veyâ vekîlinin, söz kesildikden sonra (Teslîm etdim) veyâ (Teslîm al) demesi.2 — Mebî’ müşterînin önünde olup, kolay tesellümüne mâni’ bulunmamak.
3 — Başka maldan ayrı ve başkasının hakkı ile meşgûl edilmemiş olmak.
Bu şartlar bulundukdan sonra, müşterî mebî’i teslîm almağa mecbûr olur. Almazsa telef olursa, bâyı’ ödemez. Çabuk bozulan şeyleri söz kesilirken teslîm etmek lâzımdır. Hemen teslîm edilmezse, bey’ fâsid olur.
Müşterî semeni vermeden önce gayb olursa, bâyı’ iki şâhidle isbât edince, hâkim menkûl olan mebî’i satarak, bâyı’a semeni verir. Müşterînin yeri ma’lûm ise, veyâ mebî’i teslîm almış ise yâhud mebî’ menkûl değil ise, mebî’ satılamaz. Mebî’ durmakla bozulacak şey ise, bunu bâyı’ da başkasına satabilir. Peşin satışda, müşterî semeni vermeden, bâyı’dan iznsiz mebî’i alırsa, bâyı’ geri alabilir. İzn ile almış ise veyâ vedî’a, âriyet olarak müşterîde bulunuyorsa, bâyı’ semeni alıncıya kadar saklamak üzere, mebî’i müşterîden alamaz. Semeni hemen ister. Mebî’ telef olunca, müşterî teslîm almadan önce telef oldu, bâyı’ ise, teslîmden sonra telef oldu derlerse, müşterînin sözü kabûl edilir. İkisi de şâhid gösterirse, bâyı’ın şâhidleri kabûl edilir.
(Sevm-ı şirâ), bâyı’ın ve müşterînin, mebî’a fiyât koymaları demekdir. Fiyâtda uyuşup, götür, beğenirsen al deyip, müşteri de, beğenirsem alırım diyerek, götürürken, mebî’ telef ve zâyı’ olsa, kıymetini veyâ mislini öder. Müşterî birşey söylemeden veyâ bu hayvanı beğenirsem, bin liraya alırım deyip, bâyı’ın cevâb vermeden hayvanı teslîm etmesi ile de olur. Teslîm ederken, müşteri tazmîn etmiyecekdir denilse bile, tazmîn eder. Müşterî vekîl ise, sâhibi kabûl etmeyip geri götürürken telef olsa, vekîl tazmîn eder. Sâhibinin emri ile oldu ise, sonra sâhibinden ister. Çünki, şirâ için olan emr, sevm-ı şirâ için emr olmaz. Mebî’ telef olmayıp, müşterî helâk etmiş ise, semenini verir. Semende uyuşmamışlar ise, bâyı’ın dediği semeni öder. Semen hiç söylenmemiş veyâ yalnız bâyı’ söyleyip müşterî, satın almak için değil de, incelemek veyâ başkasına göstermek için bâyı’in izni ile götürmüş ise, mebî’ müşterîde emânet olur.
Veresiye olduğu söylenilen satışda, önce mebî’ teslîm edilir.
Satışda söz kesilirken, mebî’in teslîm yerini söylemek şart değildir ve söylemedi ise, söz kesilirken mebî’ nerede ise orada teslîm edilir. Semen taşınacak birşey ise semenin teslîm yerini bildirmek şart olur. Mebî’in bulunduğu yer söylenince, müşterî sonradan, başka şehrde olduğunu duyunca, satışdan vaz geçebilir. Mebî’i teslîm yerinden kaldırmak müşterîye âiddir.
Bey’, peşin semen ile câiz olduğu gibi, semenin te’cîli, ya’nî veresiye olması ile de câizdir. Te’cîl, ancak semen ile mebî’ aynı cinsden olmadıkları ve ikisi hacm ile veyâ dartarak ölçülmedikleri ve semen ayn olmayıp, deyn olduğu zemân ve mu’ayyen bir vakte kadar olmak şartı ile, câiz olur. Ayn olan semen te’cîl edilirse, bey’ fâsid olur. Meselâ, şu keçimi, şu beş kile buğday karşılığı, bir ay veresiye satdım demek fâsid olur. Mebî’ dâimâ ayn olduğu için, mebî’in te’cîli olamaz. Meselâ, mebî’in bir ay sonra verilmesi şart edilirse, bey’ fâsid olur. Taksîtle bey’in sahîh olması için, taksît adedinin ve her taksît ödeme târîhlerinin ve her taksîtde ödenecek semen mikdârlarının belli olmaları lâzımdır. (Dürer-ül-hükkâm).
Semen ile mebî’in ikisi de hacm ile ölçüldükleri zemân veyâ ikisi de dartı ile ölçüldükleri zemân yâhud ikisi de aynı cins mal oldukları zemân, satışda fâiz bulunur. Fâiz bulunan satışlar veresiye olamaz, ya’nî semen de te’cil edilemez. Sözleşmede semenin de peşin olması lâzım olur. Deyn olan semenin peşin olması, kabz edilmesi ile olur. Ayn olan semen ise, zâten peşin demekdir. Aynın kabz edilmesi lâzım olmaz. Çünki, aynın te’cîli olmaz. Mebî’ ta’yîn edilmezse, ya’nî deyn olursa, bey’ fâsid olur. Yalnız selem satışı müstesnâdır. Selemde mebî’ deyn olduğu hâlde, selem câizdir. Fekat, selem şartlarına uymak lâzımdır. Semenin ve mebî’in ağırlıkla ölçüldükleri zemân, semenin te’cîli câiz olmaz ise de, altın veyâ gümüşün semen olması müstesnâ edilmişdir. Bunun için, para ile yapılan mal satışlarında fâiz olmaz. Peşin satış yapıp, semeni sonra te’cîl etmesi de câizdir. Falan zemâna te’cîl etdim demesi lâzımdır. Falan zemânda ver şeklinde emr etmekle te’cîl olmaz. Satışdaki te’cîl müddetini, bâyı’ ve müşterînin bilmesi şartdır. Ödeme müddeti, mebî’i teslîm târîhinden başlar. Hâcılar geldiği, yağmur yağdığı, gibi iyi belli olmıyan zemânlara te’cîl câiz değildir, fâsiddir. Meselâ, semenin yarısını peşin, yarısını da, yolcusu geldiği zemân vermek şartı ile satın almak fâsid olur. Yolcunun geleceği günü bildirirse sahîh olur. Peşin satışdan sonra yapılan borcun te’cîli zemânının iyi belli olması şart değildir. Veresiye satışda bâyı’ vakt gelmeden parayı istiyemez. Bunun için müşterînin bir sened veyâ bono yazıp bâyı’a vermesi iyi olur. Semen belli günlerde taksîdle olup, taksîdlerin biri vaktinde ödenmezse, sonrakilerin hepsi peşin olması şartı ile bey’ câizdir. (Bey’ ve şirâda fâiz)in sahîfe sonuna bakınız!
Kirâ karşılığı ve mal telef etmek karşılığı olan borclar da, iyi belli zemâna te’cîl olunabilir ise de, ödünc verme ile olan borc veyâ sarf satışı bedeli ve ölünün borcu te’cîl olunamaz. Çünki borcun te’cîli, aynı cins malın, belli zemânda, veresiye bey’i olup, fâiz olur. Müşterî vefât ederse, te’cîl zemânı beklenmeden mîrâsından borcu hemen ödenir. Bâyı’ ölünce, vârisleri te’cîl zemânını beklemeğe mecbûrdur. Veresiye pazarlık edip, zemân bildirilmez ise, te’cîl bir ay sayılır. Nitekim selemde ve yemînde de bir ay kabûl olunur. Veresiye veyâ peşin olmasında, sonradan uyuşulmazsa, bâyı’in sözü kabûl edilir. Ya’nî peşin olduğu kabûl edilir. Te’cîl zemânında uyuşulmazsa, müşterînin sözü kabûl olunur. İstanbulda mal satın alıp, parasını Bursaya gidince gönderirim dese, ödeme günü belli olmadığı için câiz olmaz.
Semenin cinsi söylenmedi ise, söz kesilirken orada kullanılan semen anlaşılır. Burada, piyasadaki paraların mâliyyeti, ya’nî hakîkî kıymeti ve revâcı, ya’nî geçer kıymeti müsâvî ise, bey’ sahîh olur. Müşterî hangi parayı isterse verebilir. Geçer kıymetleri farklı ise, en yükseğini verir. Geçer kıymetleri aynı olup, mâliyyetleri farklı ise, cinsi, sıfatı söylenemezse, bey’ fâsid olur.
Söz kesilirken, şu kadar lira denildi ise, piyasada kullanılan yüzlük veyâ elliliklerden dilediğini verir. Fekat semenin cinsi söylendi ise, cinsi değişdirilemez. Meselâ Hamîd, Reşâd, İngiliz, Cumhûriyyet altını veyâ kâğıd lira denildi ise, o cinsi vermek lâzım olur. Değeri değişince, adedini değişdiremez. Ödünc ödemek de ve kirâ bedeli de böyle olup aynı cinsden ödemek lâzımdır. Ya’nî semenin kendi ta’yîn edilince, te’ayyün etmez ise de, cinsi, mikdârı ve vasfı ta’yîn edilince, bunlar te’ayyün ederler. Ma’den ve kâğıd paralar (Kesâd) olursa, ya’nî kıymetden düşerse, ya’nî geçmez olursa, imâm-ı Ebû Yûsüfe göre pazarlıkdaki, imâm-ı Muhammede göre, revâcdan kalkdığı zemândaki kıymeti verilir. İmâm-ı Ebû Yûsüf kavli ile hareket olunur. Bâyı’, geçer akçadan o kadar parayı almağa mecbûrdur.
(Hadîka) sonunda diyor ki, (Bey’ ve şirâda ve icârede ve ödünc vermekde ve nikâhda altın ve gümüş mikdârını ağırlık olarak bildirmek lâzımdır. Semen sözleşme zemânında hâzır ise, göstermek yetişir. Mikdârını bildirmeğe lüzûm kalmaz. Altının, gümüşün mikdârları ağırlık olarak bildirilmezse, sözleşmeleri sahîh olmaz. Fâsid olur. Sayı ile bildirilince de sahîh olacağı imâm-ı Ebû Yûsüfden haber verildi ise de, bu haber za’îfdir. Buna uymak câiz olmaz. Tarafeyne göre, [ya’nî İmâm-ı a’zama ve imâm-ı Muhammede göre] nass olan yerde urf mu’teber değildir. Lâkin hükûmetler tarafından basılmış olan altınların ve gümüşlerin ağırlıkları bellidir. Söz kesilirken sayıları söylenince, belli olan ağırlıkları kasd olunmakdadır. Eshâb-ı kirâm ve Tâbi’în, sözleşmelerinde yalnız sayı söylerlerdi. Sayı söylemek, ağırlık söylemek yerine geçerdi. Bunun için, bugün de, söz kesilirken gösterilmiyen altın ve gümüş paralar sayı ile söylenince, ağırlıkları düşünülmelidir. Böyle düşünülerek yapılan sözleşmeler sahîh olur. [Bir altının, bir gümüşün kaç gram olduğunu bilmek ve ağırlığın mikdârını düşünmek şart değildir.] Yeryüzünde, altın ve gümüşden ilk para basan Âdem aleyhisselâmdır. İslâmiyyetde ilk para basan hazret-i Ömerdir. Hicretin onsekizinci senesinde, acem paralarının şeklini ve yazısını aynen basdırdı. Hazret-i Muâviyenin basdırdığı altınlar üzerinde, elinde kılınç bulunan resm vardı. İlk olarak yuvarlak gümüş parayı, Mekkede Abdüllah bin Zübeyr basdırdı. Ondan evvelki paralar, kısa ve kalın parçalar hâlinde idi. [(Hadîka)da, Makrîzîden alarak, islâmiyyetde ilk basılan paralar hakkında geniş bilgi vardır. Ahmed bin Alî Makrîzî, islâm âlimi olmayıp, târîhci ve şî’î görüşlü olduğundan bu yazıları almak uygun görülmedi.] İslâmiyyetden evvel Mekkede, altın ve gümüş para vardı. Ağırlıkları, müslimân parasının iki misli idi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ve hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, bu paraları da kullandılar).
(Uyûn-ül-besâir)de, zekât nisâbını anlatırken diyor ki: (Önceleri üç çeşid dirhem vardı. Bir dirhem gümüş yirmi kırât veyâ oniki kırât yâhud on kırât ağırlığında idi. Bunlara, onluk, altılık, beşlik dirhemler denir. Hazret-i Ömer, bu üç dirhemin kırâtlarını toplayıp kırkiki oldu. Bunu üçe bölüp ondört kırât ağırlığında ortalama bir dirhem yapdı. Buna yedilik dirhem denir. Çünki, on dirhemin ağırlığı, yedi miskalin ağırlığı kadar olmakdadır. [Bir miskal, yirmi kırât ağırlığındadır.] Dirhemler, önceleri çekirdek şeklinde idi. Bildiğimiz yuvarlak şeklde ilk baskı yapan, hazret-i Ömerdir sözü meşhûrdur. (Fetâvâ-i Zahîriyye)de de böyle yazılıdır). (Mir’ât-ül-haremeyn)in Mekke kısmında diyor ki, (Belli ağırlıkda basılmış olan altın ve gümüş paralara, (Meskûkât) denir. Altın paralara (Dînâr), gümüş paralara (Dirhem) denir. Târîhcilerin bulduğu en eski meskûkât, eski yûnânlılar zemânında basılandır. Eshâb-ı kirâm zemânında, eski arab meskûkâtı kullanıldığı gibi, basılmamış altın ve gümüş parçaları da, dartarak kullanılırdı. O zemân, ağırlıkları başka üç dürlü dirhem vardı. Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”, ortalama ağırlıkda başka tek bir dirhem kabûl etdi. Kırâtın ağırlığını da değişdirip, dirhemin ağırlığının ondörtde birine bir kırât dedi. Yirmi kırâta bir miskâl dedi. Hazret-i Osmân, hicretin yirmisekizinci senesinde Taberistânda (Hertek) şehrinde, bu hesâb üzere altın ve gümüş basdı.
İslâm devletlerinin çoğu, kendi zemânlarında çeşidli paralar basdılar. Osmânlılarda ilk zemânlarda Selçuklu sultânlarının paraları kullanıldı. Sultân Orhân hân 729 [m. 1329] senesinde ilk Osmânlı parasını basdırmışdır. Dahâ sonra çeşidli paralar basılmış ve bu işi düzene koyan çeşidli kanûnlar yapılmışdır). Miskâl ve dirhem ağırlıkları, Hanefî ve Şâfi’î mezheblerinde başka başkadır.
1333 hicrî şemsî senesinde Tahranda basılmış olan (Ferheng-i fârisî)de, (Çav) kelimesini anlatırken diyor ki, (Çince bir kelimedir. Çok eskiden Çinde kullanılan kâğıd paradır. Îrân şâhlarından Keyhâtun, 693 hicrî kamerî senesinde Îrânda, Çinlilerin çav paraları gibi kâğıd para basdırıp, altın ve gümüş yerine kullanılmasını emr etdi ise de, halk kullanmadı. Terk edildi). (Burhân-ı kâtı’) tercemesinde diyor ki, (Çav ve çad denilen dikdörtgen şeklindeki mukavva parçaları, Cengizden sonraki Mogol sultânlarından biri tarafından ve sonra Azerbaycan sultânı İzzeddîn Muzaffer tarafından para olarak kullanıldı. Halk kabûl etmeyip, İzzeddîni öldürdüler). Osmânlı devletinde ilk kâğıd paranın 1256 hicrî senesinde kullanıldığı, sonra terk edildiği, birinci kısmda, zekât bahsinde bildirilmişdi. [İslâm devletleri ma’denî para kullanmağı tercîh etmişlerdir. Bunun bir sebebi de tesarruf idi. 29 Mart 1986 târîhli Türkiye gazetesinde diyor ki, (Türkiyede tedâvülde bin ton kâğıd lira vardır. Bunlar, büyük masraf ile yapılmakdadır. Bunları, kullanırken harâb oldukları için, her sene dörtyüz ton tekrâr basılmakdadır. Bu büyük masrafdan kurtulabilmek için, hiç olmazsa bir kısmı yerine ma’denî liralıklar basılması için çalışılmakdadır.)]
Semen, para olmayıp mal ise, hattâ altın veyâ gümüşden işlenmiş eşyâ ise, pazarlıkda ta’yîn edilince, mebî’ gibi te’ayyün eder. Satış da, (Mukâyada) olur. Ya’nî, onu aynen vermek îcâb eder. Meselâ müşterî, bir gümüş kaşığı gösterip, şu kaşık ile, bu horozu satın aldım dese, kaşığı vermesi lâzım olup, aynı ağırlıkda ve şeklde ve aynı kıymetde başka gümüş kaşık veremez. Nakd ve râyic olan diğer paralar da, emânetde ve şirketde ve vekâletde ve kirâ bedelinde ve hibede, ya’nî hediyye vermekde ve zekât, sadaka ve satın almak için vekîl olmakda ve gasbda ta’yîn edilince, te’ayyün ederler. Ya’nî, emânetci, emânet bırakılan parayı aynen geri verir. Telef oldu ise, benzerini veremez, kıymetini öder. Satın alma vekîli, sâhibinin verdiği parayı kendi için kullanamaz. Kullanırsa, vekîlliği bozulur. Bir altın lira gasb eden, bunu, aynen öder. Bu yok ise, benzerini veremez. Kıymetini öder.
Pazarlıkda peşin veyâ veresiye denilmezse, peşin demekdir. Fekat bu semen, âdete göre, gelecek hafta veyâ ay başında da verilebilir.
Bâyı’in, sözleşme yerindeki malı veyâ adamı göstererek, bunu rehn veyâ kefîl isterim demesi câizdir. Müşterî kabûl etmezse, bey’ sahîh olmaz.
Semenin teslîmi ve satış senedleri masrafları, müşterîye âiddir. Topdan olmıyan satışlarda, mebî’in ölçülmesi ve teslîmi masrafları bâyı’a âid ise de, topdan satışda mebî’in teslîm masrafları da müşterîye âiddir. Meselâ, bir mavna buğday veyâ odun satıldıkda, bunları mavnadan boşaltmak ve taşımak müşterîye âiddir.
Mebî’in mikdârının bilinmesi bakımından, dört nev’ satış vardır:
1 — Hacm ile, vezn ile, metre ile ve sayarak ölçülen mislî malın ölçü biriminin fiyâtı ile mebî’in mikdârı bildirilir. Âdet olan satışlar hep böyledir.
2 — Mebî’ ile semen aynı cinsden değilseler, ölçmeden (Götürü) olarak, (Topdan) gösterilip verilebilir. Paket, kutu içinde, ölçmeden alınan şeyler, mikdârı yazılı olsa bile, söylenmedikce topdan satış demekdir. Hacm ve vezn, belli olmıyan herhangi bir ölçek veyâ taşla ölçülebilir. Selemde semeni böyle ölçmek câiz olmaz.
3 — Bir teneke zeytinyağının bir litresinin fiyâtı söylenip, kaç litre olduğu söylenmezse, İmâm-ı a’zama göre, yalnız bir litresi satılmış olur. Sözleşme yerinde söylemekle veyâ ölçmekle mikdârı anlaşılırsa, hepsi satılmış olur. İmameyne göre, hiç ölçmeden sahîh olur. Fetvâ da böyledir. Koyun sürüsünde ise, sürü de ve bir koyun da satılmış olmaz. Çünki koyunlar birbirine benzemez. Kumaşda da olmaz. Karpuz gibi sayı ile satılan ve birbirinden farklı kıyemî şeyler de böyledir. (İmâmeyn) [ya’nî imâm-ı Ebû Yûsüf ile imâm-ı Muhammedin ikisi], bunlar da zeytinyağı gibidir buyurdular. Fetvâ da böyledir. Bağ, arsa, tarla satışları da böyledir.
4 — Ölçü birimi kadar mikdârının fiyâtı bildirilmeyip temâmının mikdârı ve fiyâtı bildirilince, temâmı satılmış olur. Ölçülmesi lâzım olmaz. Birinci ve dördüncü nev’ satışlarda müşterî, mebî’i teslîm alınca ölçüp, noksân bulursa, dilerse fesh eder. Dilerse semenin farkını geri alır. Mebî’in farkını istiyemez. Çok fazla çıkarsa, farkını bâyı’a geri verir. Çünki, dâimâ söz kesilirken söylenen mikdâr mu’teber olur. Fark, binde beş dirhem gümüş veyâ bir habbe altın kıymetinden az ise, geri vermez. Dördüncü nev’ satışda vezn ile satılan ma’mûl eşyânın, meselâ bakır tencerenin ve uzunluk ile ölçülen şeylerin, meselâ kumaşın, arsanın farkı ayrılamıyacağı için, noksân çıkınca, müşterî muhayyer olup, dilerse fesh eder. Dilerse söz kesilen fiyât ile kabûl eder. Fazla çıkarsa bey’ lâzım olup, fazlası müşterînin olur. Birinci nev’ satışda, fazla çıkınca da müşterî muhayyer olur. Kıyemî mal dördüncü nev’ üzere satışında fazla veya noksan çıkarsa bey’ fâsid olur. Bu satış birinci nev’ üzere olsaydı, noksan olunca, müşterî muhayyer olup, dilerse bey’i fesh eder. Dilerse, noksanın kıymetini, bâyı’den geri alır. Fazla çıkarsa, bey’ fâsid olur. Yüz kile buğday yüz liraya satılsa câizdir. Fekat, müşterî ölçünce noksân çıksa, isterse noksân fiyâtı ile alır. İsterse hepsinden vaz geçebilir. Fazla çıkarsa, fazlası satanın olur. Vezn ile ve sayı ile ölçülen misilli şeyler ve ucuz kumaşlar da böyledir. Kıymetli kumaşda noksân çıkarsa, isterse fiyâtdan düşmeden alır. İsterse vaz geçer. Fazla çıkarsa müşterînin olur ve bâyı’ vaz geçemez. Kumaşın her metresinin değeri de söylendi ise, müşterî, noksân çıkarsa da, fazla çıkarsa da isterse fiyât farkı ile alır. İsterse vaz geçer. Tarla da böyledir. Yüz hisseli bir arsanın meselâ on hissesi satılabilir. Müşterî istediği tarafdan alır. Yüz dönüm arsanın, meselâ on dönümünü satmak câiz değildir. İmâmeyn ise, câiz olur buyurdu. Mislî olmayan şeyin adedi söylenerek topdan satılsa, meselâ, bir denk elbise, on elbise olarak hepsi bin liraya satılsa, noksân veyâ fazla çıksa, bey’ fâsid olur. Çünki mislî olmıyan şeyler birbirine benzemediği için, satılan şeyin herbiri başka değerde olur.
Bir arsa satılınca, içindeki binâlar, anahtarlar da satılmış olur. Bir bağçe satılınca, içindeki ağaclar da satılmış olur. Tarla satılınca, içindeki ekini, ağac satılınca meyvesi, ev satılınca eşyâsı satılmış olmaz. Bâyı’ ekini ve meyveyi, eşyâyı toplayıp tahliye etmeğe mecbûr olur. Ekini ile, meyvesi ile derse, böylece satılmış olur. Bir ağacın tâm belirmiş meyvesini yiyecek hâlde olmasa bile satmak câizdir. Müşterî hemen toplar. Ağacda kalmasını isterse, bey’ fâsid olur. Müşterî istemez, fekat bâyı’ izn verirse, iyi olur. Meyveyi satın aldıkdan sonra, toplamayıp ağacı kirâlasa, kirâlamak fâsid olup meyvenin büyümesi halâl olur. Satın aldığı ekini biçmemek için tarlayı kirâlamak da fâsid olur. Bu ekinin büyümesi, müşterîye iyi olmaz. Meyvesi satılan ağac meyve toplamadan, yeniden meyve verse, bey’ fâsid olur. Eğer topladıkdan sonra verirse, yeni meyvede, bâyı’ ile müşterî ortak olur. Yalnız başına satılması câiz olan birşeyi, mebî’den ayırıp satmamak veyâ bu şeyi kendine bırakıp, geri kalanı satmak câizdir. Yalnız başına satılamıyan şey, mebî’den ayrılamaz. Ağacda olan veyâ toplanmış olan meyvenin belli bir mikdârını bâyı’a bırakıp, geri kalanı topdan satmak câizdir. Buğdayı başağında iken, başka birşey karşılığı satmak câizdir. Bakla, pirinc ve susamı da, böylece, ya’nî başka şey karşılığı satmak câizdir. Bâdemi, fıstığı, cevizi, iç kabuğu ile satmak da böyledir. Kovandaki arıyı, ipek böceğini ve tohmunu, sülüğü, av köpeğini, avcı kediyi, kuşu, fili ve fâidesi olan her hayvânı satmak sahîhdir. (Hisse-i şâyı’a) ortağından izn almadan satılabilir.
Mikdârı ile bir ölçüsünün fiyâtı bildirilerek satın alınan, kile ile veyâ vezn ederek veyâ sayarak ölçülen birşeyi [satın alırken veyâ sonra] ölçmeden yimek veyâ satmak câiz değildir. Pazarlıkdan sonra, satıcının, müşterî önünde ölçmesi kâfîdir. [Çocukla veyâ telefonla haber göndererek, bakkaldan ba’zı şeyler ve kassâbdan et istenip, çırak eve getirdiği zemân bunları evde dartmak güç olursa, her paketin üstünde fiyâtı yazılmış olmalı, her paketin ağırlığı düşünülmeyip, her biri götürü satın alınmalıdır. Böylece, ikinci bir akd, ya’nî sözleşme yapılmış, birinci akd fesh edilmiş olur. Evde dartmadan yimesi câiz olur.] Ağırlıkla ölçülen şeyleri, dara ile dartınca, daranın ağırlığını düşmek lâzımdır. Bunun için, darayı doldurmadan önce veyâ boşalınca dartmalıdır. Üçüncü kısm, altıncı maddeye bakınız! Kese kâğıdı ve benzerleri ile dartılan şeyden, kâğıdın darasını anlayıp düşmek güç olduğundan, harâm yimemek için, dartmadan önce sözleşme, ya’nî îcâb ve kabûl yapmamalıdır. Dartdıkdan sonra, (Buna ne vereceğim?) veyâ (Bu, kaç liradır?) deyip, o parayı verip topdan ya’nî götürü olarak satın almalıdır. Yâhud, fiyâtını sormadan, meselâ, (Şu kadar liralık peynir ver) demeli. Dartınca parasını verip almalıdır. Metre ile ölçülen şeyler böyle değildir. Müşterî bunları ölçmeden kullanabilir ve satabilir. Peşin veyâ veresiye satılan herhangi bir malı teslîm etdikden sonra, semeni almadan önce, bu malı bu müşterîden, dahâ ucuz veyâ dahâ uzun müddetle veresiye olarak, aynı cins semenle satın almak fâsiddir. Bu müşterî bu malı başkasına satmış veyâ hediyye etmiş ise, ondan satın almak câiz olur. Bâyı’ semenin hepsini aldıkdan sonra veyâ satdığı fiyâta veyâ başka cins semenle farklı fiyâtla satın alması da câizdir.
Nakl edilebilen birşey satın alındığı zemân, müşterînin veyâ vekîlinin bunu teslîm almadan önce, hiç kimseye, ya’nî ne bâyı’a, ne de başkasına satması câiz değildir. Fekat hediyye, sadaka veyâ ödünc vermesi câizdir. Bununla borc ödenmez. Peşin olan semeni ödenen binâyı teslîm almadan önce, ancak başkasına hediyye etmesi, satması câizdir. Fekat kirâya veremez. Her dürlü alacak, teslîm almadan, kimseye, veresiye satılamaz. Ya’nî deyn, deyn karşılığı satılamaz.
Bâyı’, mislî olan her çeşid semeni, teslîm almadan ve ölçmeden evvel, semen ayn ise, dilediğine peşin satabilir, hediyye, vasıyyet edebilir. Kirâya verebilir. Deyn ise, yalnız müşterîye veyâ vekîline peşin olarak satabilir. Ya’nî müşterîden semen yerine başka mal peşin alabilir. Ona hediyye ve sadaka verebilir veyâ evini kirâlıyabilir. Yâhud semeni bir mikdâr azaltabilir ve müşterî kabûl ederse artdırabilir. Bâyı’ın semenden bir mikdârını müşterîye hibe etmesi şartı ile bey’ fâsiddir. Semen deyn ise, bâyı’ dilediği alacaklısını müşterîye havâle ve müşterîdeki alacağını vasıyyet edebilir. Satın alınan mebî’den ve sarf ve selemden başka, herhangi bir alacak, ayn ise, borcluya veyâ başkasına peşin olarak satılabilir. Deyn ise, teslîm almadan önce, peşin olarak, yalnız borcluya satabilir. Veyâ bununla borclusundan birşey satın alabilir. Başkasına satılamaz ve semen olarak verilemez. Deyni veresiye, ya’nî deyn karşılığı olarak borcluya da satmak bâtıldır. Ya’nî, alacağı yerine başka birşeyi ileride alması bâtıldır. Senedler, bonolar, alınacak deyni gösterdikleri için, para gibi kullanılmaz. Bunlarla, senedi verenden başka kimseden peşin dahî birşey satın alınamaz. Bu bonoyu bankaya kırdırmak da, deyni başkasına satmakdır. Yalnız havâle edilebilirler. Üçüncü kısmda, altıncı, onikinci ve ondördüncü maddelere bakınız!
Alış verişde şâhid bulunması veyâ sened yazılması lâzım değildir. Fekat her ikisi de câizdir ve iyi olur. Sened ücreti müşterîye âiddir.
Birisi, bir kimseye, bu malını bana bin liraya sat deyip, o da binyediyüz liradan aşağıya satmam dese, bir başkası da o kimseye, bin liraya ona sat, semeninden yediyüz lirasını ben veririm dese, satarsa, yediyüz lirayı, o başkasından alır.
Allahü teâlâ, her insanın ve her hayvânın rızkını ezelde takdîr etmiş, ayırmışdır. İnsanların ve hayvânların ecelleri ve nefeslerinin sayısı belli olduğu gibi, her insanın bedeninin ve rûhunun rızkları da bellidir. Rızk hiç değişmez. Azalmaz ve çoğalmaz. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Kimse kendi rızkını yimeden, bitirmeden ölmez. Bir kimse, Allahü teâlâ emr etdiği için çalışır, rızkını halâl yoldan ararsa, ezelde belli olan rızkına kavuşur. Bu rızk, ona bereketli olur. Bu çalışmaları için de sevâb kazanır. Eğer, rızkını Allahü teâlânın yasak etdiği yerlerde ararsa, yine ezelde ayrılmış olan o belli rızka kavuşur. Fekat, bu rızk ona hayrsız, bereketsiz olur. Rızkına kavuşmak için kazandığı günâhlar da, onu felâketlere sürükler.
Şimdi, zemâna, modaya uymadan olmuyor diyerek, çocuklarını ve hele kızlarını, para kazanmak için harâm yerlere gönderenler çoğalmakdadır. Aç kalmalarından korkarak, onlara dinlerini öğretmiyor, Kur’ân-ı kerîm okutmuyor, yavrularını câhillerin ellerine bırakıyorlar. Çocukları dinsiz, îmânsız yetişiyor. İstikbâllerini kazansınlar diyerek, nâmûsları, hayâları yok edilmesine hangi vicdan râzı olur? Sıkıntılar çekerek, ezelde ayrılmış olan rızklarına kavuşuyorlar. (Nemâz karın doyurmuyor, kızların ev işlerini öğrenmesi, ekmek parası getirmiyor. Zemâna uymazsak, dîne bağlı kalırsak sürünürüz) gibi çılgınca konuşanlar da oluyor. Hâlbuki, oğullarına, küçük iken dinleri, îmânları öğretilir. Kur’ân-ı kerîm okutulur. Bundan sonra da, Allahü teâlânın emrlerine uygun olarak para kazanmağa çalışdırılırsa, yine aynı rızka, hem de kolayca, râhatca kavuşurlar. Anaları, babaları ve çocuklar hem sevâb kazanır, hem de kazanclarının hayrını görürler. Dünyâda ve âhıretde mes’ûd olurlar. Aklımızı başımıza toplıyalım! Rızklarımızı halâl yoldan arıyalım!
Biz Allahı severiz, her emrini dinleriz,
Beş vakt nemâz kılar, Ona ısyân etmeyiz.
Mü’min iyi huyludur, herkes ondan memnûndur.
Kimseye zulm eylemez, kendi de huzûrludur.