlü bir hâkanlık kurdular. Bir kısmı müslüman olan Hazarların kağan denen hâkanları daha çok Musevî dînine girdiler ve bu dîne giren yegâne Türk kitlesini teşkil ettiler.
Avrupa’ya, en evvel gelen Türkler Hunlardı. Hunlar, kısa boylu, fakat açlık, susuzluk ve yorgunluk nedir bilmeyen ve şimşek sür’atiyle giden atları, hedeflerini şaşırmayan okları ile kısa zamanda, büyük zaferler kazandılar. Hunlar 374 senesinden önce Ural-İtil ırmakları arasındaki sâhada yaşıyorlardı. Kafkas dağları ile Don ırmağı arasında yaşayan Alanlar kavmi üzerine hücûm ederek, Avrupa’daki ilk savaşlarını kazandılar. Hunlar 374 senesinde, başlarında bulunan Balamir’in idâresi altında Don ırmağını geçerek Avrupa’da büyük fetihlere başladılar. Gotları mağlûb ederek tâbiiyyetleri altına aldılar ve 405 senesinde Macar ovasını ele geçirdiler. Bizansa akınlar yapan, Fransa’ya kadar Avrupa kıtasını yağmalayan büyük hükümdârları Atilla’nın adı Avrupalı kavimler arasında unutulmayarak zamânımıza kadar gelmiştir. Atilla’nın 453 senesinde ölümünden bir süre sonra, Avrupa Hun İmparatorluğu yıkıldı. Bir kısmı Rusya’daki yurtlarına dönerken, bir kısmı da, Orta Avrupa’da kalarak zamanla oradaki kavimlere karıştılar. Hunlardan sonra Avrupa’ya altıncı asırda Avarlar göç ederek, bu günkü Macaristan’a yerleşti ve burada kurdukları devlet, dokuzuncu asra kadar devâm etti.
Avarlardan sonra onuncu asırda Peçenekler, Balkanlar ve Karadeniz’in kuzeyinde kudretli bir devlet kurdular. Peçenekleri tâkiben, Uzlar ve Kıpçaklar Avrupa’ya yerleşerek, Balkanlarda bir müddet hâkimiyet sürdükten sonra hıristiyan olup, Slavlaşarak Türklüklerini kaybettiler.
Sekizinci asırla onüçüncü asır arasında yaşıyan en tanınmış Türk kavimleri; Uygurlar, Kırgızlar, Kıpçaklar, Karluklar, Peçenekler ve Oğuzlardı. Uygurlar, Göktürkler zamânında Altay dağlarının kuzey doğusunda yaşıyorlardı. 745’de Göktürk hânedânına son vererek kendi hânedânlıklarını kurdular. Göktürkler zamânında Baykal Gölü ile “Yenisey arasındaki Sayan Dağları havâlisinde yaşıyan Kırgızlar, umûmiyetle mavi gözlü ve sarışın idiler. Dokuzuncu ve onuncu asırda müslüman tüccarlar vâsıtasıyla İslâmiyeti kabûl ettiler. Kıpçaklar, Büyük Kıymek kavminin en önemli kolu idi. Onbirinci asrın ikinci yarısında Sirderya Irmağı’nın kuzeyindeki bozkırın önemli kısmına hâkim oldular. Moğol istilâsı sırasında esir alınan genç Kıpçak Türkleri İslâm ülkelerine satılmıştır. Bunlar; Bağdâd Abbâsî halîfeleri, Türkiye Seçlukluları ve Eyyûbîlerin hassa ordularında hizmet etmişler ve 1250 yılında Mısır’da asırlarca devâm edecek olan Memlûklü Devleti’ni kurmuşlardır.
Karluklar, Göktürk imparatorluğuna dâhil en önemli Türk kavimlerinden birisi idi. Göktürkler zamânında Balkaş Gölü’nün doğu kıyıları ile Kara İrtiş ırmağı kıyılarında oturuyorlardı. Dokuzuncu asrın ortalarından onüçüncü asra kadar Ceyhun ve Tarım ırmağı ve Balkaş gölü arasındaki Türk ülkelerini idâre eden Karahanlı hânedânı Karluk kavmindendir. Oğuzlar, Türk câmiasının bel kemiğini teşkil eden mühim ve en büyük koldur. Târihteki en büyük ve en muhteşem devletleri onlar kurdular. Göktürkler, Selçuklular, Osmanlılar, Oğuzların birer kolu idi.
Türkler ve İslâmiyet: Türklerin İslâmiyeti kabûl edişleri beşeriyet târihinin en önemli olaylarından biridir. Zîrâ, Türkler kısa zamanda hıristiyan dünyâsının karşısına İslâm’ın bayrakdârı olarak çıkmıştır. Türklerin inanç ve telakkileri ile İslâm dîninin esasları arasında pek çok benzer taraflar bulunmakta idi. Şemseddîn Sami, Kâmûs-ul-a’lâm isimli eserinde Türk’ün asâleti ile İslâmiyetin şerefi bir araya gelmeden çok önce, Asûrîler Türkistan’a girerek Türkleri, güneşe, yıldızlara tapınmaya alıştırmıştı demektedir. Türk hâkanları, asâletleri ve uyanık olmaları sebebi ile İslâmiyete mâni olmayıp, yayılması için çok gayret gösterdiler, İslâmiyetin ahlâkî kâideleri Türklerin alblik yâni gâzilik anlayışına uygundu. Özellikle İslâmiyetin cihâd emri, Türk’ün fetih görüşünü destekliyordu. Bunun yanında pek çok âmil, Türklerin İslâm dînine fıtraten girmelerini kolaylaştırmıştır.
Abbâsîler devrinde halîfenin hassa askerleri ve inzibat birlikleri arasında Türkler de bulunmaktaydı. Bunlar Taşkend, Fergana ve Mâverâünnehr’den gelmekteydiler. Dokuzuncu asırda kalabalık âileler hâlinde gelişleri hızlandı; vâlilik, kumandanlık ve saray nâzırlığı gibi yüksek makamlara geçerek devlet hizmetinde geniş bir yere sâhib oldular. Afşin, Boğa el-Kebîr, Boğa es-Sagîr gibi Türk kumandanlarının idâresinde dörtbin Türk askerinin barındığı Samarra, Türklerin ihtiyâcına ve Türk zevkine göre kurulmuş bir şehirdi. Halîfe Me’mûn (813-833) zamânında Âzerbaycan’da dînî-siyâsî nitelikte sapık bir fırka olan hürremîler ortaya çıkmış ve kuvvetlenmişlerdi. İran’daki eski Mazdek ihtilâlini andıran bu hareketin başında Bâbek adında biri bulunuyordu. Üzerine gönderilen kuvvetleri mağlûbeden Bâbek’in din ve devlet için ciddî bir tehlike hâlini alması üzerine halîfe, Türk kumandanı Afşin’i Bâbek üzerine gönderdi. Afşin üç sene süren çetin bir mücâdeleden sonra 838’de Bâbek’in kalabalık tarafdârlarını dağıttı. Kendisini de yakalayarak öldürttü. Bu sûretle sapık bir cereyânı ortadan kaldırmış oldu. Afşin, el-Mu’tasım’ın Ankara civârında Bizans’a karşı kazandığı savaşta da yararlılık gösterdi (Bkz. Afşin). Türklerden Boğa el-Kebîr’in başkumandanlığı sırasında Abbâsîler, Bedevîlere, Ermenilere ve Bizans’a karşı başarılar elde ettiler.
El-Mütevekkil zamânında Abbâsî Devleti’nin en önde gelen üç şahsiyeti Türktü. Onuncu asrın ilk yarısında emîr-ül-ümerâlığa iki Türk kumandanı Beckem ve Tüzün getirilmişti. Türklerin Bağdâd’da idâreyi ele almaları üzerine uzak eyâletlerde bulunan Türk vâliler, müstakil birer hükümdâr gibi hareket etmeğe başladılar. İlk Müslüman-Türk devletlerinden bâzıları bu sûretle kuruldu. Bunlar arasında Mısır’daki Tûlûnoğulları Devleti (868-905), Ahmed bin Tûlûn isminde bir Türk kumandanı tarafından kurulmuştur. Ahmed bin Tûlûn, Dokuz Oğuz Türklerinden idi. İbn-i Tûlûn, Mısır’ı birçok mîmârî eserle süslemiştir. Tûlûnlular Devleti, 905’de sona ermiş ve yerine az zaman sonra Tuğaçoğlu Mehmed’in kurduğu Türk İhşidîler Devleti ortaya çıkmıştır (Bkz. Tûlûnoğulları-İhşidîler).
İlk müslüman Türk devletleri Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular idi. Karahanlılar 920 senesinde İslâmiyeti resmî din olarak kabûl etti. Karahanlılar arasında İslâm dîninin yayıcısı, Abdülkerîm Satuk Buğra Hân’ın oğlu Mûsâ Baytaş oldu. Karahanlı hükümdârı, 999 senesinde Abbâsî halîfesi tarafından İslâm hükümdârı olarak tanındı. Hâkanlığın sınırları Balasagun, Özkend ve havâlisine, Tarım havzasının batı kısmına, Balkaş gölüne, Hindikuş, Karakurum dağları dolaylarına kadar yayıldı. Ülke, doğu ve batı diye ikiye ayrılmıştı. Doğu Karahanlılar 1090, Batı Karahanlılar ise 1089’da Selçuklulara bağlandılar. Karahanlılar devrinde 200 bin çadır Türk halkı İslâmiyeti kabûl etmiştir (Bkz. Karahanlılar).
 962 senesinde Alb Tekin adlı bir Türk kumandanı Afganistan’ın Gazne şehrini zabtederek Gazneliler Devleti’ni kurdu. 977’de devletin başına Sevük Tekin geçti. Sevük Tekin, iyi bir devlet adamı, mâhir bir kumandan idi. Bütün Afganistan ile Horasan ve İran’ın doğu kısımlarını idâresi altına aldı. Hindistan’a zaferle netîcelenen bir sefer düzenledi. Oğlu ve halefi olan Mahmûd, yalnız Gazneli Devleti’nin değil Türk târihinin de en büyük sîmâlarından biridir. Hindistan’a onyedi defâ sefer düzenleyerek büyük zaferler kazanmış, bu ülkede İslâmiyetin köklü şekilde yerleşip inkişâfında önemli rol oynamıştır. Gazneli Mahmûd, aynı zamanda İran’ın orta eyâletleri ile Harezm topraklarını da ülkesine katarak zamanının en büyük hükümdârı olmuş ve Abbâsî halîfesinden ilk defâ olarak, sultan ünvânını almıştır. Gazneliler, 1040 senesinden sonra Selçuklulara tâbi oldular. 1186 senesinde de Gurlular tarafından tamâmen ortadan kaldırıldılar (Bkz. Gazneliler).
Onuncu asrın ikinci yarısında Seyhun nehri kıyısı ile bunun kuzeyinde yaşıyan Oğuzlar, Semerkand ve Buhârâ taraflarına inmeye başlamışlardı. Buhârâ taraflarına inen Oğuzların başında Kınık boyundan Selçuk Bey’in oğulları vardı. Selçuk Bey’in torunlarından Tuğrul ve Çağrı beyler, çetin şartlar içinde Selçuklu Devleti’ni kurdular. Tuğrul Bey, 1064 senesinde vefât ettiği zaman, kurduğu devletin sınırları Ceyhun’dan Fırat’a kadar uzanıyordu. Yerine geçen Alb Arslan, 1071’de Malazgird ovasında Bizanslıları mağlûb ederek Anadolu’nun Türk ülkesi olmasını sağladı. Bu zaferden sonra Anadolu’nun fethine Kutalmış Bey’in oğulları me’mûr edildiler. Kutalmışoğlu Süleymân Şâh, büyük zaferler kazanarak Üsküdar’a kadar gelmiş ve İznik’i hükümet merkezi yaparak Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurmuştur. Süleymân Şâh’tan sonra Birinci Kılıç Arslan, Birinci Mes’ûd ve İkinci Kılıç Arslan Türkiye Selçuklu Devleti’nin başına geçerek, Türk milletine büyük hizmetler vermişlerdir. Onüçüncü asırda Moğol istilâsı, İran, Horasan ve Mâverâünnehr taraflarında yaşayan âlim ve evliyânın hemen hepsinin Anadolu’ya gelmelerine sebeb olmuştur. Bu istilâ Selçuklu Devleti’ni de ortadan kaldırmış, fakat çok geçmeden yüksek yaylalarda yaşıyan Türkmen beyleri Anadolu’yu istilâcıların elinden kurtarmışlardır. Bu Türkmen beylerinden birisi de Osman Bey idi. 1299’dan îtibâren gelişen Osmanlılar, mânevî yapısı ve teşkilâtı bakımından Selçuklu Türklüğünden, devraldığı bir çok değerlerle cihânın en büyük devletlerinden birini kurmağa muvaffak olmuşlardır.
Söğüt’de kurulan Osmanlı Devlet’i, kısa zamanda Batı, Anadolu’ya hâkim olarak 1356’da Rumeli’ye ayak bastı. Bu geçiş çok mütevâzi başlamakla berâber, şiddetli haçlı mukâbelesi ile karşılaşıldı. Fakat fevkalâde bir kudret ve üstün vasıflara sâhib olan Osmanlılar, haçlıları 1363’de Edirne civârında Sırpsındığı mevkii ile 1389’da Kosova ve 1396’da Niğbolu’da hezimete uğratmışlardır. Böylece bu gâzi devlet Rumeli’de yerleşerek, Anadolu’da yayılma ve ilhaklarla genişlemiş ve Malatya’ya kadar uzanmıştır. Niğbolu zaferi, hıristiyan Avrupa’nın müslüman Türklere mağlûbiyetini tescil etmiş ve Türk ilerleyişini durdurmak mümkün olmamıştır. Hıristiyan Batı âlemine gâlib gelen Osmanlıların, doğuda Timur Hân’a mağlûb olması, Anadolu’daki birliği tekrar parçalamıştır. Ancak fetret devrinde sarsıntı Rumeli’de değil, Anadolu’da olmuştur.
Fetret devrinden sonra devletin başına geçen ve ikinci kurucu olarak adlandırılan Çelebi Sultan Mehmed Hân, Osmanlı Devleti’ni tekrar canlandırdı. Oğlu Sultan İkinci Murâd Hân, 1444’de Varna ve 1448’de İkinci Kosova meydan muhârebelerinde haçlılara karşı yeni zaferler kazandı. Osmanlılar bu sûretle Anadolu’da Türk ve İslâm’ın maddî ve mânevî mîrâsını toplayarak, yeni bir fikir ve medeniyet sentezi kurdular.
Türk târihinde ilk defâ olarak, Osmanlıların merkezî bir devlet sistemi ile meydana çıkması büyük bir siyâsî yenilik oldu. Gerçekte Osmanlı hânedânı, diğer Anadolu beyleri gibi millî örf ve geleneklerini muhâfaza ettiği hâlde, devletin taksim edilemez mukaddes bir varlık olduğunu kavramış, şehzâdelerin ve boy beylerinin siyâsî hâkimiyete ortak olmalarına imkân vermemiş ve bu sâyede merkeziyetçi, sağlam, istikrarlı bir devlet ortaya çıkarmayı başarmıştı. Fâtih Sultan Mehmed Hân, Anadolu beylerinin ve kendi içinde gelişen devleti sarsıcı hânedânların geriye kalanlarını bertaraf ederek merkeziyetçi otoriteyi daha da sağlamlaştırdı. Dâima devlet birliği şuûruna ve nizâm-ı âlem mefkûresine bağlanan Osmanlı inancı bakımından, Sultan İkinci Bâyezîd Hân’ın; “Osmanlı Devleti öyle başı örtülü namuslu bir gelindir ki, iki kişinin talebine tahammül edemez” sözü çok yerinde ve pek önemlidir.
İslâm birliğini sağlamak ve Anadolu’dan şiî-Safevî propagandasını kaldırmak istiyen Yavuz Sultan Selîm Hân, Şâh İsmail üzerine sefer düzenledi. Şâh İsmâil’i saf dışı bıraktıktan sonra yıldırım sür’ati ile Mısır ordularını 1516 Mercidâbık ve 1517 Ridâniye zaferleri ile mağlûb etti. Bu zaferlerden sonra bütün Arab ülkeleri Yavuz’un hâkimiyeti altına girdi. Bu durum üzerine Mekke ve Medîne emîri mukaddes şehirlerin anahtarlarını Sâhib-ül-Haremeyn ünvânı ile Yavuz Sultan Selîm Hân’a teslim etti. Fakat o, bu ünvânı kabûl etmeyip; “Benim için, o mübârek makamların hizmetçisi olmaktan daha büyük şeref olamaz. Bana Hâdim-ül-Haremeyn deyin!” demiştir. Yıldırım sür’ati ile kıtaların fethini sekiz senelik saltanatına sıkıştıran bu büyük fâtihin, cihân hâkimiyeti teşebbüsüne ve Avrupa’yı fethe kararlı olması tabiî idi. Fakat ecel onun dünyâyı tek ve yüksek nizâma kavuşturmasına fırsat vermedi.
Sultan Birinci Süleymân Hân’ın yarım asır süren saltanatı, Türk ve Osmanlı cihân sulhu dâvasının en yüksek ve kudretli devrini teşkil eder. Zamânında Türk ordusu 1526’da mutlak bir zafer kazandı ve Orta Avrupa yolu Türklere açıldı. Artık Osmanlı ordusu Orta Avrupa’yı çiğniyor, Viyana’yı geride bırakarak Gratz, Merburg, Gûnis gibi bir çok Alman şehrini fethediyordu.
Onaltıncı asrın sonları ile onyedinci asırda Osmanlı siyâsî kudreti gibi ictimâî nizâmı da kuvvetini devâm ettirmiştir. Devlet; liyâkat, ahlâk, maddî ve mânevî disiplin ve çalışma üzerine kurulmuştu. Osmanlıda, şahsî meziyet ve kâbiliyetten başka hiç bir şeye kıymet verilmezdi. Herkes liyâkat, bilgi, ahlâk ve seciyesine göre bir mevkiye tâyin edilirdi. Ahlâksız, bilgisiz ve tenbeller hiç bir zaman yüksek mevkilere çıkamazlardı. Osmanlıların muvaffakiyeti ve bütün dünyâya hâkim olmalarının hikmeti bu idi.
Onyedinci asrın ikinci yarısından sonra devletin siyâsî ve askerî kudretinde zaaf başlamış, idâri ve ilmî müesseselerde bozukluklar meydana çıkmış, bunun netîcesinde gerileme başlamıştır. Anadolu’da çıkan ve memleketi harâb ve perişân eden kızılbaş teşvikli celâli ayaklanmalarını bastırmak için çok büyük gayretler sarfetmek ve uzun seneler uğraşmak îcâb etmişti. Amerika’nın keşfi ile götürülen Afrikalı köleler, nice zulümlerle Avrupalı zâlimler için bol bol gümüş çıkardılar. Avrupa yoluyla Osmanlı ülkesine de bol miktarda giren gümüş, fiyatları altüst etti. Gümüş olan Osmanlı akçesinin değeri düştü. Devletin düştüğü zor durumdan kurtarılması için zaman zaman hükümdâr ve devlet adamlarının giriştikleri teşebbüsler, müsbet netîceler verdi ise de, bilhassa yeniçerilerin çıkardıkları isyânlar bunların devâmlılığını baltaladı.
Türkler, onyedinci asırda da Avrupa’ya medeniyet verici durumda iken, onsekizinci asırdan îtibâren alıcı olmağa ve iktibaslar yapmaya mecbur bulunduklarını kabûl etmişlerdir. Onsekizinci asrın başlarından îtibâren tahta geçen pâdişâhların hemen hepsi bu gerilemenin farkına varmışlar, batıdan faydalanarak, ıslahat yapmak istemişlerdir. Sultan İkinci Mahmûd Hân, yeni, düzenli bir ordu kurduğu gibi, hükümet teşkilât ve usûllerinde değişiklik yapmıştır. Bu faydalı yenilik hareketleri yanında, siyâsî bakımdan bir çok felâketler vukû buldu. Fransız İnkilâbı’nın ortaya attığı milliyetçilik fikirlerinin Osmanlı ülkesinde ırkçılık şeklinde yayılması, dış tahrikli Sırp ve Yunan isyânları, Avrupa devletlerinin kendi çıkarları için hâdiselere müdâhale ederek işi çıkmaza sokmaları, Rusya’nın emperyalist ve an’anevî siyâsetine uygun olarak harp açması, Mısır vâlisi Mehmed Ali Paşa’nın isyânları bu felâketlerin başlıcalarıdır. Bütün bu karışıklıkların hâlli için çâreler arayan Osmanlı pâdişâhı Sultan İkinci Mahmûd Hân, Avrupa’daki teknik ilerlemeden istifâde niyeti ile hocalar getirtti. İlk defâ 1834 yılında Avrupa’ya talebe gönderdi. Avrupa başşehirlerinde dâimî büyükelçilikler kurdu. Fakat Avrupa’ya gönderilen bâzı talebeler, fen alanındaki ilerlemelerini alacakları yerde, nefislerini tatmin peşine düştüler. Hıristiyan Avrupalının köhneleşmiş ahlâkına tâlib oldular. Ahlâkî ve mânevi değerlerini kaybederek, Osmanlı ülkesine dönen bu talebelerin ilk işi, kendilerini para ve kadınla elde eden Osmanlı düşmanlarının menfaatleri için çalışmalara başlamak oldu. İngilizler tarafından yetiştirilip mason yapılan Londra büyükelçisi Mustafa Reşîd Paşa, Sultan Mahmûd Hân’ın vefâtından sonra onaltı yaşında pâdişâh olan Abdülmecîd Hân’ı Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu’nun îlânına iknâ etti.
İngiliz büyükelçisi karşısında tir tir titreyen Mustafa Reşîd Paşa tarafından hazırlanarak 3 Kasım 1839’da ilân edilen Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu ile yeni düzene âit esaslar belirlendi. Osmanlının isteklerinden çok Avrupalıların arzularına uygun olarak hazırlanan bu fermanda, müslümanlardan çok hıristiyan tebeanın menfeatı gözetilmişti. Tanzîmât-ı Hayriye Fermanı denerek yeni ve parlak bir devir açtığı iddiâ edilen bu hatt-ı hümâyûnla, Müslüman ve gayr-i müslim bütün tebeanın ırz, namus ve can güvenliğinin sağlanacağı, verginin ve askerlik işlerinin düzenli bir usûle bağlanacağı vâd ediliyor ve bu fermana dayanılarak çıkarılacak kânunlara saygı gösterileceği belirtiliyordu. Tanzîmât döneminde hukuk, askerlik, eğitim, öğretim ve idâre alanlarında bir çok değişiklikler yapıldı. Gülhâne hattının eşitlik ilkesine rağmen, askerlik mükellefiyetine yalnız müslümanlar tâbi kılınarak gayr-i müslimler muaf tutuldu.
Fransız inkılâbı netîcesinde dünyâya yayılan milliyetçilik fikirleri ile ülkede isyânlar çıktı. Netîcede âsîlere idârî imtiyâzlar ve muhtâriyet verilmesi, Avrupa’ya ilim için giden gençlerin, Avrupa bilim ve siyâset adamlarının Türkiye ve Türkler hakkındaki musbet ve menfî fikir ve kanâatlerini öğrenmeye başlamaları gibi bâzı sebebler, Osmanlı Devleti içindeki çeşitli kavimlerin millî şuur ve millî devlet fikirlerini kuvvetlendirmiş ve çözülme hareketleri başlamıştır. Bunun yanısıra, tebeanın kamu önünde ve siyâsî haklar yönündeki eşitliğini kâfî görmeyerek, meşrûtî bir hükümet idâresinin kurulması için mücâdeleye girişen ve Osmanlı düşmanı devletler tarafından desteklenen Genç Osmanlılarda idâreye karşı hoşnutsuzluk başgösterdi. Genç Osmanlıların fikirlerini paylaşan Midhat Paşa, pâdişâhın fikir ve icraatına muhâlefet eden Serasker Hüseyn Avni Paşa ve Rüştü Paşa, birlik olup Sultan Abdülazîz Hân’ı şehîd ederek Beşinci Murâd’ı tahta çıkardılar. Sultan Murâd Hân, hastalığı sebebiyle üç ay sonra tahttan indirilerek, veliahd Abdülhamîd, Ağustos 1876’da tahta çıkarıldı.
Sultan İkinci Abdülhamîd Hân’ın tahta çıktığı 1876 senesi, Türk târihinin gerçek dönüm noktalarından biri oldu. Dâhilde pek çok mesele vardı. Dışarda ise Midhat Paşa’nın arzu ve isteği ile Rusya ile bir savaş yaklaşıyordu. Avrupa devletlerinin Osmanlı hâkimiyetindeki hıristiyan tebeâyı durmadan kışkırtmaları bilhassa Balkanlarda bir kaç eyâletin kan, ateş, isyân ve huzûrsuzluk içine düşmesine yol açtı. Mâlî durum bir hayli zayıflamış, Tanzimat’la verilen tâvizlerle Osmanlı sanayii ve ticâreti çökertilmişti. Ayrıca devletin coğrafî durumu yabancı istilâ ve müdâhalelere açıktı. Türk olmayan eyâletler, Avrupa devletlerinde olduğu gibi, sömürge muâmelesi görmediği, anavatanın birer parçası sayıldığı hâlde, dışa dayalı isyânlar durmak bilmiyordu. Devâmlı dış baskılar ve bitip tükenmek bilmeyen savaşlar, devletin kalkınmasını engelliyordu. Avrupa devletlerinin kendi çıkarları için tahrik ettikleri Ermenilerin muhtâriyet elde etmek gâyesiyle ihtilâlci komiteler kurarak ülkede hâdise çıkarmaya başlamaları, devlet için ayrı bir meşgale oldu. Ayrıca Bulgar, Yunan ve Sırp çetelerinin meydana getirdikleri hâdiseler, devleti uğraştırdığı gibi, yabancı müdâhalelere yol açtı.
Sultan İkinci Abdülhamîd, batı devletleri ve Rusya’nın her türlü baskıları karşısında, devlet birliğini korumak için tek çıkar yolun, müslüman tebeayı din bağıyla bütünleştirmek olduğunu biliyor ve bu birliğin yalnız Osmanlı ülkesinde değil, diğer müslümanlar arasında da te’sisine çalışıyordu. Memleketin iktisadî kalkınmasına çok önem verdi. Ulaştırma ve haberleşme sâhalarında ıslahat, eğitim konusunda ciddî hamleler yaptı. İngiltere ve Fransa’nın dostluk ve yardımlarına güvenilmediğinden, Alman dostluğuna önem vererek denge sağlamaya çalıştı. Zamanla Sultan’ın idâresine karşı doğan muhalefet, Genç Türkler denilen kişiler tarafından ilerletilerek İttihâd ve Terakki Cemiyeti adı altında siyâsî bir teşkilât kuruldu. Bunların baskısı ile 23 Temmuz 1908’de meşrûtiyet rejimi yeniden yürürlüğe, konuldu. İttihâdcıların tertibi ile 31 Mart Vak’ası olarak bilinen bir ayaklanma çıkarıldı. Hâdiseyle alâkası olmadığı halde Pâdişâh, bu bahâneyle, tahttan indirilip, yerine Beşinci Mehmed Reşâd tahta çıkarıldı. İktidâra cemiyet tarafdârı devlet adamları getirildi ve o zamana kadar idâri işlere karışmayan İttihâd ve Terakkî Cemiyeti, söz sâhibi oldu. 1912’de başlayan Balkan harbinde Osmanlı ordusunun yenilmesi üzerine, Enver Bey’in başkanlığında küçük bir subay topluluğu, Ocak 1913’de Bâb-ı âlîyi basarak sadrâzam Kâmil Paşa’yı istifâya zorladı. Böylece İttihâd ve Terakkî Cemiyeti devletin mukadderatını doğrudan ele aldı ve sonunda kötü bir âkıbete yol açtı. Devleti 1918 senesi sonlarına kadar, keyfî bir tarzda yönetti. Sultan Vahideddîn tahta geçtiği zaman devletin sonu gelmişti.
Yeni iktidâr zamânında felâketler birbirini tâkib etti ve devletin çöküşü hızlandı. Trablusgarb, Balkan savaşları ve nihâyet ittifak devletleri safında girilen Birinci Dünyâ Savaşı, devletin yıkılışının başlangıcı oldu. Savaş sonunda imzalanan Mondros Mütârekesi ile Osmanlı Devleti baştan başa işgâl edildi. Bütün imkânsızlıklara rağmen başlatılan, zaferlerle sona eren ve Millî Mücâdele diye bilinen Türk İstiklâl Savaşı sonunda, 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Andlaşması ile bu harbin netîceleri alındı ve nihayet 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet îlân edildi.
Bugün Uzakdoğudaki Sakalin adalarından, batıdaki Balkan adacığına kadar iki Avrupa kıtası büyüklüğünde bir alanda yaşayan Türklerin ekseriyeti Rusya ile Çin ve İran hudutları içinde bulunmaktadır.
Türk milletinin müstakil millî devleti olarak Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bulunmaktadır.
Türk devletleri: Türkler, uzun bir geçmişe sâhiptir. Târihte aktif bir rol oynayıp, pek çok siyâsî teşekküller meydana getirmişlerdir. Bunların sayısı yüzün üzerinde olup, çoğu birbirinin devâmı mâhiyetinde iktidârlardır. Ülkenin hânedân mensupları arasında paylaşılması, devletin adı, târihi, sayısı ve bütünlüğü anlayışında çeşitlilik arz eder. Türk devletleri; Asya, Avrupa, Afrika, Asya-Avrupa, Asya-Afrika, Asya-Avrupa-Afrika kıt’aları üzerinde kurulmuştur.

Büyük Devletler
Büyük Hun İmparatorluğu (M.Ö. 4.asır - M.S.48) 
Avrupa (Batı) Hun İmparatorluğu (374 - 469) 
Akhun (Eftailt) İmparatorluğu (4.asır sonları - 577) 
Birinci Göktürk İmparatorluğu (552 - 582) 
Doğu Göktürk İmparatorluğu (582 - 630) 
Batı Göktürk İmparatorluğu (582 - 630) 
İkinci Göktürk İmparatorluğu (681 - 744) 
Uygur İmparatorluğu (744 - 840) 
Avrupa Avar İmparatorluğu (6.asır - 805)
Hazar İmparatorluğu (7.asır - 965)
Karahanlı Devleti  (840 - 1042) 
Gazneli Devleti      (962 - 1187)
Büyük Selçuklu Devleti     (1038 - 1194)
Harezmşâhlar Devleti     (1097 - 1231)
Osmanlı Devleti      (1299 - 1922)
Timurlular Devleti      (1370 - 1506)
Bâbürlüler (Gürgâniyye Devleti)    (1526 - 1858)
Devletler
Kuzey Hun Devleti  (48 - 156) 
Güney Hun Devleti  (48 - 216) 
Birinci Chao Hun Devleti (304 - 329) 
İkinci Chao Hun Devleti  (328 - 352) 
Hsia Hun Devleti  (407 - 431) 
Kuzey Liang Hun Devleti  (401 - 439) 
Lov-lan Hun Devleti      (442 - 460) 
Tabgaç Devleti      (386 - 557) 
Doğu Tabgaç Devleti     (534 - 557)
Batı Tabgaç Devleti      (534 - 557)
Doğu Türkistan Uygur Devleti    (911 - 1368)
Liang Şa-t’o Türk Devleti     (907 - 923)
Tana Şa-t’o Türk Devleti     (923- 936)
Tsin Şa-t’o Türk Devleti     (937- 946)
Kan-çou Uygur Devleti     (905- 1226)
Türgiş Devleti       (717- 766)
Karluk Devleti       (766 -1215)
Kırgız Devleti       (840 - 1207)
Sabar Devleti       (5.asır-7.asır arası)
Dokuz Oğuz Devleti      (5.asır sonu -6.asır sonu)
Otuz Oğuz Devleti      (5.asır sonu -6.asır sonu)
Basar - Alan Devleti      (1380 - ?)
Doğu Karahanlı Devleti     (1042 - 1211)
Batı Karahanlı Devleti     (1042 - 1212)
Fergana Karahanlı Devleti     (1042 - 1212)
Oğuz-Yabgu Devleti      (10.asrın ilk yarısı – 1000)
Sûriye Selçuklu Devleti     (1092 - 1117)
Kirman Selçuklu Devleti     (1092 - 1307)
Türkiye Selçuklu Devleti     (1092 - 1307)
Irak Selçuklu Devleti      (1157 - 1194)
Eyyûbiler Devleti      (1171 - 1348)
Delhi Türk Sultanlığı      (1206 - 1413)
Mısır Memlûklü Devleti     (1250 - 1517)
Karakoyunlu Devleti      (1380 - 1469)
Akkoyunlu Devleti      (1350 - 1502)
Beylikler
Tûlûnlular  (868 - 905) 
İhşidîler  (935 - 969) 
İzmir Beyliği  (1081 - 1098) 
Dilmaçoğulları Beyliği  (1085 - 1192) 
Danışmendli Beyliği  (1092 - 1178) 
Saltuklu Beyliği  (1092 - 1202) 
Ahlatşahlar Beyliği  (1100 - 1207) 
Artuklu Beyliği  (1102 - 1408) 
İnaloğulları Beyliği  (1098 - 1183) 
Mengüçlü Beyliği  (1072 - 1277) 
Erbil Beyliği  (1146 - 1232) 
Çobanoğulları Beyliği  (1227 - 1309) 
Karamanoğulları Beyliği (1256 - 1483) 
İnançoğulları Beyliği  (1261 - 1368) 
Sâhib Ataoğulları Beyliği  (1275 - 1341) 
Pervâneoğulları Beyliği  (1277 - 1322) 
Menteşeoğulları Beyliği  (1280 - 1424) 
Candaroğulları Beyliği  (1299 - 1462) 
Karesioğulları Beyliği  (1297 - 1360) 
Germiyanoğulları Beyliği  (1300 - 1423) 
Hamidoğulları Beyliği  (1301 - 1423) 
Saruhanoğulları Beyliği  (1302 - 1410) 
Aydınoğulları Beyliği  (1308 - 1426) 
Tekeoğulları Beyliği  (1321 - 1390) 
Eretnaoğulları Beyliği  (1335 - 1381) 
Dulkadiroğulları Beyliği  (1339 - 1521) 
Ramazanoğulları Beyliği  (1325 - 1608) 
Doburca Türk Beyliği  (1354 - 1417) 
Kâdı Burhâneddin Ahmed Devleti  (1381 - 1398) 
Eşrefoğulları Beyliği  (13. asrın ortaları - 1326) 
Berçemeoğulları Beyliği (12. asır) 
Yarluklular Beyliği  (12. asır)
Atabeylikler
Böriler  (1117 - 1154) 
Zengiler  (1127 - 1259) 
İl-Denizliler  (1146 - 1225) 
Salgurlular  (1147 - 1284) 
Hanlıklar
Büyük Bulgarya Hanlığı  (630 - 665) 
Itil (Volga) Bulgar Hanlığı  (665 - 1391) 
Tuna Bulgar Hanlığı  (681 - 864) 
Peçenek Hanlığı  (860 - 1091) 
Uz Hanlığı  (860 - 1068) 
Kuman-Kıpçak Hanlığı  (9.asır-13.asır) 
Özbek Hanlığı  (1428 - 1599) 
Kazan Hanlığı  (1437 - 1552) 
Kırım Hanlığı  (1440 - 1475) 
Kasım Hanlığı  (1445 - 1552) 
Astırhan Hanlığı  (1466 - 1554) 
Hive Hanlığı  (1512 - 1920) 
Sibir Hanlığı  (1556 - 1600) 
Buhârâ Hanlığı  (1599 - 1785) 
Kaşgar-Tufan Hanlığı  (15.asır başları - 1877) 
Hokand Hanlığı  (1710 - 1876) 
Türkmenistan Hanlığı  (1860 - 1885) 
Cumhuriyetler
Âzerbaycan Cumhuriyeti  (1918 - 1920) 
Batı Trakya Türk Cumhuriyeti  (31 Ağustos 1913) 
 (II: 1915 - 1917) 
 (III:1920 - 1923)
 Türk Cumhuriyeti  (1923-  ) 
 Hatay Cumhuriyeti  (1938 - 1939) 
 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti    (1983-  )

Kültür ve medeniyet: İlk müslüman Türk devletlerinden olan Karahanlılarda, ülkenin doğusunu idâre eden büyük hâkana Arslan Hân adı verilirdi. Onun hâkimiyeti altında batı bölgelerini Buğra ünvânını taşıyan diğer bir hân idâre etmekteydi. Sonra devlet merkezinde hâkanlara vekâlet eden, Erkan, Sağun gibi ünvânlar alan İligler ve Tekin diye anılan şehzâdeler geliyordu. Ayrıca bir danışma kurulu vardı.
Hükümdârlığı halîfe tarafından tasdîk edilen Gazne hükümdârı Mahmûd, Sultan ünvânını ilk defâ kullanan hükümdâr olarak bilinir. Daha sonra bu ünvân bütün İslâm devlet başkanları tarafından kullanılmıştır. Anadolu Türkmen beyliklerinde, atabeyliklerde de sultan ünvânı kullanılmıştır. İslâmiyette devlet başkanı olan halîfe, Allah’ın elçisi olan Peygamberimize vekillik ettiği için bütün müslümanların başı idi. O, insanların dünyâ ve âhiret bütün işleri dâhil İslâmiyetin emir ve yasaklarını yerine getirmekle mes’ûldü. Türk cihân hâkimiyeti düşüncesi, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar dünyânın Türk hükümdârları tarafından idâre edilmesi gerektiği esâsına dayanıyordu. Onbirinci asır yazarlarından Kaşgarlı Mahmûd şöyle demektedir: “Allah, devlet güneşini Türklerin burcunda doğurmuş, göklerdeki dâirelere benzeyen devletleri onun saltanatı etrâfında döndürmüş, Türkleri yeryüzünün hâkimi yapmıştır.”
Oğuz destânındaki ok motifi, Göktürk kitâbelerinde zaptı düşünülen istikâmetlere önceden prenslerin tâyin edilmesi, Türk kültüründeki cihân hâkimiyeti ülküsünün işâreti idi. Selçuklular Dandanakan savaşının hemen arkasından bir savaş meclisi toplamışlar ve burada fütûhat yönlerini ve vazife alacak başbuğları kararlaştırmışlardı. Malazgird muhârebesi ve Anadolu’nun fethi de, cihân hâkimiyeti ülküsünün bir sonucu idi.
Türk sultanları topluluklar arasında sosyal, kültürel, dînî müsâmaha bakımından herhangi bir fark kabûl etmemişler, herkese eşit hak ve adâlet tanımışlardır. İslâmî Türk devletlerinde çeşitli boylara mensûb, türlü diller konuşan ve ayrı dinlere mensûb olanların kültürlerine dokunulmamıştır. Bu prensip, Osmanlı devrinde de devâm etmiştir. Türklerin İslâm kültürünü tam anlamı ile benimsemeleri netîcesinde, İslâmiyet, Türkler için başlıca dayanak hâline gelmiştir. Haçlı orduları hıristiyanlık dâvası ile harekete geçerek İslâm ülkelerini ağır tehdit altına aldıkları zaman ve daha sonra, asırlarca süren bu batılı zihniyet karşısında Türkler için İslâm inanç ve hissi en büyük güç kaynağı oldu. Böylece Türklüğü yükseltmek ve İslâmiyeti yüceltmek düşüncesi, fütûhatı hıristiyan dünyâsına dönük Osmanlı Devleti’nde, en yüksek seviyeye ulaşmıştır.
Müslüman-Türk devletlerinde, kendilerine ülkeden bir bölgenin idâresi verilen hânedân üyeleri, melik diye anılırdı. Bunlar, yarı müstakil bir sûrette hareket ederlerdi. Bulundukları bölgede asıl devlet merkezindekine benzer bir dîvân kuruluşuna da sâhiptiler. Ayrıca vezir ve askerî kuvvetleri vardı. Halîfe, sultan ve kendi adlarına hutbe okuturlar, bağlı olarak para bastırırlardı. Bu melikler, merkezdeki sultan tarafından temsil edilen yüksek iktidârı tanırlardı. Siyâsî temasları veya giriştikleri savaşları asıl devletin ana siyâseti çerçevesinde yürütürlerdi. Ancak melik olmak, ülkenin bir parçasını şahsî mülk hâline getirmek ve onu kendi keyfine göre idâre etmek değildi.
Hükümdârın vefâtı veya şiddetli bir dış istilâ gibi hâdiseler netîcesi, merkezde iktidâr boşluğu gelince, devlet bütünlüğü bozulmağa yüz tutar, iktidâra sâhib olmak için şehzâdeler birbiriyle mücâdeleye girişirlerdi. Bu durum, Selçuklu Devleti’nin daha uzun ömürlü olmasını önlemiştir. Ancak Osmanlılar, bunu gözönüne alarak hâkimiyetin bölünmemesi prensibini gerçekleştirip devleti altı asırdan fazla ayakta tutabilmişlerdir. Aynı husus Göktürklerde, İlteriş Kağan ile kardeşi Kapağan Kağan’ın çocukları arasında da görülmüştür.
Büyük Selçuklu Devleti zamânında, İslâm medeniyeti çok yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. Selçuklu sultanları, devleti adâletle idâre etmeye büyük önem verirler ve devletin devâmını bunda görürlerdi. Sultanlar, haftanın belirli günlerinde devlet ileri gelenlerini ve kumandanları kabûl ederlerdi. Halkın şikâyetlerini dinler, devlete karşı işlenen suçlara bakan yüksek mahkemeye başkanlık yaparlardı. Saray teşkilâtı doğrudan doğruya sultânın şahsına bağlıydı ve vazifelilerin hepsi onun en güvenilir adamları arasından seçilirdi.
Türkler, devlet kurdukları zaman Orta Doğu’daki kültür çevresinin en önemli unsuru şüphesiz din idi. İslâmî emirlerden biri de bu dîni yaymaktı. Aslında cihâd inancı Türklerin fetih düşüncelerine de uygun düşüyordu. Bu bakımdan İslâmiyet uğruna mücâdeleye girişen Karahanlılar, Mâverâünnehr’deki eski kültür merkezleri Buhârâ ve Semerkand’da yaptıkları gibi daha doğuda Balasagun ve Kaşgar’da İslâmiyeti yaygınlaştıran müesseseler meydana getirmişlerdi. İç Asya’nın dağlık bölgelerinden gelen Türklere müslüman olmaları için hanlık arâzisinde yer verilmişti. Karahanlı idârecileri, en çok Uygurların müslüman olmasını hedef almışlardı. Maniheist ve budist olan bu Türk topluluğunun İslâmiyete kazandırılmasını istiyorlardı.
Gaznelilerde devlet-halk birliğini sağlayan ilk unsur İslâmiyetti. Gazneliler, Afganlılar ve Gurlularla çetin muhârebelere girişerek, onları İslâmiyete kazandırmaya çalışıyorlardı. Müslümanlık, Sultan Mahmûd’un oğulları ve Delhi sultanları vâsıtasıyla daha da yaygınlaştırılmıştı. Anadolu’nun fethinde tam bir cihâd havasına girilmişti. Bizans topraklarının kurtarılması gerektiği yolundaki İslâm dünyasındaki mevcut umûmî kanâat, Türk başbuğlarına kuvvetli bir mânevî destek sağlamıştır. Böylece gelişen İslâmiyet ve Türklük birliği şuûru, haçlıların bütün gayretlerini boşa çıkardı. Moğol istilâsına karşı da aynı îmân gücü ile karşı koyuldu.
Müslüman-Türk devletleri, Ehl-i sünnet inancına sâhib idiler. İslâm dünyâsında Türkler, esâsı Eshâb-ı kirâm düşmanlığına dayanan râfızîlik inancına düşen İranlılarla çok uğraşmışlardır. Daha ilk belirdiği anlardan îtibâren siyâsî bir nitelik almış olan râfızîlik, onbirinci asırda Mısır’daki Fatımî Devleti tarafından, Ehl-i sünnet İslâm memleketlerini karışıklığa düşürmek için, kuvvetli bir propaganda silâhı olarak kullanılıyordu. Büveyhîler, Fâtımîlerle sıkı münâsebet hâlindeydi. O zamanki İran’ın hemen her tarafında çeşitli isimler altında pek çok râfızî görüş türemişti. Hâlbuki Türk sultanlarının vazifesi siyâsî birlik yanında mânevî birliği de kurup yaşatmaktı. Selçuklular devrinde bu durum, doğru bir inanç bayrağı altında toplamak şeklinde düzenlenmişti. Râfızî-Fâtımî ve yine râfızî-Büveyhî devletinin yıkıcı propagandalarından memleketi kurtarmak isteyen Sultan Alb Arslan, Bağdad gibi önemli merkezlerde kurduğu medreseler vâsıtasıyla Ehl-i sünnet îtikâdının doğru olarak öğretilmesine çalıştı. Selçuklular, ayrıca yine Fâtımîler tarafından desteklenen bâtınîler ile uğraşmak zorunda kalmışlardır.
Selçukluların bu siyâseti, Eyyûbîler tarafından da tâkib edildi. Mısır Memlûklü sultanları, Delhi Türk Sultanlığı, Türkmen beylikleri, Atabeylikler, Timurlular ve Akkoyunlular da aynı yolda yürüdüler. Fakat bu muazzam siyâset, Moğol istilâsı ile ağır bir darbe yemiş, Orta Doğu’yu işgâl hareketine katılan Moğol idârecileri ve kitlelerin büyük çoğunluğu putperest ve kısmen hıristiyan olduklarından, müslümanlara hiç bir din hürriyeti tanınmamıştır. Ayrıca Moğollar, İslâm dünyâsında, kendi hâkimiyetleri uğruna din adamlarına ve halka büyük zulüm ve işkence yapmışlardır.
Müslüman-Türk devletlerinde din ve fen ilimlerinin gelişmesi için çok gayret sarfedilmişti. Gazne, Delhi kültür çevresinde tanınmış Türk âlimleri yetişmişti. Türk hâkimiyeti devrinde büyük fıkıh, hadîs, kelâm, tefsîr ve fen âlimleri yetişti. Onbirinci asırda Hemedânî, Şihristânî, Begâvî; Harezmşâhlar zamânında, Zemahşerî, Fahrüddîn-i Râzî; Eyyûbîler devrinde Âmidî, ilim ve fikir hayâtında büyük eserler ortaya koymuşlardır. Sonraki asırlarda Kâdı Beydâvî, Urmevî, Kutbeddîn Şîrâzî, Tasavvufda; Ahmed-i Yesevî, Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i Buhârî, Süleymân Ata, Ubeydullah-ı Ahrâr gibi büyükler, hep Türk hâkimiyeti döneminde yetişmişlerdir.
Müsbet ilimler sâhasında da büyük ilerlemeler kaydedildi. Trigonometrinin kurucularından Bîrûnî ile İbn-i Türk, matematik ilminin doğudaki başlıca temsilcileri oldular. Çeşitli ilim dallarında yüzondan fazla eser yazan Bîrûnî, Gazne sarayında yaşamış ve Sultan Mahmûd’un Hind seferine katılmıştı. Matematik, coğrafya, jeoloji, jeodezi, astronomi ve trigonometrik mes’elelere dâir eserler yazan bu büyük âlim, ilim târihinin dâhilerinden kabûl edilmektedir.
Karahanlılar devri manzum ve Türkçe bir eser olan Kutadgu Bilig, Türk devlet düşüncesi, kânun anlayışı, hâkimiyet telakkisi ve siyâsî görüşleri bakımından şâheserdir. 1060 yılında Balasagunlu Yûsuf Has Hâcib’in, Kaşgar’da yazarak Buğra Hân’a sunduğu, Uygur ve İslâmî Türk yazısı ile nüshaları bulunan bu eser, İslâmî devrin ilk âbidelerindendir.
Selçuklular devrinde eğitim ve öğretim en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu dönemde sultanlar, devlet adamları, hâtûnlar ve tabiblerin gayretleriyle yeni müesseseler kurularak, her biri tıb fakültesi mâhiyetinde Kayseri, Sivas, Konya, Divriği, Çankırı ve Kastamonu’da hastahâneler ve medreseler yapılmıştır.
Müslüman-Türk devletlerinde, büyük kısmı şâheser sayılacak derecede; mîmârî, kitâbe, hat, tezhib, süsleme, minyatür, çini, halı, kilim gibi mükemmel san’at eserleri yapılmıştır. Asya içlerinden Akdeniz’e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır’a kadar uzanan geniş sâhada o devrin Türk devletlerinden kalma saray, câmi, mescid, imâret, han, hamam, dâr-üş-şifâ, medrese, hânekâh, türbe, künbet, şadırvan, çeşme, sebil, kale, sur ve mezâr sandukası gibi binlerce san’at eseri günümüze kadar gelmiştir. Bunlar arasında mîmârî eserlerin çoğunda; çini kaplı, renkli yazılı ince tezyinât yer alırdı. Türkler bu çağda san’at dünyâsına önemli yenilikler getirmişlerdir. Medrese ve medrese-câmi mimarîsi, çift kubbe inşâatı, silindir biçiminde bâzan yivli yüksek ince minâre tipi, demet sütun, sivri kemer, pencerelerin katlar hâlinde sıralanması, kubbe yapımında Türk üçgenleri, dikdörtgen veya beş köşeli mihrâblar bunların belli başlılarındandır. Yazı, minyatür, tezhîb ve süslemede büyük hamleler olmuştur. Taş işçiliği, kuyumculuk, kakmacılık, bakır işçiliği, zırh, kemer, kalkan, mineli cam yapımı, seramik, dokumacılık, halıcılık ile döküm san’atının en zarif örnekleri verilmiştir. Bunların taşınabilir olanları hâlâ Türk ve dünyâ müzelerinin gözde eserleri durumundadır. Taşınamaz olanları ise, Türk’ün ayak bastığı her yere açıkhava müzesi manzarası verir.
Karahanlılarda halk dili ve edebî dil Türkçe idi. Gazneli ve Harezmşâhlar sarayında Türkçe konuşulurdu. Delhi Türk Sultanlığı’nda idâreci tabaka ve ordu mensupları da Türkçe konuşuyordu. Selçuklularda da böyleydi, halkın ekseriyeti ile ordunun dili Türkçe idi. Bu devletlerde resmî yazışmaların Farsça ve Arabça olması veya ilmî eserlerin bu dillerde yazılması İslâm dünyâsının ortak dili olmasından doğuyordu. Müslüman-Türk devletlerinde Türkçe’nin önemini gösteren vesîkalardan biri, onbirinci asırda Kaşgarlı Mahmûd tarafından Bağdâd’da yazılan Dîvânü Lügat-it-Türk’tür. Müellif, bu eserini Türk olmayanların Türkçe öğrenmek ihtiyâcını karşılamak üzere yazdığını kaydetmektedir. Selçuklu teşkîlâtında çok önemli yeri bulunan Atabeglik müessesesi, Türklerin İslâm dünyâsına getirdiği bir yenilikti. Osmanlılarda bunlara Lala denmiştir.
Üç kıt’anın ortasında ve iç denizler üzerinde kurulan Osmanlı Devleti, Türk milletinin en büyük eserini, Türk, İslâm ve cihân hâkimiyeti târihinin de en yüksek siyâsî teşkîlâtını temsil eder. Osmanlı Devleti siyâsî istikrârı, sosyal adâleti ve bünyesinin sağlamlığı, kavimler ve dinler arasında kurduğu âhengi Nizâm-ı âlem şuur ve irâdesiyle çok yüksek ve ince idâre sistemi, kudretli ordusu, yüksek askerî tekniği, geniş hukûkî fâaliyetleri ve nihâyet edebiyât, san’at ve mimârîde vücûda getirdiği ihtişamlı eserleri ile de târihte müstesnâ mevkiini almıştır. Osmanlı devri, bu azameti, hiç bir devlete nasîb olmayan, zengin yerli ve yabancı târih kaynakları, muazzam arşivleri ile çok geniş bir şekilde tedkik imkânlarını bahşetmektedir.
Osmanlılarda eğitim ve öğretim her seviyede yapılırdı. Sibyan mektebinden üniversite mâhiyetindeki dâr-ül-fünûn ve medrese ile medrese-i mütehassisîn denilen ihtisâs müesseselerine kadar geniş bir teşkîlât vardı. Osmanlı eğitim sistemi, İslâm terbiyesi ve örfe göreydi. Öğretimde İslâmî esaslar temel alındığından ve her müslüman Kur’ân-ı kerîm okumasını bildiğinden, Osmanlıca da Kur’ân harfleri ve ilâvelerinden meydana geldiğinden, müslümanlar arasında okuma-yazma nisbeti yüzde yüze yakındı. Gayr-i müslim tebeadan dağ ve mağaralarda yaşayıp, medeniyeti kabûl etmeyen mutaassıblar varsa da, Osmanlı hoşgörüsü bunlara baskı yapmaktan uzaktı. Osmanlının bütün memlekete şâmil eğitim ve öğretim müesseseleri olduğu gibi, gayr-i müslim ve yabancıların da okulları vardı. Eğitim ve öğretim her devirde yaygın ve mükemmel olmasına rağmen, Sultan İkinci Abdülhamîd Hân zamânında daha da artıp, mükemmelleşti. Memleketin her köşesine aynı şekilde ve değerde liseler yapıldı. Bunların bâzısı hâlâ açılış günlerinin târihini taşıyan sağlam, eğitim ve öğretim seviyesi yüksek olan Türkiye’nin en meşhûr liseleridir. Osmanlı eğitim ve öğretim sisteminde öğrenci-öğretmen ve velî münâsebetleri mükemmel olup, hocaya hürmet gösterilirdi. Hoca da talebesine şefkatle muâmele ederdi. Dînimiz talebeyi sopa ile dövmeyi yasak ettiğinden, okullarda falaka ve dayak yoktu.
Osmanlılarda bütün dînî, fennî, sosyal ilimler ve teknik bilgiler, kuruluşundan sonuna kadar her seviyede öğretilip, tatbîk edilerek yayıldı. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, kurucuların etrâfında Türkiye Selçukluları devrinde yetişen âlim ve velîler vardı. Osman Gâzi’den Vahideddîn Hân’a kadar bütün Osmanlı sultanları ilme hizmet edip, âlimlere hürmet göstererek onların teveccühünü kazanmışlardı. Memleketin her tarafında açılan ilim yuvaları ışık ve feyz kaynağı oldu. Osmanlılar devrinde yapılan mektep ve medreselerden, yazılan kitap ve diğer eserlerin bâzılarından imkânlar ölçüsünde hâlâ faydalanılmaktadır. Eserlerin çokluğu ve tasnif edilememesi, eldekilerin toplanamaması, bir kısmının çalınarak Avrupa’ya ve diğer ülkelere kaçırılması, bir kısmının Türkiye toprakları dışında kalması, kültür eserlerimizin Osmanlılar devrinde akıllara durgunluk verecek derecede olduğunu göstermektedir. Bütün bunlar Osmanlıların ilme ve kültüre verdikleri değeri göstermektedir. Ne yazık ki, Osmanlı Türkçesi de bu eserlere paralellik göstermekte ve kelime hazînesi hâlâ bilinmemektedir. Osmanlılar devrinde dînî ilimlerden; ilm-i tefsîr, ilm-i usûl-i hadîs, ilm-i hadîs, ilm-i usûl-i kelâm, ilm-i kelâm, ilm-i usûl-i fıkıh, ilm-i fıkıh, ilm-i ahlâk da denilen ilm-i tasavvuf, ilm-i kırâat, akâid, belâgat, ilm-i Kur’ân, ilm-i ferâiz, fennî ve sosyal ilimlerde de riyâziye (matematik), hendese (geometri), hey’et (astronomi), ilm-i nebâtât (botanik), hikmet-i tâbi’iyye (fizik), ilm-i kimya (kimya), ilm-i tıb, mantık, felsefe, sosyoloji, Doğu ve Batı dilleriyle edebiyâtı, Slav dilleri, coğrafya, târih, lügat dâhil bütün ilimler tahsîl edilirdi. Bu ilim sâhalarında her devirde pek çok âlim yetişip, kıymetli eserler bırakarak ilme hizmet ettiler. Lugatçiliğimiz bugün bile İkinci Sultan Abdülhamîd devrini geçememiştir.
Türk-İslâm devletlerinde cemiyet: Sınıfsız bir toplum hayâtı vardı. Köle vardı fakat, Osmanlı ülkesinden alınmazdı. Kölelik devâmlı değildi. Âzad edilip, hürriyete kavuşarak devlet kademesinde vazife alabilirdi. Köylü hür olup, serflik (toprağa bağlı kölelik) yoktu. Bütün dünyâ müslümanlarını ilgilendiren halîfelik makâmı da 1516 senesinden îtibâren Osmanlı pâdişâhları eliyle Müslüman-Türklere geçti. Osmanlılar devrinde, gayr-i müslimlere ve Türklere verilen kendi din ve dillerinde, mâbed ve okul açıp ibâdetlerini yapabilme hürriyet ve hoşgörüsü günümüzün hiç bir liberal, kapitalist, komünist ve dikta rejiminin imkân tanınmadığı ölçüde serbestti. Müslüman-Türklerde İslâm ahlâkı hâkimdi. Umûmî kâideler dâhil, herkes İslâm ahlâkına ve örfe uymak mecbûriyetindeydi. Vatanseverlik, vekâr, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, vefâ ve sadâkat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve müsâmaha, tevekkül, namus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi, his, kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk ölçülerine titizlikle riâyet edilirdi. Güzel ahlâk, kıymet ölçüleri sâyesinde Türk toprakları emniyet ve huzûr içinde idi ve kardeşlik havası hâkimdi. Sultan İkinci Abdülhamîd Hân zamânında Osmanlı ülkesinde bulunan Edmendo da Amicis Costantinopoli adlı eserinde; “Paşasından sokak satıcısına kadar istisnâsız her Türk’te vekâr, ağırbaşlılık ve asillik ihtişâmı vardır. Hepsi derece farkları olmasına rağmen aynı terbiyeyle yetiştirilmişlerdir. Kıyâfetleri farklı olmasa, İstanbul’da bir başka tabakanın olduğu belli değildir. İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve kibar cemâatidir. En ıssız sokaklarda bile bir yabancı için küçük bir hakârete uğrama tehlikesi yoktur. Namaz kılınırken bile bir hıristiyan câmiye girip, müslüman ibâdetini seyredebilir. Size bakmazlar bile, küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahi göremezsiniz. Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir tezâhüre şâhid olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzûmundan fazla işgâl etmek, ayıp sayılır...” demektedir.
Rum isyânının baş planlayıcısı Patrik Gregoryus, Rus çarı Aleksandr’a yazdığı mektupda Müslüman-Türk’ün ahlâk ve seviyesini çok güzel ifâde etmektedir. Bu ibret verici mektup şöyledir: “Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler, müslüman oldukları için çok sabırlı, mukâvemetli insanlardır. Gâyet mağrurdurlar ve izzet-i îmân sâhibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rızâ göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden, pâdişâhlarına, devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itâat duygularından gelmektedir. Türkler zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda sevk-i idâre edecek reîslere sâhib oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gâyet kanâatkardırlar. Onların bütün meziyetleri, hattâ kahramanlık ve şecâat duyguları da an’anelerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının salâbetinden gelmektedir. Türklerde evvelâ itâat duygusunu kırmak ve mânevî bağlarını parçalamak, dînî sağlamlığı zayıflatmak îcâb eder. Bunun en kısa yolu millî gelenekleri ile maneviyâtlarına uymayan haricî fikirler ve hareketlere alıştırmaktır. Maneviyâtları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli kalabalık ve zâhiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve onları maddî vâsıtaların üstünlüğü ile yıkmak kolay olacaktır. Bu sebeple Osmanlı Devleti’ni tasfiye için yalnız harb meydanlarındaki zaferler kâfî değildir. Hattâ sâdece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyet ve vekârını tahrik edeceğinden, hakîkatlerine nüfûz edebileceklerine sebeb olabilir. Yapılacak şey, hissettirmeden, bünyelerindeki tahrîbi tamamlamaktır.”
Türkler müslüman olduktan sonra her gittikleri yere, adâlet, fazîlet ve medeniyet götürmüşlerdir. Bugün medenî olduklarını söyleyen Avrupa ülkeleri medeniyeti müslüman Türklerden öğrenmişlerdir.
Türk devletlerini ve milletini asırlar boyunca ayakta tutan, yaşatan büyük ve başlıca kuvvet îmândır ve İslâm dîninde çok kuvvetli bulunan adâlet, iyilik, doğruluk ve fedakârlık kudretidir.
Türkler ve spor: Büyük ve mükemmel devletler kuran Türkler, millî târihlerini askerî zaferlerle süslemişlerdir. Sulh zamanlarında da çok iyi sporcu olmaları, muvaffakiyet sırlarından biridir. Bedenî kâbiliyetlerinin üstün şekilde gelişmesi, her cins harb silâhlarını kullanmaktaki mahâretleri sâyesinde çok zaman bire iki, bire üç nisbetinde kalabalık düşmanlarına karşı parlak meydan muhârebeleri kazanmışlardır.
 Türklerin meşgûl olduğu sporlar, dâima savaşla ilgilidir. Ata binmek, cirit oynamak, güreş, okçuluk, kılıç, gürz ve matrak tâlimi, hışt atmak, koşu, tokmak oyunu, av gibi sporlar bunların başlıcalarıdır. Ata binmek, çok eski çağlardan beri Türkler için yaya yürümek kadar tabîî bir şeydi. Türkler, âdetâ at sırtında doğar ve at sırtında ölürlerdi. Orta ve Ön Asya’da yetişen cüsse îtibâriyle biraz küçük, lâkin yorgunluğa, sıcak ve soğuğa, her türlü eziyete, sıkıntıya fevkalâde dayanıklı, çok sür’atli ve terbiye olunmak kâbiliyeti yüksek Türk atları, sâhiplerini Çin Seddi’nden Orta Avrupa’ya kadar şerefle taşımışlardır. Nitekim, bütün Türk devletlerinde seferî kuvvetin esâsını süvâri teşkil etmiş ve bunlar harblerin kazanılmasında büyük rol oynamışlardır. Osmanlı Devleti’nde de gerek Kapıkulu Süvârisi’nin ve gerekse Timarlı Sipâhi’nin ehemmiyeti çok büyük olduğu gibi, vezir ve beylerbeylerin kapı halkı hemen hemen tamâmen atlı idi.
Ata ve biniciliğe çok önem veren Türkler, eskiden beri at yarışları ve at üzerinde silâh kullanma müsâbakaları tertib ederlerdi. Cirit bunların en önemlisi idi. Cirit, bir kol boyunda, ucunda temren denilen demirden delici kısmı olan bir silâh olup, kurutulmuş kayın veya şimşir ağacından yapılırdı. Harbde, süvâri hücûm ettiği vakit ciriti düşmana fırlatırdı. Ciridi uzun mesafeye atmakta Türkler pek hünerli olup, görenler hayrette kalırlardı.
Güreş ise, Türklerin çok eski millî sporu idi. Göğüs göğüse yapılan muhârebelerde güreş bilenin dâima üstün çıkacağı şüphesiz olduğu için, bu spor dalı Türkler arasında çok rağbet görmüş ve gelişmiştir. Türklerin asıl millî güreşi yağsız Karakucak güreşi idi. Sonraları Rumeli’ye mahsûs olan yağlı güreşlere de yer verilmiştir.
Okçuluk, Türklerin meşhûr sporlarındandır. Çok eski zamanlardan beri harb sâhasında kendileriyle karşılaşanlar, Türklerin ok atmadaki ustalıklarından hayrânlıkla bahsetmişlerdir. Türkler kısa fakat çok kuvvetli yaylar kullanırlardı. Oku gerek piyâde ve gerekse süvâri olarak kullanmakta emsalleri yoktu. Sür’atle giden bir atın üzerinden hedefe isabetli ok atarlardı. Okmeydanında kurulan meşhûr kemankeşler ocağı, onbeş ve onaltıncı asırda emsalsiz üstadlar yetiştirmiştir. Burada lodos, poyraz, gün doğusu, batı, kıble, karayel, yıldız gibi istikâmetlerde esen rüzgârlara göre atılan kamış ve tahta oklarla kurulan menziller, yâni kırılan rekorlar erişilemeyecek kadar yüksektir.
Türkler, kılıç kullanmakta da ustaydılar. Bu şimşirbazlık denilen bir sporun, yâni bugünkü eskrim sporunun doğmasına sebeb olmuştur. Türk kılıçları başlıca yatağan ve pala olmak üzere iki kısımdı. Yatağan Yeniçeri silâhlarından olup, meşhûr kıvrık Türk kılıcı idi. Pala ise, daha ziyâde bahriye askeri ve süvâriler tarafından kullanılırdı. Pala; düz, genişliği ucuna doğru biraz artan ve bu yüzden hafifçe öne kıvrık gibi görünen bir silâhtı. Türklerin gürzleri de meşhûrdu. Bunlar, yekpâre saplı veya zincir saplı olurlardı. Spor için ise somak veya mermer gürz kullanılırdı. Tâlim gürzleri ikiyüz okka (256.5 kg) kadar olurdu. Bununla müsâbakalardan önce çok idman yapılırdı. Gürz, sağ ve sol elde muhtelif istikâmetlerde muayyen kâidelerle çevrilip sallanarak, kaldırılıp indirilerek kullanılırdı.
Türklerin en dikkati çeken sporu muhakkak ki tokmaktır. Bu oyun, bugünkü futbolun babası olup, Orta Asya’da çok makbul bir spordu. Meşhûr Ali Kuşcu’nun kısaltarak Türkçeye çevirdiği Târih-i Hata ve Hoten adlı, aslı o taraflara giden bir İranlı tüccar tarafından yazılmış eserde; Türklerin öküz ödünü şişirip ayak topu oynadıkları, yâhut ata binerek değnekle bu topa vurmak sûretiyle müsâbakalar tertib ettikleri nakledilmektedir. İşte meşhûr tokmak oyunu budur. Tokmak aslında tabanı kösele olmayıp, üstü gibi deriden yapılmış kısa konçlu bir çeşit çizmenin adıdır. Öküz ödünden yapılan top oynanırken, ayağa bu giyildiği için adına tokmak oyunu denmiştir.
Bütün bu sporlarda muvaffak olmanın en büyük mükâfâtı, kazanılan nam ve şandı. Bu sporlar, Türk milletini ve bilhassa askerî kuvvetleri kuvvetli, çevik, mâhir, meşakkate dayanıklı, iyi silâhşör, soğukkanlı, dâima muzaffer, mükemmel muhâripler hâline getirmiş, onlarda kendilerini her zaman zaferden zafere götüren bu hassalarını muhâfaza için sulh zamanlarında da tâlim ve sporu terk etmemişlerdi. İdmanlarını her zaman seve seve yapan Türkler; bu sâyede iyi bir spor terbiyesine ve bunun te’min ettiği maddî ve mânevî faydalara sâhib olmuşlardır.

ÖYLE BİR DÜRÜSTLÜK GÖSTERİRLER Kİ !..
Fransız generallerinden Comde de Borneval, 1740 târihinde basılan “Anecdotes venitiennes et Turques du nouveoux memoires du comte de Bonnevel” ismindeki eserinin ikinci cildinin 215. sahîfesinde şöyle diyor:
“Haksızlık, fâiz alıp verme, hep kendini düşünme, bencillik ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında bilinmeyen şeylerdir. Hâsılı, ister vicdânî bir inanıştan, ister cezâ korkusundan olsun, gösterdikleri dürüstlüğe insan çok defâ hayrân kalır ve doğruluklarına şaşar.
Bu memlekette yaşıyan hıristiyanlar ve bilhassa Rumlar öyle değildir. Sık sık çarptırıldıkları cezâlara rağmen bunlar, hıristiyanlığı ihlâl eden bir ahlâksızlık içinde yaşarlar. Türk adliyesinin selâhiyyetinde olmayan Frenklere gelince, ben onların hareketlerinden bahsetmemeye kendimi mecbûr hissediyorum. Bu hususta ağız açmamayı tercîh ediyorum.
Türklerin bâriz vasıfları, askerliğe dayanan cesâret ve sadâkat gibi fazîletler olmuştur. Cesâretlerinden bahse hâcet yoktur. Bütün dünyâ, bidâyetten bugüne kadar cesâretin, Türklerin atadan kalma irsî hasleti olduğunu bilir. Sadâkatlerinde gösterdikleri ısrarda bundan aşağı değildir ve muhtelif istikâmetlerde kendini göstermiştir.
 Türkler İslâmiyeti, kabûl ettikleri günden bugüne kadar, sarsılmayan bir cesâret ve tereddüde düşmeyen bir sadâkatle müdâfaa etmişlerdir. Bu din hakkında ne fazla bir münâkaşaya düşmüşler, ne de onu başka milletlere zorla kabûl ettirmeğe çalışmışlardır; fakat taarruza uğradığı zaman Türkler onu ön safta müdâfaa etmişlerdir. Aynı sûrette Türkler, bütün münâsebetlerinde bu asker rûhunu göstermişler, her hangi bir emri alır almaz münâkaşa etmeden, mutî bir asker sıfatı ile itâat etmişlerdir.”

ELBİSEM KEFENİM OLSUN !..
İki ordu karşı karşıya. Bir tarafta rakamların zor ifâde ettiği Bizans ordusu. Karşı tarafta bu yığına karşı inanmış, sayıca az fakat mâneviyâtı kuvvetli Türk ordusu. Alb Arslan, dökülecek kanlardan mes’ûl olmamak için imparatora sulh teklifinde bulundu. Mağrur Bizans imparatoru Romanos Diogenes; “Ben ve ordum İsfehan’da, atlarım da Hemedan’da kışlar” diyerek teklifi reddetti. Elçiler ona şu mânidâr cevâbı verdiler: “Atlarınızın Hemedan’da kışlıyacakları belli ama, sizin nerede kışlıyacağınızı Allah bilir.”
Artık savaş kaçınılmaz oldu. Günlerden Cum’a, vakit öğle... Heyecan son noktasına gelmişti. Cum’a ayrıca mü’minlerin bayramıydı. Biraz sonra başlayacak olan savaşta kim bilir kimler Allah yolunda kurban olacak ve çok özledikleri şehâdet mertebesine kavuşarak hakîkî bayramı yapacaklardı.
Sultan Alb Arslan ve kahraman ordusu, cephede hep birlikte Cum’a namazını kıldılar. Göz yaşları arasında yapılan duâdan sonra, beyaz elbisesini giyen Alb Arslan, atının kuyruğunu kendi elleri ile düğümledikten sonra, gözlerinden yaşlar boşanırken; “Allah’ım! Seni kendime vekil yapıyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin rızân için savaşıyorum. Allah’ım! Ordumu muzaffer eyle! Günahlarım sebebiyle onları kahreyleme! Allah’ım! Niyetim hâlistir. Bana yardım et. Sözlerimde yalan varsa beni kahreyle!...” diye yalvardı. Sonra doğruldu ve bir sıçrayışta atına bindi. Gözleri çakmak gibi yanıyordu. Ordusuna bir göz gezdirdikten sonra; “Beylerim! Yiğitlerim! Dîn-i İslâm’a hizmette yarış eden gâzilerim!” Mücâhidler atlarının üzerinde dikkat kesilmişler, Sultanlarının sözlerini heyecanla dinliyorlardı. Alb Arslan, büyük bir azimle; “İşte şehîdlik kefenini giydim! Allahü teâlânın rızâsı için, içinizden bir nefer gibi çarpışacağım. Eğer şehâdet mertebesine kavuşursam, bu beyaz elbisem kefenim olsun! O zaman, oğlumuz Melikşâh elbet başbuğdur!...” dediği an, heyecandan bir yay kirişi gibi titreyen mücâhidler, hep bir ağızdan; “Allah, seni başımızdan eksik etmesin Sultânım!...” dediler. Her birinin gözleri alev alev yanıyor, biran önce düşmanın üzerine atılmak istiyorlardı.
Alb Arslan, kahraman askerlerini bir baba şefkati ile süzdükten sonra; “Küffârın sayısı çok, silâhları fazla! Sayımız az, fakat Allahü teâlâ bizimle!... Bütün müslümanların, câmilerde bizim için duâ ettiği bu saatte, kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer oluruz veya şehîd olarak Cennet’e gideriz. Bugün burada sultan yoktur, ben de sizlerden biriyim, isteyen dönüp gidebilir, haklarımızı onlara helâl ettik!...” derken, iyice bilenmiş olan gâziler hep birlikte; “Hâşâ... Ölmek var, dönmek yok Sultânım!” dediler. Sultan Alb Arslan, son sözünü söylemek üzere sağ elindeki kılıcını havaya kaldırıp; “Cenâb-ı Hak gazânızı mübârek eylesin!...” dediği an, koca ova, mücâhidlerin; “Âmîn! Âmîn!...” sesleri ile çınladı.

EY HIYÂNETTEN DAHA ZÂLİM OLAN MERHAMET !
Atabeg İmâdüddîn Zengî, 1144 senesinde Urfahanlı kontluğunu ortadan kaldırınca, Avrupa’da Alman imparatoru Üçüncü Konrad ve Fransa kralı Yedinci St. Louis idâresinde ve ilk defâ hükümdârlar seviyesinde ikinci haçlı seferi teşekkül etti. Bizans imparatoru Manuel’in haçlılara ihânet eden rehberler idâresinde sapa yollardan sevkettiği ve Türklerin baskınlarına mâruz bıraktığı Alman ordusu, 25 Ekim 1147 senesinde, Eskişehir havâlisinde Selçuklu Türkleri tarafından perişân edildi; geri dönenlerin mühim bir kısmı da Rumların tecâvüzleriyle yok oldu. Bu âkıbeti gören Fransa kralı, Selçuklu ülkesinden geçmenin imkânsızlığını anlayarak, Efes-Denizli-Antalya yolunu tâkib etti. Bununla berâber, yolda Türkmen hücûmlarıyle hayli zâyiat veren St. Louis, Antalya’ya vardı; ordunun bir kısmı ile gemilere binerek Sûriye’ye geçti. Antalya civârında kalanlar, Türklerin hücûmları ve Rumların yağmaları, açlık ve hastalıkla perişan oldu. Türkler, bu haçlılara acıyarak kendilerine ekmek ve para dağıttılar; hastalarını tedâvi ettiler. Rumlardan te’min ettikleri haçlı paralarını onların düşkünlerine dağıttılar. Türklerin şefkat ve merhametini gören üç binden fazla Frenk’in müslüman olduğu rivâyet edilir. Rumların hıyânetini ve Türklerin insanlığını anlatan bir haçlı yazar “Ey hıyânetten daha zâlim olan merhamet!” feryâdıyle Türklerin şefkat ve iyiliği ile haçlıların dinlerini satın aldıklarını, bununla berâber din değiştirme husûsunda hıristiyanlara hiç bir baskı yapmadıklarını da ilâve eder. Böylece, Bizanslılara dindaş diye yardıma gelen haçlılar, bu seferler sonunda Rumlara düşman ve Türklere hayrân olarak dönmüşlerdir.

1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 404, 505
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-17, sh. 50
3) Fâideli Bilgiler; sh. 447
4) Türk Dünyâsı El Kitâbı
5) Müslüman-Türk Devletleri Târihi 
6) Târihte Türkler (Erol Güngör, İstanbul-1988)
7) Kâmûs-ül a’lâm; cild-3, sh. 1639
8) Kutadgu Bilig (Yûsuf Has Hâcib, Ankara 1942, 1943)
9) Dîvân-ı Lugât-it Türk (Kaşgarlı Mahmûd, Ankara-1941)

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Tebriz’de Sultan Rüstem devrinde türeyen eşkıyâ, geceleri evleri yağma etmeye başladı. Bunlara kimse engel olamadı.

GÜNÜN HADİSİ

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde “kuddise sirruh” yazılmışdır. Cismin ve rûhun lezzet ve elemlerini bildirmekde ve cisme olan musîbet ve acılara, sabr tavsıye edilmekdedir:

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası