hakdin.net
3 Recep 1433
24 Mayıs 2012 Perşembe
18:56
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Okunma Sayısı: 794
Arkadaşına Gönder Yazdır Yazı Büyüklüğü
Paylaş

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin, şanlı Eshâbı ile 625 (H.3) yılında, Mekkeli müşriklere karşı yaptığı savaş.

Bedr Gazâsı’nda uğradıkları bozgundan ders almayan Mekkeli müşrikler, bunun acısını da bir türlü unutamıyorlardı. Kureyş, ileri gelenlerinden bir çoğunu bu savaşta kaybetmişti. Ayrıca, Şam ticâret yolunun, müslümanların kontrolüne geçmesi, çileden çıkmalarına sebeb oluyordu. Bu sebeble 700’ü zırhlı, 200’ü atlı olan 3.000 kişilik büyük bir ordu hazırladılar. 3.000 de develeri vardı. Çalgıcıların ve kadınların da iştirâk ettiği bu kalabalık orduya Ebû Süfyân komuta ediyordu.
Bütün hazırlıklarını tamamlayan Kureyş ordusu, sancaklarını açarak, birini Talha bin Ebî Talha’ya, diğerini Ehâbiş’tan birine, ötekini de Üveyf oğlu Süfyân’a verdiler.
Mekke’de bulunan Hazret-i Abbâs; müşriklerin yola çıkacaklarını haber veren teferruatlı bir mektubu, güvendiği bir kimseyle Medîne’ye gönderdi.
Âlemlerin efendisi, derhâl hazırlığa başladı. Ayrıca anî bir baskına uğramamak için, Medîne’nin çevresine nöbetçiler koyarak, tedbir aldı. Eshâb-ı kirâm, kısa zamanda toparlanarak, hazırlıklarını bitirdi. Evde kalanlarla vedâlaşıp helâllaşarak, Sultân-ı Enbiyâ efendimizin etrâfında toplandılar.
Resûl-i ekrem efendimiz, harbin nerede yapılması gerektiği hususunda Eshâb-ı kirâmla istişâre etmek istediler ve o gece gördükleri bir rüyâyı anlattılar. Buyurdular ki: “Rüyâmda, kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Kılıcım Zülfikâr’ın ağzında bir gedik açıldığını, boğazlanmış bir sığırı, arkasından da bir koçun getirildiğini gördüm.” Eshâb-ı kirâm; “Yâ Resûlallah! Bu rüyâyı nasıl yordunuz?” diye sorduklarında ise; “Sağlam zırh giymek, Medîne’ye, Medîne’de kalmaya işârettir. Orada kalınız... Kılıcımın ağzında bir gedik açıldığını görmem, bir zarara uğrayacağıma işârettir. Boğazlanmış sığır, Eshâbımdan bâzılarının şehîd düşeceğine işârettir. Onun arkasından bir koçun getirilmesine gelince; koç, askerî bir birliğe işârettir ki, inşâallah onları Cenâb-ı Hak öldürecektir” buyurdu.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, kendisine vahiyle bildirilmeyen hususlarda, Eshâbıyla istişâre yapar, ona göre hareket ederdi. Düşmana karşı ne şekilde davranılacağı hususunda, Eshâbdan bâzıları, Medîne’de kalınarak müdâfaada bulunmayı istediler. Bu teklif, Peygamber efendimizin arzularına da uygundu. Ebû Bekr, Ömer, Sa’d bin Mu’âz (r.anhüm) gibi Eshâbın büyükleri, Peygamber efendimiz gibi düşünüyorlardı.
Ancak Bedr gazasında bulunamayan kahraman ve genç sahâbîler, bu savaşa katılan sahâbîlerin kazandığı ecir ve sevâbı, Bedr şehîdlerinin ulaştığı yüksek dereceleri Peygamber efendimizden işittikçe, o harpte bulunamadıklarına son derece üzüldüklerinden, düşmanla Medîne dışında karşılaşarak, göğüs göğüse çarpışmayı istiyorlardı.
Pek çok sahâbînin bu fikirde olduğunu gören sevgili Peygamberimiz, düşmanı Medîne dışında karşılamaya karar verdiler. Sonra; “(Ey Eshâbım!) Sabır ve sebat ederseniz, bu sefer de Cenâb-ı Hak, size yardımını ihsân eder. Bize düşen, azim ve gayret göstermektir” buyurdular.
Medîne’de namaz kıldırmak üzere, Abdullah bin Ümmi Mektûm (r.anh) bırakıldı. Resûllerin sultânı, üç sancak bağladılar. Birini Habbâb bin Münzir’e, birini Üseyd bin Hudayr’a, diğerini de Mus’ab bin Ümeyr’e (r. ânhüm) verdiler. Bin kişi civârında olan orduda; iki atlı, yüz de zırhlı asker bulunuyordu.
Zırhlarını giyen Sa’d bin Ubâde ile Sa’d bin Mu’âz hazretleri önde, sağda Muhâcirîn, solda Ensâr olmak üzere yola çıkan sevgili Peygamberimiz, Cum’a günü ikindiden sonra; tekbir sesleri arasında Uhud’a doğru yola çıktılar.
Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi vesellem, Medîne ile Uhud arasındaki Şeyhayn mevkiine gelince, geceyi geçirmek üzere burada konakladılar. Fecirden sonra Âlemlerin efendisi, Eshâbını uyandırdı. Uhud dağına geldiler. Burada iki ordu birbirini görebiliyordu.
Bu sırada münâfıkların başı Abdullah bin Übey; “Biz buraya kendimizi öldürtmeye mi geldik? Bunu baştan niye anlayamadık” diyerek, 300 münâfıkla birlikte, Medîne’ye döndü.
Sevgili Peygamberimizi, kanlarının son damlasına kadar korumak üzere söz veren, inanan, gönül birliği yapan, canlarını, başlarını bu yola koyan ve gözünü kırpmayan, şehâdet rütbesine ulaşmak için can atanların sayısı yediyüz kadardı.
Peygamberlerin efendisi sallallahü aleyhi ve sellem, mücâhidleri nizâma soktu. Orduyu, arkası Uhud Dağı’na, önleri Medîne’ye gelecek şekilde yerleştirdi. Sağ kanada Ukâşe bin Mihsân’ı, sol kanada Ebû Seleme bin Abdülesed’i kumandan tâyin etti. Sa’d bin Ebî Vakkâs ile Ebû Ubeyde bin Cerrâh önde, okçu birliklerinin başında yer aldılar. Zırhlı kuvvetlere Zübeyr bin Avvâm, öndeki zırhsız kuvvetlere de Hazret-i Hamza komuta edecekti. Mikdâd bin Amr’a, arkadaki kuvvetlerin başında vazife verildi (r. ânhüm).
İslâm ordusunun sol tarafında bulunan Ayneyn tepesindeki dar bir geçide Abdullah bin Cübeyr (r.anh) kumandasında elli okçu koyan sevgili Peygamberimiz, onlara şu kesin emrini verdi: “Bizi arkamızdan koruyunuz. Yerinizde durunuz ve buradan hiç ayrılmayınız. Düşmanı yendiğimizi görseniz de size haber vermedikçe, adam göndermedikçe yerlerinizden asla ayrılmayınız. Düşmanın bizi öldüreceklerini görseniz de, gelip bize yardımcı olmayınız. Onlardan bizi korumaya çalışmayınız. Size yöneldikçe, düşman süvârilerini oka tutunuz. Çünkü süvâriler atılan oklara karşı gelemezler. Allah’ım! Bunları onlara tebliğ ettiğime seni şâhid tutarım!” Bu emirlerini bir kaç defâ tekrarlayan sevgili Peygamberimiz; “Kuşların, cesedlerimizi kapıştıklarını görseniz bile, yine ben size haber göndermedikçe kesinlikle yerinizden ayrılmayınız. Eğer bizim, kâfirleri kırıp, ayaklarımız altında çiğnediğimizi görseniz bile, yine ben size haber göndermedikçe, asla yerinizi terk etmeyiniz!...” buyurdular. Sonra ayrılarak, ordunun başına geçtiler.
Sancağı Mus’âb bin Ümeyr’e verdiler. Hazret-i Mus’ab, elinde sancağı ile Peygamber efendimizin önünde yerini aldı.
İki ordu arasındaki güç dengesi çok farklıydı. Kureyş ordusu; sayı, silâh ve teçhîzât yönünden, İslâm ordusunun dört mislinden fazlaydı. İki ordu birbirlerine iyi yaklaştı. Önce teke tek yapılan karşılıklı çarpışmalarda ortaya çıkan müşriklerin hepsi öldürüldü. Daha fazla bekleyemeyen müşrik saflarından Hâlid bin Velîd, emrindeki kuvvetlerle hücûma kalktı. Yerinde duramıyan Eshâb-ı kirâma, sevgili Peygamberimiz de hücûm emrini verdiler. Büyük bir hırsla gelen Hâlid bin Velîd’in kuvvetleri, derhâl geriye püskürtüldü. Hâlid bin Velîd, bu defâ dağ geçidindeki yerden dolaşıp, arkadan vurmak üzere geniş bir kavis çizerek, Ayneyn tepesine vardı ise de, Hazret-i Abdullah bin Cübeyr ve emrindeki elli yiğidin şiddetli ok atışıyla karşılaştı.
Artık savaş kızışmıştı. Her iki taraf, olanca güçleriyle çarpışıyordu. Sahâbenin her biri, en az dört müşrik ile mücâdele ederek ilerliyordu. Tekbir sesleri ile ileri atılan Hazret-i Hamza, en ön saflarda bulunuyordu. Mikdâd bin Esved, Zübeyr bin Avvâm, hazret-i Ali, Hazret-i Ömer, Talha bin Ubeydullah, Mus’âb bin Ümeyr (r.anhüm) hepsi de geçilmez bir kale idiler. Peygamber efendimizin düşmana çok yakın çarpıştığını ve tekrar tekrar hücûm ettiğini gören şanlı Eshâb, büyük bir gayret içinde idi. Resûlullah’a bir zarar erişebilir düşüncesiyle, etrâfına toplanıyorlar, zırhlara bürünmüş düşmana göz açtırmıyorlardı. Bu sırada Abdullah bin Amr hazretlerinin şehîd olduğu görüldü. Bu, Uhud’un ilk şehidiydi.
 Savaşın başından beri, başta Âlemlerin efendisi sevgili Peygamberimiz olmak üzere, bütün Eshâb-ı kirâm büyük bir mücâdele veriyorlardı. Şiddetli taarruzlar ile müşrik ordusunu geriye püskürttüler. Taştan, ağaçtan yapıp topladıkları ve “Lât, Uzzâ, Hübel!” adını verdikleri putlardan fayda ve yardım isteyen müşrik gürûhu, mücâhidlerin bu kahramanlıkları karşısında bozulup kaçmaya başladı. Onları harbe teşvik etmek için gelen kadınlar, feryatlar kopararak, kaçanlara yetişmek istiyorlardı.
Kureyşli müşrikler, yanlarında getirdikleri malları bırakarak harp meydanını terk edip Mekke’ye doğru kaçmaya başladılar. Sayı ve kuvvetçe kat kat üstünlüklerine rağmen müşrikler, müslümanlar karşısında perişân olmuşlardı. Birbirlerini çiğneyerek kaçıyor, şanlı Eshâb da kovalıyordu.
Müşriklerin kaçtığını gören Ayneyn geçidindeki okçuların bâzıları, harbin bittiğini zannederek yerlerini terk ettiler. Kumandanları Abdullah bin Cübeyr ve oniki kişi yerlerinde kaldılar. Bunu fırsat bilen Kureyş okçu birlikleri kumandanı Hâlid bin Velîd, geçitteki mücâhidlerin azaldığını görünce, emrindeki süvârileri harekete geçirdi. İkrime bin Ebî Cehl’le birlikte bir anda Ayneyn geçidine geldi. Abdullah bin Cübeyr hazretleri ile vefakâr, sâdık arkadaşları şiddetli bir çarpışmadan sonra şehîd olunca, İslâm ordusunun arkasından saldırdılar. Eshâb-ı kirâm, bir anda arkalarında, peydâ olan düşmanı görünce, toparlanmaya fırsat bulamadı. Çünkü bir çoğu silâhlarını bile bırakmıştı. Her şey birden bire değişiverdi. Kaçan müşrikler, Hâlid bin Velîd’in arkadan hücûma geçtiğini görünce, geri döndüler. Artık Sahâbe (r.anhüm), iki düşman arasında kalmış ve birbirleriyle irtibatları kesilmişti. Dağılmak mecbûriyetinde kaldılar.
Düşman askerleri, Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin yanına kadar yaklaşmışlardı. Durum çok tehlikeliydi. Sevgili Peygamberimiz, tıpkı askerî bir birlik gibi sebâd ediyor, yerinden ayrılmıyordu. Bir tarafdan düşmanla çarpışıyor, diğer taraftan da dağılan Eshâbını toparlamaya çalışarak; “Ey filân, bana doğru gel! Ey filân, bana doğru gel! Ben Resûlullah’ım, bana dönüp gelene Cennet var” buyuruyordu. Hazret-i Ebû Bekr, Abdurrahmân bin Avf, Talha bin Ubeydullah, Ali bin Ebî Tâlib, Zübeyr bin Avvâm, Ebû Dücâne, Ebû Ubeyde bin Cerrah, Sa’d bin Mu’âz, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Habbâb bin Münzir, Üseyd bin Hudayr, Sehl bin Hanîf, Âsım bin Sâbit, Hâris bin Simme (r.anhüm) bir anda sevgili Peygamberimizin etrâfında halkalanıverdiler. Diğer Eshâb-ı kirâm da, bu çok tehlikeli anda, Peygamber efendimizin etrâfında yavaş yavaş toplanmaya başladılar. Müşrikler, sevgili Peygamberimizi ve O’na gövdelerini siper eden şanlı Eshâbını çembere aldılar. Her taraftan birlik hâlinde ilerleyerek çemberi daraltıyorlardı. Kureyşlilerden bir grubun ileri atıldığını gören Âlemlerin efendisi, yanında bulunan ve canını fedâ etmeye hazır olan Hazret-i Ali’ye; “Onlara hücûm et!” buyurdular. Hazret-i Ali, hücûm edip, Amr bin Abdullah’ı öldürünce diğerleri kaçtı. Kılıcı kırılınca, Peygamber efendimiz, zülfikârı ona verdi. Başka bir grup gelirken, Peygamber efendimiz; “Yâ Ali! Bunların şerrini benden def eyle” buyurdular. Canını Resûlullah’a fedâ eden Allahü teâlânın Arslanı, derhâl hücûma geçti. Şeybe bin Mâlik’i öldürüp, diğerlerini geri püskürttü. O anda Cebrâil aleyhisselâm gelip, Peygamber efendimize; “Yâ Resûlallah! Bu iş, Ali’den zuhûr eden fevkalâde bir civanmertliktir” deyince, Resûlullah efendimiz; “O benden, ben de ondanım” buyurdular. Cebrâil aleyhisselâm da; “Ben de ikinizdenim” dedi. O esnâda bir ses; “Ali gibi yiğit, zülfikâr gibi kılıç bulunmaz” diyordu.
Müşrikler, sevgili Peygamberimizin yanına yaklaşamıyacaklarını anlayınca, ok atmaya başladılar. Atılan oklar, ya üzerinden geçiyor, ya önüne, ya sağına veya soluna düşüyordu. Düşmanı geriye püskürtmek için canlarını dişine takarak çarpışan Eshâb-ı kirâm, bu hâli görür görmez, Âlemlerin efendisinin etrâfına toplanarak, gelen oklara mübârek vücûdlarını siper etmeye başladılar. Peygamber efendimiz Eshâbına okla mukâbele etmelerini emir buyurunca, sahâbîler de düşmana ok atmaya başladılar. Sevgili Peygamberimiz, Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerini önüne oturttular. Çok keskin nişancı olan Hazret-i Sa’d, düşmana peş peşe ok yağdırmaya başladı. Sadağından yâni ok çantasından her ok çekişte; “Yâ Rabbî! Bu senin okundur. Onunla düşmanı vur!” diyor, Peygamber efendimiz de; “Allah’ım! Sa’d’ın duâsını kabûl et! Allah’ım! Sa’d’ın okunu doğrult!... Devâm et, Sa’d! Anam-babam sana fedâ olsun!” buyuruyordu. Bu şekilde her ok atışta, Peygamber efendimiz aynı duâlarını tekrarladılar. Hazret-i Sa’d’ın oku bitince, sevgili Peygamberimiz, kendi oklarını ona verip attırdı. Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerinin her oku, ya bir düşmana veya bindiği hayvana isâbet ediyordu.
Uhud meydanının her tarafında amansız, müthiş bir çarpışma bütün şiddetiyle devâm ediyor, bâzıları atlı, bâzıları yaya olarak îmân-küfür mücâdelesini sürdürüyorlardı. Eshâb-ı kirâm daha toparlanamamıştı. Peygamber efendimizin etrâfında ancak otuz kadar sahâbî pervâne gibi dönüyor, gelen oklara, mızraklara, kılıçlara kendi vücûdlarını kalkan ediyorlardı. Tek arzuları, Peygamber efendimizin emrini yerine getirmek ve O’na gelecek her türlü zararı uzaklaştırmaktı. Baştan beri otuzbir müşrik öldüren yiğitlerin serdârı Hazret-i Hamza, o hengâmede Peygamber efendimizden ayrı düşmüş, bir kalabalığın ortasında iki elinde iki kılıç ile çarpışıyordu. Ortasına düştüğü müşrik sürüsünü dağıttığı bir sırada, Sibâ’ bin Ümmü Enmâr; “Bana karşı koyabilecek bir yiğit var mı?” diyerek, Hazret-i Hamza’ya meydan okudu. Hazret-i Hamza; “Yanıma gel, ey sünnetçi kadının oğlu! Demek sen, Allah’a ve Resûlüne meydan okuyorsun öyle mi?” deyip, onu göz açtırmadan bacaklarından tutup yere serdi. Başını kestikten sonra, karşı kayanın arkasında, Vahşî’nin elinde mızrak ile kendisine nişan aldığını gördü. Derhâl üzerine yürüdü, önüne sellerin açtığı çukur gelince, ayağı kaydı ve arkası üzere düştü. O anda karnından zırhı açılmıştı. Fırsatı yakalayan Vahşî, mızrağını fırlattı! Mızrak, uçarak Hazret-i Hamza’nın mübârek vücûduna saplandı ve diğer taraftan çıktı. Kahramanların büyüğü; şehîd olmuş, özlediği makâma kavuşmuştu...
Kureyşli müşriklerin hedefleri, Âlemlerin efendisi idi. O’na yaklaşabilmek için bütün güçlerini harcıyorlardı. Fakat, etrâfında pervâne gibi dönen, bir zarar olur korkusu ile canlarını fedâ etmekten zerre kadar çekinmeyen şanlı, şerefli Eshâbı bir türlü geçemiyorlardı.
Müşriklerin iyice yaklaştıkları bir sırada, Peygamberimiz; “Şunları kim karşılar, kim durdurur?” buyurdu. Talha bin Ubeydullah hazretleri; “Ben! Yâ Resûlallah” deyip, ileri atılmak istedi. Peygamber efendimiz; “Senin gibi daha kim var?” buyurdular. Medîneli sahâbîlerden biri; “Yâ Resûlallah! Ben!” diyerek izin istedi. Sevgili Peygamberimiz; “Haydi, sen karşıla” buyurunca, ileri fırladı ve müşriklerin üzerine atıldı. Eşine rastlanmadık kahramanlıklar gösterdi. Bir kaç îmânsızı öldürdükten sonra şehâdet şerbetini içti. Resûl-i ekrem efendimiz, yine; “Şunlara kim karşı koyar?” buyurdular. Herkesten önce, yine Talha hazretleri çıktı. Peygamber efendimiz; “Senin gibi daha kim var?” diye sorunca, Ensârdan bir mübârek; “Ben karşılarım yâ Resûlallah!” dedi. Peygamberimiz; “Haydi onları sen karşıla” buyurdular. O da müşriklerle çarpışa çarpışa şehîd oldu. Bu şekilde Peygamber efendimizin o anda yanında bulunan bütün sahâbîler, vuruşa vuruşa şehâdete erdiler. Peygamberimizin yanında Talha bin Ubeydullah hazretlerinden başka kimse kalmamıştı. Hazret-i Talha, Resûlullah’a bir zarar erişir endişesi ile dört bir tarafa koşuyor, kâfirlerle kıyasıya çarpışıyordu. Onun bu kadar seri kılıç kullanması, bir anda Resûlullah’ın her tarafındaki düşmana karşılık vermesi, ok, mızrak ve kılıç darbelerine vücûdunu kalkan yapması eşine rastlanmayacak bir hâdiseydi. Hazret-i Talha, pervâne gibi dönüyor, kendisine değen kılıçlara hiç aldırmıyordu. Dileği, Kâinatın sultânını korumak; bu uğurda diğer kardeşleri gibi şehîd olmaktı. Vücûdunda yara almayan yer kalmamıştı, elbisesinde kandan başka bir şey görünmez olmuştu. Fakat o buna rağmen dört tarafa birden yetişiyordu. O sırada Hazret-i Ebû Bekr ve Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Resûl-i ekrem efendimizin yanına yetiştiler. Yiğitlerin efendisi Hazret-i Talha da bu arada kan kaybından sıcak toprağa düşüp bayıldı. Her yeri kılıç, mızrak ve ok darbeleriyle delik deşikti. Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Ebû Bekr”e, hemen Hazret-i Talha’ya yardıma koşmasını emrettiler. Ebû Bekr-i Sıddîk (r.anh), Hazret-i Talha’nın ayılması için mübârek yüzüne su serpti. Talha bin Ubeydullah hazretleri ayılır ayılmaz; “Yâ Ebâ Bekr! Resûlullah ne yapıyor?” diyerek, sevgi ve bağlılığın en güzelini gösterdi. Resûl-i ekremi sevmek, canını, O’nun mübârek vücûduna fedâ etmek ancak bu kadar olurdu. Hazret-i Ebû Bekr; “Resûlullah iyidir. Beni O gönderdi” deyince, Talha (r.anh) rahat bir nefes alıp; “Allahü teâlâya sonsuz şükürler olsun. O sağ olduktan sonra her musîbet hiçtir” dedi. O sırada birkaç sahâbî daha yetişti. Âlemlerin efendisi, Muhammed Mustafâ sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, Hazret-i Talha’nın yanını teşrîf ettiler. Yaralı mücâhid, Resûlullah’ı sağ olarak görünce, sevincinden ağladı. Peygamber efendimiz, onun vücûdunu meshettikten sonra, ellerini açıp; “Allah’ım! Ona şifâ ver, kuvvet ihsân eyle” diye duâ buyurdular. Resûl-i ekrem efendimizin bir mûcizesi olarak, hazret-i Talha ayağa kalktı ve tekrar düşmanla harbetmeye başladı. Sevgili Peygamberimiz onun için; “Uhud günü, yeryüzünde sağımda Cebrâil’den, solumda da Talha bin Ubeydullah’dan başka bana yakın bir kimsenin bulunmadığını gördüm.” “Yeryüzünde gezen Cennet’lik bir kimseye bakmak isteyen. Talha bin Ubeydullah’a baksın” buyurdular.
Müşriklerden çok keskin bir nişancı ve her attığını vuran bir okçu olan Mâlik bin Züheyr, her yerde Peygamber efendimizi arıyor, bir fırsatını bulup ok ile vurmak istiyordu. Resûlullah efendimizin yakınlarına gelip, yayını gerdi ve sevgili Peygamberimizin mübârek başını hedef alarak okunu fırlattı. Göz açıp kapayıncaya kadar zaman yoktu. Hazret-i Talha ânında elini açarak hedef oldu. Ok, Hazret-i Talha’nın avucuna saplandı ve elini parçaladı. Parmaklarının bütün sinirleri kesildi, elinin kemikleri kırıldı. Olanları Fahr-i âlem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz de görmüş ve; “Eğer (beni korumak için elini oka uzatırken) Bismillah deseydin, insanlar sana bakışırken, melekler seni göklere yükseltirdi” buyurmuşlardı.
Abdullah bin Kamîa, Ubey bin Halef, Utbe bin Ebî Vakkâs, Abdullah bin Şihâb-ı Zührî ismindeki dört müşrik, Resûl-i ekrem efendimizin hayâtına son vermek için anlaşıp, yemîn etmişlerdi. Bu sıkışık anda Resûlullah efendimiz, yanında bir kaç sahâbî olduğu hâlde düşmanla kıyasıya mücâdele ediyorlardı. Peygamber efendimizin önünde, sancakdâr Mus’âb bin Umeyr hazretleri vardı. Hazret-i Mus’âb, vücûduna giydiği zırhdan dolayı, sevgili Peygamberimize çok benziyordu. O da sağ elinde İslâm sancağı olduğu hâlde müşriklerle müthiş bir mücâdeleye girişmişti. Bu sırada zırhlara bürünmüş olan İbn-i Kamîa, atlı olarak yaklaştı. Avazı çıktığı kadar; “Bana Muhammed’i gösteriniz. O kurtulursa ben kurtulmayayım!” diye bağırarak, Peygamber efendimize doğru atını mahmuzladı. Hazret-i Mus’âb ile Nesîbe Hâtûn karşı koyup, vücûdlarını Peygamber efendimize siper yaparak çarpışmaya başladılar. Bu kâfire ne kadar kılıç vurdularsa, zırhından dolayı te’sir etmedi. İbn-i Kamîa, Nesîbe Hâtun’a bir kılıç vurarak omuzunu parçaladı. Sonra Mus’âb’ın sancak tutan sağ eline kılıcını indirdi. Sağ eli kesilen Mus’âb bin Umeyr, canından üstün tuttuğu mübârek İslâm sancağını yere düşürmeden sol eline aldı. O esnada; “Muhammed (aleyhisselâm) Resûldür. O’ndan önce de Resûller gelmiştir” meâlindeki (Al-i İmrân sûresi: 144) âyet-i kerîmeyi okuyordu. İbn-i Kamîa, bu defâ kılıcını hazret-i Mus’âb’ın sol eline indirdi. Sol eli de kesilen şanlı sancakdâr, İslâm sancağını yere düşürmüyordu. Kahraman sahâbî, sancağı kolları ile tutup gövdesine bastırarak dalgalandırmaya devâm etti. İbn-i Kamîa, bu defâ mızrağını şanlı sahâbînin vücûduna sapladı. O da, diğer arkadaşları gibi şehîd olarak âhirete göçmüştü (r.anh).
Hazret-i Mus’âb yere düşerken, şanlı İslâm sancağı yere düşürülmemiş, onu hemen Mus’âb’ın sûretine giren bir melek kapmıştı. Sevgili peygamberimiz; “İleri yâ Mus’âb! İleri!” buyurduğunda, sancağı tutan melek; “Ben Mus’âb değilim” dedi. O zaman, Kâinatın sultânı efendimiz onun melek olduğunu anlayıp, sancağı Hazret-i Ali’ye verdi.
Eshâb-ı kirâmın pek çoğu dağılmış, bir kısmı da şehâdete ermişti. Onların bu dağınıklığından istifâde eden müşrikler, Resûl-i ekrem efendimizin etrâfına toplanmışlardı. Taşla, kılıçla iki cihânın sultânını şehîd etmeye çalışıyorlardı. Üzerinde iki zırhı olduğu için, darbeler te’sir etmiyordu. Utbe bin Ebî Vakkâs’ın attığı taşlar, sevgili Peygamberimizin mübârek yüzüne değdi ve alt dudağı yaralandı. Alt çenesindeki mübârek sağ rebâiyye yâni kesici dişi kırıldı. O sırada İbn-i Kamîa denilen müşrik de geldi ve kılıcını Âlemlerin efendisinin mübârek başına vurdu. Sevgili Peygamberimizin miğferi parçalandı, iki halkası da mübârek şakaklarına battı. Yine İbn-i Kamîa’nın vurduğu bir kılıç ile mübârek omuzundan yaralandılar ve müslümanları düşürmek için Ebû Âmir’in kazdığı derin çukura yanı üzere düştüler. Sevgili Peygamberimiz, hâin İbn-i Kamîa için; “Allahü teâlâ seni zelil ve perişan etsin” diye duâ ettiler. İbn-i Kamîa pek ziyâde sevinip; “Muhammed’i öldürdüm! Muhammed’i öldürdüm!..” diye bağırarak, Ebû Süfyân’ın yanına gitti. Müşrikler hedeflerine ulaşmışlardı! Artık Peygamberimizle ilgilenmiyorlardı. Peygamber efendimizin bulunduğu çukurun etrâfından çekilmişlar, Eshâb-ı kirâm ile çarpışmaya koyulmuşlardı.
Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, çukura düştüğünde, mübârek yanakları kanıyordu. Mübârek ellerini yüzüne sürünce, ellerinin ve sakal-ı şerîfinin kana boyandığını gördüler. Bir damla yere düşmeden Cebrâil aleyhisselâm yetişip, o mübârek kanı kaptı ve dedi ki: “Yâ Habîballah! Allahü teâlânın hakkı için, eğer bu kandan bir damla yere düşse, kıyâmete kadar yerde ot bitmezdi.” Fahr-i âlem efendimiz de; “Eğer benden bir damla kan yere düşerse, gökten azâb nâzil olur. Yâ Rabbî! Kavmimi affet! Çünkü onlar bilmiyorlar” buyurarak, kendisini öldürmeğe kalkan mübârek vücûduna kılıç vurup, mübârek dişlerini kıran ve mübârek yüzünü kana boyayan kimselerin hidâyete gelmesi için duâ ediyorlardı.
Bu esnada, Ka’b bin Mâlik hazretleri; “Ey müslümanlar! Müjde! İşte Resûlullah burada!...” diye yüksek sesle bağırıyordu. Bu sesi işiten şanlı Eshâb yanına koşuştular. Hazret-i Ali ile Talha bin Ubeydullah (r.anh) çukurdan çıkardılar. Hazret-i Ebû Ubeyde bin Cerrah, sevgili Peygamberimizin mübârek şakaklarına batan miğferin halkalarını dişleriyle çekip çıkardı. Bu demir parçalarını çıkarırken iki ön dişi de çıktı.
Müşrikler, tekrar üstlerine gelmeye başladılar. Eshâb-ı kirâm, Peygamber efendimize yeniden kavuşmanın sevinci ile bir anda Resûlullah efendimizin etrâfında halka olup; hiç bir müşrik bırakmadılar. Peygamber efendimize artık bir şey yapamayacaklarını anlayan müşrikler, dağın tepesine çıkmaya başladılar. İki cihânın sultânı, yanında bulunan Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerine; “Onları geri çevir” buyurdu. Hazret-i Sa’d; “Yâ Resûlallah! Yanımda sâdece bir okum var. Bununla nasıl geri çevireyim?” diye suâl eyleyince, Resûl-i ekrem efendimiz, tekrar aynı emri verdiler. Bunun üzerine okçuların pîri Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, elini çantasına götürüp, okunu attı. Hedefini bulan ok bir müşrik devirdi. Elini tekrar ok çantasına uzattığında, bir ok daha olduğunu gördü. Dikkat etti, bu ok, biraz önceki oktu. Bir müşrik daha öldü. Bu hâl, defâlarca sürdü. Sevgili Peygamberimizin bir mûcizesi olarak, Hazret-i Sa’d, her defâsında ok çantasında bir evvelki attığı oku bulmuştu. Peşpeşe adamlarının öldürüldüğünü gören Kureyşliler, dağa çıkmaktan vazgeçtiler. Aşağı inip geriye çekildiler.
Müşrikler, derlenip toplanan ve yeniden hücûma geçen Eshâb-ı kirâm karşısında tutunamadılar. Yetmiş ölü vererek harp meydanını terk edip, Mekke’ye doğru yürümeye başladılar.
Müslümanlar da derlenip toparlandılar. Cihâd-ı fîsebîlillah yâni Allahü teâlânın dînini yaymak için geldikleri Uhud’da, târihin essiz bir gazâsı yapılmıştı. Eshâb-ı kirâmın, gözlerin göremiyeceği, hayâllerin erişemiyeceği nice kahramanlıklarına şâhid olunmuş, küffâra bir ders daha verilmişti. Bu savaşta, 7’si Kureyş’ten, 67’si Ensâr’dan olmak üzere 74 mücâhid şehîd oldu. Başka rivâyetler de vardır.

BURNUNU VE KULAKLARINI NE YAPTIN DERSE ?
Uhud savaşının çok kızıştığı bir andı. Yiğitliğin sembolü Hazret-i Abdullah bin Cahş ile okçuların pîri Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri karşılaştılar. Çeşitli yerlerinden yaralanmışlardı. Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri diyor ki: “Uhud’da, savaşın şiddetli bir ânıydı. Birdenbire Abdullah bin Cahş yanıma sokuldu, elimden tuttu ve beni bir kayanın dibine çekti. Bana; “Şimdi burada sen duâ et, ben “âmin” diyeyim. Ben duâ edeyim, sen de “âmin” de!” dedi. Ben de; “Peki” dedim. Ben şöyle duâ ettim. “Allah’ım, bana çok kuvvetli ve çetin düşmanlar gönder. Onlarla kıyasıya vuruşayım. Hepsini öldüreyim. Gâzi olarak, geri döneyim.” Benim yaptığım bu duaya bütün kalbiyle; “Âmin” dedi. Sonra kendisi duâ etmeye başladı ve; “Allah’ım, bana zorlu düşmanlar gönder. Kıyasıya onlarla vuruşayım. Cihâdın hakkını vereyim. Hepsini öldüreyim. Sonunda biri beni şehîd etsin. Sonra dudaklarımı, burnumu, kulaklarımı kessin. Kanlar içinde senin huzûruna geleyim. Sen; “Abdullah! Dudaklarını, burnunu, kulaklarını ne yaptın?” diye sorduğunda; “Allah’ım, ben onlarla çok kusur işledim, yerinde kullanamadım. Huzûruna getirmeye utandım. Sevgili Peygamberimin bulunduğu bir savaşta, toza toprağa bulandım, öyle geldim” diyeyim” dedi. Gönlüm böyle bir duâya “âmin” demeyi arzu etmiyordu. Fakat o istediği ve önceden söz verdiğim için, istemeyerek; “âmin” dedim. Daha sonra, kılıçlarımızı çekerek, savaşa devâm ettik. İkimiz de önümüze geleni öldürüyorduk. O, son derece bahâdırâne saldırıyor ve düşman saflarını darmadağın ediyordu. Düşmana tekrar tekrar vuruyor, şehîd olmak için tükenmez bir arzu ile yeniden saldırıyordu. “Allahû ekber! Allahü ekber!” diye çarpışırken kılıcı kırıldı. O anda sevgili Peygamberimiz ona bir hurma dalı uzatarak, savaşa devâm etmesini buyurdu. Bu dal bir mûcize olarak kılıç oldu ve önüne gelenle vuruşmaya devâm etti. Pek çok düşman öldürdü. Savaşın sonuna doğru, Ebü’l-Hakem isminde bir müşrikin attığı oklarla arzu ettiği şehâdete kavuştu. Şehîd olunca, kâfirler cesedine hücûm ederek, burnunu, dudaklarını ve kulaklarını kestiler. Her tarafı kana boyandı.”

O’NU MELEKLER KORUYORDU !..
Hazret-i Ali şöyle anlattı: “Aralarında İkrime bin Ebî Cehl’in de bulunduğu bir müşrik birliğinin ortasına daldım. Etrâfımı saranların çoğunu kılıçtan geçirdim. Başka bir birliğin içine daldım. Onlardan da pek çoğunu saf dışı ettim. Ecelim gelmediği için bana bir şey olmamıştı. Bir ara Resûlullah’ı göremedim. Kendi kendime; “Yemîn ederim ki, O, harp meydanını bırakıp gidecek bir kimse değildir. Her hâlde Allahü teâlâ yaptığımız uygunsuz hareketlerden dolayı O’nu aramızdan çekip, kaldırmıştır! Artık benim için çarpışa çarpışa ölmekten başka yol yoktur” dedim ve kılıcımın kınını kırdım. Müşriklerin üzerine hücûm edip, onları dağıttığımda, Resûlullah’ın aralarında olduğunu gördüm ve Resûlullah’ı, Allahü teâlânın melekleriyle koruduğunu anladım.”

1) Sîret-i İbn-i Hişâm; cild-3, sh. 60
2) Medâric-ün-nübüvve; cild-2, sh. 115
3) Meâric-ün-nübüvve; cild-4, sh. 77
4) Tabakat-ı İbn-i Sa’d; cild-2, sh. 37
5) Peygamberler Târihi Ansiklopedisi; cild-6, sh. 93
6) Rehber Ansiklopedisi; cild-17, sh. 207
7) Megâzi (Vâkıdî); sh. 156
8) El-Kâmil; cild-2, sh. 71
9) İnsân-ül-uyûn; cild-2, sh. 230

İSLAM TARİHİ

Abaka Hân

İSLAM TARİHİ

Abbâsîler

İSLAM TARİHİ

Abdâliye Devleti

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Mübârek

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Sebe

İSLAM TARİHİ

Abdullah Bin Tâhir

İSLAM TARİHİ

Abdullah Hân

İSLAM TARİHİ

Abdulvâdiler

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân I

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân II

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân III

İSLAM TARİHİ

Abdurrahmân Sûfî

İSLAM TARİHİ

Abdülhak-ı Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Açe Devleti

İSLAM TARİHİ

Adâlet

İSLAM TARİHİ

Âdilşâhlar

İSLAM TARİHİ

Adliye

İSLAM TARİHİ

Ağlebîler Devleti

İSLAM TARİHİ

Ahî Evren

İSLAM TARİHİ

Ahidnâme

İSLAM TARİHİ

Ahîlik

İSLAM TARİHİ

Ahlâk

İSLAM TARİHİ

Ahlatşâhlar

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Hanbel

İSLAM TARİHİ

Ahmed Bin Tûlûn

İSLAM TARİHİ

Ahmed Mirzâ Sultan

İSLAM TARİHİ

Ahmed Rıfâî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Şâh Dürrânî

İSLAM TARİHİ

Ahmed Yesevî

İSLAM TARİHİ

Ahmed-i Bedevî

İSLAM TARİHİ

Ahnef Bin Kays

İSLAM TARİHİ

Aile

İSLAM TARİHİ

Akabe Bî’atları

İSLAM TARİHİ

Akka Müdâfaası

İSLAM TARİHİ

Akkoyunlular

İSLAM TARİHİ

Alâiye Beyliği

İSLAM TARİHİ

Alâüddevle Semnânî

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Ali Sâbir

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn Keykubâd

İSLAM TARİHİ

Alâüddîn-i Attâr

İSLAM TARİHİ

Alb Arslan

İSLAM TARİHİ

Âlemgîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Alevî

İSLAM TARİHİ

Ali (R.Anh)

İSLAM TARİHİ

Ali Nakî Hâdî

İSLAM TARİHİ

Ali Râmîtenî

İSLAM TARİHİ

Ali Rızâ

İSLAM TARİHİ

Ali Şîr Nevâî

İSLAM TARİHİ

Altınordu Devleti

İSLAM TARİHİ

Âmil

İSLAM TARİHİ

Ammâr

İSLAM TARİHİ

Amr Bin Âs (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Anadolu Beylikleri

İSLAM TARİHİ

Arablar

İSLAM TARİHİ

Ârazi

İSLAM TARİHİ

Ârif-i Rivegerî

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Artukoğulları

İSLAM TARİHİ

Âsım Bîn Sâbit

İSLAM TARİHİ

Âşir

İSLAM TARİHİ

Atabegler (Atabeyler)

İSLAM TARİHİ

Babaîlik

İSLAM TARİHİ

Bâbek

İSLAM TARİHİ

Bâbür Şâh

İSLAM TARİHİ

Bâbürlüler

İSLAM TARİHİ

Bağdâd

İSLAM TARİHİ

Bâğî

İSLAM TARİHİ

Bâkıllânî

İSLAM TARİHİ

Bâkî Billah

İSLAM TARİHİ

Bâtınîlik

İSLAM TARİHİ

Batrûcî

İSLAM TARİHİ

Battal Gâzi (Seyyid)

İSLAM TARİHİ

Baybars

İSLAM TARİHİ

Bâyezîd-i Bistâmî

İSLAM TARİHİ

Baykara

İSLAM TARİHİ

Bayram

İSLAM TARİHİ

Bedr Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Begteginler

İSLAM TARİHİ

Behâeddîn Âmilî

İSLAM TARİHİ

Behâîlik

İSLAM TARİHİ

Behâüddîn Veled

İSLAM TARİHİ

Behlül Dânâ

İSLAM TARİHİ

Behmenîler

İSLAM TARİHİ

Bekrî

İSLAM TARİHİ

Belâzûrî

İSLAM TARİHİ

Belek Bey

İSLAM TARİHİ

Bengal Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Ahmer Devleti

İSLAM TARİHİ

Benî Kaynuka

İSLAM TARİHİ

Benî Kureyzâ

İSLAM TARİHİ

Benî Nâdir

İSLAM TARİHİ

Berîd

İSLAM TARİHİ

Berkyaruk

İSLAM TARİHİ

Bermekîler

İSLAM TARİHİ

Bettânî

İSLAM TARİHİ

Beytülmâl

İSLAM TARİHİ

Bî’at-ı Rıdvân

İSLAM TARİHİ

Bilâl-i Habeşî

İSLAM TARİHİ

Bîmâristan

İSLAM TARİHİ

Bîrûnî

İSLAM TARİHİ

Bişr-i Hafî

İSLAM TARİHİ

Böriler

İSLAM TARİHİ

Buhârî

İSLAM TARİHİ

Büveyhîler

İSLAM TARİHİ

Büyük Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Mezhebi

İSLAM TARİHİ

Ca’fer-i Sâdık

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Eflah

İSLAM TARİHİ

Câbir Bin Hayyân

İSLAM TARİHİ

Câhız

İSLAM TARİHİ

Câhiliyye Devri

İSLAM TARİHİ

Câmi

İSLAM TARİHİ

Câriye

İSLAM TARİHİ

Cebriyye

İSLAM TARİHİ

Celâleddîn-i Rûmî

İSLAM TARİHİ

Celâyirliler

İSLAM TARİHİ

Celdekî

İSLAM TARİHİ

Celûlâ Zaferi

İSLAM TARİHİ

Cengiz Hân

İSLAM TARİHİ

Cezerî

İSLAM TARİHİ

Cizye

İSLAM TARİHİ

Cüneyd-i Bağdâdî

İSLAM TARİHİ

Çağatay Hân

İSLAM TARİHİ

Çağrı Bey

İSLAM TARİHİ

Çaka Bey

İSLAM TARİHİ

Çobanoğulları

İSLAM TARİHİ

Dandanakan Zaferi

İSLAM TARİHİ

Danışmendliler

İSLAM TARİHİ

Dârimî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Antâkî

İSLAM TARİHİ

Dâvûd-i Tâî

İSLAM TARİHİ

Dede Korkud

İSLAM TARİHİ

Dehriyye

İSLAM TARİHİ

Demîrî

İSLAM TARİHİ

Derviş Muhammed

İSLAM TARİHİ

Dilmaçoğulları

İSLAM TARİHİ

Dîneverî

İSLAM TARİHİ

Dîvân

İSLAM TARİHİ

Doğu Türkistan

İSLAM TARİHİ

Dost Muhammed Hân

İSLAM TARİHİ

Dulkadiroğulları

İSLAM TARİHİ

Dürrânîler

İSLAM TARİHİ

Ebced

İSLAM TARİHİ

Ebdâl

İSLAM TARİHİ

Ebû Ali Fârmedî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr Râzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Bekr-i Şiblî

İSLAM TARİHİ

Ebû Cehl

İSLAM TARİHİ

Ebû Dücâne (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Hâmid Gırnatî

İSLAM TARİHİ

Ebû Hureyre (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû İshak Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Ebû Kâmil Şuca’

İSLAM TARİHİ

Ebû Leheb

İSLAM TARİHİ

Ebû Lübâbe (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ebû Ma’şer Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Midyen Magribî

İSLAM TARİHİ

Ebû Sehl Kûhî

İSLAM TARİHİ

Ebû Tâlib

İSLAM TARİHİ

Ebû Yûsuf

İSLAM TARİHİ

Ebû Zeyd Belhî

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Abbâs Seffah

İSLAM TARİHİ

Ebü’l-Fidâ

İSLAM TARİHİ

Ebüdderdâ (r.anh)

İSLAM TARİHİ

Ecnadeyn Zaferi

İSLAM TARİHİ

Edib Ahmed Yüknekî

İSLAM TARİHİ

Edille-i Şer’iyye

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Beyt

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Suffa

İSLAM TARİHİ

Ehl-i Sünnet

İSLAM TARİHİ

Hayber’in Fethi

İSLAM TARİHİ

Hayr-Ün-Nessâc

İSLAM TARİHİ

Hazîne

İSLAM TARİHİ

Hâzinî

İSLAM TARİHİ

Hemmâm Bin Münebbih

İSLAM TARİHİ

Hendek Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Hicret

İSLAM TARİHİ

Hisbe

İSLAM TARİHİ

Hitâbet Ve Hutbe

İSLAM TARİHİ

Hive Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hoca Dehhânî

İSLAM TARİHİ

Hokand Hânlığı

İSLAM TARİHİ

Hûcendî

İSLAM TARİHİ

Hucvîrî

İSLAM TARİHİ

Hudeybiye Andlaşması

İSLAM TARİHİ

Huneyn Bin İshak

İSLAM TARİHİ

Hülâgu

İSLAM TARİHİ

Hüseyn Baykara

İSLAM TARİHİ

Hüsrev Dehlevî

İSLAM TARİHİ

Ihşidîler

İSLAM TARİHİ

Irak Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Irâkî

İSLAM TARİHİ

İbâdiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Adîm

İSLAM TARİHİ

İbn-i Arabî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bacce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Battûta

İSLAM TARİHİ

İbn-i Baytâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bennâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Bîbî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cemâa

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cevzî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cezzâr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Cübeyr

İSLAM TARİHİ

İbn-i Düreyhim

İSLAM TARİHİ

İbn-i Ebî Usaybia

İSLAM TARİHİ

İbn-i Fadlân

İSLAM TARİHİ

İbn-i Firnâs

İSLAM TARİHİ

İbn-i Haldûn

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hâtime

İSLAM TARİHİ

İbn-i Havkal

İSLAM TARİHİ

İbn-i Hazm

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Heysem

İSLAM TARİHİ

İbn-İ İshâk

İSLAM TARİHİ

İbn-i İyas

İSLAM TARİHİ

İbn-i Kunfûz

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâce

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mâcid

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mecdî

İSLAM TARİHİ

İbn-i Miskeveyh

İSLAM TARİHİ

İbn-i Mülka

İSLAM TARİHİ

İbn-i Münzir

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nefis

İSLAM TARİHİ

İbn-i Nübâte

İSLAM TARİHİ

İbn-i Rüşd

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sa’d

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sebe

İSLAM TARİHİ

İbn-i Sînâ

İSLAM TARİHİ

İbn-i Şâtır

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tagriberdî

İSLAM TARİHİ

İbn-İ Teymiyye

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tufeyl

İSLAM TARİHİ

İbn-i Tûlûn

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Esîr

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

İbn-Ül-Verdî

İSLAM TARİHİ

Kur’ân-I Kerîm

İSLAM TARİHİ

Kurtuba Câmii

İSLAM TARİHİ

Kuşeyrî

İSLAM TARİHİ

Kutatgu Bilik

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Aybek

İSLAM TARİHİ

Kutbüddîn Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Kuteybe Bin Müslim

İSLAM TARİHİ

Kutta-i Tarîk

İSLAM TARİHİ

Küttâb

İSLAM TARİHİ

Kütüb-i Sitte

İSLAM TARİHİ

Kütüphâne

İSLAM TARİHİ

Lûdîler

İSLAM TARİHİ

Luristan Atabegliği

İSLAM TARİHİ

Ma’rûf-i Kerhî

İSLAM TARİHİ

Macritî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd Gaznevî

İSLAM TARİHİ

Mahmûd İncirfagnevî

İSLAM TARİHİ

Malazgird Savaşı

İSLAM TARİHİ

Mâlik Bin Enes

İSLAM TARİHİ

Mansûr

İSLAM TARİHİ

Mâturîdî

İSLAM TARİHİ

Me’mûn

İSLAM TARİHİ

Medeniyet

İSLAM TARİHİ

Medîne-i Münevvere

İSLAM TARİHİ

Medrese

İSLAM TARİHİ

Mehdî (Halîfe)

İSLAM TARİHİ

Mehdî Aleyhirrahme

İSLAM TARİHİ

Mekke-i Mükerreme

İSLAM TARİHİ

Melikşâh

İSLAM TARİHİ

Memlûkler

İSLAM TARİHİ

Mengücükler

İSLAM TARİHİ

Merînîler

İSLAM TARİHİ

Mervânîler

İSLAM TARİHİ

Mescid

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Aksâ

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Dırâr

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Harâm

İSLAM TARİHİ

Mescid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mevlânâ

İSLAM TARİHİ

Mevlid-i Nebî

İSLAM TARİHİ

Mezheb

İSLAM TARİHİ

Mi’râc

İSLAM TARİHİ

Mîrâs

İSLAM TARİHİ

Moğollar

İSLAM TARİHİ

Molla Câmî

İSLAM TARİHİ

Mu’izziler

İSLAM TARİHİ

Mu’tezile

İSLAM TARİHİ

Muhammed Aleyhisselâm

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkır

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bâkî-Billah

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bedevânî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Bin Mûsâ

İSLAM TARİHİ

Muhammed Cevâd Takî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Hanefiyye

İSLAM TARİHİ

Muhammed Mehdî

İSLAM TARİHİ

Muhammed Tapar

İSLAM TARİHİ

Muhammed Zâhid

İSLAM TARİHİ

Muhyiddîn Mağribî

İSLAM TARİHİ

Murâbıtlar

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Bin Nusayr

İSLAM TARİHİ

Mûsâ Kâzım

İSLAM TARİHİ

Mu'tasım

İSLAM TARİHİ

Mûte Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Muvahhidler

İSLAM TARİHİ

Muzafferîler

İSLAM TARİHİ

Mücâhid Bin Cebr

İSLAM TARİHİ

Müctehid

İSLAM TARİHİ

Müderris

İSLAM TARİHİ

Müşebbihe

İSLAM TARİHİ

Nadr Bin Şümeyl

İSLAM TARİHİ

Nâgûri

İSLAM TARİHİ

Nâiblik

İSLAM TARİHİ

Nâsirîler

İSLAM TARİHİ

Nasîruddîn Tûsî

İSLAM TARİHİ

Nasreddîn Hoca

İSLAM TARİHİ

Necmeddîn-i Kübrâ

İSLAM TARİHİ

Nesâî

İSLAM TARİHİ

Nesevî

İSLAM TARİHİ

Nevevî

İSLAM TARİHİ

Nihâvend Savaşı

İSLAM TARİHİ

Nizâmşâhlar

İSLAM TARİHİ

Nizâmüddîn Evliyâ

İSLAM TARİHİ

Nizâm-Ül-Mülk

İSLAM TARİHİ

Nûreddin Zengî

İSLAM TARİHİ

Oğuzlar

İSLAM TARİHİ

Oniki İmâm

İSLAM TARİHİ

Ordu

İSLAM TARİHİ

Ömer Bin Abdülazîz

İSLAM TARİHİ

Ömer Hayyam

İSLAM TARİHİ

Örf Ve Adet

İSLAM TARİHİ

Öşür

İSLAM TARİHİ

Para

İSLAM TARİHİ

Pazar

İSLAM TARİHİ

Pervâneoğulları

İSLAM TARİHİ

Rabguzî

İSLAM TARİHİ

Râbi’a-i Adviyye

İSLAM TARİHİ

Râfızîlik

İSLAM TARİHİ

Ramazanoğulları

İSLAM TARİHİ

Rasadhâne

İSLAM TARİHİ

Râzî

İSLAM TARİHİ

Resûlî

İSLAM TARİHİ

Resûlîler

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Tabîb

İSLAM TARİHİ

Reşîdüddîn Vatvât

İSLAM TARİHİ

Reyhâne (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Ribât

İSLAM TARİHİ

Rukayye (r.anhâ)

İSLAM TARİHİ

Rüstemîler

İSLAM TARİHİ

Sa’dî-i Şîrâzî

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Cübeyr

İSLAM TARİHİ

Sa’îd Bin Müseyyib

İSLAM TARİHİ

Sâbit Bin Kurre

İSLAM TARİHİ

Sadreddîn-i Konevî

İSLAM TARİHİ

Safevîler

İSLAM TARİHİ

Saffârîler

İSLAM TARİHİ

Sâhib Ataoğulları

İSLAM TARİHİ

Salgurlular

İSLAM TARİHİ

Saltuklular

İSLAM TARİHİ

Sâmânîler

İSLAM TARİHİ

Sarrâflık

İSLAM TARİHİ

Saruhanoğulları

İSLAM TARİHİ

Selâhaddîn-i Safdî

İSLAM TARİHİ

Selçuklular

İSLAM TARİHİ

Selîm Cihangîr Şâh

İSLAM TARİHİ

Senâî

İSLAM TARİHİ

Sencer

İSLAM TARİHİ

Serahsî

İSLAM TARİHİ

Seyfeddîn-i Fârûkî

İSLAM TARİHİ

Seyyid Emir Külâl

İSLAM TARİHİ

Seyyidet Nefise

İSLAM TARİHİ

Seyyidler

İSLAM TARİHİ

Sıffîn Vak’ası

İSLAM TARİHİ

Sîbeveyh

İSLAM TARİHİ

Sökmenliler

İSLAM TARİHİ

Sûfî Allahyâr

İSLAM TARİHİ

Sugûr Ve Avâsım

İSLAM TARİHİ

Sultan

İSLAM TARİHİ

Suriye Selçukluları

İSLAM TARİHİ

Süfyân Bin Uyeyne

İSLAM TARİHİ

Süfyân-ı Sevrî

İSLAM TARİHİ

Süleyhîler

İSLAM TARİHİ

Sünnet

İSLAM TARİHİ

Süyûtî

İSLAM TARİHİ

Şâh İsmâil

İSLAM TARİHİ

Şakîk-i Belhî

İSLAM TARİHİ

Şâzilî

İSLAM TARİHİ

Şeddâdîler

İSLAM TARİHİ

Şehîdlik

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Dımaşkî

İSLAM TARİHİ

Şemseddîn Halîlî

İSLAM TARİHİ

Şems-i Tebrîzî

İSLAM TARİHİ

Şia

İSLAM TARİHİ

Şûra

İSLAM TARİHİ

Taberânî

İSLAM TARİHİ

Taberî

İSLAM TARİHİ

Tâbiîn

İSLAM TARİHİ

Tâceddînoğulları

İSLAM TARİHİ

Tâcüddîn Sübkî

İSLAM TARİHİ

Taç Mahâl

İSLAM TARİHİ

Tâhirîler

İSLAM TARİHİ

Takvim

İSLAM TARİHİ

Târık Bin Ziyâd

İSLAM TARİHİ

Tarîkat

İSLAM TARİHİ

Tasavvuf

İSLAM TARİHİ

Tavâif-i Mülûk

İSLAM TARİHİ

Tebük Gazvesi

İSLAM TARİHİ

Tefsîr

İSLAM TARİHİ

Teftâzânî

İSLAM TARİHİ

Tekke Ve Zâviye

İSLAM TARİHİ

Timur Hân

İSLAM TARİHİ

Timurlular

İSLAM TARİHİ

Tirmizî

İSLAM TARİHİ

Toprak Hukûku

İSLAM TARİHİ

Tuğrul Bey

İSLAM TARİHİ

Tûlûnoğulları

İSLAM TARİHİ

Türk Edebiyâtı

İSLAM TARİHİ

Türkistan

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Türkler

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah Hân

İSLAM TARİHİ

Ubeydullah-ı Ahrâr

İSLAM TARİHİ

Uhud Gazâsı

İSLAM TARİHİ

Ukbe Bin Nâfi’

İSLAM TARİHİ

Uluğ Bey

İSLAM TARİHİ

Vâiz-i Kâşifî

İSLAM TARİHİ

Vakıf

İSLAM TARİHİ

Vâli

İSLAM TARİHİ

Vedâ Haccı

İSLAM TARİHİ

Veysel Karânî

İSLAM TARİHİ

Vezir

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-i Çerhî

İSLAM TARİHİ

Ya’kûb-İi Çerhî

İSLAM TARİHİ

Yahyâ Bermekî

İSLAM TARİHİ

Yâkût Hamevî

İSLAM TARİHİ

Yezîd

İSLAM TARİHİ

Yezîdîler

İSLAM TARİHİ

Yûnus Emre

İSLAM TARİHİ

Yûsuf Has Hâcib

İSLAM TARİHİ

Yûsuf-i Hemedânî

İSLAM TARİHİ

Zehebî

İSLAM TARİHİ

Zehrâvî

İSLAM TARİHİ

Zekât

İSLAM TARİHİ

Zemahşerî

İSLAM TARİHİ

Zemzem

İSLAM TARİHİ

Zengîler

İSLAM TARİHİ

Zeydîler

İSLAM TARİHİ

Zeynelâbidîn

İSLAM TARİHİ

Ziyârîler

İSLAM TARİHİ

Zünnûn-i Mısrî
Kullanıcı Adı:
Şifre:

GÜNÜN MENKIBESİ

Hazret-i Ömer, halifeliği sırasında bir gece asayişi kontrol için Medine sokaklarında dolaşıyordu. Gecenin karanlığında önünden geçmekte olduğu bir evden yüksek sesler işitti. Bir anne kızına şöyle diyordu;

GÜNÜN HADİSİ

GÜNÜN MEKTUBU

Bu mektûb, hakîkatleri ve ma’rifetleri bilen, akl ve nakl bilgilerinin kaynağı, kıymetli oğlu hâce Muhammed Sa’îde yazılmışdır. İnce bilgileri ve işitilmemiş hakîkatleri işâretle anlatmakdadır

YABANCI DİLLER

ENGLISH

Yabancı Dil

İngilizce Dini Bilgiler

العربية

Yabancı Dil

Arapça Dini Bilgiler

DEUTSCH

Yabancı Dil

Almanca Dini Bilgiler

FRANÇAIS

Yabancı Dil

Fransızca Dini Bilgiler

ESPAÑOL

Yabancı Dil

İspanyolca Dini Bilgiler

РУССКИЙ

Yabancı Dil

Rusça Dini Bilgiler

PERSIAN

Yabancı Dil

Farsça Dini Bilgiler

UZBEK

Yabancı Dil

Özbekçe Dini Bilgiler

TURKOMAN

Yabancı Dil

Türkmence Dini Bilgiler

HINDUSTANI

Yabancı Dil

Urduca Dini Bilgiler

SHQIPE

Yabancı Dil

Arnavutça Dini Bilgiler

BOSANSKI

Yabancı Dil

Boşnakça Dini Bilgiler

AZERBAIJANASE

Yabancı Dil

Azerice Dini Bilgiler

БЪЛГАРСКИ

Yabancı Dil

Bulgarca Dini Bilgiler

Site Haritası